Facebook etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Facebook etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2015 Çarşamba

Sabah Yazıları...

Günaydın dostlar…

Her sabah olmasa da son iki yıldır sık sık bu satırlarda buluştuk. Bazen güldük, bazen ağladık ama son aylarda gülecek bir şeyler bulamaz olduk. Etrafımızda bu kadar kan ve gözyaşı varken gülecek bir şey bulmak, gerçekten de çok zor oluyor.
Hepimiz için, bu günlerin en özel konusu, umudumuzu kaybetmeden yaşamımıza devam etmektir. Yıkılan canların, patlayan bombalardan daha derin çukurlar açtığı bir ortamda, ne kadar zor da olsa umuda dört elle sarılmalıyız.

Hiç kimse unutmasın ki, yarın sabah yine güneş doğacak; Emin, yine yazılar yazacak.
Yılın son yazısını sabah yazılarıma ayırdım. 2 yıl boyunca yazılarıma gösterdiğiniz samimi ilgiden dolayı hepinize ayrı ayrı çok teşekkür ediyorum. Bu sene, geçen seneye oranla çok daha az yazı yazmış olmama rağmen, yazılarım toplamda çok daha fazla okundu. Bazen adını bile bilmediğiniz ülkelerde yazılarınızı okunduğunu görmek, gerçekten insanı çok mutlu ediyor.

Doğal olarak, yazılarım en çok Türkiye’de okunuyor. İkinci sırada Amerika Birleşik Devletleri var. Sağ olsunlar, Amerika’da yaşayan dostlarım yazılarımı ilgi ile takip ediyorlar. Üçüncü sıradaki Almanya benim için bir sürpriz. Evet, Almanya’da çok sevdiğim dostlarım var ama üçüncü sıraya yerleşecek kadar çok değiller. Dördüncü sırada Rusya, beşinci sırada da İngiltere var.
İki yıldır bu yazıları yazıyor olmama rağmen, halen bazı dostlarımız yazılarımıza nasıl erişecekleri konusunda tereddüt yaşıyorlar. Aslında çok da haksız da değiller, çünkü yazılar her yerde. Becerebildiğim kadar durumu özetlemeye çalışayım.



 
 
Yandaki resimde de gördüğünüz gibi, yazıların ilk olarak ortaya çıktığı yer; eminevrankaya.blogspot.com.tr adresindeki blog sayfası. Bütün yazılar başka hiçbir platforma gerek kalmadan buradan takip edilebilir. Hatta (sadece web sürümü için geçerli) yazının alt kısmındaki e-mail kutucuğuna e-mail adresinizi girerek, her yazı yazıldığında doğrudan size gelmesini sağlayabilirsiniz. Böylece de yazdı mı, yazmadı mı diye takip etmenize gerek kalmaz.







Bu blog ortamında yazılan yazılar otomatik olarak Facebook platformuna düşüyor. Facebook paylaşım sitesinde, blog sayfamızla adı aynı olan “Sabah Sabah Evrankaya” diye bir sayfamız var. Facebook ana sayfasındaki arama kutucuğuna Sabah Sabah Evrankaya yazıp ararsanız bu sayfaya ulaşabilirsiniz. Sayfaya ulaştığınızda üst kısımda yer alan “Beğen” kutucuğunu tıklayarak sayfadaki her türlü faaliyetten veya yeni sabah yazılarından haberdar olabilirsiniz. Daha önce bu işlemi yapmış olanlar lütfen bir daha yapmasınlar; yaptığınız takdirde “Beğen” işlemini geri almış oluyorsunuz. Bu sayfanın farkı, sabah yazıları dışında irili ufaklı başka paylaşımların da olmasıdır.






 
 
 
Yazılarımızın otomatik olarak düştüğü bir diğer ortam da Twitter ortamıdır. Beni takip eden veya etmeyen herkes, (yandaki resimde de görüldüğü gibi) yazılarımızın linklerini tıklayarak sabah yazılarına ulaşabilirler.
Hepsi olmasa bile, zaman zaman bazı yazılarımızı LinkedIn ortamında da paylaştığımız oluyor.

 
 
 
 
 
 
Yazılarımıza ulaşmanın bir diğer yolu da, arama motorlarında Sabah Sabah Evrankaya yazarak aramaktır. Bunu yaptığınızda yukarıda sözü geçen erişim ortamlarının hepsi ayrı ayrı sıralanmaktadır.








Sizlerin de bildiği gibi, ben bu yazıları hobi olarak, oyalanmaca olarak dostlarım okusun diye yazıyorum. Sabah bilgisayarın başına oturduğumda aklıma ne gelirse, o konuyu yazıyorum. Her şeyin doğal gelişeninin makbul olduğunu düşünen bir insan olarak yazılarımda da aynı felsefeyi uyguluyorum. Bu konuda hiçbir ticari beklentim yok. Sabah yazıları yazmanın bana olan en büyük yararı, çok kötü olan gramer bilgimi biraz geliştirmek oldu.

Doğal olarak, bir şeyler yazdığınız zaman, okunsun diye yazıyorsunuz. Bazen arkadaşlarım bana, “Yazılarını paylaşabilir miyiz?” diye soruyorlar. Bu tip bir soru sormanıza hiç gerek yok. Dediğim gibi, okunsun ve paylaşılsın diye yazıyorum. Hatta arkadaşlarınızı, dostlarınızı davet ederek Sabah Sabah Evrankaya sayfasının büyümesine yardımcı olursanız, ona da ayrıca mutlu oluruz.
Dostlar, yılı bitirdik. İlginiz için sizlere bir kere daha çok teşekkür ederim. İki yıldır yazılarımı bir tane bile sektirmeden okuyan arkadaşlarım var (Allah hepsine sabır versin). Gelecek yılda inşallah daha mutlu yazılarda buluşuncaya kadar, şimdilik hoşçakalın.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…


16 Mayıs 2015 Cumartesi

Denizkızının Düş Yolları...

Günaydın dostlar.

Bu sabah size çok sevdiğim iki dostumdan söz etmek istiyorum. CCI’da yıllarca beraber çalıştığım iki arkadaşım, Deniz ve Özden. İkisinin de ortak özellikleri dünyayı gezmeyi çok sevmeleri ve bu gezilerdeki anılarını ve resimlerini Facebook ortamında paylaşıyor olmaları.
 
Dünyada gitmedik yer bırakmadılar. Bu iki cesur yürek dünyanın en tehlikeli coğrafyalarını bile babalarının evi gibi geziyorlar. Genelde tek başlarına geziyorlar ama son yaptıkları Latin Amerika seyahatine birlikte gittiler. Bu seyahatin bir diğer ilginç yanı da seyahatin Rusya’dan başlıyor olmasıydı. Nedenini bana sormayın, o kısmını kendileri açıklasınlar. Rusya’dan Nikaragua’ya ucuz bilet vardı herhalde.
Benim için işin en ilginç yanı da, gittikleri yerleri sanki o ülkenin vatandaşıymış gibi geziyor olmaları. Hatta o ülkenin vatandaşının bile cesaret edemeyeceği işler yapıyorlar. Gayet ucuz ve cesur bir şekilde geziyorlar. Sonuçta paraları yok mu? Tabi ki var.  İkisinin de tonla parası var ama amaçları bir ülkeye gidip, 5 yıldızlı otellerde kalıp, 3-5 yere gidip dönmek değil. O topraklardaki yaşamın bir parçası olmak istiyorlar.

En son yaptıkları Orta ve Güney Amerika seyahati süresince paylaştıkları her şeyi ilgi ile takip ettim ve bazı bulundukları ortamlardaki cesaretlerini de gerçekten takdir ettim. Öyle ortamlarda öyle minibüslerle veya insandan çok tavuğun olduğu otobüslerle seyahat ettiler ki, ben bile buradan korktum.

Tamamen karayolu ile tek tek sınırları geçerek Latin Amerika’nın bütün ülkelerini gezdiler. Dediğim gibi takip ettim ama bir araya gelip hiç konuşamadık. Bir gün bir rakı ortamında hikâyelerini dinlemek isterim.
Bilmiyorum kitap yazmayı düşünüyorlar mı ama çok ilginç ortamlarda ilgiyle izlenecek birçok şey yaşadıkları da kesin.

Bu sabah bu iki dostumdan bahsediyorum ama “arkadaşlar böyle bir şeyler yazıyorum” diye izinlerini de almış değilim. İyi niyetlerine ve samimiyetlerine güvenerek bu satırları sizlerle paylaştım.
Facebook ortamında bu seyahatlerle ilgili resimlerin, videoların ve diğer bilgilerin paylaşıldığı iki değişik sayfa var. Belki başka platformlarda da paylaşımları oluyordur ama ben bir tek Facebook ortamını biliyorum.

“Gezgin Denizkızı” ve “Özden’in Düş Yolları” sayfalarını takip edip, incelemenizi şiddetle tavsiye ederim. Bu seyahatler birçoğumuzun imkân bulup da yapamayacağı, cesaret edemeyeceği seyahatler olduğu için merak edenler bu sayfalardan bu ülkeler hakkında bir fikir edinebilirler.

Ben sayfalarından bir iki örnek resim paylaştım ama sayfaya girdiğinizde çok daha fazlasının (binlerce) olduğunu göreceksiniz.

Yaşlarını bilmiyorum ama ikisinin de emekli olduğunu tahmin ediyorum. Böyle bir arzudan ve böyle bir cesaretten dolayı sizleri kutluyorum.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Nisan 2015 Salı

Bazı Şeyler Paradan Daha Değerlidir...

Günaydın dostlar.

Son günler yine can sıkıcı haberlerle dolu ama bu sabah ben hiçbirinden bahsetmek istemiyorum. Gelin hep beraber Tatilya günlerimize geri dönelim. Daha önce size Tatlya’nın açılış gününü anlatan bir yazı yazmıştım (Yazz). Bugün de Tatilya’da beraber çalıştığımız muhteşem ekipten söz etmek istiyorum.
Tatilya’yı unutmak ve unutturmak istemeyen genç arkadaşlar 3-4 gün kadar önce Facebook ortamında, “Tatilya’yı Hatırlat” adı altında bir grup kurdular ve yolu Tatilya’dan geçmiş olan herkesi gruplarına bekliyorlar. Sizde oradaki anılarınızı yeniden yaşamak ve yaşatmak istiyorsanız bu güzel gruba bir bakmanızda yarar var.


Bu arkadaşlar, grubun ne amaca yönelik olduğunu anlatan açıklamaya;

“Bazen her şeyin para olmadığını hatırlamak için, Tatilya’yı hatırlarım; çünkü orada sahte hiçbir şey yoktu. Dostluklar hüzünler, sevinçler hepsi gerçekti. Şimdi sıra sizde, TATİLYA YI HATIRLA HATIRLAT...” yazmışlar.

Gerçekten de öyleydi. Daha önce de belirttiğim gibi, Tatilya bayramı seyranı, hafta sonu olmayan bir deli işiydi. Her gün orada çok uzun saatler çalışıp, binlerce insanla muhatap olabilmek için o işi gerçekten sevmek gerekiyordu.
Tatilya’da 6 değişik bölüm bana bağlıydı ve 500’e yakın arkadaşla beraber çalışıyordum. Bu çocukların birçoğunu inşaat aşamasında işe alıp eğitmiştik. Şu anda rakamları hatırlamıyorum ama çok ta cüzi bir maaş ile çalışıyorlardı. Para gerçekten de ikinci plandaydı. Ne ben, ne de diğer arkadaşlar o işi para için yapmadı. Ortamın güzelliği, insanların dostluğu ve yaşanan aile ortamı paranın ve diğer parametrelerin çok önüne geçmişti.
Tatilya’yı Hatırlat, grubu benim de anılarımı tazelememe yardımcı oldu ama fark ettim ki benim ve diğer işin en başında işe giren arkadaşların hemen hemen hiç resimleri yok. Görülüyor ki bizler 23 Nisan’da parkı açacağız olayına kafayı takmışız ve resim çekmeyi filan hiç aklımıza getirmemişiz. 2 sene Tatilya’da çalıştım ama 2 tane parkta çekilmiş resmim yok…

Ben her gün Suadiye’den Tatilya’ya gidip akşamın 12’sine kadar orada çalışıp, ertesi sabah yine gidiyordum. Ortamın güzelliği ve dostlukların sıcaklığı yüzünden bu iş bana hiç te zor gelmiyordu ama ne zamanki üst seviyelerdeki didişmeler başladı, benim de kilometreler gözümde büyümeye başladı.

Demin de söz ettiğim gibi işe aldığımız çocukların hepsi güler yüzlü, iyi niyetli, akıllı, çalışkan çocuklardı. Pijamalarını giyip gelip bütün gece parkta kalıp dükkânlarda satılacak olan malzemeleri bilgisayara tanımlamaya çalışan çocukları unutmam mümkün değil.

23 Nisan’da Süleyman Demirel’in açılışı yaptıktan sonraki park turunda halen 5 metre ötedeki yolları bir kere daha temizlemeye kalkmak, güzel bir kalite anlayışıdır. Güzel olsun, kaliteli olsun, daha da temiz olsun yaşam şeklinin dışarıya yansımasıdır.

Hayatımızda görmediğimiz oyuncakları çalıştırmayı öğrenmek kadar, olayın işleyişine hâkim olabilmekte ayrı bir süreçti. Lunapark kültürü dışında bu konuda hiçbir deneyimi olmayan arkadaşlar bu işin altından da başarı ile kalkmayı başardılar.
Tatilya’nın çok entegre ve işlevsel bir IT altyapısı da vardı ama onu artık başka bir sabaha saklıyorum.

