Bahçelievler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bahçelievler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ağustos 2022 Pazar

Misafir Odası

Günaydın Dostlar,

Bizim çocukluğumuzda her evde bir kozmik oda vardı. “Misafir odası” denilen bu odalara retina tarayıcısıyla bile giremezdiniz. Kimsenin yanına yaklaşmasının mümkün olmadığı bu odaların anahtarı annelerde dururdu. Bırakın çocukları babalar bile giremezdi.

Sevgili Ayşe ile dün akşam bu konuda epeyce sohbet ettik. Kozmik oda mukayesesi yaptık. Onların evinde bir de üstüne simetri sorunu varmış. Biz de Allah’tan öyle bir sorun yoktu ama misafir odasına girmek imkânsız gibi bir şeydi.



Daha önceki yazılarımda sözünü etmiş olduğum misafir çikolatası da bu odada saklanırdı. Odaya giremiyoruz ki çikolataya ulaşalım. Allah korusun, habersiz bir misafir geldiğinde çikolata ikram edemezsek ne yaparız?

Benim hatırladığım ilk yasak bölge Ankara Bahçelievler’deki evimizdeki misafir salonuydu. Misafir gelince veya annemin günü olduğu günlerde açılırdı. Ev sobalı olduğu için misafir geleceği günlerde sabahtan salondaki soba da yakılırdı. Nedense misafir odası ekstra soğuk olurdu. Kuzeye bakıyordu herhalde.

Evde buzdolabı olmadığı için bütün tencereler oraya konurdu. Hemen kapının arkasına tren gibi dizerdik. Genel oturma alanımız hol/oturma odası karışımı bir yerdi. Soba da orada yanardı. Diğer odalarda her gün soba yakamazsınız, ihtiyaca göre bakmak lazım.

Düşünüyorum da ben o evde salona girildiğini hiç görmedim. Misafirlerin oraya alındığını birazcık hatırlıyorum ama bu konudaki anılarım çok net değil. Annem de unutmuştur, bunun cevabını en iyi dayım bilir.

Ayşe’cim sizin salon bizimki kadar soğuk olmuyordur. İzmir’de yemekleri salona koyarsan hepsi bozulur.

Beş yaşına geldiğimiz dönemlerde kaloriferli evler yapılmaya başlandı ve biz de Emek Mahallesi’nde kaloriferli bir eve taşındık. Bu evin bir iyi tarafı salonunun kapısının olmamasıydı. Salon dışında başka oturacak bir yer de yoktu. Zaten babam görüp de dersleri filan sormasın diye biz pek salona çıkmazdık. Evdeysek genelde hep odamızda olurduk.

Kapısı yok diye salonu armut gibi ortada mı bırakacağız? Mümkün değil, bırakamayız. Salon milletin insafına bırakılmayacak kadar önemli bir yerdir. Koltukların olduğu tarafa pek gitmezdik. Çocuk bu, belli mi olur ya giderse o tarafa? Bu riski bertaraf edebilmek için bütün koltuklar örtülürdü. Misafir gelirse açarız ama o ana kadar örtülü kalsınlar.

Hemen şunu da belirteyim, Bahçelievler’deki kilitli salonda da mobilyalar her zaman örtülüydü. Kilitli diye her şey cıbıl cıbıl ortada zannetmeyin.

Çocuk sayısı artıp da oda koğuşa dönünce Bahçelievler’de daha büyük bir eve taşınmak zorunda kaldık. Doğru tahmin ettiniz, bu evin kilitlenebilir bir salonu vardı ve anında kilitlendi.

Mobilyaları koyduk, örtülerini örtük ve bir dahaki misafire kadar kapısını kilitleyerek salonla vedalaştık.

Niye böyle yaparlardı? Hiçbir şey kolay tedarik edilemiyordu. Mobilya almak şimdiki kadar kolay bir iş değildi. Gerçi şu anda da çok kolay değil ama o başka bir sabahın konusu. Bir de dağınık bir odayla misafire yakalanmak çok ayıptı. Sonra gidip sağda solda dedikodunu yaparlar.

Her şeyin çok daha fazla değeri vardı. Zor elde edilen ve almak için aylarca, yıllarca beklenen her şeyi millet gözü gibi korurdu. Telefon alabilmek için otuz yıl bekleyen insanlar, üzerine örtü örtüp kimseyi dokundurtmazlardı.

Şimdi bazı şeyler çok kolaylaştı; istediğimiz şeyler de, istemediklerimiz de.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

17 Aralık 2016 Cumartesi

Soğuk Geceler

Günaydın Dostlar,

Bu haftaki gibi soğuk gecelerde sıcak bir ortamda olduğum için Allah’a şükrediyorum ama bir yandan da aklım soğukta çalışmak veya daha da zoru soğukta yaşamak zorunda olanlarda kalıyor.
Dün gece salonda oturmuş boş boş televizyona bakarken (izliyordum demiyorum zira bakıyordum) sokaktan geçmekte olan bozacının sesi beni bir kere daha çocukluğuma götürdü. Zaten bozacılar, küçüklüğümden beri hep aklımdadır; bir de üzerine geçen sene Orhan Pamuk’un romanını okuduktan sonra hiç aklımdan çıkmaz oldular.


Allah kimseyi soğuklukla veya açlıkla terbiye etmesin. Soğukta yaşamak kolay bir iş değil. Ayrıca bu durum sadece insanlar için geçerli değil. Bu gibi akşamlarda sokak hayvanlarının da çok üşüdüğünü düşünüyorum. Yüzlerine baktığınız zaman da üşüdüklerini hissediyorsunuz. Belli bir dereceye kadar bizden daha dayanıklı oldukları kesin ama onlar da üşüyor. Hem de çok üşüyorlar.

Tüyleri sırılsıklam olmuş bir köpeğin rüzgâr altında, -5 derecede üşümediğini düşünmek bana hiç inandırıcı gelmiyor.

Dediğim gibi sokaktaki bütün canlılara sempatim var ama aklım bozacılarda. Koskocaman bir güğümle buz gibi havada saatlerce yürümek her babayiğidin becerebileceği bir iş değil. Zaman zaman da "Bozacı amcalar için başarılı bir akşamın tanımı nedir acaba?" diye düşünürüm. Bu kadar eziyetin karşılığında bir gecede kaç para kazanıyorlardır acaba?
Herkesi düşünüyorum ve “Allah yardımcıları olsun.” diyorum ama bozacılar ve sokak hayvanları benim listemde ilk sıradalar. Nedenini ben de bilmiyorum. Muhtemelen Ankara'da büyürken Bahçelievler’in buz gibi kış akşamlarında boza satan amcalardan etkilenmişimdir. Evcil hayvanlar konusu da annemin kedilere olan merakından kaynaklanıyor diye düşünüyorum.
Evlerini, yurtlarını terketmek zorunda kalanlar da her zaman aklımın bir köşesinde. Natamam inşaatlarda veya naylon branda duvarlı odalarda soğuğa karşı direnmek acı bir iş. Allah yardımcıları olsun.

Her zaman “Rutin hayatımız için Allah’a şükretmeliyiz.” derim. O sıkıcı bulduğumuz, işten eve evden işe gidip geldiğimiz hayat bizlere Allah’ın bir lütfudur. Bu lütfu iyi anlayıp soğukta kalan canlılara her kim olursa olsun (elimizden geldiği kadar) yardım etmeliyiz. Bir insanı, bir köpeği, bir kediyi bile soğuktan kurtarabiliyorsak insanlık adına büyük bir hamle yapmış oluruz.

Geçen akşam tren istasyonuna geldiğimde oradaki taksileri organize etmeye çalışan şahsın karla kaplanmış hali de içimi burkmuştu. Üzeri gayet az giyimli olan bu amca, tipi şeklinde yağan kar altında minicik bir karton bardaktan içtiği çayla ısınmaya çalışıyordu.
Bilmiyorum sizlere de aynı durum oluyor mu ama ben bu tip durumlar gördüğüm zaman hepsine birden yardım etmek istiyorum. Yağan karın altında beklerken keşke imkânım olsa da herkese yardım edebilsem diye düşünüp duruyorum.
Sevgili dostlar, hayat zor. Bazılarımız için de çok daha zor. Birçok insanın aklına bile getirmediği problemleri her gün yaşayan insanlar var. Her gün “Acaba bu akşam nerede sıcak bir ortam bulacağım da donmadan uyuyabileceğim?” diye düşünmenin nasıl bir duygu olduğunu Allah hiçbirimize göstermesin.

Sobaya iki kürek fazla kömür atabilenler, “Ahmet Efendi kaloriferin ısısını biraz artır.” diyebilenler, “Acaba bu gece kombinin sıcaklığını bir derece daha arttırsak mı?” gibi çok zor bir karar vermek zorunda olanlar veya elektrikli ısıtıcılarla uyuyanlar; bunları ancak kıvrıldıkları merdiven altında rüyalarında görerek ısınanları hiç unutmasınlar.  

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Mart 2016 Pazartesi

Herkes Biliyordu...

Günaydın dostlar…

Âdet olmuş, biz de diyoruz ama aslında bu kara günde “günaydın” denecek bir durum da yok. Ayda bire inen canlı bomba eylemlerine alıştırılmaya çalışılan bir toplumun, bunu normalleştirmeme çabaları içinde verdiği bir yaşam savaşı.
Gerçekten de herkes biliyordu.


Sizlerin de bildiği gibi, ben son 3 gündür Ankara’daydım. Etrafımızdaki çok fazla hastalığa rağmen, çok güzel saatlerimiz de oldu. Duygularımızın tavan yaptığı anlar da oldu, dün akşamki gibi dibe vurduğumuz dakikalar da. Kardeşim, Eskişehir Yolu’nun bilmem neresinden patlamayı duyduğunu söyleyince, olayın boyutunun büyük olacağı belliydi.  

Ankara’da yeni bir canlı bomba eylemi beklendiği herkesin dilindeydi. Amerikan Konsolosluğu’nun bu konuda göndermiş olduğu yazı da, elden ele dolaşıyordu. Dedikodulara göre, hedefteki noktalardan biri de, Bahçelievler’deki 7. Cadde’ydi. Çocukluğumuzun geçtiği, kendi halindeki 7. Cadde artık Ankara’nın en hareketli yerlerinden biri haline geldi. Eskişehir yolundaki üniversitelerin öğrencilerinin, Bahçelievler’de yaşamaya başlamasıyla, 7. Cadde’nin de çehresi değişti. Araç ve yaya trafiği her zaman çok kalabalık, bir yer haline geldi.

Annemlerin evi de 7. Cadde’de. Kaldırımlardaki polisler ve yunuslar dikkat çekiciydi. Anlayacağınız, alınmış bir takım önlemler vardı ama bir araç dolusu patlayıcıyla birileri o sokağa dalsa, kaldırımdaki polisler ne işe yarayacaktı, ben pek anlayamadım. Muhtemelen herkesle beraber onlar da öleceklerdi.

Bu işlerden sorumlu olan bakan amca diyor ki, “Bizlere kızıyorsunuz ama siz sadece yakalayamadığımız eylemleri görüyorsunuz. Biz, birçoğunu sizin haberiniz olmadan yakalıyoruz.”. Böyle bir duruma sevineyim mi, üzüleyim mi bilemedim. Bizim sadece buzdağının tepesini görüyor olmamız, beni hiç mutlu etmiyor. Demek ki, bir de yakalayamasalar, şu anda ayda bire inmiş olan eylemler, haftada bire inecek.

Ben güvenlik uzmanı değilim. Kendini havaya uçurmaya karar vermiş bir insana karşı önlem almanın çok da kolay bir iş olmadığını da tahmin edebiliyorum. Hele de bunlardan yüzlercesi ortalarda geziyorsa. Bizler akşam yatağımızda rahat uyuyalım diye canlarını ortaya koyan ve bu uğurda şehit olan güvenlik görevlilerimizi buradan bir kez daha şükranla anıyorum. Hepsinin mekânı cennet olsun.
Bu tip eylemlere karşı önlem almak çok zor olsa da, yapılanlardan daha fazlası yapılabilir miydi? Bence yapılabilirdi. Bazı arkadaşlarım da, “madem bu tip bir ihtimal vardı, insanlar da sokağa çıkmasaydı” diyorlar ama bu bir çare değil. Biz de dedikoduları bile bile, sık sık 7. Cadde’de dolaştık. Korkudan eve kapanıp terörün ekmeğine yağ süremeyiz. Bütün acılara rağmen, bir yandan da hayatımızı devam ettirmek zorundayız.

Ne yapabiliriz? Kendimizi eve kapamak çare olmadığına göre, daha akıllı olmaya çalışabiliriz. Etrafımıza daha uyanık, daha dikkatli bir şekilde bakabiliriz. Dün ben otobüsle döndüm ve bir türlü üzerindeki parkayı çıkarmayan bir Afrikalı genç çok dikkatimi çekti. Otobüs çok sıcaktı ve ben bile neredeyse donla oturacakken çocuğun boncuk boncuk terleyerek parkasını çıkarmadan oturması çok dikkatimi çekti. Sürekli telefonla konuşması, ürkek ürkek etrafa bakması da diğer huzursuz edici faktörlerdi ama ne yapabilirsiniz ki? Otobüse binerken en ufak bir güvenlik önlemi yok. Gidip de, “çıkar ulan üzerinden o parkayı” diyecek halimiz de yok. “İnşallah parkanın altı bomba dolu değildir”, demekten başka bir şey yapamıyorsunuz.

Bahçelievler’in sokaklarında büyüdüğümüz günlerde; çocuklar, “şans, talih, kader, kısmet 5 kuruş”, diye bağırarak, bir şans oyunu oynatırlardı. 25 kuruş verip, kartonun üzerindeki küçük bir numarayı iğneyle kazırdın. İçinden bir hediye çıkarsa, senin olurdu; çıkmazsa da saman tabir edilen gofretimsi minik parçalardan verirlerdi. Gerçekten de tadı saman gibiydi. O günlerde, çikolata da çıkabiliyordu, saman da; bugün nereyi kazırsan kazı, altından ölüm çıkıyor.

Bu millet birçok şeye alıştırılmıştır. Örnek olarak, trafik kazalarını hiç umursamayız. Bizim ülkemiz de, trafik kazalarında ölenlerin, hiçbir haber değeri yoktur. Etkisi yarım gün sürmez. Her türlü kötülüğe alıştık ama sabah evinden çıkarken, akşam evine dönemeyeceğini bilmeyen insanların, bir hiç uğruna öldürülmelerine hiçbir zaman alışmayacağız…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

13 Aralık 2015 Pazar

Bugün Benim Doğum Günüm

İyi Akşamlar Dostlar,

Her ne kadar bazı arkadaşlar “Doğum Günü” kelimesinin bitişik yazılması gerektiğini düşünse de ben ayrı yazılması gerektiğini düşünenlerdenim. Daha dün iki cümleyi bir araya getiremezken bir de Türkçe gramer kuralları hakkında ukalalık yapmaya başladım.
Bugün benim doğum günüm. Dostlarımızın seyahate gidecek olması nedeniyle erkenden başlayan kutlamalar bütün bir hafta boyunca devam etti. Her platformdan yüzlerce mesaj geldi; sağ olun, var olun.


“Yaş gününü kutlayan herkese zaten bu tip mesajlar geliyor, ne yapalım yani?" diye düşünebilirsiniz ama ben gelen bütün bu minik yazıları bir başka gözle, bir başka kalple okuyorum.

Gelen bütün yazılarda sanki bana özgü gerçek bir samimiyet ve iyi dilekler varmış gibi hissediyorum. Her dakika bir arada olduğum dostlarımdan tutun da yıllardır görmediğim dostlarıma kadar her mesajı büyük bir sevgiyle ve mutlulukla okuyorum. Bazen de mesaj sahibiyle yaşadığımız güzel günler aklıma geliyor.

“İnsan karşısındakini de kendisi gibi bilirmiş.” demişler. Gerçekten de çok doğru bir söz. Ben mesajları büyük bir sevgi ile okuduğum için karşımdakilerin de aynı sevgi yoğunluğu ile o mesajları yazdığını düşünüyorum. Kim bilir belki de öyle hissetmek istediğim için öyle düşünüyorumdur.


Bütün mesajlarınıza tek tek cevap verebilmeyi çok isterdim ama inanın bu mümkün değil. Bir sene onu yapmaya kalktım ve altından kalkamadım. Ankara Bahçelievler’de 13 Aralık Pazar günü soğuk bir kış sabahında başlayan yolculuk, yol boyunca birçok kıymetli dost biriktirerek bugüne kadar geldi. Etrafımda bu kadar çok sevdiğim akrabalarım, dostlarım, kardeşlerim olduğu sürece, ben bu yolda daha çok yol alırım. Yola girenler olur, çıkanlar olur ama büyük bir grupla yolun sonunu muhakkak görürüz.
Yine bir 13 Aralık gününde, soğuk bir havada sıcacık mesajlarınızla yüzümü güldürdünüz. İyi ki varsınız, iyi ki benim dostumsunuz.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

5 Mart 2015 Perşembe

Emek Mahallesi...

Günaydın dostlar.

Geçen gün, çok sevdiğim bir arkadaşımla çocukluk yıllarımın geçtiği Emek Mahallesi’nden söz ediyorduk ve o yıllardaki günlerimizi çok özlediğimizi fark ettik. O zaman gelin bu sabah hep beraber Emek Mahallesi'nde bir gezi yapalım.
Böyle yazınca da, sanki sevmediğim arkadaşlarım da varmış gibi oldu ama Allah’a şükür sevmediğim arkadaşım hiç yok. Bu konuda her zaman kendimi şanslı görmüşümdür. Belki de sevmediğimi hissedeceğim insanlarla zaten arkadaş da olmuyorumdur.



Ben Bahçelievler’de doğdum ama çocukluk yıllarımın çoğu Emek Mahallesi’nde, 71. Sokak’ta geçti. Ankaralı dostlarımız bilirler, Emek Mahallesi, 8. Cadde ile 4. Cadde arasında sıkışmış şirin bir mahalledir. Zaten ne varsa da bu caddelerin üzerindedir. Bizim büyüdüğümüz 71. Sokak da bu iki caddeyi birbirine bağlayan bütün trafiğin üzerinde olduğu çok yoğun bir sokaktır. Adının sokak olduğuna bakmayın aslında küçük bir cadde gibidir.

Her şey bu iki cadde üzerinde olduğu için, doğal olarak, bütün okullar da bu iki caddenin üzerindeydi. Emek Mahallesi’nde doğup büyüyen Anadolu çocukları; önce 4. Cadde üzerindeki Bahçelievler İlkokulu'na giderler, sonra 8. Cadde’deki Bahçelievler Ortaokulu'na giderler, en son da 4. Cadde’deki, Cumhuriyet Lisesi'ne giderlerdi.

Ben bu güzergâhın ilk iki kısmına katıldım ama son aşamada Yenişehir Koleji'ne gittim. İyi ki de gitmişim, orada ömrümüzün sonuna kadar sürecek dostluklar biriktirdim. O zamanlarda Emek Mahallesi’nin kendi adına bir okulu bile yoktu. 8. Cadde’den sonrası da boş arsalardı. Daha ilerisinde de Konya Yolu vardı. Şimdinin popüler mahallerinin hiçbirinden eser yoktu.

Aslında, "Bahçelievler İlkokulu’na gittim" dedim ama tam biz 3. sınıfa geçtiğimizde Emek’te yeni bir ilkokul açıldı. Hamdullah Suphi Tanrıöver İlkokulu. Nerede açıldı bu okul? Tabii 8. Cadde'de.

Eve daha yakın olduğu için oralarda oturan herkes hemen çocuklarını bu okula aldırdı. Aldırdı aldırmasına da; okulun yolu yok, suyu yok, tuvaletlerinin en az %70’i yok, bir de ısınması yok. Hepsi yarım yamalak. Okul yolunda çamura batıyoruz diye bir de bir torba dolusu azar işitirdik. Sanki Oxford vardı da biz gitmedik.
İşin garip tarafı, ben bu okulla ilgili çok fazla bir şey hatırlamıyorum. 'Okul' deyince, o günlerden aklımda kalan Bahçelievler Ortaokulu. Bu okula fırının yanındaki okul da denilirdi.

Yazılarımda zaman zaman lisedeki matematik hocamız rahmetli Süleyman Bey'den söz ederim ve "O olmasa biz adam olamazdık" derim ama işin gerçeği ortaokuldaki matematik hocamız Perihan Aydemir de sağ olsun bizi çok iyi yetiştirdi. Hayatta mı bilmiyorum ama ona da emekleri için minnettarım. Oğlu Metin de bizim sınıftaydı ve en ufak bir şey olsa annesinden dayağı hep o yerdi. Zavallı çocuk komşunun sınıfında okusa daha iyiydi.

Bu okuldaki en büyük zevkimiz teneffüslerde taş oynamaktı. Nasıl mı? Çok basit. Herkes bir taş seçer. Bir tanesi taşı atar bir yere, öbürleri de ellerindeki taşlarla atılan taşı vurmaya çalışırlar. Doğal olarak vurunca da puan alırsın. Gülmeyin, o zamanlar Minecraft yoktu. Her ne kadar atılan taşlar zaman zaman birilerinin kafasına inse de, yine de taş oyunu çok zevkliydi.

Tahmin edeceğiniz gibi, bu oyunda taş seçimi çok önemliydi ve herkes oyunun kazanılmasını iyi taş seçimine bağlardı. Benim çok güzel bir taşım vardı ve her teneffüs bitiminde onu hazine gibi saklardım. Saklamak şart. Bir kaybolsa bittim ben. Belki de halen sakladığım yerde duruyordur.
Önümüz çok işlek bir yol olduğu için biz genelde bahçede oynardık ama zaman zaman coğrafyamızı genişlettiğimiz de olurdu. Bizim yaşlarda çok fazla çocuk olduğu için, bizim çocukluğumuz çok zevkli geçti. Şimdi bakıyorum da bizim apartmanda bir tane bile benim kızımın yaşına uygun çocuk yok. Zaten olsaydı da, o da Poptropica oynuyor olurdu.

Sizlere Emek Mahallesi ve 71. Sokak ile ilgili bir anımı daha anlatacağım ama o da artık başka bir sabaha kalsın. Ben artık Cadde'ye gidiyorum. Bir bakayım etrafa kim var kim yok.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

22 Kasım 2014 Cumartesi

Mutlu Yıllar Sana

Günaydın Dostlar,

Evet, tam 27 sene önce bugün, Kadıköy Şifa Hastanesi'nin minik odalarında minik kuşum dünyaya geldi. Minik dediğime bakmayın, artık o yüksek lisansı bitirmiş kocaman bir abla. Biz her zaman beraberiz ama bir de babaannemiz var. Babaannesi doğduğu gün de yanındaydı, anaokuluna ilk başladığı gün de yanındaydı, ilkokula başladığı sabah da yanındaydı, bugün de yanında. Kaderleri ilk günden beri beraber çizilmişti.

Üniversite konusu gündeme geldiğinde, her zaman Bilkent psikoloji derdi ve oraya da girdi. İstediği yere girmiş oldu ve bir kere daha Bahçelievler’in şirin ama tıkış tıkış sokaklarında babaannesi ile buluştu.
 
Şu anda da muhtemelen uyuyordur. Nerede uyuyordur? Benim odamda uyuyordur. İşin garip tarafı, annemlerin evinde Emin’in odası diye bir oda hep var ama o odada da en az Emin kalmıştır.
Yeni eve taşınıp o mobilyalar alındıktan kısa bir süre sonra Amerika’ya gittiğim için Emin’in odasında en az ben kaldım. Tahmin ediyorum benim odamı en çok Ayşın ve Ebru kullanmıştır. Nurgül bile benden çok daha fazla kalmıştır. Tabii bu arada Evrankaya ailesinin Zeynep ablasını da unutmamak lazım. Kesin onun da epeyce kalmışlığı vardır.

Hayat tekerrürden ibarettir demişler ve doğru da demişler. Minik kuşum da 12 senelik bir İstanbul macerasının ardından yine gitti Ankara’da babaannesi ve halası ile buluştu. Ömrümüzün Ankara yollarında geçtiği günlerden bu günlere çok yol aldık. Eskiden ben giderdim, şimdi artık Aylin geliyor.

Aslında bu akşam hep beraber bir kutlama yapmak istiyorduk ama bu ortamda o şekilde bir ayarlama yapmak mümkün olmadı. İnşallah en kısa zamanda daha güzel günlerde ikinci bir kutlama yaparız.
Minik kuşum ne yaptığını bilen, hedefleri net olan, önceliklerini iyi ayarlayabilen, çalışmaktan korkmayan ve de küçüklüğünden beri her türlü işini kendi halledebilen tam bir abladır. "Maşallah." deyip tahtaya vurun, nazar değmesin. Hatta babaanneye söyleyeyim de bir nazarlık taksın.

27 sene içinde çok şeyler yaşadık be kuşum. Güzel şeyler de yaşadık, büyük üzüntüler de yaşadık. Bunların hepsi hayatın içinden gelen senaryolar. Karşımıza çıkan her senaryoyu elimizden geldiği kadar iyi oynamaya çalıştık.
Hayat değişiyor, şartlar değişiyor, öncelikler değişiyor. 24 sene önce seni Ankara’ya bırakıp dönerken yaşadığım büyük üzüntülerin yerini, bugün Bilkent ve TED Üniversitesi için bıraktığım mutlu günler aldı. Hep beraber biraz daha büyüdük. Artık ikimiz de bebek gibi ağlamıyoruz.

Benim kızım olduğunu zaten görenler hemen anlıyorlar ama biz ondan da öte arkadaşız, dostuz, sırdaşız. Beraber cafe latte’mizi de içeriz, biramızı da, sütümüzü de. Süt dediğime bakmayın, aslan sütünden söz ediyorum. Beraber barlarda da eğlenebiliriz, okula da gidebiliriz, Fener’in maçlarına da. İstersek Skype’da konuşuruz, istersek WhatsApp yazarız. Ankara’da da azabiliriz, İstanbul’da da veya her hangi bir yerde de. İzmir'deki şarap sohbetlerimiz de efsanedir.

İyi ki, doğmuşsun, iyi ki varsın da bütün bunları yapabiliyoruz. İyi ki benim minik kızımsın.

Seni çok seviyorum, doğum günün kutlu olsun Perin’in minik ablası.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın