Umut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Umut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2021 Pazar

Kara Kumsal

Günaydın Dostlar,

Öyle bir kumsala bırakırlar ki seni, televizyondaki tropik kumsallar yanında İstiklal Caddesi gibi kalır. Daha dün Küçüksu Plajı’nın serin sularında yüzerken bir anda kendini dünyanın öbür ucunda bir kumsalda bulursun. Hem de bomboş bir kumsalda. Sessizliğin gürültüsünü dünün hayallerine katıp boşluğunda yok olursun.


Güneşi de alıp götürürler. Sen ve kara kumsal baş başa kalırsınız. Bilinmeyen bir yönden bilinmeyen bir motorlu araç gelecekmiş gibi hissedersin. Motor seslerini bile duyarsın. Gelen bir kara tren midir? Belki de kocaman kapkara bir gemi geliyordur, birkaç dakika sonra kara kumsala yanaşacaktır. Anılarınla dolu kara sandal gözünün önünden süzülerek geçip gider.

Aslında ne sandal vardır ne de gemi. Hiçbiri gelmez. Duyduğun; isteklerinin sesidir, kalbinin sesidir, boş gözlerinin sesidir. Kumsalın sessizliğinde senin yanında olmaya gelmişlerdir. İstekler, sessizlikler, burukluklar hepsi gelir. Kara kumsalın pırıl pırıl karanlığında sessizce bakışırsınız. Bazen hiçbir şey söylemeye gerek yoktur. Kimse de bu sessizliği bozmaya cesaret edemez.

Issız kumsalda birileri müzik çalıyordur. Hem de senin çok iyi bildiğin şarkılar. İçinden mırıldanmaya başlarsın. “Müzik sesi de nereden geliyor acaba?” diye kendi kendine sorarken, kara dalganın kara kumsalda attığı takla bir anda müziği kapatır. İçinden dalgaya kızmak gelir.

Hiç alakası olmayan zamanlara gidersin. Sanki o zamanlar doğrudan bu zamanlara bağlanacaklarmış gibi gelmeye başlar. Bağlantı da olduğuna göre, adımını atınca geçmişe geri dönüp kaldığın yerden devam edebilirsin. Bu bir rüyadır. Hepsi kâbus olmaz, bazıları da imkânsız rüyalardır.

Kumsalın karanlığı denizi de etkilemiştir. Artık masmavi değildir. Çarşaf gibi sular gitmiş; buruk, minik kara dalgalar gelmiştir. Gürültü yapmamak için hiçbir şey söylemeden gelip giderler. Geçmişteki dalgalar aklına gelir. Sürekli bir şeyleri bağlama hevesinde olduğun için sanki iki ortam birbirine bağlıymış gibi hissedersin. Geçen yılki minik dalga, denizde bir yerler de geleceğe geri dönmüş ve bugünün dalgası olarak sana gelmiştir.

Kara kumsalda hiçbir şey yok. Sonsuzluğa kadar boşluktan başka bir şey göremezsin. Öyle bir boşluk ki dünyanın bütün kumlarını getirsen dolduramazsın. Biraz kendini toparladığında kalacak bir yerinin bile olmadığını, kumsalın ortasında öylece kaldığını hissedersin. “Ne yapacağım, nerede kalacağım, ne yiyip, ne içeceğim?” diye boşluğa sorarsın, cevap gelmez.

Etraftan bir şeyler toplayıp boşluk, sıkıntıların ve kendin için derme çatma bir şeyler yapmak istersin, etrafına bakınca bir çakıl taşı dahi olmadığını görürsün. Her yerde kara kumsalın karanlığı var, başka da bir şey yok. Seni kumsalda bırakanlar giderken çakıl taşlarını da götürmüşler.

Hava karanlık, kumsal karanlık; işin daha kötüsü geleceğin de karanlık. Hem de kapkaranlık. Bu ortamda güneş doğsa bile haberin bile olmaz. Günlerin bir önemi kalmaz.

Yarın sabah güneşin tekrar doğacağından bile emin değilsin artık. Alıp götürdüler, başka yerlerde mutlaka doğacaktır ama kara kumsala geri gelir mi Allah bilir. Ayrıca, güneş geri gelse de kara kumsalın hiç istifini bozmayacağını da biliyorsun. Tutunacak bir umut dalı ararsın. Güneşin doğup doğmayacağından emin olmasan da kendi kendine “Korkma güneş de senin yanında.” demeye başlarsın. Sanki güneş bir anda bütün kumsalın rengini değiştirecekmiş gibi hissetmeye başlarsın. Sonuçta; tutunacak bir dal arıyorsun, kalbini ısıtacak bir umut arıyorsun.

Kara kumlar hiçbir zaman değişmeyecekler. Sonsuza kadar kara kalacak olsalar da her zaman bir umut vardır. Belki küçük bir umut, belki çok uzaklarda ama yine de bir ümit işte.

İstemeye istemeye birkaç adım atarsın. Ne gidecek bir yolun var ne de yönün. Sahilde mi yürüsem yoksa içerlere doğru mu gitsem? Zor bir sorudur. Beynini dinlemeyeceğine göre kalbinin önerdiği yola git. Beynini dinlesen zaten şu anda bu kumsalda olmazdın. En azından “İçimden geleni yaptım.” dersin.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

3 Kasım 2020 Salı

Kurtarma Ekipleri...

Günaydın dostlar…

Hepsi en yakın akrabamız oldu. Günlerdir kalbimiz Rıza Bey Apartmanı’nda, Doğanlar Apartmanı’nda, Barış Sitesi’nde ve diğer apartmanlarda atıyor. Minik Elif dün sabah hepimize umut oldu. Onu kurtaran ağabeylerden bir tanesinin parmağını sımsıkı tutmuş halini görüp de ağlamayan, gözleri dolmayan var mı?

Rıza Bey Apartmanı’nda saatlerce İnci’ye destek olan UMKE personeli sevgili Edanur ablanın emekleri nasıl ödenir? İnci’yi hiç bırakmadı. İyileştiğinde keman dinleme sözü bile aldı. Çıktığında da, “İnci’yi almadan oradan çıkmayacaktım” dedi. Söylemesine gerek bile yoktu, biz bunu zaten görebiliyorduk. Allah’a şükürler olsun ki sözünü yerine getirebildi, İnci’yi almadan çıkmadı.



Günay’ı hiç yalnız bırakmayan ağabey, sen de diğerleri gibi bir kahramansın. Enkaz altından gönderdiği çekimleri hepimiz gördük. Günay’a ilk ulaşıldığı andaki minicik açıklık, ekiplerin inanılmaz çalışması neticesinde bir umut tüneline dönüştü. O ortamda çekimler yapan, mesajlar yollayabilen çok akıllı ve bilinçli bir çocuk da kurtarma ekiplerimizin tarifsiz çalışmaları sonunda enkazdan çıkarıldı.

Mucizeler yaratan kurtarma ekiplerinin bulduğu, “Ben kedi sesi çıkarayım siz içeri köpek yollayın beni bulsun” diyen Buse’nin o konuşması hep kulaklarımda. Unutmak mümkün değil. Kendini biraz topladığında da “Ben kurtuldum ama annem gitti “ dediğinde beni bitirdi. Birçok mucizede üzüntüyü de, sevinci de yan yana yaşadık.

Her detaya, her canlıya önem veren ekipler Yılmaz Erbek Apartmanı’ndan Umut adlı kediyi de çıkardılar. Rıza Bey Apartmanı’nda İnci’yi kurtardılar çok mutlu olduk ama İnci’nin köpeğini de unutmadılar. Hiç umutlarını kaybetmediler, her detayla çok sıkı bir şekilde uğraştılar. “İğneyle kuyu kazmak” tabiri var ya, gerçekten de öyle oldu.

Barış Sitesi’nde bir kediyi bulmak için iki defa üst katlara çıktılar ama bir türlü bulamadılar. “Bu kadar işin arasında defalarca kedi peşine mi düşeceğiz?” hiç demediler. Bir umut olsa bir kere daha da giderler.

Depremden yedi saat sonra küçük Gizem de kurtarıldı. Çok hafif bir şekilde yaralanmıştı ama mutlu olamıyordu. Köpeği Ares halen enkazın altındaydı. Enkazın başından ayrılmak istemiyordu. Ağabeylerin, ablaların muhakkak köpeğini bulacaklarına çok inanıyordu. Duaları kabul oldu, bizim kahraman ekipler Ares’i de kurtardılar.

Bir parantez de CNN muhabirlerine açmak istiyorum. Arama kurtarma ekibi olmasalar da ilk saatlerden itibaren canla başla çalıştılar. Onlar da büyük bir özveriyle çok uzun saatler çalıştılar. Sevgili Sema ve Mücahit de büyük çaba gösterdiler ama benim gözümün önünde muhabir Ceylan’ın koşturmaları var. Her enkazdan kurtulanla defalarca duygu patlaması yaşadı. Kendini kaybedip bağırmaya başlıyordu. “Elif çıktı, Elif çıktı” diye bağırmalarını duymayan var mı? Her kaybettiğimizle çok üzüldü. Muhabir de olsa bu işleri yaşamak kolay değil. Her anı içinde birebir yaşadı. Görevini inanılmaz güzel yaptı, hem de yürekten yaptı.

Bütün bu hikâyeleri kahraman arama kurtarma ekipleri sayesinde yaşadık. Hiçbirinin ismini bile bilmiyoruz. AFAD deyip yürüyoruz. Afet ve Acil Durum Yönetim Başkanlığı olduğunu kaçımız biliyoruz. İtiraf edeyim, UMKE’nin ne demek olduğunu ben de bilmiyordum. Ulusal Medikal Kurtarma Ekibi demekmiş. AKUT, Kızılay, itfaiye ekipleri, sosyal toplum kuruluşları ve diğerleri hepsi inanılmaz çalıştılar. ,

“Hiç uyuyabildiniz mi?” diye soruyorlar. “Böyle bir ortamda inanın bir gram uykum yok” diye cevap veriyorlar. Gerçekten de öyle. Bazen canları pahasına bu enkazın içine girerek gösterdikleri çabalar hiç unutulmayacak.