Arkadaşlar, günümüzde para çok önemli bir konu ama bizim grubu kuran genç arkadaşların da belirttiği gibi, para her şey değil. Sağlık ve mutluluk ta en az para kadar önemli. Son zamanlarda etrafımızda birbiri ardına yaşadığımız sağlık problemleri, bizlere bunun ne kadar önemli bir parametre olduğunu bir kere daha net bir şekilde hatırlattı.
Tatilya, genç arkadaşların birçoğunun ilk işiydi ve ben her sabah oraya vardığımda. Tatilya’da işe girmek için bekleyen 3-4 kişi görürdüm. Herkes arkadaşlarından ortamın güzelliğini duyuyor ve orada çalışmak istiyorlardı. Bir iki istisna hariç birçoğu için para gerçekten de ikinci plandaydı.

“Hiç mi istisna yok?” diyeceksiniz. Tabi ki var. Arkadaşın biri yalvarıp yakarıp, çocuklarım aç diyerek temizlik bölümünde işe girdikten 15 gün sonra gelip, “Bu iş ağır, bana göre değil,” diyerek çekip gitmişti. Bunlar da hayatımızın gerçekleri…
Ben buradan bir kez daha Tatilya’nın her aşamasında büyük bir özveri ile çok uzun saatler çalışan arkadaşlarıma çok teşekkür ediyorum. İyi ki sizlerle o iki seneyi yaşamışım ve iyi ki sizleri tanımışım.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

6 Ocak 2015 Salı

Hangi Ağaç Olmak İsterdin?

Günaydın dostlar...

Facebook’ta aktif olan arkadaşların da çok iyi bildiği gibi hepimize çeşit çeşit talepler geliyor. Oyun talepleri, şunlar, bunlar tamam da, “Hangi ağaç olmak isterdin?” veya “Geçmiş hayatınızda hangi hayvandınız?” gibi talepler benim çok canımı sıkıyor.

Yazılmış bir takım basit aplikasyonlar, sizlere yüzlerce ahret suali sorarak, sizin hakkınızda bir takım kararlara varıyorlar. Bunu yapmak için de muhakkak aplikasyonu yüklemeniz gerekiyor. Sonuçta parayı oradan kazanıyorlar.
 
Bu sabah daha gözümü açmadan yine böyle bir uygulama çıktı karşıma. Hangi şehirde oturmak isterdiniz? Sana ne kardeşim. Ayrıca ben bunu zaten biliyorum. Bunu öğrenmek için senin yüzlerce salak soruna ihtiyacım yok.
Nerede yaşamak isterdin, nerede çalışmak isterdin gibi sorular yine bir ölçüde mantıklı sorular. Veriyorsun cevaplarını sana uygun bir şeyler çıkıyor. Sonra da dünya âlemle “Bakın ben meğerse hep San Diego’da yaşamak istermişim” diye paylaşıyorsun. Allah'tan bu program bunu ortaya çıkardı da rahat ettik.

Eş, dost, akrabalar da yorum yazıyorlar, “San Diego çok güzel bir şehirdir, ben de çok severim”.

Dediğim gibi bunlar yine katlanılabilir aplikasyonlar. Bir de “Sen hangi renksin?” veya “Sen hangi doğa olayısın?”  tipi işler var. Bu nedir kardeşim? Biri bana izah etsin. Bunu kim, niye yazar ve biz niye bir sürü soruya cevap vererek ne renk olduğumuzu veya hangi doğa olayı olduğumuzu anlamaya çalışırız? Bunu hiçbir zaman anlayamadım. Belki de bir çeşit bilgi toplama yöntemidir.

"Sen kar yağışısın" diye bir sonuç çıktığı zaman, bu tam olarak ne ifade ediyor? Senin soğuk bir yapın var anlamına mı geliyor?

Başka bir tanesi de “Hangi marka araba olduğunu öğrenmek istiyor musun?” diye soruyor. Şimdi ben ne cevap vereyim böyle bir soruya? Aslında insanın aklına bin türlü cevap geliyor da, sabah sabah terbiyemi bozmak istemiyorum.
Bana daha da enteresan gelen konu, birileri oturuyor bunları yazıyor ve bu işten para kazanıyor. Yaratıcı düşünce böyle bir şey olsa gerek. Biri gelse size ve dese ki, “Bir program yazıp insanların hangi içecek olduklarını ortaya çıkaracağız ve bu yolla da çok para kazanacağız”, gülersiniz herhalde.
Aslında bu gibi durumlar para kazanma işinin ne kadar büyük bir okyanus olduğunu gösteriyor. Adamlar denemiş. Biz olsak “Çok saçma” der teşebbüs bile etmeyiz. Bu tip girişimler fikirlerden korkmamamız gerektiğinin en büyük ispatı. İletişim çağında bilhassa şimdiki gençlik ile neyin tutacağı hiç belli olmuyor.

