Merak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Merak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2016 Cumartesi

İki Genç Kız...

Günaydın dostlar…

Bu sabah size iki genç ve güzel kızdan söz etmek istiyorum.
Geçmişte de belirttiğim gibi; evde olduğum günlerde ben televizyonu akşama doğru 16.00 – 17.00 gibi açarım. Bu saatte de karşıma, ya izdivaç programları çıkar, ya da haber programları. Bugünkü kahramanlarımız da bu programlar sayesinde karşıma çıktı.


İlk kahramanımız, Çağla Büyükakçay. Bu kızcağız Türkiye’nin parlayan yıldızı ve gururu ama birçok kişinin Çağla’dan haberi bile yok.

Sevgili Çağla, Katar’da düzenlenen WTA Doha Premier Turnuvası’nda, dünya 12 numarası Lucie Safarova’yı yenerek, bugüne kadar bu seviyede elde edilmiş en büyük başarıyı gerçekleştirdi. Tenis tarihimizde bundan daha büyük bir başarımız yok. Bu başarıdan kaç kişinin haberi oldu bilmiyorum ama medya da çok fazla yer almadığı kesin.

Futbol dışında hiçbir sporu adamdan saymadığımız için, tenis başarısına kimse çok fazla yer ayırmadı. Epeydir bu kızcağızın çalışmalarını ve gelişimini takip eden bir insan olarak Twitter’dan kendisine bir mesaj yollayıp, ileride daha da büyük başarılar beklediğimizi yazdım.

Bilmiyorum mesajımı gördü mü, görmedi mi ama zaten amacım da mesajın okunmasından ziyade duyduğum gururu paylaşmaktı. Mesajı gönderirken de, Çağla’nın 9000 civarı bir takipçisi olduğunu gördüm…

Çağla’ya kariyerinin bundan sonraki duraklarında da başarılar diliyoruz.
İkinci kahramanımız, izdivaç programındaki Hanife Hanım. Burada isim çok önemli değil zira programdaki diğer katılımcılar için de durum çok farklı değil. Hanife Hanım, 1 yıla yakın bir süredir bu programların bir tanesinde adaylarını bekliyormuş. Sporcu değil, sanatçı değil, şarkıcı değil, yazar değil; anlayacağınız izdivaç programı öncesine dayanan bir ünü yok. Hepimizin bildiği, düzgün bir aileden gelen komşu kızından bahsediyoruz.

Hanife Hanım’ın ve locadaki benzer diğer adayların sosyal platformlarda kaç tane takipçileri olduğunu biliyor musunuz? Ben, hemen cevap vereyim. 130,000’den fazla. Düşünün ki, bu arkadaşların ağızından çıkan her söz, anında 130,000’den fazla insana gidiyor. 130,000 kişi demek büyük bir kasaba veya küçük bir şehir demek.

İki güzel genç kız. Biri tenisteki en büyük başarıyı yakalamış, 9,000 takipçisi olan Çağla, biri de 130,000’den fazla takipçisi olan komşu kızı gelin adayı.

“Tenis başarısından ziyade, boş işlere ve milletin özel hayatına meraklıyız” diyebilir miyiz? “Çağla’nın başarısının bana ne yararı var?” diyen dostlarıma soruyorum; Ayşe’nin, Fatma’nın, Hanife’nin kiminle evlendiğinin veya evlenemediğinin sana ne faydası var?
Başka sözüm yoktur efendim.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

6 Ocak 2015 Salı

Hangi Ağaç Olmak İsterdin?

Günaydın dostlar...

Facebook’ta aktif olan arkadaşların da çok iyi bildiği gibi hepimize çeşit çeşit talepler geliyor. Oyun talepleri, şunlar, bunlar tamam da, “Hangi ağaç olmak isterdin?” veya “Geçmiş hayatınızda hangi hayvandınız?” gibi talepler benim çok canımı sıkıyor.

Yazılmış bir takım basit aplikasyonlar, sizlere yüzlerce ahret suali sorarak, sizin hakkınızda bir takım kararlara varıyorlar. Bunu yapmak için de muhakkak aplikasyonu yüklemeniz gerekiyor. Sonuçta parayı oradan kazanıyorlar.
 
Bu sabah daha gözümü açmadan yine böyle bir uygulama çıktı karşıma. Hangi şehirde oturmak isterdiniz? Sana ne kardeşim. Ayrıca ben bunu zaten biliyorum. Bunu öğrenmek için senin yüzlerce salak soruna ihtiyacım yok.
Nerede yaşamak isterdin, nerede çalışmak isterdin gibi sorular yine bir ölçüde mantıklı sorular. Veriyorsun cevaplarını sana uygun bir şeyler çıkıyor. Sonra da dünya âlemle “Bakın ben meğerse hep San Diego’da yaşamak istermişim” diye paylaşıyorsun. Allah'tan bu program bunu ortaya çıkardı da rahat ettik.

Eş, dost, akrabalar da yorum yazıyorlar, “San Diego çok güzel bir şehirdir, ben de çok severim”.

Dediğim gibi bunlar yine katlanılabilir aplikasyonlar. Bir de “Sen hangi renksin?” veya “Sen hangi doğa olayısın?”  tipi işler var. Bu nedir kardeşim? Biri bana izah etsin. Bunu kim, niye yazar ve biz niye bir sürü soruya cevap vererek ne renk olduğumuzu veya hangi doğa olayı olduğumuzu anlamaya çalışırız? Bunu hiçbir zaman anlayamadım. Belki de bir çeşit bilgi toplama yöntemidir.

"Sen kar yağışısın" diye bir sonuç çıktığı zaman, bu tam olarak ne ifade ediyor? Senin soğuk bir yapın var anlamına mı geliyor?

Başka bir tanesi de “Hangi marka araba olduğunu öğrenmek istiyor musun?” diye soruyor. Şimdi ben ne cevap vereyim böyle bir soruya? Aslında insanın aklına bin türlü cevap geliyor da, sabah sabah terbiyemi bozmak istemiyorum.
Bana daha da enteresan gelen konu, birileri oturuyor bunları yazıyor ve bu işten para kazanıyor. Yaratıcı düşünce böyle bir şey olsa gerek. Biri gelse size ve dese ki, “Bir program yazıp insanların hangi içecek olduklarını ortaya çıkaracağız ve bu yolla da çok para kazanacağız”, gülersiniz herhalde.
Aslında bu gibi durumlar para kazanma işinin ne kadar büyük bir okyanus olduğunu gösteriyor. Adamlar denemiş. Biz olsak “Çok saçma” der teşebbüs bile etmeyiz. Bu tip girişimler fikirlerden korkmamamız gerektiğinin en büyük ispatı. İletişim çağında bilhassa şimdiki gençlik ile neyin tutacağı hiç belli olmuyor.

Çocuklar hangi sebze olduklarını merak ediyorlar. Hele bir de sen salatalık, sevdiğin insan da domates çıkarsa sizden iyisi yok. Bu nasıl bir uyumdur. Neredeyse çoban salatası uyumu var.

Bir sürü soruya cevap vererek bir neticeye ulaşıyorsun. Niçin yapıyorsun bunu? Paylaşabilmek için. Sayı Olsan Hangisi Olurdun aplikasyonunun neticesi 13 çıkıyor. İnsanlar da başlıyorlar yorum yapmaya. "Bizim kedi de ayın 13'ünde üç tane yavru doğurmuştu" diye. Sanki aralarında bir bağ varmış gibi. Bazen de "Benim en samimi arkadaşımın doğum günü de ayın 13'ünde" gibi tutarsız yorumların ardı arkası kesilmiyor.
Bu sabahlık da bu kadar arkadaşlar. Uzaktan adalara bakmaktan sıkıldım. Gidip bir ada olsaydım hangisi olurdum, onu öğrenmeye çalışacağım.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

25 Haziran 2014 Çarşamba

Biz Dedikoducu Bir Milletiz

Günaydın Dostlar,

Biz dedikoducu bir milletiz. Kimse inkâr etmesin, hepimiz dedikodu yapmayı severiz. Kimimiz azıcık sever, kimimiz çok sever ama hepimizde belli bir oranda bir dedikodu geni vardır. Bir de dedikoduya bayılan ve yeni bir şey duyduğunda birilerine yetiştirmek için yerinde duramayan tipler vardır ama onları şimdilik ayrı bir kategoriye koyalım. Bu insanlar, duydukları haberi (doğru veya değil hiç fark etmez) bir an önce birilerine anlatmazlarsa çatlayacakmış gibi hissederler kendilerini.


En güvendiğin insana “Bak sakın kimseye anlatma.” diyerek anlattığın şeyleri, o da gider en güvendiği insana “Bak sakın kimseye anlatma.” diye anlatır. Her zaman, beraber çalıştığım arkadaşlarıma da “Bakın birine bir şey anlatırken onun da gidip birilerine anlatma ihtimalini göz önünde bulundurarak anlatın.” demişimdir.

Eski işyerinde, çok sevdiğimiz bir arkadaşımıza toplantılara girmeden önce "Sakın, şunu söyleme, bunu söyleme." diye anlatırdık, o da toplantıya girer girmez her şeyi ortaya dökerdi. Toplantı sonrası "O kadar tembih ettik neden söyledin?" dediğimizde de “Hiçbir şey gizli kalmasın, ben sevmiyorum öyle." derdi”. İş dünyasında, her zaman her şeyi ortaya dökmek çok da geçerli bir yöntem değil.

Ülkemizde kabul edilmiş bir dedikodu protokolü vardır. Bu protokole göre, herhangi bir grup bir yere gittiğinde o grubun birkaç elemanı o toplantıya, yemeğe gelmediyse onlar hakkında dedikodu yapılır. Bu her zaman böyledir ve bunu da herkes bilir. Gelmeyenler, o akşam haklarında yapılacak bütün dedikoduları önceden kabullenmiş sayılırlar.

İnsanların günlerinin çok büyük bir bölümü işyerlerinde geçtiği için işyeri dedikodu ağı, evdeki ağa göre çok daha güçlüdür. Bütün gün orada burada dolaşıp dedikodu yapmayı tam günlük bir iş haline getirmiş tipler vardır. Her iş yerinde bir iki tane vardır bunlardan. Evrak taşır gibi odadan odaya dedikodu taşırlar.
Dedikodu için en verimli ortamlardan biri sigara odalarıdır. Sigara odalarındaki dedikodunun ve kulisin gücünü kimse yabana atmasın. Her şirkette bir sigara içenler dayanışması vardır. Bu Darüşşafakalı olmak gibi filan bir şeydir. O kadar insan duman kaplı, küçücük bir odaya doluşmuşlar, doğal olarak dedikodu yapacaklar, kulis yapacaklar.

Sigara odalarında şirketlerin bütün sorunları çözüldüğü gibi üzerine bir de dünyanın bütün dertleri yeniden yapılandırılıp Fener’in, Galatasaray’ın dertlerine de çare bulunur. Verimli ve sonuç odaklı bir ortamdır.

Şimdi diyeceksiniz ki "Her şeyi Amerika’ya mukayese edersin, sanki orada hiç dedikodu yok muydu?" Olmaz olur mu? Amerikalılar da güzel dedikodu yapar ama onların dedikoduları genellikle iş ortamına yöneliktir. En büyük dertleri de, “Birileri bir şeyler yapar da iş hayatında benim önüme geçer mi?” korkusudur. Şahsi dedikodulara hiç girmezler. Kimin kimle çıktığı veya öğlen çorbasını içerken kime bakış attığı Amerikalıların gerçekten hiç umurunda değildir.

Amerika'da kafeteryada otururken genelde kimse başka masalara bakmaz. Baksa da siz geri baktığınızda hemen kafasını çevirir. Bizde durum nasıl? Bizde millet elini çenesine dayayıp film seyreder gibi seyreder vallahi. Yemeğini bitirip, masalarda oturup "Bakalım neler oluyor?" diye etrafı seyreden aktif dedikodu takımları vardır. Bunların haberi olmadan işyerlerinde kuş uçmaz.

Bir de orada burada, çeşitli yerlerde ortaya laf atıp, aldığı cevapları kafasındaki hafıza hücreciklerine tek tek yerleştirip, sonra da gidip insanlara yetiştirenler vardır. Bunlar ortaya yetmiş tane laf atıp seni konuştururlar, sonra kendin de şaşırırsın neler söylemişim ben diye.
İnsanın olduğu her yerde dedikoduda muhakkak olacaktır. Her şeyin kalitelisi makbuldür. Emin, der ki “Sen de dedikodu yapacaksan kaliteli olmasına özen göster, gerçekle uzaktan yakından alakası olmayan kalitesiz dedikodular, insanları dedikodudan soğutuyor."

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...