Dürüstlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dürüstlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ocak 2018 Cumartesi

Bekir

Günaydın Dostlar,

Anadolu çocukları olarak herkese akıl sormayı çok severiz. İlgili, ilgisiz, konuyu bilen, bilmeyen herkesten akıl alırız. Akıl sorarız ama milleti konuşturup, bütün bildiklerini anlattırıp sonra da kendi bildiğimizi yapmak gibi bir özelliğimiz de vardır.
Bazı insanlar sadece aktif dinlemezler, aynı zamanda akıllı da dinlerler. Ne yazık ki aramızda bu tip arkadaşlardan çok fazla yoktur. Sevgili Bekir, bu konuda bir istisnadır. Akıllı dinleme yapan bir insan olarak Bekir’in en özel yönlerinden biri, dinlediklerini süzgeçten geçirip doğru ve uygun olduğuna inandıklarını, hayatına ekleyebilme yeteneğidir. Bekir, her zaman diğer insanların tecrübelerinden faydalanan ve öğrendiklerini günlük yaşamına katmayı başarabilen bir arkadaşımızdır.


En iyi bildiği konuya bile “Bir dinleyeyim, karşıdakinin ne söylediğine bir bakayım, belki bir şeyler öğrenebilirim.” tavrıyla yaklaşıyor. Birçoğumuzda olmayan bu özellik, Bekir’in herkes tarafından çok sevilmesinin en büyük nedenlerinden biridir.

Böyle bir şeyi yazması kolay ama uygulaması gerçekten de çok kolay değil. Her şeyi bilen insanlar olarak, başkalarının fikrine saygı göstermeyi çok da sevmeyiz. Bir de dedikoduya bilimsel gerçeklerden daha fazla değer verme yönümüz vardır ama o konuya bu sabah girmeyelim. Bir kere girersek bir daha çıkamayız.

Bütün yazılarımda, aynen yüce dinimizde olduğu gibi başlangıç noktasının “niyet” olması gerektiğini vurgulamışımdır. Bizim burada sözünü ettiğimiz “niyet” çeşidi de “iyi niyet”. İyi niyetli başlangıç noktası bizim Bekir’de fazlasıyla var. “İnsan karşısındakini kendisi gibi görürmüş.” derler ya Bekir de aynen öyle. Aksi ispat edilene kadar herkese iyi niyetiyle, güler yüzüyle yaklaşır.

Şimdi bunları yazdım diye gözünüzün önüne iyi niyetli saf bir insan gelmesin, doğumundan ODTÜ günlerine kadar hangi sokakların tozunu yutarak büyüdüğünü de unutmayalım.

Bazı insanlar güler yüzleriyle etrafa olumlu elektrik yaymak için doğmuşlardır. Bu insanların varlığı bulundukları ortama da değer katar. Yakınları, uzakları herkes sever. Hiç tanımadıkları bile sever. Bunu rol yaparak yaşayamazsınız. Allah vergisi bir karakterdir ve doğal yaşandığı zaman güzeldir. Herkes onlar gibi olmak ister ve örnek alınan bir insan olurlar.
Birçok konuşmalar yapıldı, söylenebilecek her şey söylendi. Ne zaman bir yerlerde Bekir lafı açılsa insanlar arka arkaya aklınıza gelebilecek bütün güzel sıfatları sıralıyorlar. Aynı listeyi bir kere de ben yazmak istemiyorum. Benim için en önemli olanı karşısındakine verdiği değer ve iyi niyeti. Kimseyi kırmayan ve herkese olduğu gibi değer veren fabrika ayarları, Bekir’in en büyük zenginliği.
Birçok çok sevdiğimiz arkadaşımız gibi sevgili Bekir de dün itibarı ile binamızdan ayrıldı (malum kalplerden ayrılmak yasak) yeni ufuklara doğru yola çıktı. Biz her gittiği noktada çok başarılı olacağına kalpten inanıyoruz ve her zaman yanındayız. Çalışkandır, zekidir, akıllıdır, iyi niyetlidir ama bunların hepsinden önemlisi; bizim için sadece bir iş arkadaşı değil bütün yolu beraber yürüyeceğimiz bir dosttur.

Hiç üşenmedim, “Bekir” ne demek diye İnternette araştırdım. Şöyle yazıyor; düzgün yetiştirilmiş, içi sevgi dolu, saygılı, dürüst, iyi niyetli insan. Bence birebir uydu. Eksiği var, fazlası yok…

Sevgili dostum, senin için her şey çok güzel olsun. Biz seni gözlerimizle arayıp başarılarında kalplerimizle mutlu olacağız. Kafanı azıcık arkaya çevir bak, her zaman dibinde olduğumuzu göreceksin.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Ocak 2018 Pazartesi

Uğur Dündar...

Günaydın dostlar…

Birçoğunuzun yaşı tutmaz ama bizim zamanımızda Orta Okul Mezuniyet Sınavları diye bir şey vardı.  Okullar kapandıktan sonra, haziran ayı içinde cebir, geometri, edebiyat, kompozisyon ve fen veya sosyalden bitirme sınavlarına girilirdi.
Ben de bu durumdan nasibini almış ve yanlış tercih yapmış bir öğrenci olarak, (detayları bu sabahın konusu değil) 10 dersten bitirme sınavına girme durumuyla karşı karşıya kaldım. Düşünün haziran ayı içerisinde, arka arkaya 10 tane sınava gireceksiniz ve mezun olabilmek için hepsinden geçmeniz gerekiyor.


Bunun pek mümkün olmayacağını, benim de çok iyi bir öğrenci olmadığımı bilen rahmetli babam, “Sınavların hepsinden geçersen seni arkadaşlarımın oğullarıyla beraber İngiltere’ye lisan kursuna yollarım” şeklinde bir taahhüt altına girdi.

İngiltere lafı ortaya atılınca, bizim tembel öğrenci Emin gitti, yerine okul birinciliğine aday bir öğrenci geldi. Bütün sınavlardan geçince, lafı her yere yaymış olan babamın da kıvırtma ihtimali kalmadı. Hemen hazırlıklar başladı ve biz üç çocuk İngiltere’ye gitmek üzere yola çıktık.

Emin’in o yaz 13,5 yaşında olduğu düşünüldüğünde, ailelerin yaptıkları da az cesaret değilmiş. Ben 13,5 yaşındaki çocuğumu iki arkadaşıyla beraber İngiltere’ye yollar mıydım? Çok kuvvetli bir ihtimalle yollamazdım.

Havaalanı asker uğurlaması gibiydi. Bütün aileler, eş, dost oradaydı. Aileler bu işe kalktılar ama bence biraz da endişeliydiler.

Uçak saatini beklerken, yakışıklı, uzun boylu, güler yüzlü bir ağabey bizim arkadaşlardan bir tanesinin dayısının arkadaşı çıktı. O zamanlar meşhur muydu bilmiyorum ama sanki öyleydi diye hatırlıyorum.
Kısa bir sohbetten sonra, ismi Uğur olan ağabeyin de bizimle aynı uçakta seyahat edeceği ortaya çıktı. Tutunacak dal arayan aileler, “Aman Uğur Bey, çocuklar uçakta size emanet” gibi sözleri arka arkaya sıraladılar. “Siz hiç merak etmeyin, yol boyunca ben onlarla ilgilenirim” diye bizimkilere güven aşıladı. Anlayacağınız, bizim meşhur “güven” olayı 2000’lı yıllara özgü değil, 1970’lerden kalma…

Muhtemelen o yıllarda TRT’de çalışıyordu ama atıyor da olabilirim.
Birçok insan, “Sonuçta uçakta gidiyorsunuz, göz kulak olacağım da ne yapacağım?” diye düşünür ama onların adı Uğur Dündar değil. Yol boyunca en az üç-dört kere arka tarafa gelip bizim durumumuza baktı, bizle sohbet etti. Ailelere söz verdi, “İlgilenirim” dedi, Uğur Dündar’dan söz ediyoruz; verdiği sözü tutamazsa, akşam rahat uyuyamaz.
Şimdi hemen “Arkaya geldi” dedim diye Business Class seyahat ediyordu zannetmeyin, o zamanlar THY uçaklarında yer numarası bile yoktu. Uçağın en az yarısı da boştu. Neden bilmiyorum ama 13,5 yaşında uçakta sigara bile içmiştik. Bindiğimiz uçak da, daha sonraki yıllarda Paris yakınlarında düşen, DC-10 tipi Ankara uçağıydı.

Uğur ağabey, bu hikâyeyi bilmez; onun için sokaklarda, havaalanlarında yaşanmış binlerce hikâyeden bir tanesidir ama benim için hiç unutamayacağım bir anıdır. Umarım, “Neden yazıyorsun?” diye bana kızmaz. “Türkiye’nin en güvenilir insanı” diye bir sözü, bir kişi ile özleştirmek çok kolay bir iş değildir. Bu unvanı alacaksınız ve yarım asır boyunca koruyacaksınız! Bunun gereklilikleri zor. Her şeyler değişecek, sen hiç değişmeyeceksin. Rüzgâra göre yürümeyeceksin. Yolda size emanet edilen çocuklara da sahip çıkacaksınız, hakkı yenen yetimlere de…

Mayanda, iyi niyet, dürüstlük, insan sevgisi, samimiyet, sorumluluk duygusu, ülke sevgisi ve dik durabilme malzemeleri olmadan; Uğur Dündar olamazsın. Teşekkürler Uğur ağabey.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

29 Nisan 2014 Salı

Cumhurbaşkanı Nasıl Bir İnsan Olmalı

Günaydın Dostlar,

Cumhurbaşkanı’nın nasıl bir insan olması gerektiği konusunda yorum yapmayan kalmadı. Ben de düşündüm, taşındım ve naçizane görüşüm; cumhurbaşkanının benim gibi bir insan olması yönündedir.

Cumhurbaşkanı, benim gibi Allah korkusu olan, insanların dini inançlarına saygılı ama hiçbir zaman dini siyasete alet etmeyen ve ettirmeyen, dürüst ve iyi niyetli bir insan olmalıdır. Para hırsı olmayan, ülke menfaatlerini her zaman şahsi menfaatlerinin üzerinde tutabilecek bir karaktere sahip birisi olmalıdır. Yasama, yürütme ve yargı arasındaki güçler ayrılığı prensiplerini çok iyi anlayarak; menfaat zeminleri ortaya çıkmasına müsaade etmemelidir. Bu üç unsurun ülkenin ana temelleri olduğunu hiçbir zaman unutmayarak, demokrasi yolundan asla vazgeçmeyecek birisi olmalıdır.
Benim gibi siyasete hiç girmemiş, hiçbir zaman da girmeyi düşünmeyen birisi olmalıdır. Partiler üstü olan ve her siyasi partiye ve görüşe eşit mesafede durabilecek bir insan olmalıdır. "Ben cumhurbaşkanlığını bıraktığım zaman gider bir partinin başına geçerim." gibi bir düşüncesi kesinlikle olmamalıdır.

Irkçılıkla alakası olmayan, herkese iyi niyet ve eşit hislerle yaklaşabilecek, değişik dinleri ve dini mezhepleri sorun haline getirmeyen, içeride ve dışarıda sevilen ve saygı gören bir kişiliğe sahip olan bir insan olması lazımdır. Toplumun her kesimi ile ilişkilerini sürdürebilen, yeri geldiğinde diğer devletlerin başkanları ile diyaloğa girebilecek, yeri geldiğinde de bir gecekonduda kendini evinde hissedebilecek biri olmalıdır. Tabii buna bağlı olarak en azından İngilizceyi çok iyi konuşuyor ve yazabiliyor olması da şart.

Cumhurbaşkanı, benim gibi cesur olmalıdır. Popüler olabilmek ve/veya belirli kesimler tarafından sevilmek uğruna inanmadığı şeylerin altına imza atmamalıdır. Bir duruşu olmalı ve o duruşundan kolay kolay ödün vermemelidir. Gerektiğinde “hayır” demek cesaretini gösterebilmelidir.
Bu koltuğa oturacak kişinin, aynen benim gibi belirli bir espri anlayışı olmalı ve yapılan şakaları veya eleştirileri kaldırabilmelidir. Her eleştiri yapanı veya aynı görüşte olmayanı kendine düşman ilan etmemelidir.

Ülkenin ve vatandaşların sorunlarını iyi analiz edip bu yoldaki çözümlere katkı sunabilecek bir yapıda olmalıdır. Çiftçiden sağlıkçıya, polisten emeklilere kadar her kesimin sıkıntılarını anlayıp kısa ve uzun vadeli çözümler üretebilmelidir. Dünyanın giderek milliyetçileştiği ve içine kapandığı bir ortamda eğitim, tarım, hayvancılık, üretim gibi konularda bağımsız olmamızın ülke için hayati bir önemi olduğunu çok iyi kavramış biri olmalıdır.

Devletin kurumlarına eşit mesafede durarak, kurumlar arasında doğabilecek ihtilafları çözebilmek adına olaylara tam bir tarafsızlık duygusu ile yaklaşabilmelidir. Askerlerle de, meclisle de, bakanlarla da, belediyelerle de, üniversitelerle de, diyanet işleri başkanlığı ile de, sendikalarla da, sosyal toplum kuruluşlarıyla da ilişkilerini her zaman ülke menfaatleri doğrultusunda yürütmelidir. Eşini, dostunu, akrabasını bu kurumlara yerleştirme çabası içinde kesinlikle olmamalıdır.
Belli bir duruşu, görüşü olan ama diğer fikirleri, karşı görüşleri de dinlemeye açık olan, kolay ulaşılabilir, halkın yapısını anlayan ve sevilen bir kişi olmalıdır. Sokaktaki insan, “Bu konu cumhurbaşkanının önüne giderse ülke menfaatlerini ilk sırada düşüneceği için bunu hayatta imzalamaz.” diyerek ona güvenebilmelidir. Bence günümüzde artık böyle bir pozisyon için sadece üniversiteden mezun olma şartı değil, iyi bir üniversiteden ve de uygun bir konudan mezun olma şartı da aranmalıdır diye düşünüyorum. En alt seviyelerde bir eleman alımında bile istenmedik şey kalmıyor ama cumhurbaşkanı olurken bunların yarısı bile aranmıyor.
Cumhurbaşkanı, adı üstünde cumhurun başkanı olarak cumhuriyete, ülkesine, milletine, vatanına, halkına, devletin kurumlarına, özgürlüklere, demokrasiye, laikliğe her zaman, her ortamda sahip çıkabilecek bir insan olmalıdır. Yaptığı her işte, attığı her imzada, sürekli olarak “Bu yapacağım iş, atacağım imza benim ülkeme yararlı mı yoksa zararlı mıdır?” diye düşünmelidir.

Cumhurbaşkanı; bütün bu özellikleri taşıyan, ne siyasi ne de askeri geçmişi olmayan, Emin gibi herkese ve her kuruma  eşit mesafede durabilecek biri olmalıdır.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

3 Nisan 2014 Perşembe

Çok Uzaklara Gitmek

Günaydın Dostlar,

Bazen her şey çok kötüymüş gibi hissedersiniz. Etrafta sanki iyi hiçbir şey kalmamış, güvenilecek tek bir kişi veya kurum kalmamış, artık kaçmak zamanıymış gibi gelir insana. Uzun uzun Marmara’nın mavisinin arkasındaki adalara bakarsınız. Bu gibi dönemlerde, “Bakkala gidiyorum diye evden çıksam uzaklara gidip bir daha hiç dönmesem.” gibi cümleler de sosyal platformların vazgeçilmezleridir.

Uzaklar, her şeyin çok güzel olduğu uzaklar, insanların birbirini sevdiği ve saygılı olduğu uzaklar, insanların dürüst olduğu,  hırsızlık yapmadığı, hatta aklına bile getiremediği uzaklar, insanların birbirinin hakkına saldırmadığı uzaklar.
“Var mı ki böyle bir yer?” diyeceksiniz.


Var. Japonya. Avrupa ve Amerika da bu konuda çok yol almış olmalarına rağmen, bence bu sorunun tam karşılığı Japonya.

Ben, Japonya’da kaldığım kısa süre içinde gördüklerimden çok etkilenmiştim, Döndüğümde de orada yaşadıklarımı sık sık o dönem beraber çalıştığım iş arkadaşlarıma anlatıp durmuştum. "Merhaba!" diyene Japonya’yı anlatıyordum. İnsanların birilerine saygısızlık yapmamak için ne kadar hassas düşündüklerini görmek güzel bir tecrübe olmuştu. Açıkgözlük yapmanın marifet sayıldığı topraklardan, açıkgözlülüğün insanların aklına bile gelmediği topraklara gitmek, benim için farklı bir deneyim olmuştu.

Havaalanından otobüsle otele giderken, otobüs şoförünün 500 metre ileride sol şeridin kapalı olduğunu görüp sağ şeritteki yirmi tane aracın arkasına girmesi, benim ilk Japonya öğrenimim olmuştu. Yirmi saattir yollarda olduğum için de “Ulan bu böyle her kuyruğa girerse yirmi saatte otele gidemez.” diye düşünmüştüm. Gitsene kardeşim soldan, sonra en öne geldiğinde bir şekilde sağa sıkışırsın. Şaka bir yana böyle bir davranış insanların aklından bile geçmiyor.
Japonya’da herkes aynı davranışı sergilediği için sorun olmuyor. Bizim gibi ülkelerde, sen sol şeride girmesen bile hemen arkandan gelen uyuz girer ve o yirmi araba öne giderken sen burada beklediğinle kalırsın.
Japonlar, her ne kadar genç nesille beraber bu işlerin yavaş yavaş bozulduğunu söyleseler de insanların birbirine saygısı konusunda halen bizi bin kere sollarlar.
İş yerinde bazı maskeli insanlar gördüm ve birtakım ciddi hastalıklardan dolayı öyle gezdiklerini düşündüm. Sonradan öğrendim ki nezle olan insan bile iş yerine maskeli gelirmiş. "Başkalarına bulaşırsa çok ayıp olur." diyorlar. Bizdeki insanların birbirinin suratına öksürme, hapşırma durumunu düşününce sanki arada epeyce bir fark var gibi.

Sahtekârlık ve hırsızlık, gerçekten de akıllarının ucundan bile geçmiyor; sistem tamamen dürüstlük üzerine kurulmuş. Bu nedenle de Japonya en az yabancı çalıştıran ülkelerden bir tanesi. Her türlü işi Japonlar yapıyor. Oradan, buradan insanlar gelsin ve sokakları süpürsün gibi bir durum kesinlikle yok. Bu kültürleri, bu ortamları bozulsun istemiyorlar.

Yıllar önce Almanya’da küçük bir şehre gitmiştim ve bana "18,000 nüfuslu şehre yıllar içinde 20,000 Anadolu çocuğunun geldiğini ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını" anlatmışlardı. Aynı şey Japonya’da da olsa ne olur diye düşünmeden edemedim.
Türkiye’de her türlü kırma, vurma, kurcalamaya maruz kaldığı için bir türlü oturmayan ama Avrupa’da, Amerika’da, Uzak Doğu’da çok yaygın kullanılan satış otomatları, Japonya’da birçok ürün için en yaygın satış kanalı. Bırakın meşrubatı, kahveyi, çikolatayı, sigarayı; yeni çıkan kitaplar bile bu otomatlardan satılıyor. Kimse bu otomatlarla güreşmediği için de sistem tıkır tıkır işliyor. Halk, evine tonlarla erzak almıyor. Bunun için zaten yerleri de yok. Canı bir şey içmek isteyen, iniyor sokağa, hemen otomattan alıp içiyor.
Bizim İstanbul kartı gibi orada da Japonya kartı var. Tek farkı bu otomatlar da dâhil olmak üzere her yerde kullanabiliyorsunuz. Sonra da her firma, gidip bu kartı işletenlerden kendi satış rakamlarına denk gelen parayı alıyor. Hiç sorun çıkmadan yürüyor. Neden mi? İnsanlar dürüst ve birbirlerine ve de sisteme güveniyorlar da ondan. Bizim ülkemizde böyle bir kart üzerinden satış yapıp, sonra da gidip belediyelerden paranızı almaya çalıştığınızı düşünebiliyor musunuz? On üç tane form doldurup, on üç noterden tasdik ettirip yine de on üç ayda paranızı alamazsınız.

Bizim güzel ülkemizde de bir gün işler Japonya’daki gibi olur mu? Hayır olmaz. Ayrıca olmasına gerek de yok. Biz senelerce içimizde büyütüp beslediğimiz Anadolu insanlığını, misafirperverliğini, hoşgörüsünü, yardımseverliğini, sevgisini, saygısını, Allah korkusunu, dürüstlüğünü, iyi niyetini kaybetmeyelim ve çevremize zarar vermeyelim yeter.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...




20 Mart 2014 Perşembe

Kötülük Kötülük Kötülük

Günaydın Dostlar,

“Kötülük” bizim buraların vazgeçilmez bir gerçeğidir.  Hatta toplumumuzda kötü davrananların garip bir cazibesi de vardır. Kötüler her zaman revaçtadır, iyiler de her şeyi içlerine atıp erkenden öldükleriyle kalırlar.


Ne yazık ki etrafımızda iyilikten çok kötülük, zorluk, sıkıntı vardır. Kötüler veya kötü düşünenler çok fazladır. İnsanlar rahat durmazlar, metrekareye düşen kafası kötülüğe çalışan insan sayısı oldukça fazladır. Bu kötülük zaman zaman şeytanlığa veya cinliğe de dönüşebilir.

Sevgili Ferdi Tayfur’un hiç unutmadığım bir lafı vardır “Aslında ben komedyen olmak istiyordum ama bu kadar sıkıntının içinden ancak arabeskçi çıkar.” demişti. Ferdi amcanın çok fazla gülme ortamı olmamış. Baba öldürülmüş, aile fakir, imkânlar zor, şartlar kötü, tabii bu durumda da “Umudum kalmadı fani dünyada.” gibi sözler çıkar. Adamın “Hayat Bayram Olsa” yazacak hali yok.




Biz her gün daha çok kötü şeyler mi duyarız, iyi şeyler mi? Bence mukayese bile kabul etmez. Etrafımızdaki haberlerin, yaşananların, gördüklerimizin, duyduklarımızın çoğu kötü şeylerdir. Genelde çok az iyi şey duyarız. Duyunca da mutlu olur, şaşırırız. Ayrıca iyiliğin karşılığı ille de kötülük değildir, ortada bir de bir sıfır çizgisi vardır. Anladık iyilik yapmak istemiyorsun ama kötülük yapman da şart değil.

Günümüzde artık öyle bir noktaya geldik ki kimse kimseden bir iyilik beklemiyor. Biri tutup da iyi bir şey yapsa hemen altında bir şeyler arıyoruz. Kafamız hemen, “Durup dururken neden şimdi bu bana iyilik yaptı, dur bakalım bunun altından ne çıkacak?” diye sorgulamaya başlıyor.


Bazen merak ederim, örneğin İsviçre’de yaşayan bir insan da bu kadar kötülük görüyor, duyuyor mudur diye. Yoksa bu bizim kaderimiz midir? Avrupalının aklının ucundan bile geçmeyen konular neden bizler için yüzyıllardır bitmeyen tartışma konularıdır? İnsanlar diyorlar ki “Bizim yapımız böyle; biz Avrupalı, Amerikalı gibi olamayız.” Ne enteresan yapımız varmış ulan, hiçbir yere tam uyamıyoruz.

Örnekler genelde hep kötüye göre verilir. Bir firma size ürününü satmaya geldiğinde kendi ürününün iyiliklerini anlatmak yerine, genelde rakibinin ürününün kötülüklerini anlatır. Bu kötülemeler aslında ürünler hakkında bilgi sahibi olmak için iyi bir yöntemdir ama kim bilir belki ikisinin ürünü de kötüdür. Ülkemizde, başka birinin ürününü kötülemeden satış yapmaya çalışan firma sayısı iki elin parmaklarını geçmez.

Reklamlarda kimse çıkıp da “Benim ürünüm çamaşırı bembeyaz yapar.” demez, muhakkak rakibin beyazlatmayan “kötü” ürününe bir referans vardır.

Siyasette de durum ortada. Yıllardır parti başkanlarının mitinglerini görüyoruz, konuşmalarını dinliyoruz. Neler yapmak istediklerinden, projelerinden kısaca söz etmekle beraber, genelde konuşmalarının %90’ı karşı tarafı kötülemekle geçiyor. Neden? Çünkü biz böyleyiz. Karşı tarafın ne kadar kötü olduğunu duymayı severiz. “Ben size teleferik taşımacılığı yapacağım.” lafı, karşı tarafın ne kadar kötü olduğunu duymak kadar etkili değildir.


Filmlerimizde de televizyondaki dizilerde de muhakkak birkaç tane kötü insan vardır ve bir sürü kötü şey olur. Her şeyi çok iyi giden, mutlu, mesut, sorunsuz bir aile gösterseler kimse seyretmez vallahi. En azından iki üç haftada bir kötü bir şeyler olmalı. Biri hapse düşmeli, biri komaya girmeli ki biz de haftalarca onların hapisten çıkmalarını veya iyileşmelerini bekleyelim. Bazen de senaristler bakarlar ki her şey çok güzel gidiyor, hastalıkla filan uğraşmazlar doğrudan birkaç kişiyi öldürüverirler.

Böyle gelmiş, böyle de gidecek mi? Muhtemelen evet.

Tek şansımız kötülük düşünmeyen, kafası iyiliğe, doğruluğa, dürüstlüğe çalışan, akıllı, tahsilli, ahlaklı, hoşgörülü çocuklar yetiştirmek. Burada en büyük görev de biz anne, babalara düşmektedir.

Unutmayın; yetiştirebileceğimiz bir tane ahlaklı, düzgün, sevgi dolu çocuk, bu oranı değiştirecektir. Kafamızı kötülüklere göre programlanmış fabrika ayarlarından değiştirip iyi bir şeylerin de olabileceğine göre programlamamız şart.

Bu ülke de bir gün sabah yataktan neşeli kalkan, iyi niyetli, aklına en ufak bir kötülük veya kötüleme gelmeyen mutlu insanların ülkesi olacak.

Kim ne derse desin, ben buna çok inanmak istiyorum.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…