Akşam Yemeği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Akşam Yemeği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Kasım 2014 Pazartesi

Akşam Yemekleri...

Günaydın Dostlar,

Akşam yemeklerini salonda televizyonun karşısında yemek gibi kötü bir âdetim var benim. Amerika’da yıllar önce başlayan bu adet yıllardır devam ediyor. Aslında oradayken bile masada oturup yerdim ama cuma akşamları gösterilmeye başlanan 90210 adlı bir dizi bu alışkanlığımı bozdu.

Dizi 20.00’de başlıyordu ve tam da benim yemek saatime denk geliyordu. Nasıl olduysa ben de diziyi epeyce bir takip eder olmuştum. Cuma akşamları evdeysem muhakkak izliyordum. İzliyordum izlemesine ama benim yemek masamın bulunduğu yerden televizyon gözükmüyordu. "Ben en iyisi yemeğimi sehpanın üzerine koyup koltukta yiyeyim" derken bu adet de başlamış oldu.
 
Tek başına yaşayanların çoğu yemeğini televizyonun karşısında yiyor. Ne de olsa bir ses, bir ışık yaratıyor. Kaç kişi akşam eve gelip televizyonu hiç açmadan yatıp uyuyor? Ben, Türkiye’de bu sayının çok yüksek olmadığını düşünüyorum. Amerika’da ise “televizyonu hiç açmama” durumu oldukça yaygın bir durumdur. Onların ille de her akşam televizyon seyredeceğim diye bir alışkanlıkları yoktur.
Televizyon karşısında yememin bir nedeni de haberleri ve piyasaları takip edebiliyor olmak. Her ne kadar şu anda çok aktif çalışmasam da her sabah iki üç saat, her akşam bir iki saat piyasaları halen takip ediyorum. Günümüzde her şey süratle değişirken bunu yapmak zorundasınız yoksa süratle güncelliğinizi kaybedersiniz. Petrolden şekere kadar her şeyi takip ediyorum.

Sonra geliyor sıra günümüzün gerçeklerine. Nasıl olmuş? Saddam’ın subayları ile El-Nusra örgütünden küsüp ayrılanlar yeni bir örgüt kurmuşlar. Sonra da bunlara dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan kızgın gençler katılmışlar. Aylardır her akşam yemeğinde bunları izliyorum.

Sonra da düşünüyorum kendi kendime “Acaba bu örgütü Amerika mı yaratmıştır?” diye. Bütün bu kızgın gençlerin dünyanın dört bir yanında peşine düşmektense, hepsini bir araya getirip, tek bir noktada imha etmek için bir plan mıdır acaba bu diye… Amerika’nın şu anda bu örgütle savaşıyor olması, bu örgütü onların yaratmadığı anlamına gelmez.

Madende mahsur kalan işçilerin çaresiz ailelerini görüyorum. Çocukların dolu gözlerini görüyorum ve benim de gözlerim doluyor. İşin acı tarafı bu işlerin hiçbir zaman bitmeyeceğini de biliyorum. Her konuda umutlu olan ben, bu konuda bütün umudumu kaybettim…

Zonguldaklı bir maden işçisin söylediği, “Toprağın altında ölüm bir olasılık ama toprağın üstünde açlık kesin.” sözleri, yaşanan çaresizliği bütün çıplaklığıyla gözlerimizin önüne seriyor.
Dünya lideri olduğumuz trafik kazalarını görüyorum. Akşam evine geri dönemeyen tarım işçisi anneleri görüyorum. Seç beğen. Toprağın altında da, üstünde de ölüm her yerde. Denetimsizlik, bakımsızlık, umursamazlık bu topraklarda sürekli ölüm getiriyor.

Kuyulara, nehirlere, göllere, denizlere, havuzlara düşmüş; geriye minicik kırmızı ayakkabıları kalmış çocukları görüyorum. “Bir arkamı döndüm, gitmiş.”, “Bir dakika gitmiştim, hemen düşmüş.” gibi laflar hiç bitmiyor.

Sokakları savaş alanına çeviren insanları ve bunlara sürekli su, gaz ve plastik mermi atan insanları görüyorum. Bu nasıl bir kindir, nefrettir diye düşünmeden edemiyorum. Yılların birikimi sokak savaşları olarak yeryüzüne çıkıyor. Sürekli bu nefreti pompalayan, insanları kutuplaştıran söylemleri görüyorum.

Haberlerle hiç alakası olmadığını düşündüğüm, “yeni dizi hemen haberlerden sonra başlayacak” gibi laflar da duyuyorum ve bu işlerin haber programlarında yeri olmadığını düşünüyorum.
Zaman zaman da trajik haberlerin yükü altında boğulup kanalı değiştiriyorum. Her akşam aynı filmi tekrar tekrar izliyoruz. Sadece figüranlar değişiyor. Başroldekiler hep aynı.