Büyük amcalardan bir tanesi, arama kurtarma ekiplerinin sayısının arttırılacağından bahsetti. İyi güzel de, varmak istediğimiz nokta bu değil ki. Bu insanlar birer kahraman ama sürekli işi onlara bırakamayız. Ekiplerin sayısını değil, sağlam binaların sayısını arttırsak daha iyi olmaz mı?

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

25 Ekim 2019 Cuma

Fal Bakmak...

Günaydın dostlar…

“Fal bakan insan çok büyük bir ihtimalle mutsuzdur” diyerek, çok iddialı bir cümle ile bu sabahki yazıma başlıyorum. Bu durum geniş kapsamlı bir mutsuzluk da olabilir, sadece o anki sıkıntıyı geçirmeye yönelik bir mutsuzluk da olabilir.
“Canı sıkılmış olan insan mutsuz mudur?” gibi bir cephe de açmak istemiyorum ama keyfi çok yerinde olan insan fal bakmaz diye düşünüyorum. Yapacak bin türlü şey bulur.


Çeşit çeşit fallar var ve acaba ilk olarak hangi sivri zekâlı bunu keşfetmiştir diye de merak ediyorum. “Dur bir dakika fincanı yıkama, dibinde kalan kahve tortusundan bir şeyler uydurmaya çalışacağım” cümlesini ilk olarak kim kurmuştur?

Kahve fallarının çok popüler olduğunu da bilmekle beraber, benim bu sabah sözünü ettiğim iskambil falları. Eskiden oyun kâğıtlarını masaya veya koltuğa dizerdik, şimdi de telefona veya tabletlere diziyoruz.

Değişen platformlar fallara yönelik beklentilerimizi değiştiremedi. Zaman öldürme falları dışındaki bütün fallar beklenti fallarıdır. Acaba işe girebilecek miyim? Acaba o da beni seviyor mu? Acaba bugün iyi bir haber alır mıyım?

Kanımca, sosyal medya aplikasyonlarının artmasıyla zaman geçirme falları önemini kaybetti. Fal bakacağıma sosyal platformlara girer milletin nerede gezdiğini, nerede yediğini görürüm fikri çok daha cazip geliyor.

Bir insan sizi fal bakmak zorunda bırakıyorsa, bence o durumu da, o insanı da hemen aklınızdan çıkarın. Seni gerçekten sevseydi, sevgisini görebilmen için kartlara bakmana gerek kalmazdı. O fal zaten gözlerinin en ortasında çıkardı.
En sıkıntılıları da “Acaba beni arayacak mı?” fallarıdır. Seni yediliyi sekizlinin altına koymak zorunda bıraktıysa zaten aramasın. Böyle bir durumda sosyal platformlarda gezmek de riskli. Seni koltuğun üstünde fal bırakmak zorunda bırakan şahsı sağda solda sürterken görmek ne kadar korkunç olur. Böyle bir durumda Allah hepimizi korusun.

En geçersiz fallardan bir tanesi de, “Acaba o da beni düşünüyor mu?” falıdır. Lafı çok uzatmadan hemen cevap vereceğim, düşünmüyor. Düşünseydi seni kâğıtların insafına bırakmazdı. Bir yerlerde beraberce Suavi’den Drama Köprüsü’nü dinliyor olurdunuz.

İşin bir diğer kötü tarafı da; bizim sevgisiz hedef aramayınca da, fal çıkmadığı için aramıyor hissine kapılıyoruz. Telefonu elinden fırlatanları bile gördüm. Sakin ol kardeşim, aramak içinden gelmediği için aramıyor. Sen burada fal bakarken, o fal bakmaya gerek duymayan biriyle geziyor.

Etrafımda çok fazla fal meraklısı arkadaşım var. Herkes bir şeylerin peşinde koşuyor, bir şeyler olsun istiyor. İşin acı tarafı %95’i de olmuyor. Tek başına baktığın için de kimseyi suçlayamıyorsun.
Dostlar; kendinizi falların insafına, iskambillerin doğru karışmasına bırakmayın. Vakit geçirmek için fal bakmak tamam ama beklentiler içine girerek heveslenmek biraz fazla oluyor sanki. İskambilleri elinize alıp fal bakmaya gittiğiniz zaman, hemen durup yönünüzü değiştirin.

Sokaklara çıkın, belki o falda çıkıp da aramayan kişiye sokakta rastlar sitem edersiniz. Rastlamazsanız da inşallah evinde oturmuş “Acaba beni düşünüyor mudur?” diye fal bakıyordur.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

27 Nisan 2015 Pazartesi

Fırsatlar Bilerek Bekletiliyor...

Günaydın dostlar.

Erkekler de oynar bu oyunu ama daha ziyade kızlara özgü bir oyundur oynanan.  Sosyal platformlarda sık sık dolaşan bir yazı var.
“İnsan fırsatın gelmesini bekler, fırsatlar da insanın gelmesini… Fırsatlar bekler, insanlar bekler… Kazanan hep mazeret olur…” Bu sözler Paulo Coelho’ya aitmiş.


Güzel demiş ama günümüzde artık çok da geçerli değil. Kimse fırsatların gelmesini filan beklemiyor. Herkes daha iyi bir fırsatın gelmesi peşinde bir şeyler arayıp duruyor.

