Tahsil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tahsil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Kasım 2014 Salı

Şans Kapıyı Yedi Kere Çalar

Günaydın Dostlar,

Doğru okudunuz, şans kapıyı yedi kere çalıyormuş.  "İki kere çalmıyor muydu yedi de nereden çıktı?" dediğinizi duyuyor gibiyim. Vallahi ben okuduklarımın yalancısıyım, öyle diyorlar. Ben de elimde daha iyi bir veri olmadığı için onlara inanıyorum.

Kim diyor bunları? Tabii Amerikalılar.
Her şeyi araştıran Amerikalılar, oturmuşlar bunu da araştırmışlar ve diyorlar ki “Bütün bir çalışma hayatı boyunca, bir insanın karşısına averaj olarak yedi kere ilerleme şansı çıkarmış.” Bu averaj bir rakam; kimine on kere çıkar, kimine üç kere.


Bir insanın karşısına ilerleme şansı çıkması birçok parametreye bağlı. Önünün açılmasından tutun da şirketin satışlarının iyi olmasına kadar birçok parametre bu aşamada rol oynayabilir. Bu nedenden dolayı da kapının ne zaman çalınacağı hiç belli olmaz. Hiçbir umut yokmuş gibi görünürken bir anda önünüzdeki insan işten ayrılır, başka bir şirkete gider ve bir anda size şans doğar.

“Ben otuz sene çalıştım ve bir kere bile karşıma ilerleme şansı çıkmadı.” gibi bir durum hemen hemen hiç olmuyormuş. Muhakkak bir şeyler çıkıyormuş. Buradaki en kritik parametre şans kapıyı çaldığında hazır olmanız. Hazır değilseniz, şans gidiyor ve bir daha da ne zaman geleceği belli olmuyor.

Örnek olarak karşınıza müdür olma şansı çıktıysa ve o şirkette müdürlerin iyi düzeyde İngilizce bilmesi gerekiyorsa sizin İngilizceniz de beklenen seviyede değilse bu şansı kaçırıyorsunuz. Benim her zaman bütün çalışma arkadaşlarıma söylediğim bir söz vardır, “Muhakkak kendinizi geliştirin ve bu konuda elinizdeki bütün imkânlardan yararlanın.”

Birçok şirket elemanlarına kendilerini geliştirmek yönünde büyük imkânlar sunuyor ama genelde çalışanların çok küçük bir bölümü bu imkânlardan yararlanıyor. Şirket, yabancı dilini geliştirmen için hiçbir karşılık beklemeden senin bütün eğitim paranı ödemeye razıysa sen neden bu imkânı değerlendirmezsin; ben bunu hiçbir zaman anlamamışımdır.

Gerçi anlamıyorum dediğime bakmayın, aslında çok iyi anlıyorum. Neden değerlendirmiyorsun? Çünkü hafta sonlarında koltukta yayılmak daha cazip geliyor da ondan. Kendin lisanını geliştirmiyorsan, şirketin yarattığı imkânlardan yararlanmıyorsan tembellik daha cazip geliyorsa o zaman ilerleme imkânı kaçtığı zaman da ağlamayacaksın. İnsanların bu gibi nedenlerden dolayı ayaklarına kadar gelen ilerleme şansını kaçırdıklarına yüzlerce kere şahit olmuşumdur.
Arkadaşlar, konu ne olursa olsun; kendimizi geliştirmek için karşımıza çıkan her fırsatı değerlendirmeliyiz. Hiçbir şey için geç kalınmış değil. Ben 55 yaşından sonra üniversite bitirmiş veya yüksek lisans yapmış birçok insan tanıyorum ve bu azimlerini çok takdir ediyorum.

Kendi imkânlarınızla veya şirketlerin sağladığı imkânlarla muhakkak ve muhakkak kendinizi geliştirin. Birçok kişi, çalıştıkları şirketler bu gibi konularda ne gibi imkanlar sağlıyor; onu bile bilmiyor. Bizim ülkemizde herkes iki üç günlük sınıf eğitimlerine meraklıdır ve bunları özgeçmişine sayfa sayfa yazar.

