Sahil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sahil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2021 Pazar

Kara Kumsal

Günaydın Dostlar,

Öyle bir kumsala bırakırlar ki seni, televizyondaki tropik kumsallar yanında İstiklal Caddesi gibi kalır. Daha dün Küçüksu Plajı’nın serin sularında yüzerken bir anda kendini dünyanın öbür ucunda bir kumsalda bulursun. Hem de bomboş bir kumsalda. Sessizliğin gürültüsünü dünün hayallerine katıp boşluğunda yok olursun.


Güneşi de alıp götürürler. Sen ve kara kumsal baş başa kalırsınız. Bilinmeyen bir yönden bilinmeyen bir motorlu araç gelecekmiş gibi hissedersin. Motor seslerini bile duyarsın. Gelen bir kara tren midir? Belki de kocaman kapkara bir gemi geliyordur, birkaç dakika sonra kara kumsala yanaşacaktır. Anılarınla dolu kara sandal gözünün önünden süzülerek geçip gider.

Aslında ne sandal vardır ne de gemi. Hiçbiri gelmez. Duyduğun; isteklerinin sesidir, kalbinin sesidir, boş gözlerinin sesidir. Kumsalın sessizliğinde senin yanında olmaya gelmişlerdir. İstekler, sessizlikler, burukluklar hepsi gelir. Kara kumsalın pırıl pırıl karanlığında sessizce bakışırsınız. Bazen hiçbir şey söylemeye gerek yoktur. Kimse de bu sessizliği bozmaya cesaret edemez.

Issız kumsalda birileri müzik çalıyordur. Hem de senin çok iyi bildiğin şarkılar. İçinden mırıldanmaya başlarsın. “Müzik sesi de nereden geliyor acaba?” diye kendi kendine sorarken, kara dalganın kara kumsalda attığı takla bir anda müziği kapatır. İçinden dalgaya kızmak gelir.

Hiç alakası olmayan zamanlara gidersin. Sanki o zamanlar doğrudan bu zamanlara bağlanacaklarmış gibi gelmeye başlar. Bağlantı da olduğuna göre, adımını atınca geçmişe geri dönüp kaldığın yerden devam edebilirsin. Bu bir rüyadır. Hepsi kâbus olmaz, bazıları da imkânsız rüyalardır.

Kumsalın karanlığı denizi de etkilemiştir. Artık masmavi değildir. Çarşaf gibi sular gitmiş; buruk, minik kara dalgalar gelmiştir. Gürültü yapmamak için hiçbir şey söylemeden gelip giderler. Geçmişteki dalgalar aklına gelir. Sürekli bir şeyleri bağlama hevesinde olduğun için sanki iki ortam birbirine bağlıymış gibi hissedersin. Geçen yılki minik dalga, denizde bir yerler de geleceğe geri dönmüş ve bugünün dalgası olarak sana gelmiştir.

Kara kumsalda hiçbir şey yok. Sonsuzluğa kadar boşluktan başka bir şey göremezsin. Öyle bir boşluk ki dünyanın bütün kumlarını getirsen dolduramazsın. Biraz kendini toparladığında kalacak bir yerinin bile olmadığını, kumsalın ortasında öylece kaldığını hissedersin. “Ne yapacağım, nerede kalacağım, ne yiyip, ne içeceğim?” diye boşluğa sorarsın, cevap gelmez.

Etraftan bir şeyler toplayıp boşluk, sıkıntıların ve kendin için derme çatma bir şeyler yapmak istersin, etrafına bakınca bir çakıl taşı dahi olmadığını görürsün. Her yerde kara kumsalın karanlığı var, başka da bir şey yok. Seni kumsalda bırakanlar giderken çakıl taşlarını da götürmüşler.

Hava karanlık, kumsal karanlık; işin daha kötüsü geleceğin de karanlık. Hem de kapkaranlık. Bu ortamda güneş doğsa bile haberin bile olmaz. Günlerin bir önemi kalmaz.