Çocuklar hangi sebze olduklarını merak ediyorlar. Hele bir de sen salatalık, sevdiğin insan da domates çıkarsa sizden iyisi yok. Bu nasıl bir uyumdur. Neredeyse çoban salatası uyumu var.

Bir sürü soruya cevap vererek bir neticeye ulaşıyorsun. Niçin yapıyorsun bunu? Paylaşabilmek için. Sayı Olsan Hangisi Olurdun aplikasyonunun neticesi 13 çıkıyor. İnsanlar da başlıyorlar yorum yapmaya. "Bizim kedi de ayın 13'ünde üç tane yavru doğurmuştu" diye. Sanki aralarında bir bağ varmış gibi. Bazen de "Benim en samimi arkadaşımın doğum günü de ayın 13'ünde" gibi tutarsız yorumların ardı arkası kesilmiyor.
Bu sabahlık da bu kadar arkadaşlar. Uzaktan adalara bakmaktan sıkıldım. Gidip bir ada olsaydım hangisi olurdum, onu öğrenmeye çalışacağım.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

27 Kasım 2014 Perşembe

Sadece Bir Dakika

Günaydın Dostlar,

Gariptir bu hayat, mutluluğumuz pamuk ipliğine bağlıdır.


Gelen bir telefon, atılan bir mesaj,  yapılan bir yorum, tıklanan bir beğeni, yazılan bir e-mail, elinize geçen bir mektup, çekilen bir telgraf, sokaktaki bir karşılaşma, oynanan bir rol, taşınan bir laf, söylenen bir söz, unutulan bir bilgi, yapılan veya yapılmayan bir iş, televizyondaki bir haber, yazılan bir WhatsApp, çözülen bir şifre, beyninize yerleşen bir düşünce, kalbinizdeki bir his, kapınızdaki bir zil çalması, Facebook’taki bir arkadaşlık talebi, atılan bir tweet, Instagram’daki bir resim, midenizdeki bir heyecan, bardağınızdaki bir duble rakı, alınan bir not, tek bir sınavın sonucu, görülen bir rüya, öğrenilen bir gerçek, araştırılan bir konu, yapılan bir hareket, bir anlık bir heyecan, yaşanan bir unutkanlık, gizlenen bir gerçek, parasız bir an, tek bir kırmızı gül, düşen tek bir yaprak, okunan bir sayfa, gidilen bir yol, bir bakış, bir gülüş, hatırlanan bir anı bir dakika içinde hayatınızı cennetten cehenneme çevirebilir.



Hemen öyle karamsarlığa kapılmak yok. Unutmayın, gariptir bu hayat.

Gelen bir telefon, atılan bir mesaj,  yapılan bir yorum, tıklanan bir beğeni, yazılan bir e-mail, elinize geçen bir mektup, çekilen bir telgraf, sokaktaki bir karşılaşma, oynanan bir rol, taşınan bir laf, söylenen bir söz, unutulan bir bilgi, yapılan veya yapılmayan bir iş, televizyondaki bir haber, yazılan bir WhatsApp, çözülen bir şifre, beyninize yerleşen bir düşünce, kalbinizdeki bir his, kapınızdaki bir zil çalması, Facebook’taki bir arkadaşlık talebi, atılan bir tweet, Instagram’daki bir resim, midenizdeki bir heyecan, bardağınızdaki bir duble rakı, alınan bir not, tek bir sınavın sonucu, görülen bir rüya, öğrenilen bir gerçek, araştırılan bir konu, yapılan bir hareket, bir anlık bir heyecan, yaşanan bir unutkanlık, gizlenen bir gerçek, parasız bir an, tek bir kırmızı gül, düşen tek bir yaprak, okunan bir sayfa, gidilen bir yol, bir bakış, bir gülüş, hatırlanan bir anı bir dakika içinde hayatınızı cehennemden cennete de çevirebilir.

 
Bugün, bu sene yaşadığınız en güzel gün olsun.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

24 Eylül 2014 Çarşamba

Garip Bir Kronoloji...

Günaydın dostlar...

Gerçekten de garip bir kronoloji.

Demin dikkatimi çekti ben Facebook’a gireli tam 7 yıl olmuş. Facebook ile ilk tanışmam, sevgili kardeşim Tayfun’un ısrarları sonunda 2007 yılının Ekim ayında olmuştu. O günden bugüne kadar da birçok şey yaşanmış.
Bu da demek oluyor ki, ben 7 yıldır insanların yarısı yenmiş yemeklerinin resimlerini görüyorum. Gerçekten de zaman çok çabuk geçmiş. Doğu Karadeniz yollarında, Gece Yolcuları’nın müziği eşliğinde keyifli bir seyahat yaparken, dönüşte Facebook’a gireceğime dair Tayfun’a söz vermiştim. Giresun’da denize karşı rakı içtiğimiz akşamlar tam 7 yıl geride kalmış.


