Çay Bahçeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çay Bahçeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Haziran 2015 Perşembe

Aşkım İstanbul

Günaydın Dostlar,

Ben İstanbul’a âşık mıyım?
Kesinlikle değilim ama aramızda bir elektrik olduğu da kesin.

Ankara’da doğmuş ve büyümüş çocuklar olarak küçüklüğümüzde İstanbul’u çok da fazla sevmezdik ama yazın dedemlerin Beylerbeyi’ndeki evine gelip geniş bahçesinde oynamak hoşumuza giderdi.
Kime sorsan ille de İstanbul diyor. Dün televizyon programındaki kadıncağız “İstanbul’dan başka hiçbir yerde yaşamam.” diye bir yorum yaptı. Programın sunucusu neden diye sorduğunda da “Bu boğaz nerede var?” diye cevap verdi.


İstanbul Boğazının bir çekim merkezi olduğu kesin ama kaçımız gerçekten de bu Boğaz’dan yararlanabiliyoruz. Ben kendi adıma konuşayım, benim boğazda balık yeme averajım yılda bir bile değil (hatta son yıllarda sıfır). Çay bahçesi derseniz, o da yılda sıfırdır.

İstanbul’da birçok şey olduğu kesin ama İstanbul’u neden sevdiğimiz sorulduğunda sıraladığımız şeylerin hiçbirini yaşayamıyoruz ki. Bu şehirde bir şeyler yapabilmek hem çok zor hem de çok pahalı. Geçen sene karşı tarafta bir arkadaşımla 1,5 saat yemek yiyebilmek için gidiş dönüş 3,5 saat yollarda harcamıştım.

Nişantaşı, Etiler, Beyoğlu gibi semtlerle (orada yaşamıyorlarsa) ben dâhil zaten hiçbir İstanbullunun işi olmuyor ki. Eskiden arabayla Nişantaşı’na gitmek zorunda olduğum zamanlarda bir gün önceden huzurum kaçardı. Bu semtlerde yaşayan bazı arkadaşlarım “Bir daha park yeri bulamam.” korkusuyla arabalarını kullanamıyorlar.

İki saatte Avrupa’dan gelip sonra havaalanından eve gitmek için üç dört saat uğraştığım çok olmuştur. Durum böyle iken hiçbirimiz İstanbul’dan kopamıyoruz. Garip bir cazibesi var bu şehrin. Kim bilir, belki de çile çekmeyi seviyoruz.

İstanbul dışındaki şehirlerde Ankara ve İzmir de dâhil olmak üzere iş bulmak kolay bir iş değil ama insanları İstanbul’da tutan çekimi iş imkânları ile açıklayamayız. İş konusu gündemde olmasa da herkes yine de İstanbul’da yaşamak istiyor. İnsanları çeken paradan daha farklı parametreler de var.
Enteresandır İstanbullu. Her sabah iki saat köprü kuyruğunda bekler ama kafasını kessen beş dakika önce yola çıkmaz. Bu durum artık onun hayatının bir parçası olmuştur. Tıkış tıkış olmak İstanbul hayatının bir parçasıdır. Bazı arkadaşlarım, bir restorana veya bara gittiğimizde içerisi tıklım tıklım dolu değilse içeri girmek istemezler. Öyle alıştıkları için rahat ve huzurlu mekânlar neşelerini kaçırıyor.
İstanbul’da yaşamak ve nimetlerinden faydalanabilmek kolay bir iş değil. Trafik rezilliğini aşıp da evine girmeyi başarabilen insanlar bir daha dışarı çıkmak istemiyorlar. Zaten İstanbullu akşam bir yere yemeğe filan gidecekse %90 işyerinden doğrudan gider. İlk önce eve gidip sonra evden dışarıya gitme işi bu şehirde pek de olacak bir iş değildir.

“Ne senle ne de sensiz.” diye bir laf var ya işte bizim İstanbul’la ilişkimiz öyle bir seviyede. Her gün sabahtan akşama kadar söylenen insanlar, İstanbul’dan başka bir yerde yaşama ihtimalini akıllarının ucundan bile geçirmiyorlar. Bu düzene alışmış bir insan başka bir yerde iki günde sıkılır zaten.

Söyleniriz, ömrümüzü trafikte tüketiriz, kalabalıktan bunalırız, agresif insanlardan sıkılırız, saygısızlıklar canımıza tak eder, başkalarının hakkına tecavüz hiç bitmez ama bu şehirden de hiçbir yere gidemeyiz.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

22 Mayıs 2014 Perşembe

Barış Manço...