Yarın sabah güneşin tekrar doğacağından bile emin değilsin artık. Alıp götürdüler, başka yerlerde mutlaka doğacaktır ama kara kumsala geri gelir mi Allah bilir. Ayrıca, güneş geri gelse de kara kumsalın hiç istifini bozmayacağını da biliyorsun. Tutunacak bir umut dalı ararsın. Güneşin doğup doğmayacağından emin olmasan da kendi kendine “Korkma güneş de senin yanında.” demeye başlarsın. Sanki güneş bir anda bütün kumsalın rengini değiştirecekmiş gibi hissetmeye başlarsın. Sonuçta; tutunacak bir dal arıyorsun, kalbini ısıtacak bir umut arıyorsun.

Kara kumlar hiçbir zaman değişmeyecekler. Sonsuza kadar kara kalacak olsalar da her zaman bir umut vardır. Belki küçük bir umut, belki çok uzaklarda ama yine de bir ümit işte.

İstemeye istemeye birkaç adım atarsın. Ne gidecek bir yolun var ne de yönün. Sahilde mi yürüsem yoksa içerlere doğru mu gitsem? Zor bir sorudur. Beynini dinlemeyeceğine göre kalbinin önerdiği yola git. Beynini dinlesen zaten şu anda bu kumsalda olmazdın. En azından “İçimden geleni yaptım.” dersin.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

17 Eylül 2016 Cumartesi

Çöplükteki Kargalar...

Günaydın dostlar…

Yazılarımı ilk günden beri takip eden dostlarım hatırlayacaklardır, benim ilk yazılarımdan bir tanesi, “Çöplükteki Martılar.” başlıklı yazımdı.  Sabahın erken saatlerinde işe giderken yollarda gördüğüm martıların tavırlarına yönelik bir yazıydı. Denizde olması gereken martılar, nedense sahilde değil de, bizim buradaki çöplüklerde yaşıyorlardı.
Sabah namazından evvel CCI’a gittiğim günlerin üzerinden uzun yıllar geçti ve benim sokakların son durumu hakkında en ufak bir bilgim yoktu. Bayram öncesi, erken saatlerde çocukları havaalanına götürürken gördüm ki, ortalıkta çok fazla martı kalmamış.


Bir kalkışma olmuş, hatta kalkışmadan da öte, bir darbe olmuş ve sokakların kontrolü kargaların eline geçmiş. Bazı sokaklarda, çöplükler, kaldırımlar, duvarlar, bahçeler her yer kargalarla doluydu. Martılar azınlıkta kalmışlar.

Üstelik bütün kendini beğenmiş tavırlarına rağmen, martılar kargalardan daha sevimliydiler. Martının zarif bir duruşu, bir asaleti var ama karga öyle mi? Kargaların kendileri de, sesleri de çok çirkin. Üstüne üstlük bir de çok saldırganlar. Zannedersiniz ki hepsi “Kuşlar” filmini seyretmiş. Martıları mumla arar olduk. Martıların sokaklara egemen olduğu dönemler de beni şaşırtan en büyük konu, ne kadar büyük olduklarıydı. Öyle denizin üzerinde göründükleri gibi değiller, yanlarına gidince neredeyse iri bir tavuk görüntüsündeler. Kargalar da yiye yiye neredeyse martı boyutuna ulaşmışlar.

Geçen sene sık sık balkonuma gelip benle itleşen karganın halleri daha belleğimden silinmemişken, sokaklar dolusu karga görmek çok ilginç oldu. İnanılmaz bir hızla üremişler. Kim bilir, belki de birileri karga yavrularını getirip (kedi yavrularını attıkları gibi) burada sokağa atmışlardır. Bu hızla üremeye devam ederlerse, yakında sokaklardan bizi de kovarlar.

