Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Haziran 2018 Cumartesi

Hediye

Günaydın Dostlar,

“Hediye” deyince doğal olarak hepimizin aklına özel günlerde verilen armağanlar geliyor. Benim bu sabahki konum, hediye paketleri içinde bize verilen armağanlar değil. Allah'ın hediye olarak karşımıza çıkarttığı insanlar.
Hediye paketleri güzel ama diğerleri daha özeldir. En güzeli ve en özeli karşınıza çıktığı zaman da kesinlikle bir hediyedir. Böyle bir armağan da insana son gününe kadar yeter.


Hayat tesadüflerden ibarettir. Buna katılmamak mümkün değil ama bazı tesadüfler o kadar özel ve güzeldir ki Allah tarafından sizin karşınıza çıkarılmışlardır. Böyle bir durumda da artık onlar tesadüf olmaktan çıkmıştır, onlar birer hediyedir.

Ben bu hediyelerin yaşadığınız doğru hayat karşılığında karşınıza çıktığına inanıyorum. Yaşam süreniz boyunca çok güzel işler yapmışsınız, çok sevilmişsiniz, çok iyi niyetli ve doğru olmuşsunuz, çok yardımsever ve kötü gün dostu olmaya çalışmışsınız; Allah da bu özel hediyeyi karşınıza çıkartmış.

Bazen yeni doğan bir çocuk, bazen de hiç olmadık bir ortamda karşınıza çıkan bir melek. Hediye her şekilde karşınıza çıkabilir. Minicik bir kedi yavrusu bile bütün hayatınızın akışını değiştirebilir.

İçi güzel, dışı güzel bu meleklerden dünya üzerinde çok az sayıda var. Binlerce olsaydı zaten herkesin karşısına çıkardı. Önemli olan böyle bir hediye sana verildiğinde ambalajından tutun da içindeki pırlantaya kadar kıymetini bilebilmen.

Minicik bir çocuk doğar. Herhangi bir doğum değildir, o bir hediyedir. Hayat boyu senin arkadaşın, dostun, sırdaşın, desteğin olsun diye sana verilmiş bir hediyedir. Sen bilmeyebilirsin ama yüce rabbim onu sana ömrünün geri kalanını düşünerek hediye olarak vermiştir.
Sen kendi kendine hediye veremezsin. Nasıl ki doğum gününde kendi kendine hediye veremiyorsan bu hediyeyi de sen veremezsin. Hatta kimse veremez. Onu hak ettiğin düşünülüyorsa o zaten doğal olarak senin karşına çıkacaktır.

En önemli konu, böyle bir hediye senin karşına çıktığında onun bir hediye olduğunu anlayabilmek. Hediye beklemez, anında anlayıp hediyeyi kabul etmen gerekir. Yaşamın normal bir parçasıymış gibi davranırsan hediyeyi senin karşına çıkaranı gücendirirsin.
Adı üstünde, o bir hediye. Sana kız arkadaş olsun veya erkek arkadaş olsun diye karşına çıkmadı. Allah onu senin karşına çıkardı, üzerine de şöyle bir not iliştirdi; “Bundan daha iyisi ve özeli yok, en güzelini ve özelini senin karşına çıkarttım.” O değeri anlayamazsan, o değeri ölçemezsen hediyeye de yazık etmiş olursun.
Yazımın başında da belirttiğim gibi karşınıza bir hediye çıkması Milli Piyango’dan en büyük ikramiyenin çıkmasından daha düşük bir ihtimaldir. Böyle bir durumla karşılaşıncaya kadar da böyle bir şeyin olamayacağına inanırsınız.

Onun bir hediye olduğuna inanıyorsanız o kadar güzel saklayın ki ne rüzgâr, ne güneş ne yağmur ne de kar ona zarar veremesin. “Şans kapıyı yedi kere çalar.” diyorlar ama hediye karşınıza milyarda bir kere çıkar.

Unutma kendi hediyeni yaratamazsın, hediye karşına çıkarsa kendi hikayeni yazarsın.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Şubat 2016 Pazar

Kim?

Günaydın dostlar…

Bunu, klasik bir sabah yazısı değil de, bir öğlen düşüncesi olarak görelim.
Televizyon kanallarını izliyorum da, birçok kanal Suriye’ye yapılması muhtemel olan bir kara harekâtından bahsediyor. Hatta bazı kanallara göre bu işleri Suudi Arabistan ile birlikte yapacakmışız…


Emin de bu haberleri duyunca kendi kendine düşünüyor ve düşmanımızın kim olduğuna tam olarak karar veremiyor. Suriye bataklığına bulaşınca bir daha çıkabilir miyiz yoksa kaygan kumda boğulup gider miyiz konusunu hiç bilmiyorum. O konuyu bilmediğim gibi, kime saldıracağımızı da bilmiyorum.

Beşşar Esad ve Suriye ordusu mudur bizim düşmanımız? Amacımız Esad’ı devirmek midir? Eğer amacımız buysa, Esad’ı devirmenin bize ne faydası vardır?

Bilemiyorum. Belki de amacımız YPG ve PYD’ye saldırmaktır. Onların orada çeşitli özerk yönetimler kurma çalışmalarına mı karşıyız yoksa etrafı ele geçirip, Türkmenlere karşı bir etnik temizliğe girmelerinden mi çekiniyoruz? Orada yaşanacak bazı gelişmelerin, yarın buralara örnek olması ihtimali de ayrı bir konu.

Yazarken kendim de inanmıyorum ama belki de amacımız IŞİD terör örgütünü Suriye’den çıkarmaktır. IŞİD ile komşu olmak mıdır bizi rahatsız eden. Sınırdaki bir örgütün, sınırın öbür yanında nasıl faaliyetler içinde olabileceğini defalarca gördük.

Gıcık olduğumuz konu, Rusya’nın Suriye’deki varlığı mıdır? Amacımız Rusya’yı oradan çıkarmak mıdır? Geldikleri gibi, füzelerini de yanlarına alıp giderler.
Asıl derdimiz, Amerika’yı Suriye’den atmak da olabilir. Samimiyetsiz dostlukların ardında yatan gerçek, bizim de bilmediğimiz bir Amerika düşmanlığı mı acaba? Suriye ile sınırı olmayan Amerika’nın bu ülkede ne işi var?

Buldum buldum. Bence düşmanımız İran ve Hizbullah. Bu iki unsurun Suriye’den çıkmasını ve ülkenin toprak bütünlüğünün korunmasını istiyoruz.
Suriye’ye doluşmayan terör örgütü kalmadı. Ilımlısı var, ılımsızı var, istediğiniz her çeşit var. Belki de büyüklerimizin kafasındaki düşünce, ülkeyi bu terör örgütlerinden temizlemektir. Bu örgütler, bu noktada sana dost olurlar, 500 metre ötede sana karşı savaşırlar. Ne yapacağı belli olmayan örgütleri buralardan uzaklaştırmak iyi bir düşünce olabilir!
Bu konulardan çok da anlamayan bir insan olarak; Emin’in düşüncesi Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasından yana. Bunun dışında kalacak olan hiçbir ihtimalin Türkiye’nin yararına olduğuna inanmıyorum.

Yüce rabbim ülkemizi ve çocuklarımızı düşmanımızın tam olarak kim olduğunu bilmediğimiz bataklıklarda savaşa gitmek zorunda bırakmasın. Bu çocukları pul gibi zarflardan sökerek biriktirmedik. Her bir çocuk büyük bir emekle, sevgiyle, maddi, manevi çabayla bu günlere geldi.

Çocukları ailelerinin kucağından alıp al bayrakla sarmadan önce, bir kere daha, bin kere daha düşünmek gerekiyor…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

6 Şubat 2016 Cumartesi

Ben Olmayınca...

Günaydın dostlar…

“İyiler erken gider,” diye boşuna söylememişler. Bu tezi doğru çıkarmak için sanki acelesi varmış gibi, kocaman kalpli bir adam da bu erken giden iyiler zincirinin kocaman bir halkası oldu.
Ben bu sözün sadece bir atasözü olduğuna inanmıyorum. Tıbbi bir açıklaması olduğunu düşünenlerdenim. İyilik misyonu ile doğmuş olan insanlar, zararlı şeyleri dışarı atıp rahatlayamadıkları için, kendi hayatlarını bitiriyorlar. İçlerinde sakladıkları şeyler, onları bir ömür törpüsü gibi eriterek bitiyor.


Evet, kalbi kocamandı ama bu kadar stres, üzüntü, kârlılık, satışlar, işten çıkarmalar gibi konular ona çok fazla geldi. Fabrika ayarları, insanlar için iyi bir şeyler yapmak için düzenlenmiş olan o kalp, insanları üzecek parametreleri taşıyamadı.

Hepimizi şaşkın ve üzgün bırakıp gitti. Böyle beklenmedik, sırasız, erken kayıplar karşısında; sanki birisi elektrik süpürgesi ile içimdeki havayı çekmiş ve bomboş kalmışım gibi bir şeyler hissediyorum. Bir akşamüstü şaka gibi başlayan bir haber, çok kısa bir süre içinde acı bir gerçeğe dönüştü.

Nedendir bilmiyorum ama yaşlandıkça terkedilişleri daha zor kaldırmaya başladım. Belki her gün görmeye alıştığımız şehit cenazelerinin içimizde yarattığı birikimden, belki de artık eşi, dostu en sık gördüğümüz yerin, cami avluları olmasındadır. Kim bilir belki de artık sıranın yavaş yavaş bizlere de yaklaşıyor olmasının yansıttığı gerçeklerin ufuktaki parlamasındandır.

Ataköy’ün sessiz sessizliğinde en çok telaffuz edilen laf, “Neden artık hep cami avlusunda görüşüyoruz?” sorusuydu. Bizle beraber etrafımızdakiler de yaşlandı da ondan. Ben yarıyı geçtiğimi biliyorum. Sadece ne kadar geçtiğimi bilmiyorum.

İşin bir diğer acı yanı da, artık yüreğimizde kalan yaraların iyileşmiyor olmasıdır. İçimizde bir yerlerde sızlayan yaralar, her kaybettiğimiz dostumuzla beraber tekrardan kıpkırmızı bir ırmak gibi kanamaya başlıyor.
Cami avlusunda son görevimizi yerine getirmek için beklerken, bütün kaybettiklerimiz bir film şeridi gibi gözümün önünden geçiyor. Rahmetli dedemden tutun da, minicik çok güzel bir kıza kadar çok uzun bir film bu. Hayatımızdaki iyilerin birçoğu bizi bıraktılar, gittiler. Onlar artık Hulusi Kentmen ile sohbet ediyorlar.

Son görev ortamlarının en çok kullanılan cümlelerinden biri de, “Görüyorsunuz işte, bu yalan dünyada hiçbir şeyi kendimize çok da dert etmememiz lazım,” cümlesidir. O anki üzüntüyle sık sık tekrarlanan bu cümle, daha merhumun yedisi çıkmadan unutulur gider ve her zamanki koşuşturmamıza geri döneriz.

Bir bakıma da devam etmek zorundayız. Üzüntümüz içimizde baki ama bir yandan da hayatın acı parametreleri kılıçlarını çekmişler, karşımıza dikilmişler bizi bekliyorlar. Gidenler için de, kalanlar için de yaşamamız gerekiyor.

Tabi ki, en yakınlar hiçbir zaman unutmayacak ama her gün hayatımızın bir parçası olan konuların ve insanların birçoğu, artık burada olmadığımızı hiç bilmeyecekler…
Allah, herkese sevdikleriyle beraber uzun ömürler versin.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

3 Mayıs 2015 Pazar

Kalp Çok Değerli Bir Hediyedir

Günaydın Dostlar,

Her hediye bitmiş miydi de gittin kabini verdin? Başka bir şey versen olmuyor muydu?

İnsan bir paket Burçak alır, götürür. Hadi bilemedin bir şişe Coco Mademoiselle al, götür. Hemen langırt diye kalbini vermek de nereden çıktı?
Verdin kalbini, aldı gitti. Şimdi onunla ne yapacak zannediyorsun? Evindeki en müstesna vitrinin en özel köşesindeki Bohemya kristalini çıkarıp onun yerine mi koyacak zannettin?


Sana kötü bir haberim var arkadaşım. Nereye koydu biliyor musun? Çamaşır deterjanları ile yumuşatıcıların durduğu tozlu rafa koydu. Hatta birazcık da onların arkasına doğru koydu ve dolabın kapağını kapattı. Senin günlerdir sevgilinin kokusu zannettiğin kokular, aslında yumuşatıcıdan gelen gül kokuları.

Verdin kalbini, alıp gitti. Şimdi kalbinin içine sıçarsa görürsün gününü. Yatağa yattığın her akşam kalbine bir şey yapmaması için Allah’a dua et.

Verdin kalbini, alıp gitti. Git geri iste, verecek mi bakalım! Hayatta vermez. Artık onun oldu. O gelip de senden kalbini istemedi. Salak salak sen kendi ellerinle teslim ettin. Mahkemeye gitsen “Kalbimi geri istiyorum.” desen kazanamazsın. Hâkim adama demez mi ki “Kendi gönül rızanla vermişsin.” diye.
“Hâkim bey ben ne yaptığımı bilmiyordum, o da beni seviyor zannettim, verdim kalbimi.” diye istediğin kadar ağla. Hiçbir mahkemede o kalbi geri alamazsın.
Deterjandı, yumuşatıcıydı derken bir gün eli çarpsa ve kalbin yere düşüp bin parça olsa ne halt edeceksin? Öyle deme, her an kalbinin parçalarını yerlerden toplayabiliriz. O da iyi niyetliyse ve de kırılan kalbinin parçalarını toplayıp sana geri vermek istiyorsa tabii. Yoksa o da yok. Toplar hepsini, atar çöpe, sen de kalpsiz kalırsın.


Tek bir kalbin vardı, onu da orantısız bir şekilde hediye ettin.

Hediye demişken büyük şirketlerin hepsinin bir hediye kabul etme prosedürleri vardır. Eski işyerimde de böyle yazılı bir uygulama vardı. Detaylarına girmeyeceğim ama özet olarak, birine bir yerlerden bir hediye geliyorsa o hediyenin günlük yaşamında alabileceği hediyelerden daha abartılı olmaması gerekiyordu.
Örnek olarak bir insana bir kutu çikolata hediye gelebilir ama Patek Phillippe saat hediye gelemez. Şirketlerin yaşamında orantısız hediyeler hiçbir zaman kabul görmez.

Şirketlerin bile kabul etmediği orantısız bir hediyeyi sen gidip birilerine veriyorsun. Kalp verebileceğin en orantısız hediyedir. Verdiğin kişinin onun özelliğini ve değerini iyi anlamış bir insan olması şarttır. Yanlış birine verirsen gider koyar olmadık bir yere, sonra geri de alamazsın. Eşinden dostundan kalbinle ilgili haber bekler durursun.

Yere düşüp kırılan bir kalbin diyelim ki bütün parçalarını topladın ama yine de bir yerlerde toplayamayacağın minicik parçalar kalır. Senin arkandan getirir elektrik süpürgesini, çeker hepsini içine, olur biter.

Büyük bir sabırla ve azimle yeniden dağılan kalbini toplamaya çalışırsın. Bu 100 bin parçalık bir puzzle yapmaktan daha zor bir iştir. Güçle ve sabırla bir şekilde bir yerlere getirirsin. Minicik parçalar kaybolmuş ama görünüşünü etkilemedi. Dışarıdan bakınca fark edilmiyor.
Dışarıdan fark edilmese de sen biliyorsun o parçaların eksik olduğunu. Allah kahretsin ki o parçacıklar eksik artık.

Zar zor toparlayıp yapıştırdığın kalbini bir daha hediye edebilmek için nasıl güveneceksin insanlara? Zaten eğreti duruyor, en ufak bir yanlış harekette hemen yeniden dağılabilir. Unutma ki her dağılışında bir takım minicik parçacıklar daha kaybolur.
Eksikler yavaş yavaş gözle de görülür hale gelir.

Dağılan ve birleştirilen kalp o kadar hassastır ki ona talip olacak kişinin kalbi pamuklar içinde taşıması gerekir. Sertçe bir yere bile koyamazsın, her an bir yerleri kopabilir. Unutma, çok zor toparladın. Uzun geceler Fettah Can ile beraber tek tek birleştirdiniz o parçaları.
Korkarsın artık, veremezsin. "Verdim gitti." diyemezsin. Artık eskisi gibi sağlam değil kalbin. Çamaşır suyu yüzünden yerlere düştü parçalandı.

Kalbine talip olan şahıs, elinde pamuk bir kalp koruması ile gelmediyse hemen yolla gitsin. Alır kalbini, koyar musluk açıcıların, kireç sökücülerin arkasına ve bu sefer Emin bile kurtaramaz seni.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

1 Nisan 2015 Çarşamba

1 Nisan Şakası...

Günaydın dostlar.

Dün sabahki yazımın başlığına “Rüya” demiştim; aslında bugünkü yazım için de en uygun başlık “Kâbus” olurdu diye düşünüyorum ama şartlar ne olursa olsun karamsar düşünmeyi sevmeyen ve neşesini kaybetmeyi istemeyen bir insan olarak, sabah sabah böyle bir başlık atmak istemedim.
Dün yaşananlar bugün yaşansa 1 Nisan şakası zannedebilirdik ama ne yazık ki hepsi dün yaşandı. Gerçekten neler olduğunu belki de hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyeceğiz. Bu aşamada tek bildiğim konu, bütün hayatım boyunca ülkenin tamamında elektriğin gittiğini hiç görmemiş olmamdır.


Sabah yazılarımı okuyan arkadaşlarım, sağ olsunlar “elektrik kesintisi ile ilgili detayları senden bekliyoruz” diye mesajlar atmışlar ama benim neler olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Paraları ödenmediği için özelleştirilmiş elektrik şirketleri kesti senaryosundan tutun da, Avrupa bizi devreden çıkardı senaryosuna kadar her şeyi duyduk. Nükleer santrallere ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu göstermek için yapıldı diyenleri de unutmayalım. Benim şahsi görüşüm, Emre Belezoğlu ile bir alakası olabilir.

Ben ne olduğunu bilmiyorum ama beni nasıl etkilediği hakkında bir fikrim var. Bilgisayarın başında internetten bir şeye bakıyordum ve tıkladığımda yeni sayfa açılmadı. Dünyanın en ileri gitmiş, refah seviyesi en yüksek, mükemmel bir altyapısı olan ülkelerinden birinde yaşadığım için, elektriklerin kesileceği aklımın ucundan bile geçmedi.

İçime doğmuş herhalde akşam yatarken telefonumu şarja takmıştım. Bir müddet sonra telefonda, sosyal ortamda Ankara, İzmir gibi şehirlerde de elektriğin kesik olduğunu görüp, kendi kendime “bizim gibi ileri gitmiş bir devlete hiç yakışmıyor” diye düşündüm. Ben 3 büyük il zannederken meğerse 3 il dışında her yerde gitmiş. Onlarda elektrik konusunda İran’a bağlı oldukları için yırtmışlar.

Artık her şeyin altında bir şey arar olduk ya, durun bakalım bunun altından ne çıkacak diye düşündüm kendi kendime. Elektrikler gelince garip bir takım haberler duyacağımı bekliyordum ama savcının rehin alınacağını tahmin edememiştim. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun.

Dünkü yaşananlar bana kaçırılan Mısır uçağını hatırlattı. Uzun yıllar önce bir Mısır uçağı Malta’ya kaçırılmıştı. Uçağa operasyon düzenleyen Mısırlı askerler bütün rehinelerin ölmesine neden olmuştu. Böyle bir operasyonda bütün rehineler ölüyorsa, yaşanan süreç şu veya bu sebeple arzu edilen sonuca ulaşamamış demektir.
Elektriklerin olmamasının bir de iyiliği oldu 4,5 saat boyunca epeyce kitap okudum. Elimin altında duran bir türlü yol alamadığım kitaplarda sona yaklaştım. Elektrik olmayınca sucu bile su getirmedi. Aklınıza gelebilecek her şey etkilendi. Hızlı tren postuna bürünmüş Boğaziçi Ekspresinin 1300 yıllık dizel lokomotifleri tarafından çekilerek getirildiklerin görmek beni derinden yaraladı.
Benim ev hayatım etkilendi ama ondan daha da önemlisi bütün ülke etkilendi. Benim evde de, ülkenin tamamında da her şey durdu. Avrupa’dan, Amerika’dan yazıştığımız insanlara izah edebilme çabası da cabası oldu. Adamlar bu kadar ileri gitmiş bir ülkede elektriğin nasıl kesilebileceğini anlayamadılar. Demek ki biraz daha ileri gidersek, mum ışığı bile kalmayacak iyice karanlığa gömüleceğiz.

Bence bu olaydan çıkarmamız gereken ders, bu ülkeyi bir saniye de felç etmenin bu kadar kolay olmasıdır. Bu sayede dosta düşmana bunu da göstermiş olduk. A’dan, Z’ye her şey bir anda devre dışı kalabiliyor ve iki bidon jeneratör yakıtından başka hiçbir yedekleme planımız yok.

En dikkatimi çeken konulardan birisi de, dün yaşadığımız kâbus dolu günden sonra, Türkiye’nin en çok okunan gazetesinin internet sitesindeki 5 manşet haberden 3’ünün futbol ile alakalı olması oldu.
Bugün kimsede 1 Nisan şakası yapacak moral de yok, arzu da yok. Planladığınız şakalarınızı seneye saklayın; dünden sonra kimse de şaka kaldıracak hal kalmadı.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

24 Eylül 2014 Çarşamba

Garip Bir Kronoloji...

Günaydın dostlar...

Gerçekten de garip bir kronoloji.

Demin dikkatimi çekti ben Facebook’a gireli tam 7 yıl olmuş. Facebook ile ilk tanışmam, sevgili kardeşim Tayfun’un ısrarları sonunda 2007 yılının Ekim ayında olmuştu. O günden bugüne kadar da birçok şey yaşanmış.
Bu da demek oluyor ki, ben 7 yıldır insanların yarısı yenmiş yemeklerinin resimlerini görüyorum. Gerçekten de zaman çok çabuk geçmiş. Doğu Karadeniz yollarında, Gece Yolcuları’nın müziği eşliğinde keyifli bir seyahat yaparken, dönüşte Facebook’a gireceğime dair Tayfun’a söz vermiştim. Giresun’da denize karşı rakı içtiğimiz akşamlar tam 7 yıl geride kalmış.


Aslında Facebook’a girip ne yapacağımı da çok da anlamamıştım ama yine de herkes girdiğine göre bir bildikleri vardır herhalde diye düşündüm. Facebook’a asıl çağ atlatan, akıllı telefonlardan check in yapabilme ve resim çekip anında ekleyebilme olayıdır.

İstanbul’a geldiğime Facebook’a girecektim ve de ilk arkadaşım Tayfun olacaktı, öyle anlaşmıştık ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Benim girmemle beraber başka bir arkadaşımızdan arkadaşlık talebi geldi ve ben de ne olduğumu anlayamadan kabul ettim. Daha saniyesinde bir arkadaşım oldu ve maalesef Tayfun ikinci arkadaşım oldu. Tayfun da şaşırdı. "Bu da kim?" demeye başladı. Vallahi ben de bilmiyorum nasıl oldu ama bir anda arkadaş oluverdik.

Facebook’un sevmediğim tarafları da var ama genelde artıları eksilerinden daha fazla. Facebook olmasaydı birçok arkadaşımla buluşamaz, birçok kişiyle hiç tanışamazdım. Liseden hemen sonra yurt dışına gidip, 18 sene sonra döndüğüm için birçok arkadaşımla, dostumla irtibatım kopmuştu ama Facebook sayesinde birçoğu ile tekrardan buluşma imkânımız oldu.

Anlayacağınız Facebook’un katkıları inkâr edilemez. Şimdi olsa o kadar büyük sorun olmazdı ama bizim zamanımızda gittin mi buralardan kopuyordun. Telefon bile 1,5 günde bağlanıyordu. Fenerbahçe’nin maçlarının sonuçlarını, gelen gazetelerden 12-15 gün sonra öğreniyorduk.

Garip bir sıralama dedim ama bir nevi bir hatıra defteri gibi bir şey. Sizin her akşam deftere bir şeyler yazmanıza gerek yok; o sizin adınıza iyiyi de, kötüyü de bünyesinde saklıyor. O hiç unutamadığınız gece de orada saklı, hiç hatırlamak istemediğiniz gün de. Acılar, tatlılar her şey sıraya dizilmiş.
Hiç sevmediğiniz insan da orada, bir türlü unutamadığınız insan da Facebook’ta. Ya o ortaokuldaki sevgiliniz? Bu platform olmasa onu bir daha nasıl görecektiniz. Ne kadar tipsiz bir insanla evlendiğini nereden bilecektiniz?

Her zaman “Hayatta yarın ne olacağı belli olmaz.” derim ama Facebook’ta bir saniye sonra ne olacağı belli olmaz. En ummadığınız, keyfinizin çok da yerinde olmadığı bir akşamda, hayatınızın bütün akışını değiştirecek olan o mesaj geliverir. Bir anda ruh haliniz de değişir hayatınız da.
İnsanlar genel de güzel şeyleri, yemeleri, içmeleri paylaşıyorlar ama hayat her zaman güllük gülistanlık da değil. Geçen kış, bir sınıf arkadaşımızın artık bizle olmadığını da Facebook’tan öğrenmiştim… Her zaman da güldürmüyor bu ortam.

Benim arkadaş listem 900 kişi kadar ve bu listeden 15-16 tane arkadaş artık bizle değil. Hiçbirini listemden çıkarmaya kıyamıyorum. Zaman zaman resimleri karşıma çıktığında; onlarla yaşadıklarımı, güzel günleri hatırlıyorum.
Başta sabah sohbetlerinde çok şey paylaştığımız sevgili Feridun ağabey olmak üzere, Tatilya’daki sevgili çalışma arkadaşım Serhad’a kadar hepsinin mekânları cennet olsun. Hiç birinizi unutmadım ve unutmam da mümkün değil.

İstanbul zor bir şehir, ulaşım kolay değil, dolayısıyla görüşmek de hiç kolay değil. Facebook sayesinde en azından eş, dost, akrabanın ne yaptığından haberimiz oluyor. Bir açığı kapatıyor.
Facebook’ta hep gülen yüzler görmek arzusuyla hepinize güzel bir gün diliyorum…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

25 Ağustos 2014 Pazartesi

Benim Halen Umudum Var...

Günaydın dostlar...

Ferdi baba “huzurum kalmadı” diyor ama ben onu eskiden hep “umudum kalmadı” diyor zannederdim. Belki de çok farklı değil ama huzurunuz kaçsa da, umut her zaman vardır. Oranı yüksek olabilir veya çok az olabilir ama umut her zaman vardır.

Düşündüğünüz zaman, biz aslında hiçbir şeyi bilmiyoruz, hep umut ediyoruz. Yola çıkarken, gideceğimiz yere muhakkak varacağımızı düşünüyoruz ama aslında bilmiyoruz, sadece umut ediyoruz. “Ağabey saat 3’te caddede buluşalım” derken, bütün yaptığımız saat 3’te orada olmayı umut etmektir.
Yola çıkmak demişken son günlerin favori konusu yüksek hızlı trenimizden bahsetmeden olmaz. Pendik – Ankara 4 saat. Pendik’e vardıktan sonra oradan Mecidiyeköy’e gitmek 4,5 saat ama o ayrı bir konu. Nedir 4 saat? Varış süresi değildir. 4 saatte varma umududur. Trenlere meraklı bir insan olarak en kısa zamanda ben de bu treni deneyip bu umudu taşımak istiyorum. Umarım kıçı, başı kopmadan Ankara’ya varır da, umudumu boşa çıkarmaz.
Umut hayatımızın her aşamasında yerini alır. Kalp bu, gider sever birini. Hiç bilmediği, görmediği insanı da sevebilir. Peki, o insan da seni sever mi? Bilemezsin, sadece umut edebilirsin. Seni, o insana kalbini açtıran, onun da seni seveceği umududur. Kimse oturup da, "O beni sevmese de fark etmez, ben onu seveceğim" hissiyle yola çıkmaz.

O da seni düşünüyor mudur acaba? Kim bilir. Belki düşünüyordur, belki de umurunda bile değilsindir. Belki de seni çoktan unutmuştur ama bunu kabullenmek içindeki umudu öldürmektir. Yapamazsın, içindeki umut fışkırmasa da, kombi alevi kadar yanmaya devam etsin istersin. Minik alev söndüğü gün; bütün oda, bütün ev, her yer kapkaranlık olur. Meğerse o minicik alevmiş her yeri aydınlatan.

Umut her şeydir. Umudun olmadığı yerde ışıklar söner, ortamı soğuk ve karanlık bulutlar kaplar. Hayatta umudunu kaybetmekten daha kötü bir şey yoktur. Zavallı insanları radikal işlere sürükleyen de kalplerindeki biten umutlardır.

Umut olmasa, averaj yılda bir seçim kaybeden Kemal amcam halen seçimlere girer mi? Bir dakika bu kötü bir örnek oldu. Doğru söylüyorsunuz, bence de bu sayılmaz. Onlar politikacı, koltuk sevdası filan oralarda başka parametreler var…

Kalplerimizdeki umuttur bizi bu takımların peşinden koşturan, hayatımızın en önemli parçası haline getiren. Her sene şampiyon olma umuduyla başlarız sezona. Bizim gibi fakir ülkelerin futboldan sonraki ikinci gerçeği de televizyon dizileridir. Ebe nine uçurumdan düşer ve iki dakika sonra dizi yaz tatiline girer. Şimdi 3 ay boyunca bekle dur "Acaba ebe nine yırtacak mı?" diye. Kimseye söylemesek de, bütün yaz boyu "yırtar inşallah" diye umut ederiz.
Her zaman söylediğimiz gibi, insanları yaşatan kalplerindeki umutlardır. Konu ne olursa olsun içimizde bir umut taşırız. Yeni bir iş bulma umudu, okulu bitirme umudu, para kazanma umudu, hepsi birer umuttur. Burada ihtimali en az olan umut da, piyango kazanma umududur. O minicik umut, insanlara yıllarca bilet aldırır.
Umutlarınızı iyi saklayın ama hemen elinizin altında, kolay erişilebilir bir yerde olmalarında da yarar var. O gün geldiğinde umut deposundan hemen çıkartabilmeniz lazım.

Beyninizin minicik bir kısmında umutlarınız her zaman hazır beklesin. Umutlar ne çok yakın, ne çok uzak ama hepsi oralarda bir yerlerde…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

2 Haziran 2014 Pazartesi

Hayatta Ne Olacağı Hiç Belli Olmaz

Günaydın Dostlar,

Gelin bu sabah bu günleri bir kenara park edelim, çok eskilere gidip İstanbul’dan New York’a Delta Airlines ile kısa bir yolculuğa çıkalım. Net bir tarih vermek zor olsa da otuz beş yıl kadar öncesine gidersek doğru bir yerlere varmış oluruz.
Türk Havayolları’nın, New York’a uçmadığı dönemlerde bütün Amerika seyahatlerimi Delta Havayolları ile yapardım. Birçoğunuzun da bildiği gibi bu seyahat rüzgar durumuna bağlı olarak genelde on bir saat gibi bir sürede tamamlanır.


Delta Havayollarının o yıllarda bu uçuşları yapan uçaklarının (yanılmıyorsam Boing 757 veya 767 idi) ikişer koltuk cam kenarlarında, beş koltuk ortada gibi bir oturma düzeni vardı. Beş koltuğun ortasında bir yerlere düştüysen felaket bir durumdu. Geçmez o yolculuk.

Bu gibi durumlara düşmemek için ben her zaman cam kenarındaki iki koltuktan cam kenarında olmayanını alırdım. Bu tarafta hiç olmazsa koridor var, bir ferahlık var. Cam kenarında insana sıkıntı basar vallahi. Bir de koridor tarafında oturan uyudu mu bitersin. Tuvalete gitmek bile bir kâbusa dönüşür. Uyandırsan bir türlü uyandırmasan altına edeceksin. Bir şey olsa da kendiliğinden uyansa diye beklersin.

Ben cam kenarındaki iki koltuktan, koridor tarafında olanına oturdum ve on dakika sonra da cam kenarındaki koltuğa benim yaşlarımda bir kadıncağız geldi. Daha iki dakika geçmeden de çekti battaniyeyi kafasına ve uyumaya başladı.

Ne içecek için uyandı ne de yemek için uyandı. Zaman zaman gözlerini açıp, sinir sinir etrafa bakıp yine kapatıyordu. Ne milletten olduğunu bile anlayamadım. Bizden midir, Amerikalı mıdır yoksa Mozambik’ten midir hiç belli değil. Kadıncağız ne tuvalete kalktı ne de yerinden kalktı. Uyudu da uyudu.

Bana da yol boyunca kelime etmedi. Ben de yolda konuşmayı çok sevmediğim için aslında bu durumdan çok da şikâyetçi değildim.
New York’a inmemize altmış dakika kala pilot bir anons yaptı. “Sayın Yolcularımız, hava şartları nedeniyle yolculuğumuzun geri kalan kısmı biraz zor geçecek ve her zamanki normal türbülanstan bahsetmiyoruz.” gibi bir şey söyledi. Herkes yerine oturdu, kemerler bağlandı ve beş dakika sonra uçak sallanmaya başladı.

Bizim cam kenarındaki teyze de uyandı ve şaşkın gözlerle etrafa bakmaya başladı. Bana dönüp aksanlı bir İngilizce ile “What is wrong?” dedi. (En azından Amerikalı olmadığını anladık). “Hava kötüymüş, biraz türbülansa girdi uçak.” dedim. Bu arada da uçağın sallanmasının boyutu daha önce hiç görmediğimiz boyutlara gelmeye başladı. Ben çok korkmuyorum ama koltukta yerimden kıpırdamadığım da kesin.
Uçak gidiyor, biraz düşüyor, biraz motorlar zorlanıyormuş gibi oluyor, biraz gereğinden fazla hızlı gidiyormuş gibi oluyor, biraz burnu havaya kalkıyor, biraz gidip düşüyor, biraz yana yatıyor, biraz kamyon çarpmış gibi oluyor vs. Bizim teyze bir anda benim elime yapıştı. Bir saniye önce yüzüme bakmayan insanla şimdi el ele oturuyoruz. Hem de nasıl bir el ele oturmak. Öbür eliyle de uzanmış koluma yapışmış. Hayatım boyunca böyle iki elle, iki kolla sarılarak kimseyle oturduğumu hatırlamıyorum.

Ellerimizin kollarımızın stresten ter içinde kaldığını hatırlıyorum ama teyze mengene gibi tutuyor, bütün uçak çekse ayıramaz. Zaman geçmek bilmiyor ve ben de kendi kendime “Ne bitmez altmış dakikaymış.” deyip duruyorum. Kadın korkudan ölmek üzere, üçüncü bir eli olsa onla da sarılacak. Uçak sallana ballana gittiği için ben de milim yerimden kıpırdamıyorum ki bir de ben uçağın dengesini bozmayayım diye.

Kendimi kasmaktan ve gerginlikten fanilamın sırılsıklam olduğunu hissediyorum. Tamam, itiraf ediyorum; donuma kadar sırılsıklamdım. Kadın da elleri kolları aldı vermiyor, böyle garip bir pozisyonda kaldım.

Yüzlerce kere uçmuş ve kendi çapında çok ciddi türbülanslar yaşamış bir insan olarak ben bile o uçaktaki son bir saati unutamam. Bazen hadi iki sohbet edelim dersin yedi saat uçar gider, bazen de yedi dakika geçmez.
Sonunda Allah’ın izniyle New York’a indik. Uçak körüğe yanaştığında kadıncağız halen titriyordu ama ellimi bırakmaya hiç niyeti yoktu, unuttu onu orada. Gariptir bu hayat denilen yarış. Bazen hiç beklemediğin, hiç tanımadığın bir insanla el ele oturtur seni. Yarın ne olacağı da kimin gelip elini tutacağı da hiç belli olmaz.

Pasaport kuyruğuna girerken bizim teyze yanıma gelip, “I remember you.” dedi. Ben de onu “Bu yaşanan bir saati hiçbir zaman unutmayacağım.” diyor diye algıladım ve “Me too.”  deyiverdim.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…
 

14 Mayıs 2014 Çarşamba

Ne Olur Bakma Öyle...

Ne olur bakma bana öyle…Bakma, yüzüne bakacak yüzüm yok.

Yazacak bir şeyim yok ama bir yandan da bir şeyler yazmak istiyorum...


Hepimiz, günün birinde toprağın altına gireceğiz ama sen her gün o toprağın altındasın. Aşağıya inerken, bir daha hiç çıkmama şansın olduğunu da biliyorsun. Her sabah, her akşam evinden bu duygularla ayrılıyorsun. Böyle yazdığıma bakma, sizlerin nasıl bir vardiya düzeni içinde çalıştığınızı bile bilmiyoruz. İndiğiniz zaman, yarım gün mü kalırsınız, 1 gün mü kalırsınız, 2 gün mü, hiçbir fikrimiz yok… Sen bir madencisin, hem de bu topraklarda bir madencisin, senin hayatının bir değeri yoktur, yeter ki para harcamayalım. Seninle ilgili hiçbir şey bilmeyiz biz, bir tek öldüğünde haberimiz olur…

Girdiğin o madenin sağlam olmadığını, bir gün oradan çıkamama riskinin olduğunu sende biliyorsun, bizde biliyoruz. Ben, Türkiye’de hiçbir madene inmedim, uzmanlık alanımda değil ama en iyisinin bile Avrupa güvenlik standartlarına uygun olmadığını tahmin edebiliyorum. Her gün, ölme ihtimalin olduğunu bile, bile işe gitmek nasıl bir duygudur?

Ayrıca bu konuyu son 12 seneye veya da bir partinin 20 gün önce verdiği önergeye de bağlamak istemiyorum. 20 gün önce, önerge kabul edilseydi, muhtemelen bugüne kadar hiçbir somut adım atılmamış olurdu. Önerge kabul edildi diye, gelip hemen madenin kapısına kilit mi vuracaklardı? Bunun olmayacağını hepimiz biliyoruz.
Bu ülkede ki madenlerin hiç biri emniyetli değil. Ben doğduğumdan beri bu iş böyle ve hiçbir hükümet bu konuyu bir gram ileri götüremedi. Yapılanlar, kazalardan sonra, insanlar öldükten, aileler darmadağın olduktan sonra, programları iptal edip, kaza bölgesine gitmekten ibaret olarak kaldı. Sağlamlaştırma demek para demek, senin can güvenliğin demek para demek. İnsan hayatının ucuz olduğu bir ülkede kimse bu paraları ödemez.

Bütün bunları bile, bile biz mi ne yaptık? Kocaman bir hiç.. Bu sabah senden özür dileyecek yüzümüz bile yok. Biz, ilgisiz, beceriksiz, korkak, politik, yalaka ve rüzgarın estiği yöne doğru anında adapte olan bir milletiz. Bukalemun bile bize şaşkınlıkla bakıyor, çünkü onun da kendine göre bir duruşu ve hayat prensibi var.
Gözü yaşlı çocuklara, eşlere, annelere, babalara ne diyeceğim ben şimdi? Neden onlara söyleyebilecek hiçbir şeyim yok? Neden bu ülkede 50 sene boyunca hiçbir şey değişmez? Neden ölür bu madenciler? Neden ölür tersane işçileri? Bu kadar mı çaresiziz? Bu kadar mı beceriksiziz? Avrupa’nın en büyük havaalanını yapmaya soyunan millet, neden işçilerini koruyamaz.

“Sen öldün ama en azından senin ölümünden çıkarılan derslerle, kara elmas için kara toprağın altına girenler bir daha ölmeyecek” bile diyemiyorum sana. Yine öleceklerini sende biliyorsun, bende biliyorum. Gelecek 1 ay boyunca televizyonlarda orada burada yapılacak bütün açık oturumlar ve tartışma programları için de senden şimdiden özür diliyorum. Seni politika malzemesi yapmaya çalışacak olan beceriksiz politikacılar kabilesi için de çok üzgünüm.
İnsan hayatının önemi olmayan bir ülkede yaşadığın için sen şu anda kavunların konduğu soğuk hava deposunda yatıyorsun. Yine kelek çıktı…

Mekanın cennet olsun, bizi affet sevgili kardeşim…

25 Nisan 2014 Cuma

Rukiye...

Günaydın dostlar...

Rukiye, 23 yıl önce güzel bir bahar sabahında açmış gözlerini dünyaya. Daha doğrusu hiç açamamış. Rukiye doğduğu günden beri hiç görmemiş. "Gözümün bir tanesinden çok hafif bir ışık görebiliyorum, buna da şükür" diyor.

Görmenin nasıl bir şey olduğunu hiç bilmiyor. Evet, hiç bilmiyor. "Hiç bilmediğim için de eksikliğini hissetmiyorum" diyor sevgili Rukiye.

Rukiye der ki “Görmek önemli değil, kalp gözüyle bakabilmek önemli”...
Kolay geçmemiş çocukluğu minik Rukiye’nin... Hazırlanmış küçük Rukiye, ailece düğüne gidecekler. “Sen körsün, düğünde ne işin var?" demiş ailesi. Okumak istiyor, kendini geliştirmek istiyor bu sevimli küçük kız. “Sen körsün, okuyup da ne halt edeceksin?” diyorlar. Küçük Rukiye çok üzülüyor ama içinden de hiç bir zaman diğer insanlardan bir eksik yanı olduğunu kabul etmiyor. "Muhakkak kendimi geliştireceğim, muhakkak hayallerime ulaşacağım" diye kendi kendine söz veriyor.

Bir şekilde okula yazılıp kendini geliştiriyor ve daha sonra da bakıyor ki bu aile ile bir yere varamayacak, yaşı büyüdüğünde başlıyor tek başına yaşamaya. Bir yandan kendini geliştiriyor, bir yandan da kendi başına yaşayabileceği düzeni kuruyor. Her gün, her insandan, her ortamdan, her şeyden bir şeyler öğrenmeye çalışıyor. Tek başına bütün işlerini hallediyor. Sabah çay demlemekten tutun da, çamaşır yıkamaya, ütü yapmaya, yemek yapmaya vs vs ... kadar her işini yapabiliyor. Cam bardağa ilk önce biraz çayın deminden koyuyor sonra da biraz su. Biliyor Rukiye ne kadar koyacağını, açık mı, koyu mu olduğunu. Kendiyle de çok barışık “Bir kaç kere elimi yaktığım da olmadı değil” diyerek gülüyor.

Kahvaltı bitince düşüyor sokaklara, otobüs durağına yürüyor. Evet, Rukiye bütün gün evde oturmuyor. Rukiye’nin bir işi var. Hergün otobüsle gidiyor, otobüsle dönüyor. Bizleri oturma odalarımızdan alan servis araçları gibi değil, bildiğimiz belediye otobüsü. Mor olanlarından bile değil, bildiğimiz güneşten kırmızısı solmuş belediye otobüsü. Çağrı merkezinde çalışıyor Rukiye. Ekrandaki yazıları sözlere çeviren bir program sayesinde işini halletmiş. Otobüsün her gidişini, her duruşunu, her dönüşünü tek tek biliyor. Artık o kadar iyi biliyor ki, hata yok, atlama yok, her gün doğru durakta iniyor. Sıfır hata... Biliyor Rukiye düzenin dışına çıkamayacağını, yanlışlıkla iki durak sonra inerse, hiç bilmediği bir macera ile baş başa kalacağını. O yüzden hiç hata yapmıyor. Cin gibi maşallah. Akşam, çıkış saatine göre hangi otobüse denk gelebileceğini de çok iyi biliyor. İş bu, her gün aynı saatte çıkamayabiliyorum diyor.

Rukiye de akşam dizileri seyrediyor, haberleri dinliyor. O da takip ediyor Ebe Niney'i, Şahika Hanım'ı, Fatmagül ablayı.

"Bütün bunları nasıl yapabiliyorsun?" diyenlere “Vallahi hayatta ne sorunları olan insanlar var, ben durumuma bin kere şükrediyorum” diye karşılık veriyor.
Var be Rukiye. Cidden hayatta çok büyük sorunları olan insanlar var. Bir de hiç bir sorunu olmadığı halde sürekli söylenen, kıçını kaldırmaktan aciz insanlar var.
Hepimizin, Rukiye’den öğreneceği çok şey var. Hayata bakış açısı ve olumlu yaklaşımlarıyla Rukiye’ye hayran olmamak elde değil ...

Rukiye bir dakikasını boşa harcamıyor, sürekli öğreniyor, sürekli kendini geliştiriyor. Bizlerin de bunu yapmaması için bir neden var mı?

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

17 Nisan 2014 Perşembe

Arayış İçinde Geçen Bir Ömür

Günaydın Dostlar,

Hepimiz sürekli olarak bir arayış içindeyizdir.

Bildiğimiz şeyleri de ararız, bilmediklerimizi de. Samanlıkta iğne de ararız, hayatın anlamını da. Çoğu zaman ne aradığımızı bilmeden ararız. "Mutluluğu arıyorum." deriz ama bizi mutlu edecek şeyin ne olduğunu da bilmeyiz. Garip bir cazibesi vardır aramanın. Ne olduğunu bilmesek de bir şeyleri bulma ümidi hoşumuza gider. Bazen de gerçeği bildiğimiz ve olmasının hiçbir zaman mümkün olmayacağını hissettiğimiz halde yine de ararız.

Çocuklar, yürümeye başladıkları ilk yıllarda bayılırlar bir şeylerin içine, arkasına saklanmaya. "Birileri beni arasın bulsun." ruh hali daha ilk yıllarda başlar. Ne şekilde olursa olsun, güzel bir duygudur aranmak.
Annelerin sakladığı çikolataları aramakla başlar bizim yolculuğumuz. Günümüzde çok geçerli olmasa da bizim çocukluğumuzda "misafir çikolatası" diye bir şey vardı. Annelerin en önemli görevlerinden biri de misafir çikolatasını saklamaktı. Neden? Habersiz bir misafir geldiğinde ikramsız kalmamak için. Kimsenin evinde telefon olmadığı için habersiz misafir gelmesi durumu çok yaygındı. Ömrümüz misafir çikolatası aramakla geçti. Bulduğun zaman da iki kat daha tatlıdır o çikolatalar ama hepsini bitiremezsin yoksa annen fark eder.
Herkes, bir şeylerin arkasına saklanacak; bir kişi de bütün bu saklananları arayıp bulacak oyunu, aramak işinin sistemimize yüklendiği en büyük dönemdir. Yüzyıllardır dünyanın her yerinde oynanan, cazibesi hiç bitmeyen bir oyundur.

Arayış her yerdedir. Tuttuğun takımın kale önünde gol araması, bir yerlere girerken üstünün aranması, kaybolan şeylerin aranması her yerde, her ortamda bir arayış vardır. Aslında özlem de bir arayıştır. Restoranlara gider, sosyal platformlara yarı yenmiş tabaklarımızın resimlerini koyar, sevdiklerimize "Gözlerimiz sizi aradı." diye mesajlar yazarız. Dostlarla, sevilenlerle bir şeyler paylaşmak aramaların en sıcak olanlarındandır.

Herkes bir iş arayış içindedir. İşinde mutlu olan da arar, mutsuz olan da. "Burası iyi hoş ama ben yine de şöyle bir etrafı araştırayım." durumu çok yerleşik bir ruh halidir. Oy verecek parti ararız. Seçimler bitince oy verdiğimiz partinin neden başarılı olamadığına cevap ararız. Bir müddet sonra da ileriye yönelik ihtimaller arayışına başlarız.

Elimizde kumanda sürekli kanalları değiştirerek seyredebileceğimiz bir program ararız. Bunu yaparken de kafamızda ne aradığımıza dair en ufak bir fikrimiz yoktur. "Bakalım şöyle bir hepsine, elbet seyredecek bir şey çıkar." deriz ama çıkmazsa da yeniden, baştan başlarız.

Dünyanın öbür ucundan gelip Nuh’un gemisini arayanlar, dağların zirvesine çıkmaya çalışanlar, denizlere dalanlar, herkes bir arayış içindedir. Aradıkları gemiden bir iz midir yoksa zor bir ortamda bir şeyler aramanın yarattığı heyecan mıdır? Belki de aradıkları kendileri midir?

İçimizde eskiye yönelik bir arayış da hiç bitmez. Eski günleri, eski arkadaşları, eski mutlulukları ararız. En ufak bir ortam olsa bayılırız eski günlerden konuşmaya. "Ben de o zamanlar gençtim." deyip gençliğimizi ararız. Bugün bizle beraber olmayan sevdiklerimizi ararız, hem de çok ararız.
Elimize metal detektörleri alır, hazine ararız. Bir de hazine bulmaktan daha da değerli olan; kalbimizde, midemizde, ciğerimizde, her yerimizde aradığımız ama bunu kendimize bile söyleyemediğimiz durumlar vardır. Sevgilinle küstüğünde gözün telefona bakmaktan şaşı olmuştur ama onu çok aradığını kendine bile itiraf edemezsin. Öküz gibi özlemişsindir ama yine de ben onu aramam, bensizliğe dayanamayıp o beni arasın diye sürünüp gidersin.

Aramazsın bir türlü, o da aramaz. Özlemişsindir onun kokusunu, kırmızı kazağını, güzel gülüşünü, içinde yok olduğun gözlerini. Düşünürsün "O da benim kadar özlüyor mu acaba?" diye ama arayamazsın, gururun mani olur. "En iyisi ben biraz daha direneyim sonunda o beni arasın." hayaliyle günler kuş gibi uçup gider. Belki de o inatlaşıp bir türlü aramadığın aramanın bir manası kalmamıştır artık. Son vapur kalkmış, seni iskelede gururunla baş başa bırakmıştır.
Boş memeyi, dolu memeyi aramakla başlayan; adaleti aramakla, hakkını aramakla sürüp giden bir hayat arayıp sormayan çocuklarını ve dostlarını arayan gözlerin kapanması ile son bulur.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...