Zafer Cilasun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zafer Cilasun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2014 Cuma

Her Şey Karşılıklı...

Günaydın dostlar...

Her gün birbirimize “İletişim çağında yaşıyoruz.”  diyoruz. İletişim çağının en büyük özelliklerinden biri de, tek boyutlu yaşamdan çıkıp interaktif bir yaşamın içinde olmak. Okullarda tabletlerin ve diğer iletişim araçlarının kullanılmaya başlanılması da, bu tip düşüncelerin ürünleridir. Hoca anlatsın, herkes robot gibi dinlesin (veya dinlemesin) devirleri bitti artık.

Verilen ödevler, yapılan çalışmalar artık hep çocukların çeşitli ortamlarda interaktif yapacağı süreçlere doğru yöneliyor. İşyerlerinde bile, bir eğitim aldığınız zaman, kimse birileri gelsin de saatlerce bir şeyler anlatsın istemiyor. Olayın içinde olmak, eğitimin bir parçası olmak ve sürecin karşılıklı yürümesi, hem daha eğlenceli oluyor, hem de eğitim açısından baktığınız zaman daha iyi sonuçlar veriyor.
 
Sürecin karşılıklı yürümesi hayatımızın her evresine yavaş yavaş giriyor. Hepimizin beğenerek izlediği Tolga Çevik ve Komedi Dükkanı sürecinin büyük başarısının en önemli nedenlerinden biri de, oyunun kimsenin alışık olmadığı şekilde dışarıdan yönlendirilmelerle interaktif bir şekilde oynanmasıdır. Tolga Çevik, çok zeki bir insan ve büyük bir kabiliyet ama o dışarıdan müdahale eden adamcağız olmasa, olayın esprisinin en az yarısı gider.
Uğur Uludağ ve ekibi, "Üçüncü Türden Yakın İlişkiler" oyununu sahneye koyduğunda, seyirci ile konuşma ve güncel olayları interaktif bir şekilde oyuna sokma şekli çok beğenilmişti. Benim de bu türde gördüğüm ilk tiyatro oyunu olmuştu. Hem çok komik hem de çok değişikti.

Daha önce de söz ettiğim gibi ben akşam yemeklerimi genelde televizyonun karşısında haberleri veya günün piyasa gelişmelerini seyrederek yiyorum. Bu aşamada tercih ettiğim insan da Fatih Portakal. Her ne kadar bazen tweet okumayı biraz fazla abartsa da, programın interaktif ve samimi yapısı hoşuma gidiyor.


Sanki arkadaşımın biri çıkmış da orada haberleri okuyormuş gibi geliyor bana. Benim hoşuma gidiyor ama birçok insanın da haberlerin bu şekilde sunulması hiç hoşuna gitmiyor. Sunumu çok cıvık ve gayri ciddi buluyorlar.

Devir değişti, rahmetli Zafer Cilasun’un, Çetin Çeki’nin veya Jülide Ateş’in sunduğu gibi haber sunma şekli artık tarihe karıştı. Zaten hiçbir iyi haberin olmadığı bir ortamda, bu tip yaklaşımlar biraz olsun ortamı rahatlatıyor. Arka arkaya o kadar çok kötü haber veriyorlar ki, bazen insanın içi kararıyor. Adam bahçesindeki ağacı kesiyor, (kesersem bu ağaç nereye düşer diye düşünmek aklına bile gelmiyor) yoldan geçen servis minibüsünün üzerine düşen ağaç, çocuğu öldürüyor. Afrika’da bile olmaz böyle bir iş.

Ben Amerika’dan döneli 20 seneden fazla bir zaman oldu. Daha ben dönmeden önce bile bu tip interaktif programlar başlamıştı. Üstelik o zamanlar bu sosyal platformların hiçbiri yoktu. Yanılmıyorsam burada da yıllarca sabah programlarının birçoğu faks üzerinden yürüyordu. Programlarda metrelerce faks kâğıtları gördüğümü hatırlıyorum. Neden faksla, şunla, bunla uğraşıyorlardı? Çünkü seyirciyi de işin içine kattığın zaman daha güzel ve daha etkili oluyor.
 
Zaman değişiyor, her şey değişiyor. Doğal olarak haber programlarının sunuş şekli de değişecek. Kuzey Kore moda mecmuasından fırlamış gibi haber sunma günleri artık çok gerilerde kaldı. Gün, fark yaratma günüdür, değişik bir şeyler sunabilme günüdür.
İş hayatı, televizyon dünyası, aşk hayatı hiç fark etmez. Hepsini ayakta tutan temel aynıdır. Fark yaratan yoluna devam eder, yaratamayan herkes gibi kalır.

Bereketli yağmurların yağdığı bu güzel çarşamba günü herkes için harika geçsin.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...
 

25 Kasım 2014 Salı

Ruhi Bey Amca

Günaydın Dostlar,

Dün akşam maçlar bittikten sonra bir müddet izlediğim müzik programındaki bazı eski şarkılar bana eski günleri ve televizyonun ilk yıllarını hatırlattı. Cuma akşamki müzik programlarında acaba Erol Büyükburç filan çıkar mı diye beklerdik.
Elimizde bir televizyon programı da olmadığı için bütün işler tahminler üzerinden yürürdü. Biz Erol Büyükburç'u beklerken Allah bilir o da Dubai'de tatil yapıyordu. Dedikoduya göre veya umutlarımıza göre beklerdik. Neden Erol Büyükburç? Başka kimse yoktu da ondan. Cem Karaca, İngilizce şarkılar söylerdi ve genelde de pek televizyona çıkmazdı.


Rahmeti Erol amca zaman zaman insanları “Ben çok önemli bir insanım.” diye haşlardı ya, gerçekten de öyleydi. Annemlerle beraber birkaç kere kadınlar matinesine gitmişliğim vardır. Kızlar Erol Büyükburç’un üzerine saldırırdı.

Erol Büyükburç’u başka bir sabah yazarım, bu sabahki konumuz TRT 1 ve televizyonun ilk yılları. Hepinizin bildiği gibi Türkiye’de televizyon yayınları 1968 yılında başlamıştır. Daha önceki yıllarda bazı üniversitelerin bu yönde çalışmaları olmakla beraber ilk yayın TRT tarafından 1968 yılının ilk aylarında başlatılmıştır. Pazartesi, çarşamba ve cuma akşamlarında haftada üç gece yayın yapılırdı ve yayınlar akşam 19.00'da başlar, 23.00 gibi filan da biterdi.

Televizyon yayınları başladı başlamasına ama küçük bir sorun vardı, hiç kimsede televizyon yoktu. Yurtdışından televizyon getirmiş insanların dışında kimsede televizyon yoktu. Evimizde televizyon olmasından vazgeçtik, televizyonu olan herhangi bir tanıdığımız bile mevcut değildi.
Sevgili arkadaşım, kardeşim Tufan’ın rahmetli dedesi Ruhi Bey apartmandaki ilk televizyonu alan şahıs oldu ve hayatları bir daha düzelmemek üzere değişti. Haftada üç gece bütün apartman Ruhi Beylere taşınmaya başladı. Rahmeti anneannesi Nafiye Hanım çok iyi bir insandı ve insanlar gelmeden sandalyeleri, koltukları, tabureleri, oturakları, minderleri hazırlardı. Ev tam bir yazlık sinema görüntüsüne dönüşürdü.
Saat 19.00'da çizgi filmler olurdu ve onları kaçırmamak için biz de dâhil olmak üzere apartmanın bütün çocukları 19.00'dan önce evin salonunda yerimizi alırdık. Her şeyi bir yana bırak, kadıncağız 50 kere kapı açmak zorunda kalırdı. Tabii bir de işin ikram boyutu var. Her akşam olmasa da sık sık ufak tefek bir şeyler de ikram ederlerdi.

Saat 20.00'de rahmetli Zafer Cilasun haberleri okurdu. Haberler başlamadan önce de ekrana bir saat görüntüsü çıkar ve saniye tam 20.00'yi gösterdiğinde haberler başlardı. Hafta arası bizim iznimiz haberler başlayana kadardı. Annem “Saat çıkınca aşağıya inin.” diye sıkı sıkı tembihleyip yollardı. Zaten de inerdik zira haberler çok sıkıcı gelirdi. Sağ olsunlar, o zamanlarda da haberleri Doğa Sülen ciddiyetinde okurlardı.

Büyükler genelde cuma akşamı gelirlerdi. Cuma akşamı çok kalabalık olurdu ve uzun oturulurdu. Herhalde o apartmanda televizyon için yukarı çıkmayan tek kişi benim babamdır. Muhtemelen her zamanki gibi kitabını okuyordur.

Cuma akşamları eğlence programı var. Kimin çıkacağı belli olmasa da net olan tek şey Zeki Müren’in çıkmayacağıydı. Çoğu zaman da uzun süre beklemene rağmen bir tane bile sevdiğin sanatçı çıkmaz ve kös kös aşağıya inersin.

Eğlence programı sadece cuma akşamlarında olurdu. Onun dışında genelde çizgi filmler, haberler ve açık oturumlar vardı. Az miktarda da belgesel yayınlanırdı. Düşünün ki reklamlar bile yoktu. Reklamlar yıllar sonra başladı ve ilk başladığı gece herkes yemeğini yarım bırakıp kalkıp reklamları izlemeye gitmişti. Yanılmıyorsam ilk reklam da bir banka reklamıydı.
1977 yılı başında ben Amerika’ya giderken Türkiye’de televizyon halen siyah beyazdı. O günlerden bugünlere ülkede çok şey değişti. Ruhi Bey amcaların salonunda sıra sıra oturduğumuz günler çok gerilerde kaldı.

Düşünüyorum da ne kadar iyi niyetli, ne kadar misafirperver insanlarmış. Aylarca haftada üç gece bütün apartmanı evinde ağırlamak hiç de kolay bir iş değil. Yağ bal olsa yenmez. Herkesi ikisinin güzel ruhları için minik bir duaya davet ediyorum.
Mekânları cennet olsun.

Sağlıklı kalın mutlu kalın...