Deniz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deniz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2021 Pazar

Kara Kumsal

Günaydın Dostlar,

Öyle bir kumsala bırakırlar ki seni, televizyondaki tropik kumsallar yanında İstiklal Caddesi gibi kalır. Daha dün Küçüksu Plajı’nın serin sularında yüzerken bir anda kendini dünyanın öbür ucunda bir kumsalda bulursun. Hem de bomboş bir kumsalda. Sessizliğin gürültüsünü dünün hayallerine katıp boşluğunda yok olursun.


Güneşi de alıp götürürler. Sen ve kara kumsal baş başa kalırsınız. Bilinmeyen bir yönden bilinmeyen bir motorlu araç gelecekmiş gibi hissedersin. Motor seslerini bile duyarsın. Gelen bir kara tren midir? Belki de kocaman kapkara bir gemi geliyordur, birkaç dakika sonra kara kumsala yanaşacaktır. Anılarınla dolu kara sandal gözünün önünden süzülerek geçip gider.

Aslında ne sandal vardır ne de gemi. Hiçbiri gelmez. Duyduğun; isteklerinin sesidir, kalbinin sesidir, boş gözlerinin sesidir. Kumsalın sessizliğinde senin yanında olmaya gelmişlerdir. İstekler, sessizlikler, burukluklar hepsi gelir. Kara kumsalın pırıl pırıl karanlığında sessizce bakışırsınız. Bazen hiçbir şey söylemeye gerek yoktur. Kimse de bu sessizliği bozmaya cesaret edemez.

Issız kumsalda birileri müzik çalıyordur. Hem de senin çok iyi bildiğin şarkılar. İçinden mırıldanmaya başlarsın. “Müzik sesi de nereden geliyor acaba?” diye kendi kendine sorarken, kara dalganın kara kumsalda attığı takla bir anda müziği kapatır. İçinden dalgaya kızmak gelir.

Hiç alakası olmayan zamanlara gidersin. Sanki o zamanlar doğrudan bu zamanlara bağlanacaklarmış gibi gelmeye başlar. Bağlantı da olduğuna göre, adımını atınca geçmişe geri dönüp kaldığın yerden devam edebilirsin. Bu bir rüyadır. Hepsi kâbus olmaz, bazıları da imkânsız rüyalardır.

Kumsalın karanlığı denizi de etkilemiştir. Artık masmavi değildir. Çarşaf gibi sular gitmiş; buruk, minik kara dalgalar gelmiştir. Gürültü yapmamak için hiçbir şey söylemeden gelip giderler. Geçmişteki dalgalar aklına gelir. Sürekli bir şeyleri bağlama hevesinde olduğun için sanki iki ortam birbirine bağlıymış gibi hissedersin. Geçen yılki minik dalga, denizde bir yerler de geleceğe geri dönmüş ve bugünün dalgası olarak sana gelmiştir.

Kara kumsalda hiçbir şey yok. Sonsuzluğa kadar boşluktan başka bir şey göremezsin. Öyle bir boşluk ki dünyanın bütün kumlarını getirsen dolduramazsın. Biraz kendini toparladığında kalacak bir yerinin bile olmadığını, kumsalın ortasında öylece kaldığını hissedersin. “Ne yapacağım, nerede kalacağım, ne yiyip, ne içeceğim?” diye boşluğa sorarsın, cevap gelmez.

Etraftan bir şeyler toplayıp boşluk, sıkıntıların ve kendin için derme çatma bir şeyler yapmak istersin, etrafına bakınca bir çakıl taşı dahi olmadığını görürsün. Her yerde kara kumsalın karanlığı var, başka da bir şey yok. Seni kumsalda bırakanlar giderken çakıl taşlarını da götürmüşler.

Hava karanlık, kumsal karanlık; işin daha kötüsü geleceğin de karanlık. Hem de kapkaranlık. Bu ortamda güneş doğsa bile haberin bile olmaz. Günlerin bir önemi kalmaz.

Yarın sabah güneşin tekrar doğacağından bile emin değilsin artık. Alıp götürdüler, başka yerlerde mutlaka doğacaktır ama kara kumsala geri gelir mi Allah bilir. Ayrıca, güneş geri gelse de kara kumsalın hiç istifini bozmayacağını da biliyorsun. Tutunacak bir umut dalı ararsın. Güneşin doğup doğmayacağından emin olmasan da kendi kendine “Korkma güneş de senin yanında.” demeye başlarsın. Sanki güneş bir anda bütün kumsalın rengini değiştirecekmiş gibi hissetmeye başlarsın. Sonuçta; tutunacak bir dal arıyorsun, kalbini ısıtacak bir umut arıyorsun.

Kara kumlar hiçbir zaman değişmeyecekler. Sonsuza kadar kara kalacak olsalar da her zaman bir umut vardır. Belki küçük bir umut, belki çok uzaklarda ama yine de bir ümit işte.

İstemeye istemeye birkaç adım atarsın. Ne gidecek bir yolun var ne de yönün. Sahilde mi yürüsem yoksa içerlere doğru mu gitsem? Zor bir sorudur. Beynini dinlemeyeceğine göre kalbinin önerdiği yola git. Beynini dinlesen zaten şu anda bu kumsalda olmazdın. En azından “İçimden geleni yaptım.” dersin.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

17 Eylül 2016 Cumartesi

Çöplükteki Kargalar...

Günaydın dostlar…

Yazılarımı ilk günden beri takip eden dostlarım hatırlayacaklardır, benim ilk yazılarımdan bir tanesi, “Çöplükteki Martılar.” başlıklı yazımdı.  Sabahın erken saatlerinde işe giderken yollarda gördüğüm martıların tavırlarına yönelik bir yazıydı. Denizde olması gereken martılar, nedense sahilde değil de, bizim buradaki çöplüklerde yaşıyorlardı.
Sabah namazından evvel CCI’a gittiğim günlerin üzerinden uzun yıllar geçti ve benim sokakların son durumu hakkında en ufak bir bilgim yoktu. Bayram öncesi, erken saatlerde çocukları havaalanına götürürken gördüm ki, ortalıkta çok fazla martı kalmamış.


Bir kalkışma olmuş, hatta kalkışmadan da öte, bir darbe olmuş ve sokakların kontrolü kargaların eline geçmiş. Bazı sokaklarda, çöplükler, kaldırımlar, duvarlar, bahçeler her yer kargalarla doluydu. Martılar azınlıkta kalmışlar.

Üstelik bütün kendini beğenmiş tavırlarına rağmen, martılar kargalardan daha sevimliydiler. Martının zarif bir duruşu, bir asaleti var ama karga öyle mi? Kargaların kendileri de, sesleri de çok çirkin. Üstüne üstlük bir de çok saldırganlar. Zannedersiniz ki hepsi “Kuşlar” filmini seyretmiş. Martıları mumla arar olduk. Martıların sokaklara egemen olduğu dönemler de beni şaşırtan en büyük konu, ne kadar büyük olduklarıydı. Öyle denizin üzerinde göründükleri gibi değiller, yanlarına gidince neredeyse iri bir tavuk görüntüsündeler. Kargalar da yiye yiye neredeyse martı boyutuna ulaşmışlar.

Geçen sene sık sık balkonuma gelip benle itleşen karganın halleri daha belleğimden silinmemişken, sokaklar dolusu karga görmek çok ilginç oldu. İnanılmaz bir hızla üremişler. Kim bilir, belki de birileri karga yavrularını getirip (kedi yavrularını attıkları gibi) burada sokağa atmışlardır. Bu hızla üremeye devam ederlerse, yakında sokaklardan bizi de kovarlar.

Her ikisinin de tek bir ortak yanı var, o da arabaları hiç takmıyor olmaları. Arabayla üzerine doğru gittiğim zaman, martılar lütfen bir iki adım atarlardı ama kargalar onu da yapmıyorlar. Gözlerindeki, ifade, “Geçme ulan bu sokaktan bir daha.” şeklinde.

Bu arada en gariban durumda kalan da kediler. Karizma tamamen sıfır olmuş. Ne martılar takıyor, ne de kargalar. Hepsi birer koyun büyüklüğünde olan kuşlarla uğraşmayı g….ü yemiyor. Kusura bakmayın, biraz düşündüm ama sabah sabah olayı daha iyi tarif edecek bir cümle aklıma gelmedi.
Kargaların bir de “Seni evine kadar kovalarım.” bakışı var. Kindar ve nefret dolu duruyorlar. Sabahın köründe boş sokakları mesken tutmuşken, Emin’in gelip huzurlarını bozması aynı zamanda sinirlerini de bozuyor.

İşin ilginç yanı, bu kuşların artık uçacak halleri de kalmamış. Çok gerekirse zar zor birkaç adım atabiliyorlar ama genel tercihleri hiç adım atmamak yönünde. Kuş dediğin çatılarda, ağaçlarda yaşar ama bunlar evrim geçirip kuş ile koyun arası bir hale dönüştükleri için ancak yerde yürüyebiliyorlar. Kanatları artık o şişkoluğu taşımıyor. Bir gün ortada çöp diye bir şey kalmasa hepsi açlıktan ölür.
Çöpten beslenmeye o kadar alışmışlar ki artık hangi dairenin hangi gün balık yediğini bile bilip, onun artıklarını bekliyorlar. Gideyim de kendi kendime bir şeyler bulayım günleri çok geride kalmış.
Her şeyi bozduğumuz gibi bu hayvanların yaşam tarzlarını da bozduk. Yıllar önce Aylin’e okuldan böyle bir ödev verilmişti. Şehirlerde yaşayarak normal yaşam tarzları bozulan hayvanlar hakkında bir çalışma yapmıştık. Demek ki bozulmuş dengeler daha o günlerden belliydi.

Yaşam tarzları bozulmuş, kargaların sayısı çok belirgin bir şekilde artmış. Bizler sabah sokaklar bomboşken çok dışarlara çıkmadığımız için, gün içinde bu durumu çok fark edemiyoruz ama ömrü sabahın erken saatlerinde işe gitmekle geçmiş bir insan olarak, ben büyük artışı görebiliyorum.

Bunların böyle katlana katlana artması ne gibi zararlar doğurur veya istense de önlenebilir mi; onu da bilmiyorum ama belediyelerin gelip bu hayvanları yok etmesini de hiç arzu etmiyorum.
Bir şekilde, geniş kapsamlı düşünerek herkesi kendi yaşam alanlarına döndürecek çözümler aramalıyız…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

13 Temmuz 2016 Çarşamba

Yazlık

Günaydın Dostlar,

Deniz ve kum tatilini çok sevmeyen bir insan olarak, güneyde bir yerlerde yazlık alma işine de hiçbir zaman sıcak bakmadım. Babam da tatil yapmayı çok sevmezdi, muhtemelen benim bu huyum da babama benzemiş.
Düşünüyorum da sadece yazlıkları değil ben yaz mevsimini de çok sevmiyorum. Aralık doğumlu bir insan olarak, kış mevsimi bana her zaman daha cazip geliyor. Hava çok sıcak olunca insanın canı hiçbir şey yapmak istemiyor. Zaten dünyada da sıcak bölgede olup ilerlemiş bir tane ülke yok.


Normalde benim birçok yönüm dayıma benziyor ama yazlık konusunda babamla aynı düşüncedeyim. Annem, bana kötü bir şey söylemek istediği zaman “Sen artık iyice babana benzemeye başladın.” diyerek kızıyor.

Sevgili babam, “Çuvalla param olsa yazlık almam.” derdi ama bence artık o cümleyi de revize etmek gerekiyor. Çuvalla paraya zaten kimse yazlık vermez artık. “Kamyon dolusu param olsa yine de yazlık almam.” şeklinde cümleyi güncellememiz gerekiyor.

Yazlık almamak için babamın öne sürdüğü en büyük argümanlardan biri, senede 1-2 hafta kullanmak için yazlık almanın çok gereksiz olmasıydı. Ben de bu görüşe %100 katılıyorum. O devirlerde cuma akşamı gidip pazar akşamı dönmenin de çok kolay olmadığını düşündüğümüzde çok da haksız değildi.
Böyle bir yazlık alsak bile birkaç yıl sonra çocuklar oraya gelmez, biz de kukumav kuşu gibi baş başa kalırız görüşü de ikinci bir geçerli nedendi. Düşünüyorum da gerçekten de gitmezdik. Ben zaten çok uzun yıllar boyunca Amerika’daydım. Türkiye’ye gideyim de bir yazlık sahibi olayım diye bir kere bile aklımdan geçmemiştir.
Bence yazlıkların en kötü taraflarından biri de bütün işlerin yine size bakıyor olması. Alışveriş derdi, temizlik derdi, yemek yapma derdi; kısacası bir evi döndürmek için gerekli olan her türlü iş yine sizin üstünüzde olacak. Kardeşim iş yapmaya mı gittim yoksa tatile mi gittim? Dün akşam yazlığından çok yorgun dönen bir dostumun söyledikleri de bütün bu gerçekleri teyit eder nitelikteydi.

Şimdi durum nasıl bilmiyorum ama eskiden bir de sık sık yazlıklara hırsız girerdi. Bizim arkadaş ve dost çevremizden yazlığına hırsız girmeyen hiç kimse kalmamıştı. Kış aylarında yapılması gereken bakımı, onarımı, boya, badana işleri filan da cabası.

Yazlıklarda bir de insanlarla dip dibe olma riski var. Aldın bir yazlık, geldi yan konuta dünyanın en sevimsiz tipleri, buyurun buradan yakın. Atsan atamazsın, satsan satamazsın.
Bu yazlık olayında benim kafamın basmadığı bir başka olay da yazlığın denize olan mesafesi. Nedendir bilmiyorum ama yazlık deyince ben her zaman o binanın denizle bir alakası olması gerektiğini düşünüyorum. Küçük tuvaletin penceresinden bile denizi görmeyen yazlığı ben ne yapayım. Deniz görmedikten sonra otururum İstanbul’daki evimde, balkonumdan karşı binanın çöp kutularını seyrederim en azından.
İster lüks olsun, ister derme çatma. Yazlık dediğin şey denize çok yakın olmalı. İki minibüs değiştirip bir de belediye otobüsüne binerek ulaşılan kumsal bana gelmez. En fazla 10-15 dakikalık bir yürüyüşle kumsalda olmalıyız.

Bu arada hemen şunu da belirteyim, buralardan kalkıp, güneye gidip gidilen yerde havuza girme durumunu da hiç anlamıyorum. Bazı arkadaşlarım “Deniz uzak ama bizim sitenin havuzu var.” diyorlar. Süpermiş, bin km yol git, havuza gir.

Yazlıklara ilgili bir diğer sıkıntı da her sene aynı yere gitmeye mecbur olmak konusu. Zaten bir iki hafta tatil yapacaksın, onu da her sene aynı yerde geçireceksin.
Yazlığı olan ve bu işten çok keyif alan çok fazla eş, dostumuz var ama ben yazlık sevmeyenler grubundanım. Bütün bir yaz boyunca yazlığının balkonunda mangalını yapıp içkisini içen dostlarımıza afiyet olsun ama ben almayayım.

Yazlıkları olanlar veya benim gibi olmayanlar, her nerede tatil yapıyorsanız; her şey gönlünüzce olsun. Milletin yaptığını değil, sizi mutlu eden şeyleri yapın.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

4 Mart 2016 Cuma

Senede Bir Gün...

Günaydın dostlar…

İnsan hayatının çok önemli kırılma noktaları vardır. O gün yaşanan veya yaşanmayan şeyler, hayatınızın geri kalanının tamamını etkiler. Geçen günkü kuzenler buluşmasında da işte böyle bir gün gündeme geldi.
Karşınızdaki insanın niyetine bağlı olarak, bütün hayatınızı değiştirecek bir gün.


Beylerbeyi’nden kalkıp, Caddebostan Plajı’na gitmek, şehirlerarası yolculuk yapmak gibi bir şeydi. Özel arabanız yoksa üç aktarmayla anca gidersiniz. Hiç kimse de bu şekilde Caddebostan’a gitmeyeceğine göre, kısacası gidilmezdi.

34 DS 683 plakalı, Opel Rekord marka araba, bizi Caddebostan’a götürüp getirmekten hiç bıkmadı. Allah var, hiçbir zaman da bizi yolda bırakmadı.

Bu günlerin bir tanesinde, yine her zamanki gibi yenilmiş, içilmiş, kızlara yılışılmış mutlu, mesut eve döndüğümüz bir akşamüstünde, birden yola atlayan bir çocuk yüzünden, zavallı Opel kendini elektrik direğinin üzerinde bulmuştu.
Emniyet kemeri diye bir şey olmadığı için de, dayım ve yan koltukta oturan arkadaşı Orhan ağabey, bir anda arabanın ön tarafı ile yüzgöz olmuşlardı. Ben, Aynur ile beraber arka koltukta oturuyordum ve tek hatırladığım şey bir toz bulutu ve bağrışan insanlardı. Dayımları arabadan çıkartıp hastaneye götürmeye hazırlandıklarında, biz halen arka koltukta oturuyorduk. Allah bilir, üzerimde de kısa pantolon vardı.
O kargaşanın ortasında; kadıncağızın biri geldi, bizi arabadan çıkarttı ve evine götürdü. Yanlış hatırlamıyorsam, son anda da dayıma “Çocukları ben eve götürüyorum” gibi bir şey söyledi. O şaşkınlıkla ve yüzü gözü kan içindeyken, dayım kadının bizi tam olarak nereye götürdüğünü anladı mı, çok da emin değilim.

Kadının da bir çocuğu vardı ve biz üçümüz salonda oturup, gıcık gıcık birimize bakmaya başladık. Korktuğumuz için bize su filan içirdiğini de hatırlıyorum. Kadıncağız o ortamda bize sahip çıktı ve gözü gibi korudu. Anne bize çok iyi davranıyordu ama çocuğun bizden nefret ettiği her halinden belliydi. “Ulan bizimkiler yeni çocuklar aldılar herhalde” diye düşünmüş olabilir.

Tabii o devirlerde cep telefonu filan yok. Bırakın cep telefonunu kimsenin evinde normal telefon bile yok. Kimseyi arayıp da, “Çocuklar orada kaldı, gidin alın” diyemezsin. Hiç kimse de olmadığı gibi, anneannemlerin Beylerbeyi’ndeki evinde de telefon yok. Bilinen tek telefon, Leman Hanım teyzelerde. Leman Hanımın oğulları Yahya ve Sadık ağabey de dayımın çocukluktan beri bir arada olduğu çok samimi arkadaşları. Bugün dahi halen görüştüklerine göre, demek ki en az altmış yıllık arkadaşlıkları var.
Nasıl başardığını bilmiyorum ama dayım bir şekilde Yahya ağabeylerin evini arayıp, “Ben kaza yaptım, çocukları da orada yaşayan bir kadın aldı götürdü, git çocukları bul” demeyi başarabilmiş. Kadının salonunda, sevimsiz çocuğu ile saatlerce bir birimize baktıktan sonra, akşamın bir saatinde camdan Yahya ağabeyin geldiği gördük.
Hemen Yahya Ağabey diye kapıya koştuk ama kadıncağız gelenin bir dost olduğundan emin olmadan bizi teslim etmedi. “Bu adamı tanıyor musunuz?” diye defalarca sorduğunu çok net olarak hatırlıyorum.

Yahya ağabey, oraya nasıl geldi ve bizi eve nasıl götürdü hiç hatırlamıyorum ama sonuçta eve döndük. Dayımlar da uzunca bir tedavi sürecinin ardından iyileşti. Adını hiçbir zaman öğrenemediğimiz ve bir daha da hiç göremediğimiz o kadıncağız, benim ve Aynur’un hayatının en önemli kırılma noktalarından bir tanesinin baş aktörüdür.

Bana mı öyle geliyor bilmiyorum ama sanki o yıllarda iyi niyetli ve yardımsever insanların oranı daha fazlaydı. Tabii bugün de çok fazla iyi kalpli insan var fakat böyle bir yaşanmışlıkta, çocukları üç gün sonra terör örgütü kamplarında bulma olasılığınız da çok yüksek.
Benim aklımda, bu olay Acıbadem civarında bir yerlerde yaşandı diye kalmış ama çok da emin değilim. Bu konudaki en net cevabı dayım verecektir.

Bizim hayatımızın “Senede bir gün” günlerinden bir tanesi, o kaza günüdür.
O gün bizi alıp, koruyan, besleyen kadıncağız bugün hayatta olmayabilir de. O zamanlar 35 yaşlarındaydı. Bu kazanın üzerinden elli sene geçtiğini düşünürsek, hayatta olmama ihtimali de var. Vefat ettiyse mekânı cennet olsun, hayattaysa Allah sağlıklı, mutlu, güzel günler göstersin.

Kocaman kalpli, iyiliksever teyze, her şey için çok sağ ol. Biz senin o günkü hakkını ödeyemeyiz.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

25 Ağustos 2015 Salı

11 Yılda 1 Şehir...

Günaydın dostlar.

Eski bakan amcalarımızdan biri, Artvin’de yaşanan sel felaketinin nedenini, “havaların çok sıcak gitmesi” olarak açıkladı. Sevgili bakan amca sana bir şey diyeceğim; yaz aylarında her zaman havalar sıcak gider.
Artvin, Rize, Trabzon, Giresun ve Ordu; ben doğduğum günden beri sel felaketlerinden yakasını kurtaramamış beş ayrı vilayetimiz. Bunların arasına Samsun’u da katabiliriz ama genelde sel baskınları belirttiğimiz bu beş şehirde oluyor.


Ben de bir Giresunlu olarak, artık bu şehirlerin yapısını çok iyi biliyorum. Nedir yapısı? Arkada dağlar, ortada daracık bir alan, diğer tarafta da deniz. Bütün iller ve ilçelerde bu daracık alanda kurulmuş durumda. Peki, ne tarafa doğru büyüyorlar? Dağlara doğru. Dağların alt eteklerine, hatta bazı yerlerde ortalarına kadar beton dökülmüş durumda.

En önemli noktayı söylemeyi unuttum. Sahilde yolun hemen yanında da (deniz manzaralı) birbirine bitişik olarak inşa edilmiş on katlı apartmanlar var. Bu apartmanların arkasında kalan yapılar, dağlar ve Çin Seddi arasında sıkışmış durumda.

Bir dağa, tepeye çıkıp da aşağıya baktığınız zaman, etrafın ne kadar çirkin olduğunu bütün çıplaklığı ile görebiliyorsunuz. Her yöne yapılmış şekilsiz yapılar ve estetikten yoksun inşaat zihniyeti her yerde olduğu gibi bu bölgemizde de bütün doğal güzelliklerin içine etmiş. Çocukluğumuzda gördüğümüz “Yeşil Karadeniz” artık bir efsane olarak kalmış.

Bütün bu çirkin evler, apartmanlar yapılmış da, bunlara uygun altyapı da yapılmış mı? Tabi ki yapılmamış. Her yağmur çiselediğinde senin başkentini bile sel basarken, zavallı Doğu Karadenizliler ne yapsın? Bu yöne yönelik bir gram iyileştirme yapılmadığı gibi zaman içinde artan nüfus ve çarpık yapılaşma ile durum daha da vahim bir hal aldı. Koca ülkede bir tane altyapısı düzgün şehrimiz yok. Bütün paralar pazarlama değeri yüksek çalışmalar için harcanıyor.

Yağmur yağar, dağlardan aşağıya seller akar ve önüne ne gelirse hepsini denize sürükler. Ben doğduğumdan beri hiç değişmeyen senaryo budur. Doğu Karadeniz’de bir yerleri sel basmadan bir seneyi tamamlayamayız. Her sene insanlar ölür ve muazzam bir maddi hasar oluşur ama bir gram bir önlem alınmaz.
Yukarıda da belirttiğim gibi bu bölgedeki 5 şehirden ve 55 yıldır hiç değişmeyen bir senaryodan bahsediyoruz. Her 11 yılda bir şehir düzeltilmiş olsaydı, bugüne kadar 5’i de düzelmiş olurdu. Koskoca bir devlet 11 yılda ufak bir şehrin altyapısını düzeltemez mi? Yağmur sularının tepelerden aşağıya uygun yer altı tünelleri içinden akması sağlanamaz mı?
Arkadaşlar 55 yıldan bahsediyoruz. Bu da benim bildiğim süre. Eminim durum son 550 yıldır da aynıdır.
Doğal yapısı zaten sel sularının dağlardan aşağıya akmasına çok müsait olan bir bölgenin bir de çarpık yapılarla daha fazla içine eder ve de iklimsel dengesini bozarsanız, sonuç da kaçınılmaz olur.

Geçen gün bu sayfamda, İstanbul’un, betonlaştırma yarışı altında içine edilmiş bir resmini paylaşmıştım. Bu şehirlerde de durum çok farklı değil. Genel de hepsinde korkunç çirkin bir görüntü var. Doğaya uygun bir yapılaşmayla bir cennete dönebilecek olan bir bölge umursamazlığımız ve estetik anlayışımız olmaması yüzünden bu hale gelmiş durumda.

Hiçbir konuda içimizde artistik değerler yok ki, yapılaşma konusunda olsun. Bizim için önemli olan paradır, gerisi de detaydır. Ev mi istiyorsun? Al sana ev. Çevre ile bir bütün olarak güzel görünmesini ne yapacaksın. Isınıyorsa, damı da akmıyorsa, gir içine otur. İşte bu kadar basit.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…  

14 Temmuz 2015 Salı

Bütün Aile Toplandık...

Günaydın dostlar.

Emin’in uzun süreli bir tatil yapma kararından dolayı uzunca bir süredir ayrı kaldık ama korkmayın bir daha kolay kolay böyle bir şey olmaz. Zaman zaman 4 günlük (bence ideal tatil süresi) tatiller yapmıştım ama bu kadar uzun süreli bir tatile ilk defa cesaret edebildim. Bu tesisin güzel ve sorunsuz bir tesis olduğunu bilmeseydim, yine de cesaret edemezdim.
Çocukluğumuzun geçtiği İller Bankası Tuzla kampından sonra (40 sene geçmiş) ilk defa bu kadar uzun bir süre deniz tatili yaptım. Daha önceki yazılarımı okuyan dostlarımız hatırlayacaklardır, normalde ben deniz tatili yapmayı pek sevmem ama bu sefer ki çok güzel geçti.


Tatil, 9 ay önceden planlandı. Planlı, programlı olmayı severim ama bu kadar uzun bir süre önce tatil planlamak benim için bile abartı oldu. Ayrıca “daha ucuz oluyor” bilgisi de hiç doğru değilmiş. Dayım, rezervasyonunu tatilden 1-2 hafta önce yaptı ve bizden daha iyi bir fiyat aldı.

Son haftalarda rezervasyon yaparak iyi bir paket yakalayabilirsiniz ama son dakikaya kadar bekleyince de yer bulamama riski var. Ne demişler büyüklerimiz? “Hayatta her şeyin bir bedeli var.”

Kardeşim Ayşın, ilk beni arayıp da “Beraber tatile gidelim mi?” diye sorduğunda, “Kızım 9 ay önceden tatil mi planlanır?” demiştim ama 9 ay jet hızıyla geçiverdi. Ayrıca karar verebilmek için de 10 dakikam vardı. “Ne bileyim ben şimdi, düşünmem lazım.” dediğimde tamam deyip telefonu kapattı ama 10 dakika sonra geri aradı. Ben de bir şey soracak zannettim. “Düşündün mü, ne karar verdin?” diye bana soruyor. Oturmuş kadının masasına bana emrivaki yapıyor.
9 ay önceden, 10 dakika içinde verilen bir kararla bütün sülale Belek’te toplandık. Aramızda her yaş grubundan insan vardı ve tatil köyünün en büyük grubu bizdik. Bir daha olur mu bilinmez ama bu seneki buluşmayı bizlere nasip eden Allah’ımıza şükürler olsun. Gerçekten de zaman çok çabuk geçti. Tatil yapmayı sevmeyen adam (Emin) bile sıkılmadı.
Gittiğimiz yer Antalya Belek’te ki Cornelia De Luxe Resort. Annemler artık bu tesiste kendilerini babalarının evinde gibi hissediyorlar. Bana cazip gelen tarafı da sorunsuz ve rahat bir tesis olması. En büyük özelliği de, her şeyi her ortamda yapabiliyor olmanız. Biraz sakat bir cümle gibi oldu ama gerçekten de durum böyle.

Örnek olarak, canınız Türk kahvesi mi içmek istedi? Oturup her ortamda (ister havuzun yanında, ister ana yemek salonunda) kahvenizi içebiliyorsunuz. Bazı tesislerde, “Türk kahvesi Papatya Bahçesi’nde ikram ediliyor efendim" gibi durumlarla karşılaşabiliyorsunuz. Be tesiste her şey açık, net ve samimi.

Canı isteyen gidiyor çimlerin üzerinde futbol oynuyor. Kimse de gidip “çimlere basmayın” demiyor. Kuruyorlar minik kaleleri, maç yapıyorlar. Biz futbol oynamadık ama hemen hemen her akşam havuzda voleybol buluşmalarımız oluyordu.

Buluşmalarımız derken aklıma geldi, gün içinde de ördek ailesi gibi beraber takılmıyorduk. Herkes tesisin 4 bir yanına yayılıyor ve ne yapacaksa yapıyordu. En büyükle, en küçüğün arasında 75 yaş fark olan bir grupta zaten herkesin her an aynı şeyi yapıyor olması da mümkün değil. Bir tanesi güneşin göbeğinde yatmak isterken, bir diğeri güneşe çıkmak istemiyor. Başka bir tanesi spor yapmak isterken, başka bir diğeri konuyu bile anlamıyor.

Bu tesisin en iyi taraflarından biri de, “şezlong kapma” stresinin olmaması. Saat kaçta giderseniz gidin muhakkak bir yerlerde şezlong buluyorsunuz. Bulduğunuz yer, gönlünüzdeki en ideal nokta olmayabilir ama en azından ortada kalmıyorsunuz. Şezlong diye çocuk salıncaklarının bile havlu konarak tutulduğu ortamları gördüğüm için, buradaki şezlong bolluğu için Allah’a şükrediyorum.
Bir araya geldiğimiz zamanlar, öğlen ve akşam yemekleri idi. Tam takım olamasak da yemeklerde büyük bir çoğunluk bir araya gelebiliyorduk. Erken yemek isteyeni var, geç yemek isteyeni var, karnı acıkanı var, ilaç saatini kaçırmak istemeyeni var. Ne isterseniz vardı bizim grupta.

Sabahın erken saatlerinden gecenin geç saatlerine kadar süren uzun günler çok hızlı bir şekilde uçup gitti. Her günümüz gibi tatil günleri de tek tek uçup gider, önemli olan arkaya baktığımız zaman, “Çok güzel günlerdi” diyebilmektir. Bizim için çok güzel günlerdi. Umarım daha güzellerine de sizler gidersiniz.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

18 Haziran 2015 Perşembe

Aşkım İstanbul

Günaydın Dostlar,

Ben İstanbul’a âşık mıyım?
Kesinlikle değilim ama aramızda bir elektrik olduğu da kesin.

Ankara’da doğmuş ve büyümüş çocuklar olarak küçüklüğümüzde İstanbul’u çok da fazla sevmezdik ama yazın dedemlerin Beylerbeyi’ndeki evine gelip geniş bahçesinde oynamak hoşumuza giderdi.
Kime sorsan ille de İstanbul diyor. Dün televizyon programındaki kadıncağız “İstanbul’dan başka hiçbir yerde yaşamam.” diye bir yorum yaptı. Programın sunucusu neden diye sorduğunda da “Bu boğaz nerede var?” diye cevap verdi.


İstanbul Boğazının bir çekim merkezi olduğu kesin ama kaçımız gerçekten de bu Boğaz’dan yararlanabiliyoruz. Ben kendi adıma konuşayım, benim boğazda balık yeme averajım yılda bir bile değil (hatta son yıllarda sıfır). Çay bahçesi derseniz, o da yılda sıfırdır.

İstanbul’da birçok şey olduğu kesin ama İstanbul’u neden sevdiğimiz sorulduğunda sıraladığımız şeylerin hiçbirini yaşayamıyoruz ki. Bu şehirde bir şeyler yapabilmek hem çok zor hem de çok pahalı. Geçen sene karşı tarafta bir arkadaşımla 1,5 saat yemek yiyebilmek için gidiş dönüş 3,5 saat yollarda harcamıştım.

Nişantaşı, Etiler, Beyoğlu gibi semtlerle (orada yaşamıyorlarsa) ben dâhil zaten hiçbir İstanbullunun işi olmuyor ki. Eskiden arabayla Nişantaşı’na gitmek zorunda olduğum zamanlarda bir gün önceden huzurum kaçardı. Bu semtlerde yaşayan bazı arkadaşlarım “Bir daha park yeri bulamam.” korkusuyla arabalarını kullanamıyorlar.

İki saatte Avrupa’dan gelip sonra havaalanından eve gitmek için üç dört saat uğraştığım çok olmuştur. Durum böyle iken hiçbirimiz İstanbul’dan kopamıyoruz. Garip bir cazibesi var bu şehrin. Kim bilir, belki de çile çekmeyi seviyoruz.

İstanbul dışındaki şehirlerde Ankara ve İzmir de dâhil olmak üzere iş bulmak kolay bir iş değil ama insanları İstanbul’da tutan çekimi iş imkânları ile açıklayamayız. İş konusu gündemde olmasa da herkes yine de İstanbul’da yaşamak istiyor. İnsanları çeken paradan daha farklı parametreler de var.
Enteresandır İstanbullu. Her sabah iki saat köprü kuyruğunda bekler ama kafasını kessen beş dakika önce yola çıkmaz. Bu durum artık onun hayatının bir parçası olmuştur. Tıkış tıkış olmak İstanbul hayatının bir parçasıdır. Bazı arkadaşlarım, bir restorana veya bara gittiğimizde içerisi tıklım tıklım dolu değilse içeri girmek istemezler. Öyle alıştıkları için rahat ve huzurlu mekânlar neşelerini kaçırıyor.
İstanbul’da yaşamak ve nimetlerinden faydalanabilmek kolay bir iş değil. Trafik rezilliğini aşıp da evine girmeyi başarabilen insanlar bir daha dışarı çıkmak istemiyorlar. Zaten İstanbullu akşam bir yere yemeğe filan gidecekse %90 işyerinden doğrudan gider. İlk önce eve gidip sonra evden dışarıya gitme işi bu şehirde pek de olacak bir iş değildir.

“Ne senle ne de sensiz.” diye bir laf var ya işte bizim İstanbul’la ilişkimiz öyle bir seviyede. Her gün sabahtan akşama kadar söylenen insanlar, İstanbul’dan başka bir yerde yaşama ihtimalini akıllarının ucundan bile geçirmiyorlar. Bu düzene alışmış bir insan başka bir yerde iki günde sıkılır zaten.

Söyleniriz, ömrümüzü trafikte tüketiriz, kalabalıktan bunalırız, agresif insanlardan sıkılırız, saygısızlıklar canımıza tak eder, başkalarının hakkına tecavüz hiç bitmez ama bu şehirden de hiçbir yere gidemeyiz.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

26 Ocak 2015 Pazartesi

Mesaj Yok


Günaydın Dostlar,

Her yerde arıyorum…
 
Kalabalıktan adım atılamayan boş sokaklarda, gürültünün sessizliğinde, sakin denizin masmavi sularının karanlığında, beraberce dinlediğimiz şarkıların içinde, onun resimleriyle dolu boş duvarlarda, şarap şişesinin dibinde, kadehlerin kocaman kenarlarında, telefonun yanan her ışığında, soğuk kış günlerinin yakıcı sıcaklığında, kapı her çaldığında, karşıma çıkan her yüzde, her yerde, her zaman onu arıyorum.
Bilmiyor mu onu ne kadar aradığımı? Neden bir mesaj bile yok?

Yanılıyorsun güzel kardeşim.

Mesaj var.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

22 Aralık 2014 Pazartesi

Adaların Arkasındaki En Karanlık Nokta

Günaydın Dostlar,

Denizden gelir.

Bizim buralarda her zaman denizden gelir. Denizden, adaların arkasındaki en karanlık noktadan, kapkara bulutların refakatinde gelen fırtına bir anda karaya vurur. Her şey o kadar çabuk gelişir ki ne olup bittiğini anlayamazsın. Patlayan camların uçuş rotası, kiremitlerin düşüş rotası hepsi birbirine karışır. Yıkılan hayallerin ağırlığının yanında yıkılan duvarların ağırlığı solda sıfır kalır.
Sen bir ağaca tutunmuşsundur, diğeri bir duvar dibine sinmiştir, bir başkası da yırtık bir tentenin altına. Evinde fırtınadan hiç haberi olmadan oturanlar yok mudur? Olmaz mı vardır tabii. Onlar sıcak evlerinde oturmuşlar badem ve fıstık yiyorlar ama bugün fırtınanın ortasında kalan sensin.


Fırtına bir anda geliverdi. Buzlu yağmurları beraberinde getiren bulutlar sana hazırlanma şansı vermedi. Rüzgârın uçurduğu parlayan buz parçaları tek tek yüzüne çarparken sen hazırlıksız yakalandın. Soğuk tanecikleri bu kadar yakından tanıyacağını düşünmüyordun. Herkes bir yere tutundu ama ne yazık ki senin can havliyle tutunduğun ağaç senden de minik. Kara bulutları gördün ama yine de daha büyük bir ağaca ulaşamadın.

Fırtına var gücüyle seni minik ağaççıktan koparıp uzaklara uçurmak istiyor ama sen sımsıkı yapışmışsın bir kere. Fırtına da olsa tufan da kopsa kimse seni oradan ayıramaz. Sen güvendin, sen tutundun. Minik de olsa sonuçta o da kökleri derinlerde olan ve kolay kolay sarsılmayacak bir ağaç.

Bir yerlerden bir dost eli uzanıverir. Bir anda yakalar seni bileğinden. Tek kişiyi uçurabilecek, yıkacak rüzgâr; iki kişiyi daha zor yıkar. Sayı arttıkça direnç artar. Elele meydan okursun fırtınaya da tipiye de dalgalara da.

Fırtına gelir gelmesine de ama herkesi aynı şekilde vurmaz. Kimi tam fırtınanın ortasında kalır çok etkilenir, kimi de az bir hasarla yakayı kurtarabilir. Saniyeler, dakikalar bir başka gelir insana. Kötü hava hiç bitmeyecekmiş gibi bir hisse kapılırsınız ama sonunda muhakkak güneş açar.
Adaların arkasından, denizden gelen fırtına, güneşin açmasıyla beraber adaların arkasındaki en karanlık noktadaki evine çekilir ve biten stoklarının yerine koyabilmek için yeni karanlıklar, yeni rüzgârlar, yeni buzlu yağmurlar üretir. Bir gün hepsini cebine koyup tekrar hiç beklemediğimiz bir anda ortaya çıkmak için hazırdır.

Fırtınalar gelir, fırtınalar gider. Önemli olan rüzgârlar dindiğinde yanında kimin kaldığıdır. Rüzgârın sert estiği günlerde sorun ortaktır, direniş ortaktır. Sessizlik çöktüğünde bahçende kırılan tek bir saksının peşine düşmeden, rüzgârı ve buzları cepheden karşılayan evin yanında olabiliyorsan o zaman sana kısaca “adam” derler.

Karanlık; yağmurun, fırtınanın habercisidir. Gelen kötü havayı hissedersin ama yine de yapacağın çok fazla bir şey yoktur. Sanki hiç olmayacakmış gibi yaşamaya devam edersin. Hayat şartları bizi buna zorlar. Her zaman günlük öncelikler uzun vadeli gibi görünen sorunların önüne geçer.

Yine gelecek, yine soğuk rüzgârlarıyla kalplerimizi soğutmaya çalışacak ama başaramayacak. Biz ne fırtınalara direndik, meltemlerle savrulup gidemeyiz.
Bizim minik ağaç da bir gün kocaman bir çınar olacak. Değil seni kocaman bir mahalleyi bile koruyabilecek hale gelecek.

Değişir bu hayat, her zaman söylediğim gibi “Yarın ne olacağı hiç belli olmaz.” Önemli olan fırtınaya karşı durabilecek kaç kişi olduğumuzdur.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Antalya Belek'te Kısacık Bir Tatil...

Tatil yapmayı sevmeyen adam, sonunda kısacık 4 günlük bir tatil yaptı. Annemlerin ve Aylin’in her sene çok severek gittikleri Cornelia De Luxe Resort, bu sene tatil yapmayan adamı ağırladı. Bu tip, deniz, güneş tatiline nadiren giden bir insan olarak izlenimlerimi paylaşmazsam olmaz.

Bu güzel tesiste kapıdan girer girmez ilk dikkatimi çeken şey, çalışanların meclis kafeteryasında çalışıyormuş gibi giyiniyor olmalarıydı. Kardeşim deli misiniz, 60 derece sıcakta, güneşin altında böyle giyim olur mu? Bu tip işletmelerde çalışanların şort veya bermuda giymesinden de çok hoşlanmıyorum ama en azından kot pantolon filan giyebilirler. Siyah kumaş pantolonları da, mecliste çalışacakları günler için saklarlar.
 
Şezlong kavgası yapmadan, masa peşinde koşmadan, sıralara girmeden tatil yapmak benim için en önemli parametrelerden biri. Bu tesiste, oldukça yüksek bir seviyede müşteri hizmeti var. Gerçekten de huzurlu, düzenli ve güzel işleyen ve insanlara sıkıntı yaratmayan güzel bir sistem var. Müşterilerinin ağırlıklı olarak İngiliz, Kuzey Avrupalı ve Rus olmasının da bu duruma etkisinin büyük olduğunu düşünüyorum. Bizler çoğunlukta olsaydık, hiçbir şey bu kadar düzenli ve intizamlı bir şekilde gitmezdi.
Az sayıda da olsa, Anadolu çocukları da yok değil. Akşamları canlı müzik ortamında sarışın turistlere bütün dans hünerlerini sergileyen gençlerimiz, geçen akşam çalan “çakkıdı çakkıdı oynaşalım kız” şarkısı ile neredeyse Kocatepe üzerinden Antalya’ya doğru büyük taarruza geçtiler. Tabi ki, turistlerin kahvaltıyla birlikte başladıkları alkol tüketiminin etkilerini de inkar edemeyiz. Votka oranı belli bir seviyeye ulaşınca, bizim çocuklar kızlara Nijinsky gibi görünmeye başlıyorlar.

Mekanda güzel bir düzen var. 9:30’da akşam yemeği bitiyor, amfi tiyatroda şovlar başlıyor, 10:30’da onlar bitiyor, canlı müzik başlıyor. Saat 01:00 gibi canlı müzik bitince de, doğal olarak diskoya gidiliyor. Animasyon şovundan çıkanlar, canlı müziğe koşuyorlar ama müzik dinlemekten daha çok oturup içmek için koşuyorlar. Dans eden de pek yok. Durum böyle olunca da, bizim sevgili animatörler dökülüyorlar ortaya ve başlıyorlar dans etmeye. Animatör kızlardan birine sordum. “Ortamı canlandırmak için sizlerin dans etmesi bekleniyor mu” dedim. Kızcağızda, “bizden soft animasyon yapmamız bekleniyor” dedi. Ben bu “soft” lafını, gidip millete saldırmayın ama dans pistini canlandırmak için elinizden gelenide yapın diye anlıyorum.

Güzel ülkemize gelen her erkek turist, kendisini bir dansöz tarafından maskara edilmek üzere hazırlamış olarak geliyor. Türk gecesi adı altında ortaya çıkan dansöz, burada da düzeni bozmuyor ve 150’şer kiloluk Kuzey Avrupalı Beylere yaptırmadığı rezillik kalmıyor. “Benim yaptığımın aynısını sende yap” talimatı ile başlayan rezillik, adamların insan içine çıkacak halinin kalmamasıyla son buluyor. Emin’de, bir dansöz saldırısını daha ucuz atlatmanın huzuruyla geceye devam ediyor. Vinç getirse beni kaldıramaz ama yine de dansözle, halat çekme yarışması yaşamak da istemiyorum.
Turistlerin ağırlıklı olduğu ortamda, Türkçe şarkı çalınacağı zaman ağırlıklı olarak, Tarkan çalma zorunluluğu var herhalde diye düşünüyorum. Turizm Bakanlığının bu konuda yayınlanmış bir yönetmeliği filan olabilir mi acaba? Ya da, en dünyaya açılmış şarkıcımızın, Tarkan olduğunu düşündüğümüz için, yabancılar bunu daha iyi tanır diye çalıyoruz herhalde. Üçüncü bir ihtimalde, Tarkan’ın birçok parçasının göbek atmaya çok uygun olması.
Birde, 13 gündür tesiste olup, her türlü şarkıyı ve dansı öğrenmiş ve Asena’ya dans öğretecek konuma gelmiş turistler var. Bunların görevi de, bu hafta gelmiş çaylaklara, geçen hafta öğrendikleri marifetlerini göstermek. Bu tipler, bir de sanki Oslo’da da Duman dinliyormuş gibi cümleler filan kurarlar.

Havuzda voleybol oynayan İngilizlerin topu, tuttu benim yanıma doğru geldi. Bende tuttum geri attım. Adamcağızda, “thx a lot” deyince, bende “no problem” dedim. Herif de döndü bana, “o you speak English” dedi…  Of ki, of yani. Cevap versen bir türlü, vermesen bir türlü. Konuşmayı, sohbeti yerine göre çok severim ama gereksiz sohbete de son derece üşenirim. Şimdi bana “nerelisin” diyecek, ben “Giresun” diye cevap vereceğim. Arkasından “Giresun” nerede diyecek ve ben o soruya mübarek Ramazan gününde cevap vermek istemiyorum. Ne de olsa turist. Küçük bir göz gülücüğü ile olayı geçiştirmek en iyisi.

Bu tesis, güzel bir tesis ve tatil çok güzel geçti. Nasıl mı anladım? Tatilin çok çabuk geçmesinden anladım. Konu ne olursa olsun, bir şey hemen bitiyorsa, anla ki, o güzel bir şeydir.
Her tatil köyünü, tesisini eleştiren ben burası için negatif anlamda pek söyleyecek bir şey bulamıyorum. Yemekler muhteşem değil ama güzel, servis düzgün, ortam tertemiz ve düzenli, insanlar güler yüzlü ve benim hoşuma giden bir diğer yanı da, tesisin anormal büyük olmaması. Alanları gayet etkili ve verimli kullanmışlar. Tesisin bir de villalar kesimi var ama bizim gibi halktan insanların zaten o bölümle pek bir ilgisi olmuyor. Hatta hiçbir ilgisi olmuyor.

Belek civarına gitmeyi düşünenler varsa, bu tesis benim tavsiye edebileceğim bir yer… Umarım yaşadığınız tatiller, hayallerinizdekiler kadar güzel olur…

28 Haziran 2014 Cumartesi

Çöplükteki Martılar

Günaydın Dostlar,

Bu sabah biraz martılardan bahsetmek istiyorum.
 
"Neden?" diyorsanız, her hangi bir nedeni yok. Bir Yay burcuna neden diye sorulmaz.
 
Daha doğrusu martılardan değil de bizim oradaki martılardan bahsetmek istiyorum . Şu anda bile bağırışlarını duyuyorum. Bizim oradakiler koyun gibi. Havalarından da geçilmiyor. Bunların öyle denizden balık yakalayacak halleri filan da yok. Buradaki martılar balığı en fazla çöpten yakalıyor. Kıçlarını kaldıramadıkları için denize gitmek de zor geliyor, hepsi bizim burada.
 
 
Bu martılar zaten evrim geçirmiş. Koyun, martı, insan arası bir şey olmuşlar. İnsan gibi pis pis de bakıyorlar.
 
Çocukluğumuzda bize ne öğretilmişti? Kediler kuşları yer. Sıkar vallahi. Kediler oralı bile olmuyor. Karizmayı çizdiririm diye martılara hiç bulaşmıyorlar bile. Vallahi ben de bulaşmıyorum. Bir tanesi de benle itleşiyor. Her sabah sabahın köründe Kaptan Arif’in tam ortasında duruyor. Ben arabayla gelirken de hiç istifini bozmuyor. Kafasını çevirip bana bir de şöyle bir bakış yapıyor, “Bana çarp da gör ebenin ninesini.” Arabadan iniyorum, “Çok rica ediyorum, biraz kenara kaçılsanız da ben de geçsem." diyorum. Keyfi yerindeyse birazcık bir iki adım atıyor, keyfi yerinde değilse o da yok. O zamanlar bana "Hadi …….. git." gibi bakıyor. Kutsal martı gibi yolun ortasında! Arabalara filan da alışmış, hiç taktığı yok. Güç savaşını martı kazanmak üzere. Ben en iyisi Ethem Efendi'den gideyim artık.
 
Martı lider, martı korkusuz, martı değişik. Ne der Robin Sharma? Yapabileceğinin en iyisini yapıyor musun? Yapıyor vallahi. Her sabah bana posta koyuyor. Daha ne yapsın. Bir martıdan daha fazlasını beklemek de fazla olur.
 
Martı lider. Bu kesin.
 
 
 
Robin Sharma der ki "Bir insanın lider olabilmesi için tek gerekli olan şey nefes alıyor olabilmesidir, nefes alan herkes lider olabilir." Lider olmak için CEO olmak veya general olmak gerekmiyor. Nefes alabiliyorsan demek ki sende de lider kumaşı var. Bu devirde ancak yaptığı işte liderlik gösterenler bir farklılık yaratabilirler. Gün yaratılan küçük farkların, küçük değerlerin günüdür.
 
Siz de yaptığınız işin lideri olun ve Robin Sharma’yı da martıyı da kızdırmayın.
 
Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

20 Haziran 2014 Cuma

Mersin Fabrika Ziyareti

Günaydın Dostlar,

Eski iş yerimdeki fabrikaları ve ambarları dolaşmaya devam ediyoruz ve bu sabah hazırsanız hep beraber Mersin’e gidiyoruz. Mersin’e gidiyoruz derken tabii Adana üzerinden Mersin’e gidiyoruz. Daha önce Adana Mersin yöresine hiç gitmediğim için bu seyahat benim için de bir ilk olmuştu. İlk şoku da uçak Adana’ya inerken gördüğüm korkunç çirkin görüntü sayesinde yaşamıştım. Türkiye’nin en büyük şehirlerinden birinin gecekondular içinde sıkışıp kalmış havaalanı beni çok şaşırtmıştı. Ben üç dört yıldır, Adana’ya gitmedim ama eminim şu anda da görüntü çok farklı değildir.


Adana havaalanının çirkinliğini Mersin’in deniz kenarının güzelliği unutturdu. Her zaman söylerim, deniz oldu mu her şey farklı oluyor. Ayrıca sadece görüntüden söz etmiyorum, insanların yaşam tarzları, hayata bakışları bile bir farklı oluyor.

Sağ olsunlar beni havaalanında karşıladılar ve Mersin fabrikaya doğru yola çıktık. Şimdi düşünüyorum da fabrikaya ilk vardığımda sevgili kardeşim Mutlu ile görüştüğümü hiç hatırlamıyorum. Muhtemelen o da yoktu ben gittiğimde. Nedense ben nereye gitsem fabrika müdürleri hep şehri terk edip kaçmış.

Ambarlarla uğraştığım için, o zaman ambarlardan sorumlu olan sevgili Abidin Bey’in yanında aldım soluğu. Ben kendim mi gittim yoksa Mutlu oradaydı da, o mu götürdü tanıştırdı hiç hatırlamıyorum. Aynı odada sevgili Ertuğrul’da otururdu o zamanlar.
Bu arada inanmayacaksınız ama Mersin’de sıcaklık 0 derece. O yöre, yüz yılda bir kere 0 derece olur o da beni buldu. Mersin’e gidiyorum diye yün donlarımı da götürmediğim için çok hazırlıksız yakalandım. Abidin Bey’de, “Toroslara kar yağdı, o yüzden çok soğuk” deyip durdu. Bende içimden, “ulan daha önce hiç kar yağmadı mı bu Toroslara” diye düşünüyordum.

Abidin Bey, sanki Mersin Fabrikası, babasının fabrikasıymış gibi çalışan bir arkadaştı. Her dakika ne yapabilirim, nereden bir kazanç sağlayabilirim, nasıl işlerin daha iyi bir şekilde akmasını sağlayabilirim diye sürekli düşünüyordu. En çok da paletlere takmıştı. Bilmeyenler için hemen açıklayayım, bizler ürünlerin üzerine istiflendiği ve nakledildiği platformlara palet deriz. Bunlar plastik veya tahtadan yapılmış olabiliyor.
Sürekli bir içeri bir dışarı girip çıkmakla geçen bir sabah seansından sonra beraberce yemeğe gittiğimizde muhabbet hep paletler üzerineydi. Ben bu yemekhane kaç kişi yemek yiyor diye soruyordum, Abidin Bey, “ne dersin acaba paletleri daha hafif yapabilir miyiz” diye cevap veriyordu. Daha sonra tanıştığım bir kişi, “sen onu boş ver, o paletlerle kafayı bozdu” yorumunu yapmıştı.
“Aslında bu işin çaresi, plastik palete geçmek” gibi bir yorum yapmak gafletinde bulundum, o da bana bu işin neden olmayacağına dair 1 saat cevap verdi. En büyük nedeni de, zincir marketlerden paletleri doğru dürüst geri alamayışımızdı. Daha sonraki günlerde, zincir marketlerin bir tanesi ile yapılan bir toplantıya katıldıktan ve de paletlerin bahçedeki hallerini gördükten sonra, geri alınamayacakları konusunda bende ikna olmuştum. Tabi o günlerden, bu günlere 18 yıldan fazla bir zaman geçti ve şu andaki en son durum nedir bende bilmiyorum.

Abidin Bey, paletler konusunda, o zaman ki direktörümüz sevgili Pat’in bile takdirini kazanan çalışmalar yaptı ve sisteme değer katacak neticelere ulaştı. İki gün boyunca aralıksız paletleri dinledim ama çok da güzel vakit geçirdim. Bir de yün donsuz yakalanmamış olsaydım, süper olacaktı.

Sen de her fabrika için aynı şeyi yazıyorsun diyeceksiniz ama gerçekten de bu durum bütün fabrikalar için geçerli. (Ankara’da kahve vermeyen bayan hariç). Mersin fabrikasında da, başta sevgili kardeşim Mutlu olmak üzere büyük dostlukların temelleri atıldı. Şu anda halen sistemin çeşitle yerlerinde çalışan veya sistem dışına çıkmış çok sevdiğim arkadaşlarım dostlarım var. Herkesi yazabilmem mümkün değil (kimse küsmesin) ama şu anda Bursa’da olan sevgili kardeşim Enver, Elazığ’da olan sevgili Hakan, şimdiki operasyon müdürü sevgili Murat, Altunizade ofiste çalışan, Musa, Gürkan ve diğerleri, sevgili Arif, şimdiki satınalmacılar, Mert ve Gürdal ve diğer bütün arkadaşlarım dostlarım hepinizin kalbimde ayrı, ayrı yeri vardır…

11 Haziran 2014 Çarşamba

Şimdi Tatil Zamanı...

Günaydın dostlar…

Uzun bir ders yılı sonunda bitti ve artık tatil zamanı. Gerçi, benim küçük kızımınki de dâhil olmak üzere bazı okullar henüz kapanmadı ama biz kafamızda bu cumadan işi bitirdik. Okullar beynimizde kapandı, sadece kapıların da kapanması kaldı.
 
Herkes karnesini aldı. Biz de inşallah gelecek cuma alacağız. Bakıyorum da, bu devirde bütün çocukların karne notları hepsi çok iyi. Bizim zamanımızda bir sürü zayıfı olan, hatta ikmale kalan öğrenciler olurdu. İyi bilirim, çünkü ben de onlardan biriydim. Artık sınıfta kalmak veya ikmale kalmak diye bir şey de kalmadı. Yırtınsan sınıfta kalamıyorsun.
Annelerin, babaların çocukların üzerindeki inanılmaz baskıları ve nefes aldırmaz tavırları, çocukların kötü not almasına müsaade etmiyor. İnanılmaz bir yarış içinde, çocuklar oradan, oraya koşturup duruyorlar. İşin komik tarafı, yarışan da veliler yoksa çocukların böyle bir arzusu yok. Çocuğun bir saniyesinin boş kaldığını hissederlerse, hemen kolundan tutup bir yerlere yazdırıyorlar.

Cebir, Geometri dışında hemen hemen hiçbir dersten karnesinde sekiz, dokuz, on gibi notlar görmemiş bir öğrenci olarak, karnedeki kötü notlarla, eve gitmenin nasıl bir his olduğunu çok iyi bilirim. Bir sene doğrudan geçsem, bir sonraki sene muhakkak resim, müzik vs. gibi dersler de dâhil olmak üzere bir şeylerden ikmale kalırdım. Bunun en önemli nedenlerinden biri de, bizim zamanımızda resim malzemeleriyle filan okula gitmenin hiç karizmatik bir iş olmamasıydı. Sadece sınıfın çalışkan kızları malzeme getirirdi.

Karnede matematikten başka iyi bir not görmeye alışık olmayan annem, babam da beklentilerini bu duruma göre ayarlamışlardı. Babam hiçbir zaman bize karne sormazdı. Soranlara da, “Çok harika olsa getirip gösterirlerdi zaten, getirmediklerine göre bir boka benzemiyordur” derdi. Kötü öğrenci olmamıza kim bilir ne kadar çok üzülüyordu.
Sevgili veliler, not yarışından dolayı, çocuklarınıza çıkışmayın. Vardır ya böyle, “Bizim oğlan doksan sekiz aldı, sizinki kaç aldı?” gibi sorularla, çocukların huzurunu bozmaya meraklı insanlar. İşin doğrusu, bu tip sorular çocuklardan ziyade, anneleri deli ediyorlar. Tam tatile girmişken, hemen çocukların tadını kaçıracak işler yapmayın. Bu sistemde alınan notların, daha sonraki tahsil hayatı ve daha sonrası için iyi bir gösterge olmadığını düşünüyorum.

İngilizce öğretmenimiz, Sehavet Hanım bana sözlüde sıfır atardı ve “Sana bir bile çok” derdi. Sık sık bana, “Senin, İngilizceye kabiliyetin yok”, “Sana bir vermek bile içimden gelmiyor” gibi laflar ederdi. Today, all I want to say is, “Sehavet Hanım, maybe it wasn’t me, it was you”.

Çocuklar dokuz ay okula gidiyorlar ve bu çok uzun bir süre. Neredeyse Survivor kadar uzun. Hepsi artık dinlenmeyi, gezmeyi, oyun oynamayı hak etti. Velileri buradan uyarıyorum; kimse, komşunun kızı yarım puan daha fazla aldı diye çocuğuna tatili zehir etmesin.

Perin, bir cuma sabahı, okul servisini beklerken, “Yarını iple çekiyorum” demişti. Ben de ona, “Yarın ne var kızım?” diye sorduğumda, cevabı “Hiçbir şey” olmuştu. Aynen öyle, bırakın çocuklar biraz “hiçbir şey” yapsınlar. Erken kalkmayacağız, yaz ödevlerine de başlamak istemiyoruz, kitap da okumayacağız, drama kursuna da yazdırmayın. Yaz okuluna da, çok istiyorsanız kendiniz gidin. Hele dershane işini hiç düşünmeyin, vallahi amcayı ararım.
Çocuklar, umarım unutmadan, söylediğiniz her şeyi yazmışımdır.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…