Günaydın dostlar…

Bu sabah yine geçmişe geri dönüyoruz. Gelin hep beraber çok güzel ve sıcacık bir yaz sabahında Tekirdağ'a doğru yola çıkalım. Hem de Tekirdağ Sahili'nin bozulmamış doğal zamanlarına.
"Etrafımızda bin türlü sıkıntı varken, sabah sabah Tekirdağ'a gitmek de nereden çıktı?" demeyin; unutmayın, burası Sabah Sabah Evrankaya.


Amerika’da yaşadığım dönemlerde nadiren de olsa yaz tatillerinde Türkiye’ye geldiğimde; genelde zamanımın çoğunu Ankara’da geçirir, İstanbul’daki dayımı, dedemi, anneannemi görmek için de Amerika’ya dönmeden önce üç dört gün de İstanbul’a uğrardım.

Hangi yıl olduğunu çok iyi hatırlamıyorum ama kardeşim Ayşın, o sene Çanakkale’nin, Ayvacık İlçesi’nin, Gülpınar Köyü’nde arkeoloji kazısındaydı ve dolayısıyla Ankara’da görüşemedik. Gitmeden önce yine her zaman olduğu gibi İstanbul’a uğradığımda sevgili kardeşim Sinan’ın kardeşi Mehmet ile sohbet ederken, “Kardeşimle filan da görüşemedim” dediğimde, “Ağabey Çanakkale dediğin yer şurası; atlarız arabaya gideriz, bir gece kalır döneriz. Ne olacak ki?” dedi.

Olurdu, olmazdı derken ertesi sabahın çok erken saatlerinde yola çıktık. Gelibolu üzerinden gitmenin daha kolay olacağına karar verdik. Tabii o zamanlar şimdiki gibi hızlı feribotlar filan yok. Gelibolu’ya gidip oradan arabalı vapur ile karşıya geçmek gerekiyor.

Tekirdağ’a vardığımızda güneş daha yeni doğmuştu. Yollar, sokaklar bomboştu ve şehirde tatlı bir huzur vardı. Denizin dibindeki çay bahçesi daha yeni açılmış, amcanın biri hortumla yerleri yıkıyordu. “Çay var mı?” diye sorduğumuzda “Buyurun daha şimdi yaptım” diye cevap verdi. Deniz tam anlamıyla çarşaf gibi, dal kıpırdamıyor. Hatta bırakın dalı, yaprak bile kıpırdamıyor.

Çayları beklerken dibimizdeki bir pastanede, siyah tepsilerin içinde daha yeni fırından çıkmış poğaçaları gördük. Sevgili Mehmet hemen gitti birkaç tane aldı. O arada çay da geldi, zaten ortam da süper, nasıl yayıldık anlatamam. Canımız bir türlü kalkmak istemiyor. Sürekli “Bir çay daha içelim de kalkalım” veya “O peynirli poğaçadan birer tane daha yiyelim de kalkalım” diyoruz ama bir türlü de ayaklanamıyoruz.
Tam bu esnada yan masalardan birine 35 yaşlarında filan, gayet uzun saçlı bir amca geldi oturdu. Bize selam verdi, biz de ona verdik ama yüz ifadesinden lafı uzatacağı da belliydi. Oturdu masasına, çayından bir yudum aldı ve “Biliyor musunuz, ben Barış Manço’yum” dedi. Her şey çok fazla güzel gidiyordu, biri veya bir şey bu ortamı bozmasa şaşardım. Adama ne cevap verdiğimizi hatırlamıyorum ama o güzel sabahın içine ettiği de kesin.
“O sizin hepinizin tanıdığı Barış Manço taklit, gerçeği benim” diyerek ikinci bir teşebbüste bulundu. Kafamı çevirip, “Allah cezanı vermesin senin!” bakışlarımla adama baktığımı hatırlıyorum.

Baktı ki ilgilenmiyoruz, bu sefer de korkunç sesiyle, bütün Tekirdağ Sahili’nin huzurunu kaçıracak şekilde, “Dağlar dağlar” diye bağıra bağıra şarkı söylemeye başladı. Mehmet’e dönüp “Kalk gidelim kardeşim” dediğimi hatırlıyorum. Düşünüyorum da, bir bakıma da iyi oldu. Barış Manço gelmese, biz orada daha kaç saat otururduk Allah bilir.
Sonunda köye vardık ve Gülpınar’da kardeşim ve arkadaşları ile çok güzel bir gün ve bir gece geçirdik ama o başka bir sabahın konusu...

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…