İnsan Hakları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnsan Hakları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ocak 2016 Perşembe

Aranıyor...

Günaydın dostlar…

Bu toprakların üzerindeki havanın içindeki oksijen miktarının, insanların doğru kararlar verebilmesine yetecek seviyede olmadığını düşünüyorum. Yetersiz oksijen, insanlara herkesin arandığını düşündürüyor.
Havasından mı yoksa suyundan mı bilmiyorum ama “aranıyor” muhabbeti, bizim kültürümüzün çok önemli bir parçasıdır. Kim bilir; belki de bütün tahtalarımızın tam olmadığındandır. Doğu Akdeniz’in sıcak ve nemli havası bu yörede yaşayan ülkelerde bir tahta erozyonu yaratıyor olabilir.


Herkesin arandığını düşünürüz. “Aranıyordu, geberttim pisliği,” cümlesinin altında yatan ima; ben ne yapabilirim, kendisi kaşındı savunmasıdır. “Aranıyordu tecavüz ettim,” gibi cümleler de, başka bir savunma ve vicdan rahatlatma şeklidir.

Sokaklarda dolaşan bir sürü tahtası noksan ve aranan insanlara yardımcı olmayı kendine görev edinmiş canlılar, beyinlerindeki çok az kalmış alanla düşünmeye çalışarak, bir toplumsal hizmet yaptıklarını sanıyorlar. Her kesimden ve her seviyeden gelen laflar da, bu canlıların daha çok yüz bulmasına ve şımarmasına neden oluyor.

Bizim ülkede herkes aranıyordur. Cinsellik konusunda da hiç bitmeyen bir açlığımız vardır. Devletimiz de bunu fark etmiş ki, bu konuda insanlar gidip sağa sola saldırmasın diye bir takım mekânlar açmış. Açlığın boyutunu bilen büyüklerimiz zamanında böyle adımlar atmışlar.
Barış elçisi olarak bütün Avrupa’yı geçip Suriye’ye gitmeye çalışan rahibe; bütün Avrupa’yı geçti ama bizim ülkemize girince İzmit’ten öteye gidemedi. Tecavüze uğradı ve öldürüldü. Fazla söze gerek yok, biz bu konuda açız.
Bu konudaki açlığımız, farklı bir açlık. Doymak bilmeyen bir açlıktan söz ediyoruz. Türkiye’ye gelen her turistin arandığını düşünürüz ve misafirlerimize yardımcı olmaya kalkarız. Bizim ülkede her aranana yardımcı olacak birileri her zaman vardır.

Sokaktaki eksik tahtalı ve beyinlerinin %90’ı cinsellikle dolu olan kafalar, her turistin arandığını ama bir türlü konuya giremediğini düşünüyorlar. Her ortamda gördüğümüz iğrenç, yılışık tavırlar böyle bir düşüncenin ürünüdür.

3-5 yıl önce yine böyle bir trajediden sonra yakalan sanığa gazeteciler şu soruyu yönelttiler. “Neden böyle bir şey yaptın?” Yıllar geçmesine rağmen adamın cevabını unutmuyorum. “Mini etekli bir kadın gördüğüm zaman benim beynim kaynıyor, kontrolden çıkıyorum,” diye bir cevap verdi.
Sevgili kadınlar, sokaktaki gerçekleri de düşünerek bu cümleyi tekrar okumakta ve doğru kararlar vermekte yarar var. İnanın geçen akşamların birin de, geç saatlerde Sahil Yolu’nda yürürken ben bile tedirgin oldum. Ne yazık ki, bu günlerde, bu gecelerde emniyetli ortamlarda yaşamıyoruz. İster Bağdat Caddesi, ister Şam Caddesi hiç fark etmiyor, hiçbir yer emniyetli değil.

Kimse kimseye giyiminden kuşamından dolayı veya hangi saatlerde sokaklarda dolaştığından dolayı saldıramaz. Bu konu da tartışacak hiçbir şeyimiz yok. Bu konu, hepimiz için iki kere iki dört eder kadar net bir konu ama günümüzün gerçeklerini de göz ardı edemeyiz.

Beyninin %90’ını cinsellikle dolu olan (beyni kaynayan) canlıların sokaklarda dolaştığı ve de Avrupa’ya uyacağız ayaklarıyla yapılan kanunların bu canlıları koruduğu bir ortamda mecburen daha akıllı olmak zorundayız. Gerçek şu ki, rahibenin, turistin, mini eteklinin, gece sokakta dolaşanın, içki içenin, makyaj yapanın, parfüm sıkanın, dar giyinenin, dekoltesi olanın, sokaklarda gülenin arandığına inanılmış bir coğrafyada yaşıyoruz.

Çok haklı olarak; “Ben ne yaparsam yapayım o pislik bana saldıramaz,” diyoruz ama işin acı yanı saldırıyorlar ve de çok az bir ceza ile kurtuluyorlar…
Herkesin arandığını düşünen canlılara da bir çift sözüm var. Kimse aranmıyor, aranan sensin… Bitmeyen açlığını umarım bir gün toprak doyurur…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

3 Nisan 2014 Perşembe

Çok Uzaklara Gitmek

Günaydın Dostlar,

Bazen her şey çok kötüymüş gibi hissedersiniz. Etrafta sanki iyi hiçbir şey kalmamış, güvenilecek tek bir kişi veya kurum kalmamış, artık kaçmak zamanıymış gibi gelir insana. Uzun uzun Marmara’nın mavisinin arkasındaki adalara bakarsınız. Bu gibi dönemlerde, “Bakkala gidiyorum diye evden çıksam uzaklara gidip bir daha hiç dönmesem.” gibi cümleler de sosyal platformların vazgeçilmezleridir.