Aslında Facebook’a girip ne yapacağımı da çok da anlamamıştım ama yine de herkes girdiğine göre bir bildikleri vardır herhalde diye düşündüm. Facebook’a asıl çağ atlatan, akıllı telefonlardan check in yapabilme ve resim çekip anında ekleyebilme olayıdır.

İstanbul’a geldiğime Facebook’a girecektim ve de ilk arkadaşım Tayfun olacaktı, öyle anlaşmıştık ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Benim girmemle beraber başka bir arkadaşımızdan arkadaşlık talebi geldi ve ben de ne olduğumu anlayamadan kabul ettim. Daha saniyesinde bir arkadaşım oldu ve maalesef Tayfun ikinci arkadaşım oldu. Tayfun da şaşırdı. "Bu da kim?" demeye başladı. Vallahi ben de bilmiyorum nasıl oldu ama bir anda arkadaş oluverdik.

Facebook’un sevmediğim tarafları da var ama genelde artıları eksilerinden daha fazla. Facebook olmasaydı birçok arkadaşımla buluşamaz, birçok kişiyle hiç tanışamazdım. Liseden hemen sonra yurt dışına gidip, 18 sene sonra döndüğüm için birçok arkadaşımla, dostumla irtibatım kopmuştu ama Facebook sayesinde birçoğu ile tekrardan buluşma imkânımız oldu.

Anlayacağınız Facebook’un katkıları inkâr edilemez. Şimdi olsa o kadar büyük sorun olmazdı ama bizim zamanımızda gittin mi buralardan kopuyordun. Telefon bile 1,5 günde bağlanıyordu. Fenerbahçe’nin maçlarının sonuçlarını, gelen gazetelerden 12-15 gün sonra öğreniyorduk.

Garip bir sıralama dedim ama bir nevi bir hatıra defteri gibi bir şey. Sizin her akşam deftere bir şeyler yazmanıza gerek yok; o sizin adınıza iyiyi de, kötüyü de bünyesinde saklıyor. O hiç unutamadığınız gece de orada saklı, hiç hatırlamak istemediğiniz gün de. Acılar, tatlılar her şey sıraya dizilmiş.
Hiç sevmediğiniz insan da orada, bir türlü unutamadığınız insan da Facebook’ta. Ya o ortaokuldaki sevgiliniz? Bu platform olmasa onu bir daha nasıl görecektiniz. Ne kadar tipsiz bir insanla evlendiğini nereden bilecektiniz?

Her zaman “Hayatta yarın ne olacağı belli olmaz.” derim ama Facebook’ta bir saniye sonra ne olacağı belli olmaz. En ummadığınız, keyfinizin çok da yerinde olmadığı bir akşamda, hayatınızın bütün akışını değiştirecek olan o mesaj geliverir. Bir anda ruh haliniz de değişir hayatınız da.
İnsanlar genel de güzel şeyleri, yemeleri, içmeleri paylaşıyorlar ama hayat her zaman güllük gülistanlık da değil. Geçen kış, bir sınıf arkadaşımızın artık bizle olmadığını da Facebook’tan öğrenmiştim… Her zaman da güldürmüyor bu ortam.

Benim arkadaş listem 900 kişi kadar ve bu listeden 15-16 tane arkadaş artık bizle değil. Hiçbirini listemden çıkarmaya kıyamıyorum. Zaman zaman resimleri karşıma çıktığında; onlarla yaşadıklarımı, güzel günleri hatırlıyorum.
Başta sabah sohbetlerinde çok şey paylaştığımız sevgili Feridun ağabey olmak üzere, Tatilya’daki sevgili çalışma arkadaşım Serhad’a kadar hepsinin mekânları cennet olsun. Hiç birinizi unutmadım ve unutmam da mümkün değil.

İstanbul zor bir şehir, ulaşım kolay değil, dolayısıyla görüşmek de hiç kolay değil. Facebook sayesinde en azından eş, dost, akrabanın ne yaptığından haberimiz oluyor. Bir açığı kapatıyor.
Facebook’ta hep gülen yüzler görmek arzusuyla hepinize güzel bir gün diliyorum…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

23 Nisan 2014 Çarşamba

Facebook Twitter'ı Kıskanıyor...

Dün akşam Facebook aradı beni. Sesinde bir kırgınlık, bir sitem vardı. Hafiften de küsmüş bana. Dedim ne oldu? Bu aralar Twitter hiç dilinden düşmüyor ama benim adım bile geçmiyor diyerek çok üzüldüğünü belirtti. Dedim, Facebook’cum olur mu, sen benim ilk göz ağrımsın, ben seni kimselere değişmem.

Aslında Facebook’a geç katılanlardan biriyim ben. Geç katıldım, çünkü ne işe yaradığını uzun bir süre anlamadım. Soruyordum arkadaşlara ne işe yarıyor diye, işte insanların ne yaptığını görüyorsun, mesaj yolluyorsun, aplikasyonlar var mesela arkadaşlarına rakı filan yolluyorsun diyorlardı. Tövbe, tövbe.
 
Ben arkadaşlarıma mesajlarımı e-mail ile yazarım Facebook’a filan gerek yok diye 2 sene kadar girmedim Facebook’a. Sonunda sevgili kardeşim Tayfun, Giresun yollarında beni girmek için ikna etti ve girdim meşhur sosyal paylaşım sitesi Facebook’a. Sosyal paylaşım sitesi. Kim bulduysa bu lafı iyi bulmuş. Malum Facebook’un ilk günden beri hayatımıza getirdiği artılar inkar edilemez.  Facebook olmasaydı Ankara’dan çıktığımdan beri görüşemediğim bazı arkadaşlarımı, Amerika dönüşü irtibatım kopan bazı arkadaşlarımı filan kolay kolay bulamazdım. Bu yöndeki katkısı gerçekten çok büyük oldu.
En büyük katkısı da, kim hangi dakikada, ne halt etmiş onu da takip edebilmemiz. Bu kadar iyi takip edebilmek için o insanların evinde yaşamak gerekir. Böylece de telefon edip ne halt ediyorsunuz demeye gerek kalmadan günlük yaşamlarını zaten birebir izleme şansı buluyorsun. Hatta sen de yazabiliyorsun. “Oslo’da mısınız çok güzel görünüyorsunuz” filan gibi resimlere yorumlarda yapabiliyorsun.  Onların gezip, yürüyüp, yiyip, içmelerine senin mutlu olman, insanların da hoşlarına gidiyor. Buda güzel bir şey. Bir kısmı da “zıkkımın dibini yiyin” veya “cehennemin dibine gidin” diyordur ama onları boş verin.

Zaman, zaman toplantılar, yemekler, partiler oluyor ve onları da gitmediyseniz bile gitmiş gibi takip edip yaşayabiliyorsunuz. Yazılan yorumlara, konulan resimlere, linklenen şarkılara kendinizce yorumlarda getiriyorsunuz. Hımmm şimdi bu böyle yazmakla ne demek istemiş “ulan benimi kastetti acaba” diye düşünüyorsunuz. Bu şarkıyı post etmiş, biz bu şarkıyı 13 ay önce beraber dinlerdik acaba benim için mi post etti filan diye aklınızdan geçiyor.

Bunların hepsi iyi güzel de, bazen de resimlerin altına kim olduğu yazıldığında, “geri zekalı ne yazmış babam görecek, o görecek, bu görecek” durumları oluyor. İnsanlar ismi nasıl sileceğini şaşırıyor.
 
Başta da söylediğim gibi insanlarda bir birlerine hadi arkadaş olalım talepleri yolluyor. Bu tanıdık da olabiliyor veya tanımadık ta, ya da tanıdığın tanıdığı da olabiliyor. Böyle bir yılışma platformunu başka nerede bulacaktınız.

İnsanlardan böyle bir talep gelmesi normalde, zaman, zamanda taştan, kumdan, odundan arkadaşlık talepleri geliyor.  “Murat Emlak sizle arkadaş olmak istiyor”. Bu ne ulan? Bazen de “bizim manav sizle arkadaş olmak istiyor” gibi talepler geliyor. Ne ulan bunlar? Ben geri zekalı mıyım dükkanla, evle, apartmanla, fabrikayla, bahçeyle arkadaş olayım. Ayrıca diyelim ki arkadaş olduk. Ne arkadaşlığı yapacağız? Sohbet mi edeceğiz, Candy Cruh’da birbirimize rakip mi olacağız, beraber yola çıkıp seyahatlere mi gideceğiz, kocaman bardaklardan kırmızı şarap mı içeceğiz veya rakı balık mı yapacağız?

Birde birileri, başka insanların adına giriyorlar Facebook’a. Ondan sonra “Can Yücel sizinle arkadaş olmak istiyor” gibi talepler geliyor. Diyorum kendi kendime “I hope not ulan” … Cidden istiyorsa sıçtık resmen…
Can Baba der ki “olmuyorsa zorlamayacaksın” …. Sen de, adam binayla, bahçeyle, işyeriyle arkadaş olmak istemiyorsa zorlamayacaksın…

22 Mart 2014 Cumartesi

Virtual Private Network

Günaydın Dostlar,

Akşamın bu saatinde amcayı kızdırdınız, o da tuttu Twitter’ı kapattı. Neden Facebook veya Youtube değil de Twitter, onu ben de bilmiyorum ama amcanın Twitter’a daha çok kızdığını düşünüyorum.
 
Çözüm insanıyızdır biz. Yolda giderken sağ şeritte ışıkta bekleyen beş araç olduğunu ve soldaki şeritte hiç araç olmadığını görürsek anında sola geçeriz. Hatta bu geçişi yaparken çok fazla sağa, sola bakmadığımız da olur. O an tek bildiğimiz şey sağ şeridin dolu, sol şeridin boş olduğudur. Hatta ilerideki ışıkta sağa döneceksek bile sola geçeriz. Kimse demez ki “Ulan ben ışıkta sağa döneceğim, şimdi sola geçip sonra orada sağa dönmeye çalışarak trafiği birbirine katmayayım.” Bizim insanımız döneceğini bile bile sola geçer. Işığa daha çok var, oraya geldiğimizde nasıl olsa bir yolunu buluruz.
Dün sabah, güzel bir cuma sabahına uyanan bizler baktık ki Twitter kapalı, sağ şerit kapalı, hemen geçtik sol şeride. Ne VPN kaldı ne DNS ayarları. Trafikte her zaman şerit değiştirdiğimiz gibi bir kıvraklıkla geçtik sol şeride. Milyonlarca kişiyi alsanız, sınıflarda oturtsanız, üstüne de milyonlarca lira para harcasanız öğretemezdiniz bu VPN işini. Bu nasıl bir esnekliktir, bu nasıl bir kıvraklıktır, bu nasıl bir akıllılıktır? Ben insanımızla dün bir kere daha gurur duydum.

Arkadaşım bana yazmış diyor ki “Oğlum VPN diye bir şey varmış; onu indirince, Amerika’ya bağlanıp sonra da Amerika’dan bağlanıyormuş gibi bağlandığın için istediğin her yere girebiliyormuşsun.” Daha güzel bir tarifi olamazdı. Daha önceleri bu işle ilgilenenlerin veya şirket dışından işyerlerindeki veya başka ortamlardaki ağlara bağlananların bildiği VPN (Sana Özel Ağ) işini bilmeyen kalmadı.

Her işe olduğu gibi anında bu işe de kafadan girdik. Herkes VPN’ler indirdi, ayarlarını değiştirdi, 8.8.8.8 yaptı, bir şeyler yaptı ve Twitter’a girdi. Neden kapandığından ziyade nasıl girerim herkesin kafasındaydı. Sağ şeridin neden kapalı olduğu bizi çok ırgalamaz, biz genelde oradan nasıl geçerim derdindeyizdir.
Bir Allah’ın kulu da çıkıp da “Ben şimdi bu ayarlarımı değiştirirsem bir şey olur mu?” diye sormadı. Yol bulduk ya hemen atladık hepimiz üzerine. Twitter’a girebileceksin ama belki ayarların değişince başka yerlere giremeyeceksin. Hiç kimsenin aklına bunu sorgulamak gelmedi. Milletçe tek vücut olduk ve tek bir hedefimiz vardı: Twitter’a girile.

“VPN indirdim ama bundan sonra her yere bu VPN üzerinden mi bağlanacağım yoksa bu bir tek Twitter’a girerken mi devreye girecek veya ben mi seçeceğim nasıl olacağını?” demedi kimse. Türkiye’de oturup Amerika’dan bağlanıyormuş gibi yapınca internet hızım düşer mi acaba, bu yöntem şu andaki durumdan daha mı çok güvenli, daha mı az güvenli diye düşünen de olmadı. “Bu şekilde bağlanırsam dışarıdan gelecek tehlikelere açık olur muyum?” diye soran da ben hiç duymadım. Bu iş ücretsizmiş diye bir laf yayıldı, o da hepimize yetti zaten.

“Hedef Twitter’a bağlanmak ileri!” deyip Allah Allah sesleriyle koşmaya başladık. Bağlanınca da bu kadar uzun süredir kapatacağız, engelleyeceğiz denilen bir şeye ne kadar kolay bağlandığımıza şaşırdık.

Bu sabahki VPN dersi, tabii bize ileride oluşabilecek Facebook, Instegram, Youtube fırtınaları için de bir deneyim oldu. Türkiye’den atılan tweet miktarlarında bir milim düşme olmaması da bu milletin istediğinde neler yapacağını bir kere daha dünyaya izlettirmiştir.
Dün Twitter’da da yazdığım gibi bu millet, perşembe gecesi, Fatih’in gemileri geçirmesinden sonraki en büyük gece operasyonunu gerçekleştirdi.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...