Doğal olarak bu riskli bir oyun. Pirince giderken evdeki bulgurdan da olma durumu var. “Ben daha iyisini bulana kadar sen burada bekle.” oyununu kızlar çok güzel oynar. Doğuştan birçok işi aynı anda düşünebilme yeteneğine sahip oldukları için bu konuda da son derece başarılıdırlar.

Bizim zavallı çocuklar da yıllarca kızların gelmesini beklerler. Daha iyi bir şey bulamayanların bir kısmı yıllarca beklettiği Anadolu çocuklarına geri döner, bir kısmı da hiçbir zaman dönmez. Hiç dönmez. Çünkü arayış halen bitmemiştir.
Burada iki önemli parametre var, “sevmek” ve “sevilmek”. Konu da zaten bu iki parametrenin kombinasyonlarında takılır kalır.
Karşındaki seni seviyorsa, sen de onu seviyorsan, o zaman hiç sorun yok. Allah mutlu etsin. Atın adımınızı, çıkın yola ve gidebildiğiniz yere kadar gidin. Tabi ki burada “sevgi” derken, gerçek sevgiden bahsediyorum. Kâğıt üzerine yazılmış, ilk rüzgârda uçup gidecek sevgiden değil; kalplere kazınmış, midede hissedilen sevgiden bahsediyorum.

Burada en kritik kombinasyon, onun seni sevmesi, senin de onu sevmemen kombinasyonudur. Sevmiyorsan “git” dersin olur biter. Bu kadar basit bir işlem! Öyle değil mi? Değil işte. Git demek kolay ama ya sonra onun kadar sevenini de bulamazsan ne olacak? O yüzden kenarlarda bir yerlerde durmasında yarar var. Ölmeyecek kadar su, ekmek filan verirsen, o seni bir ömür boyu bekler.

Bu durum ilk bakışta yedekte bekleyen için sorun gibi görülebilir. Ama yedek olduğunu hissetmediği için, genelde o da bu durumdan memnundur. Yıllarca bekler ve bir ilişki sürüyor zanneder.
Bu sözler ayrıca sadece gönül işleri için geçerli değildir. Yedekleme yapımızda var ve günlük yaşamımızın her parametresi için geçerlidir. Bir yere davet ettiğinde sana bir türlü doğru dürüst cevap vermeyenler de yedekleme yapıyorlar. Sana "hayır" demeyerek seni yedekte tutuyor ama daha sonra ortaya çıkabilecek daha iyi buluşmalar için de kapıyı açık bırakıyor.

Hayat bu, ne olacağı belli olmaz. Sana şimdiden söz verip de neden kendini taahhüt altına soksun ki? Sen hele bir dur, daha sonra daha iyi bir şey çıkmazsa gelirim.
Son ihtimal de iki tarafın da birbirini sevmemesi durumudur ve de en temizi budur ama bazen tarafların ikisi de bu durumun farkında değildir. Seviyorum zannederler. Birilerinin çıkıp bu zavallı arkadaşları bu esaretten kurtarması gerekmektedir. Her şey gibi bunu da devletimizden bekleyemeyiz. Eş, dost, akrabalar yardımcı olsunlar.

Yukarıda da belirttiğim gibi hislerde açık ve net olmak en doğru yoldur. Alım yapmayacağınız bir satıcıyı yalan sözlerle heveslendirmek de günahtır, sevmeyeceğiniz bir kalbi yedekte tutmak da.
Hep yedeklemeden söz ediyorum ama burada anlatmaya çalıştığım her zaman tek bir yedek veya tek bir tali yol da olmayabilir. Bazı insanlar çok sağlamcı ve birçok yedekle çalışıyorlar.

Emin der ki, “Konu ne olursa olsun, sevemeyeceğiniz bir kalbi içinize alıp kendinize yük etmeyin, karşı taraftakilerin de sevgileriyle, umutlarıyla oynamayın.”
Kalp çok önemli bir emanettir, emaneti kabul ediyorsanız ona çok iyi bakın.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

22 Mart 2015 Pazar

Seviyorsan Git Konuş

Günaydın Dostlar,

Kanada’da yaşayan çok sevdiğim bir dostum ve arkadaşım, dün akşam Facebook ortamında “Neden severler ama gidip konuşamazlar?” konusunu işleyen kısa bir yazı yazmış. Dostumuzun burada kastettiği erkekler ama bence bu durum her iki cinsiyet için de geçerli olan bir ruh halidir.
Bu yazıyı görünce Emin de düşündü, neden gidip konuşamıyorlar diye ama artık günümüzde çok da konuşulamayan bir şey kalmadı. Artık herkes sevgisini de, nefretini de büyük bir açıklıkla söylüyor.


Birine "Seni seviyorum." diyebilmek kadar böyle bir açıklamayla karşı karşıya kalmak da çok hassas bir konudur. Sana değer vermiş ve hislerini açıklamış birine öküzce cevaplar vermemek gerekir diye düşünüyorum. “Güzel diyorsun da ben sana karşı hiçbir şey hissetmiyorum ki.” gibi cevaplar biraz hassasiyetten uzak yanıtlar gibi geliyor bana.

