Maden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Maden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Haziran 2014 Salı

Bizim Canımızın Bir Kıymeti Yoktur...

Çayımı içerken, etraftaki inşaatların yüksek katlarında, kenarlarında, hiçbir önlem almadan çalışan işçilere bakıyorum ve diyorum ki, bizim canımızın hiçbir kıymeti yoktur, sen bizim ölmemiz için bir fırsat yarat, biz hemen ölürüz. Ölmemek için önlem almak veya riskli işler yapmamak gibi cümleler bizi bozar. Havamız kaçar.

Ölürüz biz.
 
Şimdi mevsim yaz, bizim artık nehirde, gölde, denizde boğulup ölme zamanımız geldi. Yüzme havuzlarında, süs havuzlarında ölmemizde hiç duyulmamış işler değildir. Havuzların su boşaltma kanalları yüzünden kaybettiğimiz çocuklarımızın haddi hesabı yoktur. Baraj göllerinde, inşaat çukurlarına dolan sularda, ızgarası olmayan atık su kanallarında, alt yapısı olmayan şehirlerimizde ki sel sularında, her yerde ölürüz biz…
Bizde tatil demek, ölüm mevsimi demektir. Tatil yolunda trafik kazalarında ölmek en yaygın ölme şeklimizdir. Her bayram tatilinde, kaç kişinin öldüğünü hesaplar, rekor kırmaya çalışırız. Bizde, Gezi zekalısı da, geri zekalısı da, direksiyon başına geçince bir canavar kesilir. Hatalı sollamamı dersin, ters yola girmemi, kırmızı ışıkta geçmemi, trafikte riskli işler yapmamı, hepsi vardır bizde. Trafikte ölme konusunda, kimse bizim elimize su dökemez. Hiçbir yol bulamazsak, freni patlayarak kaldırıma çıkan kamyonları, otobüsleri bulur yine ölürüz.

İşyerinde ölme konusunda da hiç fena değilizdir. Hiçbir emniyet tedbiri olmayan, bu konuda bir kuruş harcanmayan tesislerde, köle gibi çalışarak da ölürüz biz. İster maden, ister tersane, bizim için hiç fark etmez. Ölürüz biz. Çalışanlarının güvenini ve sağlığını düşünen firmaların sayısı 10 elin parmaklarını geçmez.

Asabi milletiz biz. Bir anda sinirlenir, öldürüveririz insanları. Etraf ne der, hayat tarzımız yüzünden, öldürdüğümüz kadınların, kızların haddi hesabı yoktur. Hiç sorun değil, örfümüz, adetimiz, töremiz bunu gerektiriyorsa ölürüz de, öldürürüz de biz. Gergin yapımız, bize cinayet olarak geri döner. Son aylarda, yıllarda, günlük cinayet sayımız, tavan yaptı, kimsenin haberi yok.
Treni daha hızlı sürersek hızlı tren olacağını zanneder, yine ölürüz. Alelacele yapılan yolların, binaların, tünellerin, köprülerin, inşaatların çökmesi sonucu da ölürüz. Biz de hedef sağlamlık değil, belli bir tarihe kadar projeyi bitirmektir. Depreme uygun olarak yapılmayan binalar yüzünden toptan ölür, takdiri ilahi deriz.

Gaz sıkışır ölürüz, gaz patlar ölürüz, gaz sıkışmaz etrafa yayılır yine ölürüz. Kaynak yaparken ölürüz, tadilat yaparken ölürüz, tamirat yaparken ölürüz. Patron güvenlik için para harcamayı sevmez, harcasa da işçi, “ben bu zıkkımlarla çalışamıyorum der”, yine ölürüz.

Cam silerken ölürüz, cam takarken ölürüz, kutlama kurşunları, maganda kurşunları camları kırar yine ölürüz. Bunların hiç biri denk gelmezse, kafamıza ışıklı tabela veya saksı düşer yine ölürüz.

Protestocu ölür, polis ölür, asker ölür, yoldan geçen ölür, öğrenci ölür, ekmek almaya giden çocuk ölür, hepsi ölür. Bizde ki kurşunların gözü kördür. O kör kurşun gider balkonda oturan zavallı öğrenciyi bulur ve öldürür. Hastane kapılarında ölürüz, hastane, hastane dolaşırken ölürüz. Çoğu zamanda daha hastaneye bile ulaşamadan, ambulans beklerken ölürüz.
Hiçbir altyapısı olmayan şehirlerimizde sel basar, toprak kayar, çığ düşer ölürüz. Kimsede, 100 yıldır insanlar tepelerden, dağlardan akan sular, topraklar, karlar yüzünden ölüyorlar, buna bir çare bulalım, insanlar ölmesin demez.

Okullarda, işyerlerinde, askeri birliklerde yemeklerden zehirlenir ölürüz. Domuz gribinden, kuş gribine kadar, sen istediğini seç, biz hepsinden ölürüz. Bu kadar ölme stresi olan bir ülkede, sıkıntıdan da ölürüz.
Bin çeşit ölürüz de, bu işlerden bir gram ders alır mıyız? Almayız, çünkü biz böyleyiz. Bizim canımızın bir kıymeti yoktur.

14 Mayıs 2014 Çarşamba

Ne Olur Bakma Öyle...

Ne olur bakma bana öyle…Bakma, yüzüne bakacak yüzüm yok.

Yazacak bir şeyim yok ama bir yandan da bir şeyler yazmak istiyorum...


Hepimiz, günün birinde toprağın altına gireceğiz ama sen her gün o toprağın altındasın. Aşağıya inerken, bir daha hiç çıkmama şansın olduğunu da biliyorsun. Her sabah, her akşam evinden bu duygularla ayrılıyorsun. Böyle yazdığıma bakma, sizlerin nasıl bir vardiya düzeni içinde çalıştığınızı bile bilmiyoruz. İndiğiniz zaman, yarım gün mü kalırsınız, 1 gün mü kalırsınız, 2 gün mü, hiçbir fikrimiz yok… Sen bir madencisin, hem de bu topraklarda bir madencisin, senin hayatının bir değeri yoktur, yeter ki para harcamayalım. Seninle ilgili hiçbir şey bilmeyiz biz, bir tek öldüğünde haberimiz olur…

Girdiğin o madenin sağlam olmadığını, bir gün oradan çıkamama riskinin olduğunu sende biliyorsun, bizde biliyoruz. Ben, Türkiye’de hiçbir madene inmedim, uzmanlık alanımda değil ama en iyisinin bile Avrupa güvenlik standartlarına uygun olmadığını tahmin edebiliyorum. Her gün, ölme ihtimalin olduğunu bile, bile işe gitmek nasıl bir duygudur?

Ayrıca bu konuyu son 12 seneye veya da bir partinin 20 gün önce verdiği önergeye de bağlamak istemiyorum. 20 gün önce, önerge kabul edilseydi, muhtemelen bugüne kadar hiçbir somut adım atılmamış olurdu. Önerge kabul edildi diye, gelip hemen madenin kapısına kilit mi vuracaklardı? Bunun olmayacağını hepimiz biliyoruz.
Bu ülkede ki madenlerin hiç biri emniyetli değil. Ben doğduğumdan beri bu iş böyle ve hiçbir hükümet bu konuyu bir gram ileri götüremedi. Yapılanlar, kazalardan sonra, insanlar öldükten, aileler darmadağın olduktan sonra, programları iptal edip, kaza bölgesine gitmekten ibaret olarak kaldı. Sağlamlaştırma demek para demek, senin can güvenliğin demek para demek. İnsan hayatının ucuz olduğu bir ülkede kimse bu paraları ödemez.

Bütün bunları bile, bile biz mi ne yaptık? Kocaman bir hiç.. Bu sabah senden özür dileyecek yüzümüz bile yok. Biz, ilgisiz, beceriksiz, korkak, politik, yalaka ve rüzgarın estiği yöne doğru anında adapte olan bir milletiz. Bukalemun bile bize şaşkınlıkla bakıyor, çünkü onun da kendine göre bir duruşu ve hayat prensibi var.
Gözü yaşlı çocuklara, eşlere, annelere, babalara ne diyeceğim ben şimdi? Neden onlara söyleyebilecek hiçbir şeyim yok? Neden bu ülkede 50 sene boyunca hiçbir şey değişmez? Neden ölür bu madenciler? Neden ölür tersane işçileri? Bu kadar mı çaresiziz? Bu kadar mı beceriksiziz? Avrupa’nın en büyük havaalanını yapmaya soyunan millet, neden işçilerini koruyamaz.

“Sen öldün ama en azından senin ölümünden çıkarılan derslerle, kara elmas için kara toprağın altına girenler bir daha ölmeyecek” bile diyemiyorum sana. Yine öleceklerini sende biliyorsun, bende biliyorum. Gelecek 1 ay boyunca televizyonlarda orada burada yapılacak bütün açık oturumlar ve tartışma programları için de senden şimdiden özür diliyorum. Seni politika malzemesi yapmaya çalışacak olan beceriksiz politikacılar kabilesi için de çok üzgünüm.
İnsan hayatının önemi olmayan bir ülkede yaşadığın için sen şu anda kavunların konduğu soğuk hava deposunda yatıyorsun. Yine kelek çıktı…

Mekanın cennet olsun, bizi affet sevgili kardeşim…