Özür Dilemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Özür Dilemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Özür Dilerim...

Günaydın dostlar…

Bütün bu yaşananlar ve askerlerin her daim gündemde olmaları, bana çocukluğumuzda Ankara’da yaşadığımız sıcak bir yaz gününü hatırlattı.  Belki de 50 yıl boyunca hiç aklıma gelmeyen bu olay, nedense bu sabah birdenbire aklıma geliverdi.
Ankara, Emek Mahallesi’ndeki mütevazı apartmanın en alt katında bir asker ailesi yaşardı. Alt kat dediğime bakmayın, oturdukları daire alt katın da yarısıydı. Alt katı ikiye bölmüşler, arka bahçeden giriş kapısı olan küçük bir daire yaratmışlardı.


Bir asker, bir eşi, bir de minicik çocukları vardı. Küçücük dairelerinde (1 oda, 1 salon) mutlu ve güler yüzlü bir hayat yaşıyorlardı. Hayalimizdeki Türk subayları var ya, adamcağız tam da öyle biriydi. Uzun boylu, yakışıklı, dimdik yürüyen, üstü başı jilet gibi bir askerdi.

Nedenini bilmiyorum ama her öğlen eve yemeğe gelirdi. Eve geldiğine göre, muhtemelen oralarda bir yerde çalışıyordu. Neden eve yemeğe geldiğini bilmediğim gibi, rütbesini de bilmiyorum. Bu sabah bir tahmin yapmam gerekirse, sanki rütbesi üsteğmen (en fazla yüzbaşı) seviyelerindeydi.

Ne zaman bizi bahçede görse, bizle sohbet eder, bembeyaz dişleriyle bize gülerdi. Saçlarının hafif sarı gibi olmasını ve tertemiz kıyafetlerini büyük bir hayranlıkla izlerdik. Bahçede oynamaktan bizim üstümüz başımız toz, pislik içindeyken asker ağabeyin güneşten parlayan ayakkabılarıyla, jilet gibi ütülenmiş pantolonuyla, kolalı gömleği ile yanımızdan geçmesi; kendimizi iki kat daha darmadağın hissetmemize neden olurdu.
Adamcağızın jilet gibi ve yakışıklı hallerini beğenirdim ama Allah var, “ben de büyüyünce bu amca gibi giyineyim” diye de hiçbir zaman heves etmedim. Her gün o kadar bakımlı görünmek zoruma gitmiştir.
Buraya kadar her şey çok güzel giderken, sıcak bir yaz günü çok samimi arkadaşlarımdan biri, “bu amca öğlende eve geldiğinde üzerine su dökelim” dedi. Çocukluk aklı, bana da fikir çok güzel geldi. 1 kova suyu hazırlayıp, balkonda mevzilendik. Güneşin altında bekliyoruz ama amca bir türlü gelmiyor. Tam biz vazgeçmek üzereyken, asker amcanın merdivenlerden indiğini gördük.

Başka bir şey olsa belki isabet ettiremezdik ama tam isabetle bir kova soğuk suyu zavallı adamın üstüne döktük. Son saniyede sırılsıklam olduğunu gördüğümü hatırlıyorum. Yüzbaşı amca yukarı bakamadan da hemen içeri kaçtık.

İnanır mısınız, bizim amca çok fazla patırtı bile çıkartmadı. O kadar kaliteli bir insandı ki, yukarlara doğru bakıp, “ayıp ama bu sizin yaptığınız, böyle şey yapılır mı” gibilerden bir şeyler bağırdı ve apartmanın arkasına dolaşarak evine gitti. Ne yaptığımızın çok da farkında değildik ama yine de asker amcanın bu kaliteli davranışı kendimizi çok kötü hissetmemize neden oldu.
Bu olayın ardından, hiçbir zaman cesaretimizi toplayıp da, “o suyu biz dökmüştük” diyemedik. Adamcağız bizi seviyordu ve o sevgiyi kaybetmek istemiyorduk. Bizden şüphelenmiş miydi acaba? Kim bilir, belki de bizim yapmış olabileceğimize hiç ihtimal vermemiştir. Bizim de onu sevdiğimizi düşünüyordu. İşin garip yanı, seviyorduk da ama su dökme fikri de o an için çok cazip gelmişti.
Aradan 50 yıl geçti. Bu sabah düşündüğüm zaman halen bu konu da kendimi kötü hissediyorum. Adamcağız öğlen yemeğine eve gelmiş ve başından aşağıya bir kova su boşaltılmış. Duruma bakar mısınız? Bir tas filan değil, tam bir kova su. Yün donuna kadar ıslanmıştır. Ne düşünüyorduk da bir kova su dökmeye karar verdik hiç hatırlamıyorum. Bir tas suyun az olacağını düşündük her halde.

Asker amca işine geri gidecek. Başka bir takım elbise giyip gidemez. Hazırda başka üniforması var mıydı bilmiyorum ama umarım çok zor durumda bırakmamışızdır.

Güler yüzlü, yakışıklı asker gibi asker; senden çok özür diliyorum. O gün, o suyu biz dökmüştük. O anda bile öyle kaliteli bir duruş sergiledin ki, bana ömür boyu unutamayacağım bir ders oldu.
Asker amca, sen kaliteli bir insandın. Hayattaysan sana sağlıklı, mutlu günler diliyorum. Artık bizle değilsen mekânın cennet olsun. Her zaman söylediğim gibi; kalite bir sertifika değil, en sıkıntılı anlarda bile değişmeyen, bir yaşam şeklidir.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

17 Şubat 2015 Salı

Saçma Sapan Sözler...

Ne diyor bizim amca? “Özgecan’ı kastederek yazmadım, insanları bu konuda bilinçlendirmek için yazdım.” diyor.  Ne yalan söyleyeyim başarılı da oldun. Kimsenin yıllardır başaramadığı durumu, kendi başına tek bir tweet ile başardın. İnsanlar senin saçma sapan yorumların karşısında gayet bilinçlendi.

“Yazdıklarımın Özgecan’a saldıranları koruyormuş gibi yorumlanacağını düşünemedim.” diyor bizim amca. Ulan sen kuzuların melemesinden, mevsimlerin değişmesine kadar her şeyi biliyorsun da, bunu mu bir tek düşünemedin. Böyle hassas dönemlerde bu tip laflar edilmemesi gerektiğini düşünemedin mi?
 
Ben, yazdıklarını gayet bilinçli yazdığını düşünüyorum ve zorlama bir özrü de kendi açımdan hiçbir şekilde ne kabul ediyorum, ne de değerli buluyorum.
O zaman nedendir, acilen bir spor programına bağlanıp özür dilemeye çalışma çabaları. Her ne kadar orada bile lafı uzatmaya çalışsa da, daha birkaç yıl önce tersini söyleyen program katılımcılarının baskısıyla zor da olsa özür dilemeyi başarabildi. Kendisini içinde bulduğu yalnızlık duygusu, onu özür dilemeye mecbur etti.

Bir baktı herkes bu konuda hemfikir ve kendisi tek başına ortada kalmış. Devletimizin en büyüklerinden, yaşı en küçüklere kadar herkes bu güne kadar hiçbir konuda birleşmedikleri kadar birleşmişler. Ortada bir tek bizim amca kalmış. Kıvırtmanın tam zamanıdır deyip anında çark etti.

Üşenmedim baktım. Bu amcanın neredeyse yarım milyona yakın takipçisi var. Arkadaşlar rakama bakın, neredeyse büyükçe bir şehir. Yazılan her saçmalık (ama inansınlar ama gülsünler hiç fark etmez) bir saniyede yarım milyon insana gidiyor. Çok sevdiğim arkadaşlarımın, dostlarımın birçoğu bu amcayı takip ediyor. Bu adamcağız havaya girmesin de kim girsin?
Her ne nedenle olursa olsun bu insanları takip ettiğimiz zaman, bunların kendilerini her konuda uzman gibi hissetmelerini sağlıyoruz. Adam kendi kendine, “Ben o kadar bilgili ve akıllıyım ki, yarım milyon insan benim ağzımdan çıkacak lafa bakıyor.” diyor. Bazı arkadaşlarım diyor ki, “Ben onu yazdığı saçmalıklara gülmek için takip ediyorum.” Güzel diyorsunuz ama bizlerin ne nedenle adamı takip ettiği çok ta fark etmiyor. Sonuç olarak yazdığı zırvalıkları herkese ulaştırıyor mu, ulaştırıyor. Reklamın iyisi, kötüsü olmaz diye, boşuna söylememişler.
Çok önemli olmasa da, yarışma programından çıkarılması olumlu bir adım. Hiçbir popülerliği kalmamış ve modası çoktan geçmiş insanlar için bu tip yarışmalar birçok kapı açıyorlar. Moda programlarında bile jüri üyeliği yapıyor ve işin uzmanı gibi yorumlar yapıyor.

Bugün, Türkiye’nin en büyük kulüplerinden bir tanesinin bu amcayı üyelikten çıkaracağı yönünde haberler okudum. Umarım doğrudur. Her ne kadar yarışma programından çıkarılması kadar magazinsel bir değeri olmasa da, benim için asıl değeri olacak olan hareket bu olur.

Hassas zamanları bile umursamayıp, insanların canını acıtacak yorumlar yapan insanların hiçbir grubun içinde işi yok… Kendini her konunun uzmanı zannedip, her konuda yorum yapamaya başladığın gün, bittiğin gündür…