Uzaklar, her şeyin çok güzel olduğu uzaklar, insanların birbirini sevdiği ve saygılı olduğu uzaklar, insanların dürüst olduğu,  hırsızlık yapmadığı, hatta aklına bile getiremediği uzaklar, insanların birbirinin hakkına saldırmadığı uzaklar.
“Var mı ki böyle bir yer?” diyeceksiniz.


Var. Japonya. Avrupa ve Amerika da bu konuda çok yol almış olmalarına rağmen, bence bu sorunun tam karşılığı Japonya.

Ben, Japonya’da kaldığım kısa süre içinde gördüklerimden çok etkilenmiştim, Döndüğümde de orada yaşadıklarımı sık sık o dönem beraber çalıştığım iş arkadaşlarıma anlatıp durmuştum. "Merhaba!" diyene Japonya’yı anlatıyordum. İnsanların birilerine saygısızlık yapmamak için ne kadar hassas düşündüklerini görmek güzel bir tecrübe olmuştu. Açıkgözlük yapmanın marifet sayıldığı topraklardan, açıkgözlülüğün insanların aklına bile gelmediği topraklara gitmek, benim için farklı bir deneyim olmuştu.

Havaalanından otobüsle otele giderken, otobüs şoförünün 500 metre ileride sol şeridin kapalı olduğunu görüp sağ şeritteki yirmi tane aracın arkasına girmesi, benim ilk Japonya öğrenimim olmuştu. Yirmi saattir yollarda olduğum için de “Ulan bu böyle her kuyruğa girerse yirmi saatte otele gidemez.” diye düşünmüştüm. Gitsene kardeşim soldan, sonra en öne geldiğinde bir şekilde sağa sıkışırsın. Şaka bir yana böyle bir davranış insanların aklından bile geçmiyor.
Japonya’da herkes aynı davranışı sergilediği için sorun olmuyor. Bizim gibi ülkelerde, sen sol şeride girmesen bile hemen arkandan gelen uyuz girer ve o yirmi araba öne giderken sen burada beklediğinle kalırsın.
Japonlar, her ne kadar genç nesille beraber bu işlerin yavaş yavaş bozulduğunu söyleseler de insanların birbirine saygısı konusunda halen bizi bin kere sollarlar.
İş yerinde bazı maskeli insanlar gördüm ve birtakım ciddi hastalıklardan dolayı öyle gezdiklerini düşündüm. Sonradan öğrendim ki nezle olan insan bile iş yerine maskeli gelirmiş. "Başkalarına bulaşırsa çok ayıp olur." diyorlar. Bizdeki insanların birbirinin suratına öksürme, hapşırma durumunu düşününce sanki arada epeyce bir fark var gibi.

Sahtekârlık ve hırsızlık, gerçekten de akıllarının ucundan bile geçmiyor; sistem tamamen dürüstlük üzerine kurulmuş. Bu nedenle de Japonya en az yabancı çalıştıran ülkelerden bir tanesi. Her türlü işi Japonlar yapıyor. Oradan, buradan insanlar gelsin ve sokakları süpürsün gibi bir durum kesinlikle yok. Bu kültürleri, bu ortamları bozulsun istemiyorlar.

Yıllar önce Almanya’da küçük bir şehre gitmiştim ve bana "18,000 nüfuslu şehre yıllar içinde 20,000 Anadolu çocuğunun geldiğini ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını" anlatmışlardı. Aynı şey Japonya’da da olsa ne olur diye düşünmeden edemedim.
Türkiye’de her türlü kırma, vurma, kurcalamaya maruz kaldığı için bir türlü oturmayan ama Avrupa’da, Amerika’da, Uzak Doğu’da çok yaygın kullanılan satış otomatları, Japonya’da birçok ürün için en yaygın satış kanalı. Bırakın meşrubatı, kahveyi, çikolatayı, sigarayı; yeni çıkan kitaplar bile bu otomatlardan satılıyor. Kimse bu otomatlarla güreşmediği için de sistem tıkır tıkır işliyor. Halk, evine tonlarla erzak almıyor. Bunun için zaten yerleri de yok. Canı bir şey içmek isteyen, iniyor sokağa, hemen otomattan alıp içiyor.
Bizim İstanbul kartı gibi orada da Japonya kartı var. Tek farkı bu otomatlar da dâhil olmak üzere her yerde kullanabiliyorsunuz. Sonra da her firma, gidip bu kartı işletenlerden kendi satış rakamlarına denk gelen parayı alıyor. Hiç sorun çıkmadan yürüyor. Neden mi? İnsanlar dürüst ve birbirlerine ve de sisteme güveniyorlar da ondan. Bizim ülkemizde böyle bir kart üzerinden satış yapıp, sonra da gidip belediyelerden paranızı almaya çalıştığınızı düşünebiliyor musunuz? On üç tane form doldurup, on üç noterden tasdik ettirip yine de on üç ayda paranızı alamazsınız.

Bizim güzel ülkemizde de bir gün işler Japonya’daki gibi olur mu? Hayır olmaz. Ayrıca olmasına gerek de yok. Biz senelerce içimizde büyütüp beslediğimiz Anadolu insanlığını, misafirperverliğini, hoşgörüsünü, yardımseverliğini, sevgisini, saygısını, Allah korkusunu, dürüstlüğünü, iyi niyetini kaybetmeyelim ve çevremize zarar vermeyelim yeter.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...