Her ikisinin de tek bir ortak yanı var, o da arabaları hiç takmıyor olmaları. Arabayla üzerine doğru gittiğim zaman, martılar lütfen bir iki adım atarlardı ama kargalar onu da yapmıyorlar. Gözlerindeki, ifade, “Geçme ulan bu sokaktan bir daha.” şeklinde.

Bu arada en gariban durumda kalan da kediler. Karizma tamamen sıfır olmuş. Ne martılar takıyor, ne de kargalar. Hepsi birer koyun büyüklüğünde olan kuşlarla uğraşmayı g….ü yemiyor. Kusura bakmayın, biraz düşündüm ama sabah sabah olayı daha iyi tarif edecek bir cümle aklıma gelmedi.
Kargaların bir de “Seni evine kadar kovalarım.” bakışı var. Kindar ve nefret dolu duruyorlar. Sabahın köründe boş sokakları mesken tutmuşken, Emin’in gelip huzurlarını bozması aynı zamanda sinirlerini de bozuyor.

İşin ilginç yanı, bu kuşların artık uçacak halleri de kalmamış. Çok gerekirse zar zor birkaç adım atabiliyorlar ama genel tercihleri hiç adım atmamak yönünde. Kuş dediğin çatılarda, ağaçlarda yaşar ama bunlar evrim geçirip kuş ile koyun arası bir hale dönüştükleri için ancak yerde yürüyebiliyorlar. Kanatları artık o şişkoluğu taşımıyor. Bir gün ortada çöp diye bir şey kalmasa hepsi açlıktan ölür.
Çöpten beslenmeye o kadar alışmışlar ki artık hangi dairenin hangi gün balık yediğini bile bilip, onun artıklarını bekliyorlar. Gideyim de kendi kendime bir şeyler bulayım günleri çok geride kalmış.
Her şeyi bozduğumuz gibi bu hayvanların yaşam tarzlarını da bozduk. Yıllar önce Aylin’e okuldan böyle bir ödev verilmişti. Şehirlerde yaşayarak normal yaşam tarzları bozulan hayvanlar hakkında bir çalışma yapmıştık. Demek ki bozulmuş dengeler daha o günlerden belliydi.

Yaşam tarzları bozulmuş, kargaların sayısı çok belirgin bir şekilde artmış. Bizler sabah sokaklar bomboşken çok dışarlara çıkmadığımız için, gün içinde bu durumu çok fark edemiyoruz ama ömrü sabahın erken saatlerinde işe gitmekle geçmiş bir insan olarak, ben büyük artışı görebiliyorum.

Bunların böyle katlana katlana artması ne gibi zararlar doğurur veya istense de önlenebilir mi; onu da bilmiyorum ama belediyelerin gelip bu hayvanları yok etmesini de hiç arzu etmiyorum.
Bir şekilde, geniş kapsamlı düşünerek herkesi kendi yaşam alanlarına döndürecek çözümler aramalıyız…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

30 Temmuz 2015 Perşembe

Sabah Yürüyüşleri...

Haftalardır bin bir bahane ile ara vermiş olduğum sabah yürüyüşlerime Perin’in yaz okuluna başlaması ile birlikte sonunda tekrar başlayabildim. Dışarılara çıkamadığım zaman evde koşu bandında da yürüyorum ama aynı şey olmuyor. Koşu bandının tek iyi tarafı, evde müziği sonuna kadar açıp öyle yürüyüş yapabilme imkânı sağlıyor olması. Tabi ki sokaklarda kulağımda kulaklıklarla da yürüyebilirim ama aynı şey değil.


Belirlenmiş bir güzergâhım var. Kış aylarında genelde sahilde yürümüyorum, buralardayım ama yazın sıcak günlerinde sahil daha cazip oluyor. Haftada en az 20 km yürümek gibi kendi kendime bir hedef koydum. Başka bir hedefim de en fazla 5 gün yürüyüş yapıp 2 gün dinlenmek. 20 km’yi 4 günde doldurursam da yine de 5. günde de bir şeyler yürüyorum. Haftanın son gününe 6 km kalırsa o zaman da 6 km yürüyorum.

Evden çıkınca ilk olarak sağa doğru gidip demiryolu köprüsünün altından geçiyorum. Köprünün altındaki kaldırımın genişliği 13 cm. Benim g.tün genişliği 36 cm; ne olacak şimdi? Olacağı şu, o dışarıda kalan 23 cm’ye günün birinde bir kamyon veya bir minibüs çarpacak. Köprü çok dar olduğu için araçlarda yan yana milim milim geçiyorlar. Yağmur varsa ve köprünün altı da su dolduysa zaten her geçen arabayla yün donuna kadar ıslanıyorsun. Durum ne olursa olsun, köprünün altından süratle geçmekte yarar var.

Köprüyü kazasız belasız geçtikten 50 metre sonra 2 metrelik, %75 eğimli, arabalar bahçeye girebilsin diye son derece kaygan bir malzemeden yapılmış bir rampa çıkıyor karşıma. Hava ıslakken filan buna basarsan en basitinden ayağın burkulur. Zaten baktığın zamanda hiç üzerine basılabilinecek bir zıkkım gibi de durmuyor. Ne yapıyoruz? Tabi ki bu zıkkıma basmamak için yola iniyoruz. Yolda da dikkatli olmak gerekiyor. Köprünün altında kurtardık paçayı şimdi burada teslim etmeyelim.

Bu aşamadan sonra Ayşe Çavuş Caddesi’ne kadar sorunsuz bir yürüyüş ve oradan keskin bir sağ dönüş yaparak caddeye doğru iniş. Caddede Teknosa’nın köşesinden tekrar keskin bir sağ ve köşedeki simitçi amcanın gıcık bakışları arasında tam yol almaya başlamıştım ki arkamdan şöyle bir ses duyuldu “Muhittin neredesin?”, “Allah cezanı vermesin.”. Olay karışıyor, simitçiye mi bakayım yoksa bağıran teyzeye mi? Bu arada soğuk havalarda yürürken benim genelde bir tek gözlerim açık oluyor. Tahmin ediyorum simitçi amca da buna gıcık oluyordur.

İçinden “Allah’ın geri zekâlısı geldi yine dediğini duyar gibi oluyorum.”. Neyse bırakalım amcayı gelelim teyzeme. Teyzem, anlıyorum ki karşıdan bebek arabasıyla sırıtarak gelen kocasına bağırıyor. “Muhittin, çocuğu neden dışarı çıkarttın?” diye bağırıyor ama Muhittin’in umurunda değil. Muhittin sırıtıyor. Teyzem telaşlı, “Muhittin gel çabuk buraya anası, babası duyarsa gebertirler bizi.” diyor. Buradan da şu sonuç çıkıyor, anne baba işe giderken çocuğu anneanneye ve Muhittin’e bırakıyorlar. Bizim geri zekâlı Muhittin’de anneanne görmeden alıyor çocuğu caddede yürüyüşe çıkarıyor. Bir de, “Ne güzel tertemiz, sıcacık hava.” diyor. Çocuğu hasta edecek.
Yola devam ediyorum ve geliyorum Bağdat Döviz’in köşesine. O saatte (saat 10:30) uyuyor olacağını bildiğim halde şöyle bir Bağdat Dövize’e doğru bakıyorum belki şişko oradadır diye ama ne mümkün. Bugüne kadar henüz hiç göremedim. Belki bir gün saati kurar da kalkarsa sabah namazından önce rastlarım.
Barış Büfe’nin köşesinde laubali güvercinlere rastlıyorum. Üzerlerine doğru yürüyünce şöyle bir ters ters bakıp 3-4 adım filan atıyorlar. Bu da benim sinirimi bozuyor ve daha hızlı bir şekilde üzerlerine yürüyorum. İlla uçmaları gerekiyor ya. Güvercinse uçsun kardeşim. Bu seferde “Aaaa sıktın ama” gibilerinden bakıyorlar. Güvercinler orada öyle bir besleniyorlar ki o yüzden kıçlarını kaldıracak halleri bile yok. 3 adım atarken bile kafasını tamamen geriye çevirip bana şöyle bakıyor, “Bak vallahi sen yabancı olmadığın için çekiliyorum önünden, başkası için kıçımı kıpırdatmam.”.

Divan’ın köşesinde Milli Piyangocu “ Bu kadar para adamı delirtir.” diye bağırıyor. İçimden “Aferin sana dikkat çekici bir yaklaşım.” diyorum. 50 metre kadar daha gittikten sonra da kendi kendime “Delirtir vallahi.” diyorum. O anda da nedense Brain Team aklıma geliyor.

Ethem Efendi Caddesine vardığımda, bir sağ dönüş yukarıya bizim sokağa kadar bir yürüyüş ve tekrar bir sağ dönüş yaparak dümdüz eve. Böylece günlük 4.0 km’lik yürüyüşümüz tamamlanmış oluyor.
Soğuk kış günlerinde, bir tek gözlerim açık şekilde asansör beklerken asansörden inip beni karşısında görenler ömürlerinden bir kaç gün kaybediyorlar ama ne yapabilirim.

Şimdi Ankara’ya gidiyorum. Tekrar görüşünceye kadar şimdilik sağlıklı kalın, mutlu kalın…

20 Haziran 2014 Cuma

Mersin Fabrika Ziyareti

Günaydın Dostlar,

Eski iş yerimdeki fabrikaları ve ambarları dolaşmaya devam ediyoruz ve bu sabah hazırsanız hep beraber Mersin’e gidiyoruz. Mersin’e gidiyoruz derken tabii Adana üzerinden Mersin’e gidiyoruz. Daha önce Adana Mersin yöresine hiç gitmediğim için bu seyahat benim için de bir ilk olmuştu. İlk şoku da uçak Adana’ya inerken gördüğüm korkunç çirkin görüntü sayesinde yaşamıştım. Türkiye’nin en büyük şehirlerinden birinin gecekondular içinde sıkışıp kalmış havaalanı beni çok şaşırtmıştı. Ben üç dört yıldır, Adana’ya gitmedim ama eminim şu anda da görüntü çok farklı değildir.


Adana havaalanının çirkinliğini Mersin’in deniz kenarının güzelliği unutturdu. Her zaman söylerim, deniz oldu mu her şey farklı oluyor. Ayrıca sadece görüntüden söz etmiyorum, insanların yaşam tarzları, hayata bakışları bile bir farklı oluyor.

Sağ olsunlar beni havaalanında karşıladılar ve Mersin fabrikaya doğru yola çıktık. Şimdi düşünüyorum da fabrikaya ilk vardığımda sevgili kardeşim Mutlu ile görüştüğümü hiç hatırlamıyorum. Muhtemelen o da yoktu ben gittiğimde. Nedense ben nereye gitsem fabrika müdürleri hep şehri terk edip kaçmış.

Ambarlarla uğraştığım için, o zaman ambarlardan sorumlu olan sevgili Abidin Bey’in yanında aldım soluğu. Ben kendim mi gittim yoksa Mutlu oradaydı da, o mu götürdü tanıştırdı hiç hatırlamıyorum. Aynı odada sevgili Ertuğrul’da otururdu o zamanlar.
Bu arada inanmayacaksınız ama Mersin’de sıcaklık 0 derece. O yöre, yüz yılda bir kere 0 derece olur o da beni buldu. Mersin’e gidiyorum diye yün donlarımı da götürmediğim için çok hazırlıksız yakalandım. Abidin Bey’de, “Toroslara kar yağdı, o yüzden çok soğuk” deyip durdu. Bende içimden, “ulan daha önce hiç kar yağmadı mı bu Toroslara” diye düşünüyordum.

Abidin Bey, sanki Mersin Fabrikası, babasının fabrikasıymış gibi çalışan bir arkadaştı. Her dakika ne yapabilirim, nereden bir kazanç sağlayabilirim, nasıl işlerin daha iyi bir şekilde akmasını sağlayabilirim diye sürekli düşünüyordu. En çok da paletlere takmıştı. Bilmeyenler için hemen açıklayayım, bizler ürünlerin üzerine istiflendiği ve nakledildiği platformlara palet deriz. Bunlar plastik veya tahtadan yapılmış olabiliyor.
Sürekli bir içeri bir dışarı girip çıkmakla geçen bir sabah seansından sonra beraberce yemeğe gittiğimizde muhabbet hep paletler üzerineydi. Ben bu yemekhane kaç kişi yemek yiyor diye soruyordum, Abidin Bey, “ne dersin acaba paletleri daha hafif yapabilir miyiz” diye cevap veriyordu. Daha sonra tanıştığım bir kişi, “sen onu boş ver, o paletlerle kafayı bozdu” yorumunu yapmıştı.
“Aslında bu işin çaresi, plastik palete geçmek” gibi bir yorum yapmak gafletinde bulundum, o da bana bu işin neden olmayacağına dair 1 saat cevap verdi. En büyük nedeni de, zincir marketlerden paletleri doğru dürüst geri alamayışımızdı. Daha sonraki günlerde, zincir marketlerin bir tanesi ile yapılan bir toplantıya katıldıktan ve de paletlerin bahçedeki hallerini gördükten sonra, geri alınamayacakları konusunda bende ikna olmuştum. Tabi o günlerden, bu günlere 18 yıldan fazla bir zaman geçti ve şu andaki en son durum nedir bende bilmiyorum.

Abidin Bey, paletler konusunda, o zaman ki direktörümüz sevgili Pat’in bile takdirini kazanan çalışmalar yaptı ve sisteme değer katacak neticelere ulaştı. İki gün boyunca aralıksız paletleri dinledim ama çok da güzel vakit geçirdim. Bir de yün donsuz yakalanmamış olsaydım, süper olacaktı.

Sen de her fabrika için aynı şeyi yazıyorsun diyeceksiniz ama gerçekten de bu durum bütün fabrikalar için geçerli. (Ankara’da kahve vermeyen bayan hariç). Mersin fabrikasında da, başta sevgili kardeşim Mutlu olmak üzere büyük dostlukların temelleri atıldı. Şu anda halen sistemin çeşitle yerlerinde çalışan veya sistem dışına çıkmış çok sevdiğim arkadaşlarım dostlarım var. Herkesi yazabilmem mümkün değil (kimse küsmesin) ama şu anda Bursa’da olan sevgili kardeşim Enver, Elazığ’da olan sevgili Hakan, şimdiki operasyon müdürü sevgili Murat, Altunizade ofiste çalışan, Musa, Gürkan ve diğerleri, sevgili Arif, şimdiki satınalmacılar, Mert ve Gürdal ve diğer bütün arkadaşlarım dostlarım hepinizin kalbimde ayrı, ayrı yeri vardır…

22 Mayıs 2014 Perşembe

Barış Manço...

Günaydın dostlar…

Bu sabah yine geçmişe geri dönüyoruz. Gelin hep beraber çok güzel ve sıcacık bir yaz sabahında Tekirdağ'a doğru yola çıkalım. Hem de Tekirdağ Sahili'nin bozulmamış doğal zamanlarına.
"Etrafımızda bin türlü sıkıntı varken, sabah sabah Tekirdağ'a gitmek de nereden çıktı?" demeyin; unutmayın, burası Sabah Sabah Evrankaya.


Amerika’da yaşadığım dönemlerde nadiren de olsa yaz tatillerinde Türkiye’ye geldiğimde; genelde zamanımın çoğunu Ankara’da geçirir, İstanbul’daki dayımı, dedemi, anneannemi görmek için de Amerika’ya dönmeden önce üç dört gün de İstanbul’a uğrardım.

Hangi yıl olduğunu çok iyi hatırlamıyorum ama kardeşim Ayşın, o sene Çanakkale’nin, Ayvacık İlçesi’nin, Gülpınar Köyü’nde arkeoloji kazısındaydı ve dolayısıyla Ankara’da görüşemedik. Gitmeden önce yine her zaman olduğu gibi İstanbul’a uğradığımda sevgili kardeşim Sinan’ın kardeşi Mehmet ile sohbet ederken, “Kardeşimle filan da görüşemedim” dediğimde, “Ağabey Çanakkale dediğin yer şurası; atlarız arabaya gideriz, bir gece kalır döneriz. Ne olacak ki?” dedi.

Olurdu, olmazdı derken ertesi sabahın çok erken saatlerinde yola çıktık. Gelibolu üzerinden gitmenin daha kolay olacağına karar verdik. Tabii o zamanlar şimdiki gibi hızlı feribotlar filan yok. Gelibolu’ya gidip oradan arabalı vapur ile karşıya geçmek gerekiyor.

Tekirdağ’a vardığımızda güneş daha yeni doğmuştu. Yollar, sokaklar bomboştu ve şehirde tatlı bir huzur vardı. Denizin dibindeki çay bahçesi daha yeni açılmış, amcanın biri hortumla yerleri yıkıyordu. “Çay var mı?” diye sorduğumuzda “Buyurun daha şimdi yaptım” diye cevap verdi. Deniz tam anlamıyla çarşaf gibi, dal kıpırdamıyor. Hatta bırakın dalı, yaprak bile kıpırdamıyor.

Çayları beklerken dibimizdeki bir pastanede, siyah tepsilerin içinde daha yeni fırından çıkmış poğaçaları gördük. Sevgili Mehmet hemen gitti birkaç tane aldı. O arada çay da geldi, zaten ortam da süper, nasıl yayıldık anlatamam. Canımız bir türlü kalkmak istemiyor. Sürekli “Bir çay daha içelim de kalkalım” veya “O peynirli poğaçadan birer tane daha yiyelim de kalkalım” diyoruz ama bir türlü de ayaklanamıyoruz.
Tam bu esnada yan masalardan birine 35 yaşlarında filan, gayet uzun saçlı bir amca geldi oturdu. Bize selam verdi, biz de ona verdik ama yüz ifadesinden lafı uzatacağı da belliydi. Oturdu masasına, çayından bir yudum aldı ve “Biliyor musunuz, ben Barış Manço’yum” dedi. Her şey çok fazla güzel gidiyordu, biri veya bir şey bu ortamı bozmasa şaşardım. Adama ne cevap verdiğimizi hatırlamıyorum ama o güzel sabahın içine ettiği de kesin.
“O sizin hepinizin tanıdığı Barış Manço taklit, gerçeği benim” diyerek ikinci bir teşebbüste bulundu. Kafamı çevirip, “Allah cezanı vermesin senin!” bakışlarımla adama baktığımı hatırlıyorum.

Baktı ki ilgilenmiyoruz, bu sefer de korkunç sesiyle, bütün Tekirdağ Sahili’nin huzurunu kaçıracak şekilde, “Dağlar dağlar” diye bağıra bağıra şarkı söylemeye başladı. Mehmet’e dönüp “Kalk gidelim kardeşim” dediğimi hatırlıyorum. Düşünüyorum da, bir bakıma da iyi oldu. Barış Manço gelmese, biz orada daha kaç saat otururduk Allah bilir.
Sonunda köye vardık ve Gülpınar’da kardeşim ve arkadaşları ile çok güzel bir gün ve bir gece geçirdik ama o başka bir sabahın konusu...

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…