Bu devirde bile sevgili dostumun sözünü ettiği gibi sevdiği halde bir türlü gidip konuşamayan insanlar yok mu? Var tabii. Bu sevgi işleri biraz hislere bağlı işlerdir. Bir türlü gidip konuşamamasının en büyük nedeni de %99 gıcık bir cevap alacağını hissetmesidir

İkinci bir neden de ret cevabı aldıktan sonra artık hiçbir umudun kalmayacak olmasıdır. Konuşmadığın müddetçe %1’de olsa halen bir umut vardır ama konuşup da ters bir cevap alınca o umut da ortadan kaybolur.
Unutmayın, konu ne olursa olsun insanları yaşatan kalplerindeki umutlardır. Umut kaybolduğu zaman ışıklar söner ve odayı karanlık bir hüzün kaplar.
Bu umudu kaybetmeyi göze alamayan insanlar, sevgilerini asıl söyleyecekleri insandan başka herkese söylerler. Bu konuya yönelik sözleri olan şarkılar eşliğinde içilmedik şişe kalmaz. "Güzel Gözlerinin İçinde Kayboldum" şarkısından tutun da "Sokakta Her Gün Yolunu Beklerim" şarkısına kadar her şarkı bu gibi hallerde mubahtır.

Benim de aylarca derdini anlatamamış arkadaşlarım yüzünden Ankara’nın meyhanelerinde, İstanbul’un barlarında çok içki içmişliğim vardır. Sonunda insanlara tak eder ve “Sen konuşamayacaksan senin yerine ben gidip konuşacağım.” demeye başlarlar. Bu da zaten kötü olan durumu daha boktan bir hale sokmaktan başka bir işe yaramaz.

Karşı tarafın bir milim bir niyeti varsa bile bu tavuk boku kıvamındaki cesaretten sonra o da gider. Bu devirde artık kimse iki lafı bir araya getiremeyecek bir insandan etkilenmez.

Tabii burada sorulması gereken soru ille de gidip bir şeyler söylemeye gerek olup olmadığıdır. Her şeyin doğal gelişmesi gerektiğini ve böyle güzel olduğunu düşünen bir insan olarak, ben böyle bir milat noktasına gerek olmadığı kanısındayım.

Bu işlerin gelişeceği varsa zaten sen istemesen de o kendiliğinden gelişir. Armut gibi bir açıklamaya gerek yok. Böyle bir açıklama karşıdakini de zor duruma sokar. Tam olarak ne diyecek o anda? “Evet ya, ben de seni çok seviyorum ama bir türlü ben de söyleyemiyordum.” deme ihtimali bence çok az.
Bu hassas bir konudur. "Söyle kardeşim net ol." diyenler de olabilir veya "Her şeyin söylenmesine gerek yok, hisler zaten karşılıklı anlaşır." diyenler de olabilir.

İşin içine kalp, sevgi, hisler, şu, bu girdiği zaman kesinlikle doğru yol diye bir şey yoktur. En ummadığın yol bir anda karşı kalbe çıkabilir.
İçinden öyle geliyorsa git konuş kardeşim, gelmiyorsa da akışına bırak.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

25 Ağustos 2014 Pazartesi

Benim Halen Umudum Var...

Günaydın dostlar...

Ferdi baba “huzurum kalmadı” diyor ama ben onu eskiden hep “umudum kalmadı” diyor zannederdim. Belki de çok farklı değil ama huzurunuz kaçsa da, umut her zaman vardır. Oranı yüksek olabilir veya çok az olabilir ama umut her zaman vardır.

Düşündüğünüz zaman, biz aslında hiçbir şeyi bilmiyoruz, hep umut ediyoruz. Yola çıkarken, gideceğimiz yere muhakkak varacağımızı düşünüyoruz ama aslında bilmiyoruz, sadece umut ediyoruz. “Ağabey saat 3’te caddede buluşalım” derken, bütün yaptığımız saat 3’te orada olmayı umut etmektir.
Yola çıkmak demişken son günlerin favori konusu yüksek hızlı trenimizden bahsetmeden olmaz. Pendik – Ankara 4 saat. Pendik’e vardıktan sonra oradan Mecidiyeköy’e gitmek 4,5 saat ama o ayrı bir konu. Nedir 4 saat? Varış süresi değildir. 4 saatte varma umududur. Trenlere meraklı bir insan olarak en kısa zamanda ben de bu treni deneyip bu umudu taşımak istiyorum. Umarım kıçı, başı kopmadan Ankara’ya varır da, umudumu boşa çıkarmaz.
Umut hayatımızın her aşamasında yerini alır. Kalp bu, gider sever birini. Hiç bilmediği, görmediği insanı da sevebilir. Peki, o insan da seni sever mi? Bilemezsin, sadece umut edebilirsin. Seni, o insana kalbini açtıran, onun da seni seveceği umududur. Kimse oturup da, "O beni sevmese de fark etmez, ben onu seveceğim" hissiyle yola çıkmaz.

O da seni düşünüyor mudur acaba? Kim bilir. Belki düşünüyordur, belki de umurunda bile değilsindir. Belki de seni çoktan unutmuştur ama bunu kabullenmek içindeki umudu öldürmektir. Yapamazsın, içindeki umut fışkırmasa da, kombi alevi kadar yanmaya devam etsin istersin. Minik alev söndüğü gün; bütün oda, bütün ev, her yer kapkaranlık olur. Meğerse o minicik alevmiş her yeri aydınlatan.

Umut her şeydir. Umudun olmadığı yerde ışıklar söner, ortamı soğuk ve karanlık bulutlar kaplar. Hayatta umudunu kaybetmekten daha kötü bir şey yoktur. Zavallı insanları radikal işlere sürükleyen de kalplerindeki biten umutlardır.

Umut olmasa, averaj yılda bir seçim kaybeden Kemal amcam halen seçimlere girer mi? Bir dakika bu kötü bir örnek oldu. Doğru söylüyorsunuz, bence de bu sayılmaz. Onlar politikacı, koltuk sevdası filan oralarda başka parametreler var…

Kalplerimizdeki umuttur bizi bu takımların peşinden koşturan, hayatımızın en önemli parçası haline getiren. Her sene şampiyon olma umuduyla başlarız sezona. Bizim gibi fakir ülkelerin futboldan sonraki ikinci gerçeği de televizyon dizileridir. Ebe nine uçurumdan düşer ve iki dakika sonra dizi yaz tatiline girer. Şimdi 3 ay boyunca bekle dur "Acaba ebe nine yırtacak mı?" diye. Kimseye söylemesek de, bütün yaz boyu "yırtar inşallah" diye umut ederiz.
Her zaman söylediğimiz gibi, insanları yaşatan kalplerindeki umutlardır. Konu ne olursa olsun içimizde bir umut taşırız. Yeni bir iş bulma umudu, okulu bitirme umudu, para kazanma umudu, hepsi birer umuttur. Burada ihtimali en az olan umut da, piyango kazanma umududur. O minicik umut, insanlara yıllarca bilet aldırır.
Umutlarınızı iyi saklayın ama hemen elinizin altında, kolay erişilebilir bir yerde olmalarında da yarar var. O gün geldiğinde umut deposundan hemen çıkartabilmeniz lazım.

Beyninizin minicik bir kısmında umutlarınız her zaman hazır beklesin. Umutlar ne çok yakın, ne çok uzak ama hepsi oralarda bir yerlerde…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

31 Temmuz 2014 Perşembe

Bir

Günaydın Dostlar,

Bir bir başlayan birler.

Hayatımızın ilk günü başlayan ve hiç bitmeyeceğini düşündüğümüz birler.

"Hele bir çocuk doğsun da." ile başlar birlerin serüveni.
"Bütün gece bir uyusun da." annelerin, babaların ilk hedefidir.

Bir dişleri çıkıp da katı mama yemeye başlarsa bütün dertlerimiz bitecek sanırız.


Hele bir de anaokuluna başlatabilirsek bizden mutlusu yoktur.

Eskiden "İlkokulu bir bitir de sana bisiklet alacağım." denirdi. Bugünlerde ne alınıyor onu bile bilmiyorum. I-Phone mu yoksa bisiklet fabrikası filan mı?

"Bir arkadaşım bile yok." huysuzlanmaları ile geçen ergenlik yılları.

"Bizim takım bir şampiyon olsun, başka hiçbir şey umurumda değil." çağları.
Arkasından gelir ilk aşk, zannedersin ki senin hayatında ölene kadar artık bir tek o olacak.

"Bir kere beni arasa." diye umutsuzca telefona bakmalar, gurur yapmalar, boş boş uzaklara dalmalar.
"O bana bir adım atsa ben ona beş adım atarım." zamanları.
 
Sorundur bir kalbin iki kalbi birden sevmesi. Birini de seversin, birini de.
"Hayırlısıyla liseden bir mezun olsun da." önemli bir kırılma noktasıdır.
Geçirdiğiniz o bir günü hiç unutamamalar.

Keşke onunla bir şansım daha olabilse o zaman ona ilk, tek ve son aşkım olduğunu söylerdim.

Bir üniversiteye kapağı atar inşallah. Üniversiteye girebilirse bir tane koyun adağım var. Türbelerde okunan dualar.
"Muhittin Bey sizin çevreniz vardır, bizim oğlana bir iş bulsanıza."

Bir anda karanlık bir gecede buzlu yağmurlar yağarken karşınıza çıkan tesadüfler.
Hiç beklenmedik anda gelen bir mesaj.

Bir bakış, bir gülüş, bir çağrı, bir susuş.

Bir gece alınan ve bir yıldır saklanan bir kırmızı gül. Güzelliği ve kokusu hiç kaybolmamış gibi.

"Bana bir evet derse samanlık seyran olacak." umudu.

"Çocukları bir evlendirirsem benim başka hiçbir derdim kalmayacak." yanılgıları. Bazen de "Bir celse de boşandılar." gerçekleri.
"Torunumu görebilirsem bu dünyada benden daha mutlu bir insan olamaz." cümleleri.

Çocukların ve torunların yoğun oldukları için hiç aramamalarına bir anlam verememe dönemi.
"Beni hiç olmazsa ayda bir kere arasalar." arzuları.

"Bir Allah’ın kulu da gelip kapımı çalmaz mı?" bekleyişleri.
"Gelip bir tanesi beni bir doktora götürse." ihtiyaçları…

Hiç bitmeyecekmiş gibi düşündüğümüz birler, bir gün kalbin son bir atışıyla, son bir nefesle, son bir bakışla biter.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

28 Nisan 2014 Pazartesi

Aşk Tesadüfleri Sever

Günaydın Dostlar,

Gerçekten de aşk tesadüfleri sever ve bu tesadüfler güzel de olur. Tesadüfen ortaya çıkan aşk, hele bir de zorlama tesadüfler olmadan doğal olarak gelişmişse tadından yenmez.

Tesadüflerin bir kendiliğinden gelişenleri vardır bir de hafif planlayarak tesadüf ettirme durumları vardır. Bence ikisinde de sorun yok, tesadüfü tesadüf ettirmeye çalışmak çok da kötü bir şey değil. Hatırlarsanız bizim Gürsoylu Sokak'taki amca da aynısını yapmaya uğraşıyordu. Tesadüfü, teyzenin evden çıkış dakikasına tesadüf ettirmeye çalışıyordu. 

 
Sokakta, toplantıda, yemekte veya bugünün şartlarına uygun olarak herhangi bir sosyal platformda aşk bir anda karşına çıkabilir. Hiç bilmediğin, görmediğin, konuşmadığın sadece sosyal platformlarda üç kelime yazdığın birine de aşık olabilirsin. Karşılıklı yazılacak olan tesadüfi iki cümle işi bitirebilir. Bir toplantıya gidersin, hiç beklemediğin biri yanına oturur ve bir anda aşk da katılır o toplantıya. Bir bakmışsın sen, o ve aşk üç kişi oluvermişsiniz.
Garip bir duygu ve sırıtma halidir. İnsan bir bahane olsa da sırıtsam diye bekler. En garibi de milletin bin türlü derdi ve konuşmak istediği konu varken sen hep onu konuşmak istersin. Konuyu başka yere çevirirler, sen yine dönüp, dolaşıp aşkı da yanına alıp onun konusuna gelirsin.

Ankara Emek Mahallesi'ndeki Hamdullah Suphi Tanrıöver İlk Okuluna giderken Muhittin de 73. Sokak'ta oturan sarışın minik kızla yolda tesadüfen karşılaşmak isterdi. Biz ilkokul öğrencisi iki tip kızın evinin önüne gider aşağıya inmesini beklerdik. Şimdiki devir olsa hiç göremezsin de o devirde "sokağa çıkıp oyun oynama" diye bir şey vardı da kız ara sıra aşağıya inerdi. Şimdi olsa sabaha kadar Candy Crush oynar yine inmez.
Kız aşağıya iner, arkadaşlarıyla oyun oynar sonra da evine giderdi. Bizim Muhittin de cesaretini toplayıp konuşamazdı ve biz her seferinde kös kös eve dönerdik. O zamanlarda tesadüfen rastlayabilmek bir dert, konuşabilmek ikinci bir dertti. Konuşabilseydi ne diyebilecekti onu da Allah bilir.

İnsanların bir türlü konuşamaması durumu, sekiz yaşında da on beş yaşında da on sekiz yaşında da her zaman vardı. Hatta mahalleden tanıdık bir kızı o bir türlü konuşulamayan kıza yollamak da çok geçerli bir yöntemdi. Kız gidip “Bizim sokaktan Muhittin seninle arkadaş olmak istiyor.” gibi bir şey derdi. Kız da “Neden seni yolluyor da kendi gelmiyor?” filan derse iş tamamdı. “Ben Muhittin filan tanımıyorum.” diye bir cevap verirse durum pek parlak değildi.

Saatlerce bir şeyleri tesadüf ettirmeye çalışıp sonra da bir şeyleri söyleyememeyi bütün hayatım boyunca etrafımda gördüm ama hiçbir zaman anlayamadım. “Gidip konuşsana.” derdim ama arkadaşlarım bir türlü cesaret edemezlerdi. Neden mi cesaret edemezlerdi? Çünkü konuşmadığın sürece her zaman bir umut var. İnsanları da yaşatan içlerindeki bu umutlar zaten. Konuşup da “Hayır.” cevabı alırsan bu sefer umut filan da kalmaz. “Hayır.” cevabı aldıktan sonra gidip konuşmak sıfırdan gidip konuşmaktan daha zordur.

Ortaokulda da arkadaşımın Canan’a olan aşkı için her okul çıkışı cehennemin dibine kadar Canan’a rastlayabilmek için yürürdük. Güzel bir kızdı Canan ve büyük bir tesadüf neticesi karşılaşmışlardı. Diyelim ki rastladık, konuşabilecek misin? Konuşamayacak tabii. Canan şartları en zor olanıydı. Ona tesadüfen rastlamak da zordu, bir şeyler söyleyebilmek de. Ya hiç görmezdik ya da etrafında bir sürü insan olurdu. Canan'ı tek başına bir yerde görmek imkânsızdı. Takipçileri çoktu. O kadar insanın ortasında derdini anlatabilmek de hiç kolay bir iş değildir.

Liseyi bitirdiğimde ben halen on sekiz yaşında değildim ama maşallah bütün arkadaşlarımın arabaları vardı. Bir arkadaşımız tesadüfen okuldan dönen bir kıza rastlasın diye sürekli olarak arabaya binip kızın okul çıkışına giderdik. Genelde de tesadüfü denk getiremezdik veya da kız arabanın yanından geçer giderdi. Bizim arkadaşın yaşadığından haber var mıydı onu da bilmiyorum.
Tesadüfler ve denk getirilemeyen tesadüflerle geçen bir ömür. Aşk kapıyı çalar. Ne zaman nerede çalacağı da hiç belli olmaz. Düğünde de karşına çıkabilir, matemde de. Bir anda üç kişi oluverirsiniz ama misafir etmezseniz de küsüp gidebilir. Hassastır, alıngandır, kırılgandır. Sevilmediğini, önem verilmediğini hissederse anında bozulur ve gider.

Arkasından bakarsınız boş gözlerle. “Dün bu saatlerde diz dizeydik, göz gözeydik nereye gitti bu aşk?” diye arar durursunuz ama o gitmiştir artık.
Herkesin ilk aşkı, son aşkı, tek aşkı vardır. Hepsini bir arada yaşayıp “Sen benim ilk, tek ve son aşkımsın.” diyebildin mi kimseye?

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

15 Nisan 2014 Salı

Kemal Sunal

Günaydın Dostlar,

Rahmetli Kemal Sunal’ın filmlerinin halen televizyonlarda çeşitli kanallarda oynadığını görünce “Bu filmler de elli kere oynadı.” diyoruz birbirimize. Aslında üzerinde çok da durmadığımız konu, bunların birer film değil hayatın en gerçek noktası olduğu konusudur. Tarık Akan’a tezat yaratmak için kullanıldığı filmlerden değil; günlük yaşamımızda her gün bir arada olduğumuz insanları, bizleri oynadığı filmlerinden söz ediyorum.


Kemal Sunal, bir çağın bitmesi; yeni bir çağın başlaması demektir. İnsanların Kemal Sunal’da kendilerini yaşaması demektir. Aynı ahengi yakalayıp, aynı duyguları paylaşıp aynı arzulara sahip olması demektir.


Amerika’da yaşarken zengin yerleşik Türk-Amerikan çocuklardan bir tanesi (nasıl olduysa) bizi Kemal Sunal filmleri seyretmek için evine davet etmişti ve benim Kemal Sunal kültürü ile ilk tanışmam orada olmuştu. New York’tan getirtilen yirmi beş kadar videoyu defalarca seyretmiştik. Bekçiler Kralı, Çöpçüler Kralı, Kapıcılar Kralı gibi filmleri hiç unutamam.


İlk defa karşımızda değişik bir tip vardı. Fiziksel görünüşü ve mimikleri de canlandırdığı tipler için son derece uygundu. Kendine özgü bir bakışı, gülüşü, koşuşu, konuşuşu vardı. Olmadık insanlara, olmadık yerlerde küfür edebiliyor; aklına gelen her şeyi söyleyebiliyordu. Aklına estiği yerde amirine “eşşoğlueşşek” deyiveriyordu. Herkesin aklından geçirip de bir türlü söyleyemediği sözleri Kemal Sunal langırt diye söylüyordu. Hiç böyle bir şeye alışık olmadığımız için de herkese komik geliyordu.
Üstüne vazife olmayan işlere karışması, kendini bir şey zannetmesi, önüne gelene küfür etmesi, posta koyması yıllardır arayıp da bulamadığımız nimet gibiydi. Bu adam bizi temsil ediyordu. Hatta bu adam bizdi. “En Büyük Şaban” gibi film isimleri bilerek seçilmiş ve Şaban’ın da bir gün en büyük olabileceğini vurgulamak amacıyla çok hassas bir şekilde işlenmiştir.
Film için bile olsa hayatımızda ilk defa fakirin zengine, memurun amire, güçsüzün güçlüye, okumamışın okumuşa posta koyabildiğini görüyorduk. Demek ki bu mümkündü, filmde oluyorsa gerçek hayatta neden olmasındı. Artık duvar yıkılmıştı. Ekrandaki zavallı görünümlü adam, onu bunu takmıyor, bildiğini okuyorsa biz neden yapmayalım durumu vardı.

Ona yüz vermeyen kızlar bile bu küfür eden, posta koyan yeni adamı görünce yüz vermeye başlıyorlardı. Kaba ve agresif tiplerin daha makbul olduğu kültürü yerleşmeye başladı. Artık kibarlık geçerli akçe değildi. Önümüzde yeni bir profil vardı. Her türlü zayıflığına rağmen kimseye kendini ezdirmiyor, önüne gelene laf sokuyordu.

Kemal Sunal’ın aynı tip karakterleri canlandırarak yüzden fazla film çevirmesi ve talebin yıllarca sürmesi bir tesadüf değildir.  Bu filmler; sosyal bir olaydır, bir uyanıştır, bir örnek almadır, bir yaşamdır, bir umuttur. Saf görünümlü olsa da içinde taşıdığı sokak zekasının sivrilmesinin zaferidir. Her dönemde gülmeyi unutmuş, umudu kalmamış insanların gülmek için yaşam için bulundukları duvarların arkasından çıkabilmek için umudu olmuştur.
Bu ülkenin sinema tarihinde ve günlük yaşamında bu dönemin ayrı bir yeri vardır.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...