Diyeceksiniz ki “Yemek yediğin sürece hiç mi iyi bir şey duymuyorsun?” Ne yazık ki duymuyorum. Moral bozmak için söylemiyorum ama genelde iyi bir şey duymuyorum.
Kim bilir belki bir gün.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

19 Eylül 2014 Cuma

Lady Gaga Semiramis Lüfer...

Ne olmuş tam olarak?

Lady Gaga gelmiş ve sahnede üzerindekileri çıkarmış. Bence değil üzerindekileri, derisini bile çıkarsa bir gram haber değeri olmayan bir davranış. Tersi olsa belki birazcık bir değeri olurdu ama bu haliyle hiç enteresan değil. Yine de bu işi kim organize ettiyse aferin ona. En popüler dönemimde Lady Gaga’yı Türkiye’ye getirmeyi başarmak kolay bir iş değil. İtiraf etmeliyim ki “Born this way” şarkısını bende seviyor ve dinliyorum.
 
Biliyorsunuz genelde bu tip şarkıcılar Türkiye’ye huzur evine girmeden 3-4 yıl önce Roberto Carlos’un Fenerbahçe’ye geldiği gibi geliyorlar. Şarkıcı, futbolcu derken asıl değinmek istediğim konuya geleyim. Gelen her türlü ünlüye Boğaz’da tur attırma konusuna. Ben bilmiyorum ama bu konu Anayasamızda filan bir yerlerde mi yazıyor acaba?
Madde 1313. Gelen her türlü ünlü gelir gelmez şehrin ileri gelenlerinin ve zenginlerinin eşliğinde Boğaz’da tur attırılır. Ünlü istemezse bu turu yapmasının kanuni bir zorunluluk olduğu kendisine uygun bir dille izah edilir.

Herkes ne kadar çok bayılıyor bu tekne turuna. Ne zaman yabancı bir şirketin bir büyüğü gelse, şirketlerde hemen tekne turu organize ederler. Benim de bu tekne turları ile tanışmam CCI’da çalıştığım dönemlerde yurtdışından bir büyüğün gelmesi vesilesi ile olmuştu. Bilmiyorum halen var mı ama Semiramis adlı bir tekne vardı o zamanlar. Tekne güzeldi ama serin bir İstanbul akşamında 4-4,5 kadar süren tur bana bir asır gibi gelmişti.

Denizi ve deniz kıyısında yemek yemeyi çok seven bir insan olarak bu tekne turlarını hiç sevmiyorum. 15 milyonluk şehirde herhalde bu işi sevmeyen tek insan benimdir. Ortam ve karşımdakinin sohbeti güzel olduğu zaman saatlerce bir restoranda oturabilirim ama tekne turunda daha baştan 4 saat süresince o tekneden inemeyeceğimi biliyorum ya, o bana yetiyor. Hemen tadımı kaçırıyor.

Bütün arkadaşlarım bu işe bayılıyor ve bu konu sık sık gündeme geliyor. Balıkçıya gidince zaten 5 saat oturabiliyorsun, buradaki sorun nedir diyorlar. Balıkçıda istediğim an kalkabileceğimi biliyorum. Buradaki sorun tekne geri dönmeden kalkamayacağımı biliyor olmam. Sevsem de, sevmesem de burada 5 saat oturmak zorundayım hissi zaten baştan beni bitiriyor.

Denizi severim, balığı severim, çoban salataya zaten aşığım, hamdolsun rakının da hakkını verebilirim ama tekne turu deyince bütün tadım kaçıyor. Bu teknelerin iyisine, kötüsüne, ucuzuna, pahalısına birçoğuna bindim ama açıkçası hiç biri bana cazip gelmedi.
Bu tekne turlarının çoğunda yemeklerin genelde iyi olmadığı düşünüyorum. Manzarayı sattıkları için yemeği pek umursamıyorlar. Sadece bir seferinde Swiss Otelin teknesinde yemekler çok iyiydi ama onun dışında genelde vasat veya vasatında altında.
Siz sormadan ben söyleyeyim, kapalı yer sıkıntım filan da yok. Benim alerjim tekne turlarına. Doğal olarak durum böyle olunca mavi yolculuk gibi işlerde hiç bana göre değil. 15 gün teknede yaşadığımı düşünemiyorum.

Düşünüyorum da bu tekne ve teknede yaşama işi, bu işi çok sevmekle alakalı bir konu. Gerçekten tekneni çocuğun gibi sevip ilgilenmen gerekiyor. Benim bu konuya hiçbir zaman merakım olmadı. Hiçbir zaman bir tekne almak arzusu içinde olmadım.

Deniz kıyısında veya Boğaz’da yemek yerken görüyorum ki bu teknelerden yüzlerce var. Büyüğü, küçüğü, ucuzu, pahalısı her çeşidi var. Hatta içinde dansöz oynayanları bile var.
Bu teknelerle boğazın serin sularında rakısını yudumlayan arkadaşların neşeleri bol olsun ama ben almayayım.

Bir haftayı daha bitirdik, herkesin Cuma günü ve hafta sonu çok güzel geçsin…