Hemen belirteyim ki ben de bu eğitimlere en az yüz kere katıldım. Amerika’da ve Türkiye’de katılmadığım eğitim kalmadı ama bana gerçekten günlük iş yaşamımda yararı olan eğitimlerin sayısı iki elin parmaklarını geçmez.

Evet, bu eğitimleri almak güzel ama sizin ilerlemenizi sağlamaz. İlerlemek için MBA şartı varsa beş yüz tane de eğitim almış olsanız, her şeyi yalayıp yutmuş da olsanız; büyük bir ihtimalle sizi ilerletmezler. Diyeceksiniz ki “Bu şartları yerine getirmediği halde ilişkileri sayesinde ilerleyen insanlar yok mu?” Tabii istisnalar var. O da iş dünyasının bir gerçeği.
Çalışma hayatım boyunca birçok arkadaş bana gelip “Siz beni uyardınız ama ben kendimi geliştirmedim, tembellik cazip geldi, o yüzden de şans uçtu gitti, çok pişmanım.” gibi açıklamalarda bulunmuşlardır.

Şans muhakkak gelecektir ama sen hazır değilsen bir daha da ne zaman geleceğini Allah bilir. Emin der ki “Eksiklerin her ne ise kapı çalındığında hazır olmak için elindeki her imkanı kullan ve eksiklerini tamamla.”
Unutma, şans kapıyı sadece yedi kere çalıyor.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

4 Nisan 2014 Cuma

Michigan'da Bilgisayar Okumak

Günaydın Dostlar,

Bu güzel cuma sabahında artık hepimizin güncel olaylardan çok sıkıldığını düşünüyorum. Gelin bırakalım 2014’ün İstanbul’unu, 1970’lerin Michiganı’na gidelim. Yıl 1978 - 1979. Emin’in 19 20 yaşlarında Michigan’da üniversiteye gittiği yıllar.


O günlerde çok revaçta olduğu ve de çok yeni bir konu olduğu için ben de bilgisayar okumaya karar vermiştim. Bu konuya epeyce bir merakım da vardı. Sevgili arkadaşım, kardeşim Bülent ile beraber yıllarca Michigan’ın kışın averaj -25 -30 derece olan havasında uğraşıp durduk. Bülent hep yanımdaydı. Benden birazcık küçük olduğu için beni çok sever, sayardı. MBA yaptığımız yıllar da hep beraber geçti. Çok şey yaşadık sevgili Bülent’le. Ne yazık ki Türkiye’ye döndükten kısa bir süre sonra sevgili Bülent Ankara’da bir trafik kazasında vefat etti. Üzerinden yirmi yıla yakın bir süre geçmiş olmasına rağmen seni hiç unutmadım, mekanın cennet olsun sevgili kardeşim.

Michigan’da şartlar zor. Paramız yok denecek kadar az. Okullarda, şu andaki dizüstü bilgisayarlar kadar hafızası olmayan ama ağırlığı on üç ton gelen bilgisayarlar var. Bilgisayarı kullanabilmek için günler önceden iki saatlik bir saat dilimini rezerve etmen gerekiyor. Fortran programlarının tek tek delikli kartlara yazıldığı dönemler. Hemen hemen hiçbir paket program yok.. Biz tam okulu bitirirken yavaş yavaş Lotus 123, Word Perfect gibi programlar ortaya çıkmaya başlamıştı.
Sevgili Bülent ile birlikte genelde biz gece gündüz ayaktaydık. Biraz uyuduksa da saati sabahın 03.00’üne, 04.00’üne kurarak kalkıp okula gittiğimiz çok olmuştur. Dışarısı -30 derece iken kalkıp, giyinip okula gitmek hiç de kolay bir iş değildir. Tabii yün donsuz olmaz. Michigan’da yaşayan herkes en az yılın altı ayında yün don giyer. Kış bitince de bir anda yaz gelir. İki hafta içinde sıcaklığın -30 dereceden +30’a geçtiğini hatırlarım. Yün donunu çıkarmayı unutursan bu seferde kurdeşen dökersin.

Bütün gece ayakta olan insanların karnı da acıkır. O zamanın Michiganı’nda o saatlerde sadece arabaya servis kısmı açık olan Burger King vardı. Rahmetli Bülent gece yarısı beni arar ve "Burger King alıp geleyim mi ağabey?" derdi. Gece saat 01.00 de şu anki Okan Bayülgenlerin, Beyazların örnek aldığı David Letterman’ın programı başlardı. Burger Kingleri yerken muhakkak oturup onu izlerdik. Bu bende öyle bir alışkanlıktır ki muhakkak en az ayda bir kere canım, Burger King ister. Sevgili kardeşim Mutlu hatırlayacaktır, yıllar önce bir gün Mersin’de “Ne yiyelim?” dediğinde Burger King diye tutturmuştum. Bu arada David Letterman da bin yaşına gelmiş ama halen programı devam ediyor.

Program bitiminde yine yazılmış programlar yerlere saçılır ve neresinde hataları olduğu bulunmaya çalışılırdı. Bir şeyleri değiştirdin, gittin denedin ve yine olmadıysa belki bir dahaki denemeni ancak 15 20 saat sonra yapabilirsin. Her dakika terminaller elinin altında olmadığı için eline geçirdiğinde deneme şansını çok iyi kullanman gerekir. Bunlar tabii bir de normal terminaller. Grafik işi iyice sakattı. 45 50 bin öğrencisi olan okulda sadece iki tane grafik çizebilen terminal vardı. Onlara da neredeyse lisedeyken rezervasyon yaptırman gerekiyordu.
Bitirme projesi olarak bana Saginaw – Michigan’daki at yarışlarının programının yazılmasını vermişlerdi. Aylarca üzerinde uğraştığım çok zor ve detaylı bir projeydi. At yarışlarını bilenler bilir, çok çeşitli oynama şekilleri var. Burayla tamamen aynı mı bilmiyorum ama orada, tek bir yarışta bu at birinci olacak diyebiliyorsun veya ilk üçe girecek diyebiliyorsun ya da bu birinci bu ikinci olacak diyebiliyorsun vs vs. Hepsinin ayrı ayrı kazanma oranları var. Ben, hayatımda hiç at yarışı oynamadım ama işin nasıl yürüdüğünün detaylarını iyi bilirim.

1980 başlarında, içinde 8085 – 8088 mikroişlemci bulunan IBM PC’ler piyasaya çıkmaya başladığında artık bizim işimiz hemen hemen bitmişti. Ulan uçuyor bunlar keşke bizim zamanımızda da olsaydı filan diye konuşuyorduk. Sevgili Bülent “Bunlardan bir tane eve aldığımızı düşünebiliyor musun?” derdi. Doğru hatırlıyorsam 5 Mhz civarı da bir hızları vardı. Günümüzde oyuncaklarda bile çok daha hızlı işlemciler var.

Michigan’da zor, kısıtlı ama güzel bir hayatımız vardı. Diplomayı alana kadar herkes gibi biz de çok uğraştık. Gecenin ortasında buldum buldum diye yataktan kalktığımız çok olmuştur. Programın neden çalışmadığını buldum zannedersin, giyersin yün donunu, gidersin okula, denersin ve yine olmaz. Halbuki otuz dokuz dakika önce yatakta sana çok mantıklı gelmişti. Kafamızda devamlı yazdığımız programlar, yaptığımız projeler vardı. Yatakta, uykuda, Burger King’te her yerde hep yazmaya çalıştığımız programların mantığını düşünürdük.

Bütün programlarımı, projelerimi saklamıştım ama Türkiye’ye dönerken mecburen atmak zorunda kaldım. Bugün artık her şeyi yapan o kadar çok paket program çıktı ki bizim üç gün uğraşarak, bir program kodu yazarak yaptığımız işleri bu programlar bir saniyede yapıyor. Günümüzde artık alt seviye dillerin bile yazılması, anlaşılması daha kolay. Alt seviye, üst seviye bütün diller zaman ilerledikçe kullanıcılar için daha kolay (user friendly) bir hale getirildi.
O günlerden ne programlar kaldı ne de bilgisayarlar. Çöpten çıkartıp kullandığımız yataklar da yok. Michigan’da kışlar bile o kadar soğuk olmuyor artık. Emin’in kalbinde tek kalan anılar ve sevgili kardeşi Bülent’in hiç değişmeyecek olan yeri.

Hemen belirteyim, resimdeki arkadaş Bülent değil.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...