Bilkent etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilkent etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Haziran 2016 Pazartesi

Üniversiteli Köpekler...

Günaydın dostlar…

Son zamanlarda Ege Üniversitesi Kampüsü’nde geçirdiğim zaman, bana bir kere daha gösterdi ki, bizim üniversite kampüslerimizin en büyük özelliği başıboş dolaşan köpek sürüleri. Üniversite kurmak için müracaat ettiğinizde içeride en az birkaç yüz köpek olacağını garanti etmeniz gerekiyor herhalde.
Benim düşüncem: birileri gelip köpek yavrularını temel atma aşamasında inşaat alanına bırakıyor, proje tamamen bittiğinde de, nur topu gibi yüzlerce köpeğiniz oluyor. Belirli bir köpek sayısına ulaşmadan okulu açmanıza izin vermiyorlar. Kampüsünüzde yeteri kadar köpek yetiştiremedinizse, eksik kalan miktarı sokaklardan temin etmeniz gerekiyor.


Issız ve sıcak bir pazar gününde kampüsü tanımak için biraz etrafta dolaştığımda, köpeklerden başka bana eşlik eden hiçbir kimse yoktu. Kapıda bir güvenlikçi vardı ama ben girdiğim sırada o çay demlemekle meşguldü. Bana şöyle bir baktı ve hiç bulaşmadı. Ya üşendi, ya da beni zararsız gördü. Bütün bir tur boyunca, 6-7 kişilik bir köpek sürüsü aramızdaki mesafeyi hep koruyarak sürekli olarak beni takip etti.

Güncel olduğu için Ege Üniversitesi’nden bahsediyorum ama diğer kampüslerde de durum hiç farklı değil. 3 gün önce, yıllardır girmediğim ODTÜ Kampüsü’ne girdiğimde de, durumun çok da farklı olmadığını gördüm. Orası da köpek üretim çiftliği gibiydi. Bilkent, Yeditepe gibi üniversitelerde de köpek nüfusu çok yüksek.

Bazı çocuklar bunları hiç umursamıyor ama birçoğu da korkuyor. Okulları köpek yurduna çevirmek zorunda mıyız? Daha önce köpekler tarafından ısırılmanın bütün güzelliklerini yaşamış bir insan olarak bu işin şakaya gelmediğini de çok iyi bilenlerdenim.

İzmir’de, daha sonra Aylin’i beklerken sohbet ettiğim güvenlikçilerden biri “ağabey onlar okulu koruyor” dedi. Ne diyeceğimi bilemedim. Köklü üniversitelerimiz sokak köpeklerinin koruması ve himayesi altında hayatlarını devam ettirebiliyorlarsa, vay bizim halimize. O zaman, belki de maaşları güvenlikçilere değil köpeklere vermek gerekiyor.

Şimdi böyle yazınca da, hayvan sever dostlarımız hemen, “Ne yani öldürsünler mi köpekleri?” diye yazıyorlar. Tabi ki öldürmesinler ama bu kampüslerin hepsinin neden köpek çiftliği haline dönüştüğünü de merak etmeden edemiyorum.
Hepsi üniversitede olduklarına göre, bu köpeklerin tamamı en az lise mezunu diye anlıyorum. Millet üniversiteye gireceğim diye hayatından yiyor ama köpekler maşallah herkesten önce girmişler. Ağaçları koklama, toprağı eşeleme, güneşin altında uyuma, kedileri kovalama gibi branşlarda okuduklarını düşünüyorum.

Kedi demişken, kampüslerde hiç kedi yok. Sakın, “çok fazla köpek olduğu için” demeyin. Belki de kediler de lise kampüslerindedirler. Kedi olmadığı gibi, başka hiçbir hayvan da yok. Ne kaplumbağa, ne kirpi, ne yılan, ne tavuk, ne ördek; hiçbir şey yok. Her yer köpeklerin. Ne yalan söyleyeyim, karınca bile görmedim.

Köpeklerin çok fazla ders çalıştığı da yok. Sürekli birbirleriyle çiftleşmekten 5’er kere akraba olmuşlar. Kimin eli kimin cebinde belli değil. Ortalıkta dolaşan köpeklerin birçoğunda grinin 50 tonu da var.

Fakülteler bu köpekleri evlat edindiklerine göre, sürekli torun sahibi oluyorlar. Bildikleri bütün köpek isimlerini kullanmışlar, yetmeyince de Kurt 2 gibi Amerikan sistemine dönmüşler.
Bu köpekler okulların himayesi ve takibi altında olsa, hiçbir şekilde ağzımı açmam ama ne yazık ki sokaktaki gerçek öyle değil. Kampüsler, haklarında hiçbir şey bilmediğimiz, hiçbir aşısı veya bakımı olmayan sokak köpekleri tarafından istila edilmiş durumda. Şöyle bir baktığımda da, internette çok sayıda bu tip saldırı haberi gördüm.

Bu hayvanları gerçekten sahiplenen ve her şeylerini takip eden okullar varsa, onları da buradan kutluyorum ve teşekkür ediyorum.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

22 Kasım 2014 Cumartesi

Mutlu Yıllar Sana

Günaydın Dostlar,

Evet, tam 27 sene önce bugün, Kadıköy Şifa Hastanesi'nin minik odalarında minik kuşum dünyaya geldi. Minik dediğime bakmayın, artık o yüksek lisansı bitirmiş kocaman bir abla. Biz her zaman beraberiz ama bir de babaannemiz var. Babaannesi doğduğu gün de yanındaydı, anaokuluna ilk başladığı gün de yanındaydı, ilkokula başladığı sabah da yanındaydı, bugün de yanında. Kaderleri ilk günden beri beraber çizilmişti.

Üniversite konusu gündeme geldiğinde, her zaman Bilkent psikoloji derdi ve oraya da girdi. İstediği yere girmiş oldu ve bir kere daha Bahçelievler’in şirin ama tıkış tıkış sokaklarında babaannesi ile buluştu.
 
Şu anda da muhtemelen uyuyordur. Nerede uyuyordur? Benim odamda uyuyordur. İşin garip tarafı, annemlerin evinde Emin’in odası diye bir oda hep var ama o odada da en az Emin kalmıştır.
Yeni eve taşınıp o mobilyalar alındıktan kısa bir süre sonra Amerika’ya gittiğim için Emin’in odasında en az ben kaldım. Tahmin ediyorum benim odamı en çok Ayşın ve Ebru kullanmıştır. Nurgül bile benden çok daha fazla kalmıştır. Tabii bu arada Evrankaya ailesinin Zeynep ablasını da unutmamak lazım. Kesin onun da epeyce kalmışlığı vardır.

Hayat tekerrürden ibarettir demişler ve doğru da demişler. Minik kuşum da 12 senelik bir İstanbul macerasının ardından yine gitti Ankara’da babaannesi ve halası ile buluştu. Ömrümüzün Ankara yollarında geçtiği günlerden bu günlere çok yol aldık. Eskiden ben giderdim, şimdi artık Aylin geliyor.

Aslında bu akşam hep beraber bir kutlama yapmak istiyorduk ama bu ortamda o şekilde bir ayarlama yapmak mümkün olmadı. İnşallah en kısa zamanda daha güzel günlerde ikinci bir kutlama yaparız.
Minik kuşum ne yaptığını bilen, hedefleri net olan, önceliklerini iyi ayarlayabilen, çalışmaktan korkmayan ve de küçüklüğünden beri her türlü işini kendi halledebilen tam bir abladır. "Maşallah." deyip tahtaya vurun, nazar değmesin. Hatta babaanneye söyleyeyim de bir nazarlık taksın.

27 sene içinde çok şeyler yaşadık be kuşum. Güzel şeyler de yaşadık, büyük üzüntüler de yaşadık. Bunların hepsi hayatın içinden gelen senaryolar. Karşımıza çıkan her senaryoyu elimizden geldiği kadar iyi oynamaya çalıştık.
Hayat değişiyor, şartlar değişiyor, öncelikler değişiyor. 24 sene önce seni Ankara’ya bırakıp dönerken yaşadığım büyük üzüntülerin yerini, bugün Bilkent ve TED Üniversitesi için bıraktığım mutlu günler aldı. Hep beraber biraz daha büyüdük. Artık ikimiz de bebek gibi ağlamıyoruz.

Benim kızım olduğunu zaten görenler hemen anlıyorlar ama biz ondan da öte arkadaşız, dostuz, sırdaşız. Beraber cafe latte’mizi de içeriz, biramızı da, sütümüzü de. Süt dediğime bakmayın, aslan sütünden söz ediyorum. Beraber barlarda da eğlenebiliriz, okula da gidebiliriz, Fener’in maçlarına da. İstersek Skype’da konuşuruz, istersek WhatsApp yazarız. Ankara’da da azabiliriz, İstanbul’da da veya her hangi bir yerde de. İzmir'deki şarap sohbetlerimiz de efsanedir.

İyi ki, doğmuşsun, iyi ki varsın da bütün bunları yapabiliyoruz. İyi ki benim minik kızımsın.

Seni çok seviyorum, doğum günün kutlu olsun Perin’in minik ablası.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın