Çocuklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çocuklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ocak 2020 Cuma

Şimdi Destek Zamanı...

Günaydın dostlar…

Bildiğiniz gibi, 2020 hedeflerimden bir tanesi Fenerbahçe takımlarının voleybol maçları için kombine satın almaktı. Allah’a şükür bu hedefimi gerçekleştirdim. Fenerbahçe’nin ev sahibi olduğu bütün maçlara da gittim.
Malum voleybol şu anda gündemi sallayan konuların ilk sırasında yer alıyor. Tokyo Olimpiyatları’na katılma hakkı kazanan Filenin Sultanları ile gurur duyuyoruz. Her türlü övgü onlara az bile.

Peki, şimdi ne olacak? Olimpiyatlara gitme hakkı kazandık diye gelecek altı ay boyunca konuyu unutacak mıyız? Tabii ki unutmayacağız. Asıl şimdi destek zamanı. Hepimiz voleybol konuşurken bunu salonlara da taşımalıyız.
 
Bugün ligin ikinci yarısı başlıyor. Avrupa’nın ve dünyanın en iyi oyuncuları Türkiye’de ve Fenerbahçemiz’de oynuyor. 300-500 seyirciyle oynanan maçlarla bir yere varamayız. Futbol fanatiklerini değil, gerçek voleybol seyircilerini salonlara bekliyoruz.
16 milyonluk İstanbul’da Fenerbahçe gibi bir takımın bu kadar az seyirci önünde maçlarını oynaması bize hiç yakışmıyor. Maç saatleri de genelde çok uygun. Cumartesi öğleden sonra maça gider, oradan da yemeğe, gezmeye nereye gidecekseniz gidebilirsiniz.
Hemen itirafta bulunayım, Burhan Felek çok iyi bir salon değil. Civarında araba park etmek de çok kolay değil ama arabayla gelmenize de gerek yok. Birçok semtten yürüme mesafesinde. Arabayla uğraşmak istemediğim için ben metro ile gidiyorum. Hem güzel bir yürüyüş oluyor, hem de trafik derdiyle uğraşmıyorum.

Nasıl mı? Evden Erenköy İstasyonu’na veya Suadiye İstasyonu’na yürüyorum ve oradan Marmaray’a biniyorum. Üsküdar’da aktarma yapıp, Ümraniye Metrosu’na geçiyorum. Bağlarbaşı’nda inip (sadece iki durak) on dakika yürüyünce takımımızın yanındayım. Yürümeyi ve trenleri sevdiğim için benim için çok keyifli oluyor. Aynı şekilde de geri dönüyorum.

Maçlara geldiğinizde ne göreceksiniz? Hemen yazıyorum. En başta gönüllerimizin kaptanı Eda Erdem Dündar’ı ve dünyanın en iyi pasörlerinden biri olan sevgili Naz Aydemir Akyol’u göreceksiniz. Hiç bitmeyen enerjisi ve motivasyonuyla Eda halen bir çocuk gibi. Zaten bir konuda başarılı olacaksanız, içinizdeki çocuğu ve heyecanı kaybetmemeniz gerekiyor. “Çocuk da yaparım, kariyer de yaparım” lafı var ya, bunun en güzel örneklerinden biri sevgili Naz’dır. İkinci defa olimpiyatlara katılacak olan Naz ve Eda’yı gönülden tebrik ediyoruz.

Başka kimler var? Milli takımımızın başarılı oyuncuları Fatma Yıldırım ve Aylin Sarıoğlu da takımımızda. İpar gibi Damla gibi genç yeteneklerimizin yanında dünya yıldızı oyuncularımız da var. Dünyanın en iyi smaçörlerinden biri olan Brankica Mihajlovic de bizim takımımızda. Geçen sene ligi sayı kıralı olarak bitirmiş Melissa Vargas da yolculuğuna Fenerbahçe’de devam ediyor. Defansı da, hücumu da oyunun her yönünü büyük bir başarıyla oynayan, Amerika milli takımının yıldızı güler yüzlü Kelsey Robinson da bizlerle beraber.
Yılların tecrübesi Bahar, geçirdiği ameliyattan sonra yeni yeni iyileşen Dicle Nur, başarılı liberomuz Melis, başarılı orta oyuncusu Beliz, bir diğer pasörümüz Sıla ve süper yetenek Ceren de hepsi bizlerle.
Bütün bunlar yetmezmiş gibi Amerika milli takımından bir genç yetenek daha, sevgili Jordan Thompson da aramıza katıldı.

Gördüğünüz gibi, yönetim bu sıkıntılı dönemde büyük fedakârlıklar yaparak çok güçlü bir takım kurdu. Ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Oyuncular ve teknik ekip bu kadar çabalarken, yöneticiler bu kadar fedakârken; biz de elimizden gelen her türlü desteği vermeliyiz. Her şeyimiz mükemmel, tek eksiğimiz seyirci. Teknik ekip demişken, takımımızı dünyanın en iyi teknik adamlarından biri olan ve Sırbistan’ı dünya şampiyonu yapan Zoran Terzic çalıştırıyor.

Dostlar, ben bu sabah Fenerbahçe için yazdım ama gerçekte bu yazdıklarım bütün takımlar için geçerli. Nereye gitseniz salonlar bomboş. Bir tek büyük takımların maçlarında doluyor. Arkadaşımın biri “Futbol maçlarında da statlar dolmuyor ki” dedi. Doğru söyledi ama futbolda bir maç bileti alabileceğiniz parayla burada bütün sezonu alabiliyorsunuz.
Voleybolu desteklemek ve güzel vakit geçirmek istiyorsanız şimdi tam zamanıdır. Okullar, veliler, spor kulüplerimiz, federasyonumuz voleybolu daha fazla desteklemeliler diye düşünüyorum. Ülkemiz daha da iddialı bir voleybol ülkesi olabilir. Çocuklarımız da heves etsin, onlardan da Eda gibi, Naz gibi, Fatma gibi, Aylin gibi (ve daha niceleri) bayrağımızı her kıtada taşıyacak yıldızlar çıksın.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Temmuz 2017 Cumartesi

Yardımsever...

Günaydın dostlar…

Etrafımda çok fazla yardımsever arkadaşım, dostum var ve hepsinin faaliyetleri ile gurur duyuyorum. Birçoğu İstanbul gibi zor bir şehirde, zamanlarını ve paralarını harcayarak ellerinden geldiği kadar bu faaliyetlerin içinde olmaya çalışıyorlar. Şehir o kadar zor bir şehir ki, çok istesen bile, bir yerden bir yere ulaşma zorlukları, seni yolundan döndürebilir.
Son günlerde çok fazla kötü haberler izliyor olmamız, bizleri karamsarlığa sürüklemesin. Bazen insan sanki etrafımızdaki herkes çok kötüymüş gibi bir hisse kapılıyor ama inanın gerçek öyle değil. Etrafımız kocaman kalpli, yardımsever insanlarla dolu.


Bu kocaman kalpli insanlar, sokakta kalmak zorunda olan talihsiz insanlardan tutun da, aç kalan köpeklere, susuz kalan kedilere kadar; önlerine gelen her şeyi beslemeye çalışıyorlar. Hemen belirteyim, bu insanlar fabrikatör değil. Milyoner de değiller. Hepimiz gibi kendi yağlarıyla kavrulmaya çalışan insanlar. Üstelik ortalıklarda yaygara da yapmıyorlar. Tesadüfen görmesek, yaptıkları yardımların hiçbirinden haberimiz olmaz.

Köpeği olmadığını bildiğim bir arkadaşımı, bagaj dolusu köpek maması alırken gördüğümde, bu alımı yiyecek bulmayan köpekler için aldığını itiraf etmek zorunda kaldı. Yıllardır tanırım, ilk defa şahit olmuştum.

Sürekli borç içinde olan bir arkadaşımın, olmayan parasını gidip daha fazla ihtiyacı olduğunu düşündüğü insanlarla paylaşmasına ne demeli? Verebileceğimiz tek bir cevap var. Bazı insanların gönülleri zengindir ve kocaman bir kalp ile doğarlar. Ceplerinde olmasa bile, kalpleri zenginlik doludur. Onlar cepten değil kalpten dağıtır.

Kimseler duymadan yazlığında yıllardır Suriyelileri konaklatan kardeşim. Sen büyüksün. Sen benim bunu öğrendiğimi bilmiyorsun ama ben bütün detayları öğrendim. 3 minik çocuğun sokaklarda kalmasına gönlün razı olmadı. Bir şey daha söyleyeceğim, bütün yaşam masraflarını karşılamaya çalıştığını da biliyorum. Kocaman bir kalp ile yürekli bir davranış nasıl mı olur? Bundan daha canlı, bundan daha gerçek, bundan daha güzel bir örnek olabilir mi?

Bütün hafta çalışıp, hafta sonu kendine kalan bir, iki saatini huzur evlerinde teyzelerle, amcalarla geçiren, onlara hediyeler götüren, hikâyelerini dinleyen güzel kardeşim, seni de kutluyorum. Bir araç sahibi dahi olmadan birçok noktaya ulaşabilmek, herkesin altından kalkabileceği bir iş değildir. Büyük bir azim ve kocaman bir yardımseverlik gerektirir.

Yıllar boyunca, İstanbul’da, Ankara’da, Eskişehir’de, Mersin’de, İzmir’de çocuklar için bir şeyler yapmak isteyen birçok arkadaşım oldu. Çok zor şartlar altındaki bir okula sınıflar, yatakhaneler, mutfaklar yaptıran sevgili kardeşim ve Mersinli arkadaşlarımdan tutun da, Eskişehir’deki düşünceli bölüm arkadaşlarıma kadar hepsi büyük bir faaliyet içindeler. Bu işlerin azı, çoğu olmaz; bu işlerin niyeti olur. Kalbinde niyetin var mı, sen ilk önce ondan haber ver…
Hiç haberimiz olmadan, dünyalar kadar güzellik yapmaya çalışan, birilerinin elinden tutmaya çalışan arkadaşımız, dostumuz var. Naçizane görüşüm, zaten bu tip işlerin bu şekilde yapılması yönündedir. Her zaman, her şeyin ortaya dökülmesi gerekmiyor. Sosyal platformlarda paylaşılan yardımseverlik resimlerinin, işin güzelliğini azalttığını düşünüyorum. Yap bir güzellik; sen bil, bir de Allah Baba bilsin yeter; bizlerle paylaşmana gerek yok…
İçinden geleni yap, karşındakinin ayakkabılarını giy, ama ne olur her platformda paylaşıp işin değerini azaltma… Unutma benim için değil, kendin için yapıyorsun…

Bir iyilik yap, sonra bir tane daha yap ama kalbinde paylaş, sosyal platformlarda değil...

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Özür Dilerim...

Günaydın dostlar…

Bütün bu yaşananlar ve askerlerin her daim gündemde olmaları, bana çocukluğumuzda Ankara’da yaşadığımız sıcak bir yaz gününü hatırlattı.  Belki de 50 yıl boyunca hiç aklıma gelmeyen bu olay, nedense bu sabah birdenbire aklıma geliverdi.
Ankara, Emek Mahallesi’ndeki mütevazı apartmanın en alt katında bir asker ailesi yaşardı. Alt kat dediğime bakmayın, oturdukları daire alt katın da yarısıydı. Alt katı ikiye bölmüşler, arka bahçeden giriş kapısı olan küçük bir daire yaratmışlardı.


Bir asker, bir eşi, bir de minicik çocukları vardı. Küçücük dairelerinde (1 oda, 1 salon) mutlu ve güler yüzlü bir hayat yaşıyorlardı. Hayalimizdeki Türk subayları var ya, adamcağız tam da öyle biriydi. Uzun boylu, yakışıklı, dimdik yürüyen, üstü başı jilet gibi bir askerdi.

Nedenini bilmiyorum ama her öğlen eve yemeğe gelirdi. Eve geldiğine göre, muhtemelen oralarda bir yerde çalışıyordu. Neden eve yemeğe geldiğini bilmediğim gibi, rütbesini de bilmiyorum. Bu sabah bir tahmin yapmam gerekirse, sanki rütbesi üsteğmen (en fazla yüzbaşı) seviyelerindeydi.

Ne zaman bizi bahçede görse, bizle sohbet eder, bembeyaz dişleriyle bize gülerdi. Saçlarının hafif sarı gibi olmasını ve tertemiz kıyafetlerini büyük bir hayranlıkla izlerdik. Bahçede oynamaktan bizim üstümüz başımız toz, pislik içindeyken asker ağabeyin güneşten parlayan ayakkabılarıyla, jilet gibi ütülenmiş pantolonuyla, kolalı gömleği ile yanımızdan geçmesi; kendimizi iki kat daha darmadağın hissetmemize neden olurdu.
Adamcağızın jilet gibi ve yakışıklı hallerini beğenirdim ama Allah var, “ben de büyüyünce bu amca gibi giyineyim” diye de hiçbir zaman heves etmedim. Her gün o kadar bakımlı görünmek zoruma gitmiştir.
Buraya kadar her şey çok güzel giderken, sıcak bir yaz günü çok samimi arkadaşlarımdan biri, “bu amca öğlende eve geldiğinde üzerine su dökelim” dedi. Çocukluk aklı, bana da fikir çok güzel geldi. 1 kova suyu hazırlayıp, balkonda mevzilendik. Güneşin altında bekliyoruz ama amca bir türlü gelmiyor. Tam biz vazgeçmek üzereyken, asker amcanın merdivenlerden indiğini gördük.

Başka bir şey olsa belki isabet ettiremezdik ama tam isabetle bir kova soğuk suyu zavallı adamın üstüne döktük. Son saniyede sırılsıklam olduğunu gördüğümü hatırlıyorum. Yüzbaşı amca yukarı bakamadan da hemen içeri kaçtık.

İnanır mısınız, bizim amca çok fazla patırtı bile çıkartmadı. O kadar kaliteli bir insandı ki, yukarlara doğru bakıp, “ayıp ama bu sizin yaptığınız, böyle şey yapılır mı” gibilerden bir şeyler bağırdı ve apartmanın arkasına dolaşarak evine gitti. Ne yaptığımızın çok da farkında değildik ama yine de asker amcanın bu kaliteli davranışı kendimizi çok kötü hissetmemize neden oldu.
Bu olayın ardından, hiçbir zaman cesaretimizi toplayıp da, “o suyu biz dökmüştük” diyemedik. Adamcağız bizi seviyordu ve o sevgiyi kaybetmek istemiyorduk. Bizden şüphelenmiş miydi acaba? Kim bilir, belki de bizim yapmış olabileceğimize hiç ihtimal vermemiştir. Bizim de onu sevdiğimizi düşünüyordu. İşin garip yanı, seviyorduk da ama su dökme fikri de o an için çok cazip gelmişti.
Aradan 50 yıl geçti. Bu sabah düşündüğüm zaman halen bu konu da kendimi kötü hissediyorum. Adamcağız öğlen yemeğine eve gelmiş ve başından aşağıya bir kova su boşaltılmış. Duruma bakar mısınız? Bir tas filan değil, tam bir kova su. Yün donuna kadar ıslanmıştır. Ne düşünüyorduk da bir kova su dökmeye karar verdik hiç hatırlamıyorum. Bir tas suyun az olacağını düşündük her halde.

Asker amca işine geri gidecek. Başka bir takım elbise giyip gidemez. Hazırda başka üniforması var mıydı bilmiyorum ama umarım çok zor durumda bırakmamışızdır.

Güler yüzlü, yakışıklı asker gibi asker; senden çok özür diliyorum. O gün, o suyu biz dökmüştük. O anda bile öyle kaliteli bir duruş sergiledin ki, bana ömür boyu unutamayacağım bir ders oldu.
Asker amca, sen kaliteli bir insandın. Hayattaysan sana sağlıklı, mutlu günler diliyorum. Artık bizle değilsen mekânın cennet olsun. Her zaman söylediğim gibi; kalite bir sertifika değil, en sıkıntılı anlarda bile değişmeyen, bir yaşam şeklidir.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

28 Mart 2016 Pazartesi

Lahore...

Günaydın dostlar…

Pakistan’a ilk gittiğim seyahatten aklımda kalan en büyük konu, insanların ne kadar mutsuz olduğu ve hiç gülmemesiydi. 190 milyondan fazla nüfusu olan ve hiç gülmeyen bir devlet. Defalarca gittim geldim, bir kere bile kahkahalarla gülen bir insan gördüğümü hatırlamıyorum. Konuyu bile unutmuşlar. En fazla tebessüm ediyorlar.
Beraber çalıştığımız Pakistanlı dostlarıma bu durumun nedenini sorduğumda, “İnsanların gülecek hali mi var?” diye bana cevap vermişlerdi. Bir başkası da, “İnsanların bugün gülecek bir şeyleri olmadığı gibi, ileriye yönelik umutlarını da her gün biraz daha kaybediyorlar.” demişti. Bu durum biraz tanıdık gelmeye başladı ama neyse.


Pakistanlıların çok büyük bir kısmı çok fakir insanlar. Bu tip ülkelerde sık sık karşımıza çıkan, ülke gelirinin çok büyük bir kısmının çok küçük bir zümrenin elinde olması durumu, Pakistan’da da mevcut. Çok lüks hayat yaşayan küçük bir kesim var ama onların da çoğunun İngiltere bağlantıları var.

Pakistan’da çok fazla iyi tahsil görmüş insan var. Çok da zekiler ama bu durumu bir türlü ülkeyi ileriye taşıyacak bir şekilde kanalize edemiyorlar. Bunun da en büyük nedenlerinden biri din istismarı. Medreselerin toplum üzerindeki etkisi çok büyük ve birçok yolda karşınıza çıkabiliyorlar.

Sokaktaki dilencilerin bile anadili gibi İngilizce konuştuğu bir ortamda, bu kadar tahsilli insan da varken, bu ülke çok farklı yerlerde olmalıydı, diye düşünüyorum. Aynı değerleri Hindistan paraya çevirdi, Pakistan çeviremedi.
Mutsuzluklar ülkesinin en büyük şehri, ülkenin güneyindeki Karaçi Limanı. 18 milyondan fazla nüfusuyla ikinci büyük şehri de Lahore. Coca-Cola Pakistan’ın merkezinin de Lahore’de olması nedeniyle ben de bu şehre defalarca gittim. Pakistan’ın bütün özelliklerini yansıtan, sokaklarda Mercedeslerle eşeklerin yan yana gittiği çok kalabalık bir bölge.
Lahore’da ve Pakistan’ın diğer şehirlerinde yıllardır terör olayları oluyor ama dünyanın geri kalanı Müslümanların ölmesini çok fazla önemsemediği için, bu saldırılar genelde çok fazla bir haber değeri de bulamıyorlar. Her gittiğimizde kaldığımız otelde (Lahore’un tek 5 yıldızlı oteli) bile patlama olmuştu ama saldırı olduğunda tesadüfen biz orada değildik. Daha sonra gittiğimizde, otelin ön tarafı zarar gördüğü için mutfak kapısından girip çıktığımızı çok iyi hatırlıyorum.

Pakistan’da hiçbir sokak çok fazla emniyetli değil. Sokaklarda yürüdüğünüz zaman etrafta çok fazla kadın görmüyorsunuz. Ülkede çok fazla yabancı da yok. Hatta "hiç yok" da diyebiliriz. Allah var; bizleri çok seviyorlar ama vize istemeyi de ihmal etmiyorlar. Ben kendi adıma, ne ülkeye girerken, ne de çıkarken hiçbir zorlukla karşılaşmadım.

Fakirliğin ve mutsuzluğun tavan yaptığı topraklarda, insanların yarınından endişe duyduğu bir ortamda, bir gram lunapark mutluluğunu bu insanlara çok gören katillerin köşe kapmaca oynadığı bir dünyada yaşıyoruz.
Birazcık mutluluk yaşarlarsa, bir saniye yüzleri gülerse alışırlar diye mi korktunuz? Hiç mi gülmesin bu insanlar? Politik nedenlerle ve din sömürüsü ile zaten her şeylerini ellerinden almışsınız. Sıcağın altında oturan, hareket etmek için motivasyonu olmayan, hiçbir umudu kalmamış bir topluma dönüştürülmüşler. Bir insanı sıfırlarsan, umutlarını yok edersen ondan sonra kontrol edilmesi çok daha kolay olur. Gelecekten hiçbir umudu kalmamış bir insan, senin keyfin olsun diye ölüme bile gider.
Ben, bütün zor yaşam şartlarına rağmen Pakistan’a her gittiğimde oradaki dostlarımla güzel vakit geçirdim. İnanmayacaksınız ama sık sık gülüyorduk da. Her zaman da bu insanların çok daha fazlasını hak ettiğini düşünmüşümdür.

Bu toplumu, lunaparktaki bir saniyelik mutluluğa mahkûm edenlere de, o bir saniyeyi bile çok görüp, suçsuz günahsız insanları öldürenlere de yazıklar olsun. Kimse unutmasın ki, kul görmese de, görüp sesini çıkarmasa da; Allah görüyor…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

9 Kasım 2015 Pazartesi

Anadolu Çocukları Nerede?

Günaydın dostlar…

Anadolu çocukları kayboldu. Evet dostlar, doğru okudunuz, gerçekten de Anadolu çocukları kaybolmuşlar. İşin acı tarafı, nerede olduklarını da kimse bilmiyor. Etrafımızda bizden başka herkesin olduğu günlerde, bizim çocuklar kalabalığın içinde kaybolup gitmişler.
Türkiye'de iş yapan yabancı şirketlerin bütün üst düzey yönetici pozisyonlarını yabancılarla doldurmasına alışmıştık ama görülüyor ki durum düşündüğümüzden de vahim. Bu topraklardan iyi bir üst düzey yönetici çıkmayacağına inanan şirketler büyük bir hızla ülkeyi ex-pat cenneti haline getirmeye devam ediyorlar.


Yöneticiler tamam. Bizim çocuklarla evlenen yabancıların özel okullarda yabancı dil öğretmeni olmalarını da kabul etmiştik ama yolcu uçaklarımızın yarısının yabancılar tarafından kullanıldığını bilmiyorduk. İşsizlikten kıvranan, 80 milyonluk bir ülkenin birkaç bin tane pilot yetiştirememesi ne kadar acı bir durum.

Doğduğumuzdan beri futbol takımlarımızda 3-4 tane yabancı oyuncu görmeye alışmıştık ama bugün bu sayının 14 olduğunu biliyor musunuz? 11 kişilik takımlarda, 14 tane yabanı oyuncu oynuyor. Anlayacağınız, yedekler bile yabancı. Bu arada hemen şunu da belirteyim, yerli diye oynayanların %75’i de gurbetçilerimiz.

Tabi ki, olay sadece futbolcularla sınırlı değil. Teknik direktörler, sportif direktörler, antrenörler, masörlerin de birçoğu yabancı.

Basketbolda da durum çok farklı değil. Dün akşam Fenerbahçe – Banvit maçını izliyordum, sahada bir tane yerli oyucu yoktu. 10 tane yabancı kendi aralarında maç yapıyor, bizler de eğleniyoruz. Tam petrol şeyhlerine döndük.

Sizlerin de bildiği gibi voleybolda da durum aynı. Takımlar baştan sona yabancı oyuncular ve teknik adamlarla dolu. Voleybolun tek farkı, kuvvetli altyapısı olan takımlar sayesinde yerli oyucuların da yetişiyor olması. Diğer iki branşta artık yerli oyuncu da yetişmiyor.
Hadi diyelim ki, spor ve iş dünyası ayrı bir konu ama şehirlerimizde de durum çok farklı değil. Ruslar Antalya’da yaşıyor, Almanlar Alanya’da, İngilizler Marmaris’te ve liste bunun gibi uzayıp gidiyor. Tatile gelmiş insanları kastetmiyorum, sözünü ettiklerim gerçekten de bu şehirlerde yaşıyorlar. Nasıl ve niye buralarda yaşama izni alabiliyorlar, onu da Allah bilir.

Ülkeyi dolduran yabacılardan söz ederken kesinlikle Suriyeli dostlarımızdan söz etmiyorum. Onlar, büyüklerin oluşturduğu rezilliğin bedelini ödeyen yersiz yurtsuz kalmış talihsiz insanlar. Allah kimseyi o duruma düşürmesin. İş dünyasına onların da etkisi olmuyor değil ama yapacak bir şey yok. Yanlış politikaların bedelini hep beraber ödüyoruz.

Saat 5.00 gibi televizyonu açıyorum, karşıma evlenme programları çıkıyor. Hem de öyle bir iki tane filan değil. İnanmayacaksınız ama o saatlerde en azından 7-8 tane evlenme programı var. Bu tip bir program sunmayan bir tek Emin kalmış. Bu programlarda kimler var? Orası da İran’dan ve Orta Asya Cumhuriyetleri’nden gelen dostlarımızla dolmuş. Evlenmek bahane birçoğunun tek bir amacı var, o da Türkiye’de yaşamak. İkinci amaçları da bu programlar sayesinde bir şekilde meşhur olmak.

Bizim ülkenin bir garip tarafı da, gelenin yerleşiyor olması. Adam futbol oynamaya geliyor, 6 ay futbol oynuyor; sonra da 60 sene burada yaşıyor. Boğaz’ın havasını teneffüs eden bir daha geri gidemiyor.
Danışmanlık şirketleri, eğitim verenler, iş bulanlar zaten hepsi tepesine kadar yabancılarla dolu. Hepimizin evlerinde kullandığı yardımcılar da ayrı bir konu. Bir ara bizim ülkede Moldovya’dan daha çok Moldovyalı vardı. Şimdi pek kalmadı. Neden mi? Zenginleştiler de ondan. Biz de her gün koyun sayar gibi artan işsizlik rakamlarını sayıyoruz.

Sevgili dostlar, bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Bu durumun bir kısmını kendimiz yarattık, bir kısmını da yanlış politikalar neticesinde büyüklerimiz yarattı. Her zaman söylediğim bir sözüm vardır; “Mızmızlanarak elinizdeki işleri kaybetmeyin, sonra aynı işi başkaları yapmaya başladığı zaman çok ağlarsınız”.
Konu her ne olursa olsun, yaptığınız işi iyi yapın, kaliteli yapın; kimse de daha iyi yapanını aramak zorunda kalmasın.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

21 Eylül 2015 Pazartesi

Zeki Müren'i Öpmek...

Günaydın dostlar.

Bizim çocukluğumuzun en büyük esprilerinden biri,  “Zeki Müren’in birini öpmesi” konusuydu. Arkadaşına gidip, “Tren desene” derdin, o da “tren” dediği zaman da, “Öpsün seni Zeki Müren” diye cevap verirdin.
 
Allah var; ben bu espriye hiç gülmezdim ama millet yerlere yatardı. Aradan 50 sene geçti ama bugün dahi huyum hiç değişmedi. Anlatılan hikâyeler veya yapılan esprilerden ziyade doğal hayatın akışı içinde yaşananlar bana her zaman daha komik geliyor. Benim için, seyahat çantasını tekerleri üstte kalacak şekilde çeken amcanın görüntüsü paha biçilemezdir.

Amaç karşındakini “salak” bir duruma düşürmek olduğuna göre, Zeki Müren’in seni öpmesi konusu herhalde çok güzel bir şey olarak söylenmiyordu. Neden Zeki Müren de bir başkası değil? “Öpsün seni Ajda Pekkan” desek olmuyor muydu? Görülüyor ki çoluk çocuk milletçe Zeki Müren’in farklı olduğu konusunun farkındaydık. Giyimiyle, kuşamıyla, hareketleriyle, nezaketiyle kendine özgü bir tarzı vardı rahmetlinin.
İşin daha da ilginç yanı nedir biliyor musunuz? Bugün aynı esprinin halen yapılıyor olması. Geçen gün çocukların aynı tip espriler yaptığını duyunca çok şaşırdım. Zeki Müren’i hiç görmemiş ve hiç tanımayan bir nesil “öpsün seni Zeki Müren” esprisi yapıyor.
Yazılarımı takip edenler birçok konuda bir gram ileri gitmediğimizden dert yandığımı bilirler. İşin garip tarafı 50 sene içinde espri konusunda da bir gram yol alamamışız. Bizler zavallı hiçbir imkânı olmayan çocuklardık ve bu tip espriler yapardık. Bugünün zekâ ve bilgi seviyesi bizlerden çok ileride olan çocuklarının 1960’lardan kalma espriler yapması çok garibime gitti.

Tahmin edebileceğiniz gibi iş sadece Zeki Müren ile sınırlı değil. “Şişe”, “Git duvara işe” esprisi de popülerliğinden hiçbir şey kaybetmemiş, o da aynen devam ediyor. Hadi Zeki Müren’in değişik bir tarzı vardı ama duvarın ne özeliği var bilemiyorum. Gururla söylemeliyim ki şişe konusu da dâhil olmak üzere ben bu esprilerin hiçbirini yapmadım.

Sabah sabah kimsenin midesinin huzurunu bozmamak için, “Sana ne”, “Saman Ye” konusuna değinmek bile istemiyorum fakat “İki kere iki kaç eder?” diye sorup, karşıdaki “Dört” deyince, “Dön de götünü ört”, esprisini yazmazsam bu ülkenin ilkokul esprileri tarihinde çok önemli bir dönemi atlamış olurum.
Bugün de tazeliğini koruyan bir diğer konu da, insanların sabrını ölçmek için ortaya çıkmış olan, “Sana bir şey anlatayım mı?” konusudur. Karşındaki “Anlat” dediğinde, “Anlat demekle olmaz, sana bir şey anlatayım mı?” diyerek deli etme süreci başlar. Karşıdaki her ne derse desin, “Öyle demekle olmaz, sana bir şey anlatayım mı?” şeklinde süren süreç, sonunda karşındakinin seni pataklaması ile son bulur. Tabi böyle bir şeyin hangi çarpık beyinden çıktığını da ayrıca düşünmemiz gerekiyor.
“Ayı” denilmesinin arkasından “Götüne girsin keman yayı” durumu da ikinci kuşak esprilerdendir. Nedense bu tip esprilerde “bir şeylerin girmesi” konusu çok yaygın olarak kullanılmış. Bu konu bugünkü hayatımızın da önemli bir parçası olduğu için, 50 senelik espriler tazeliklerinden hiçbir şey kaybetmeden günümüze kadar gelebilmişler. Bizler için maddeler doğada iki şekilde bulunurlar. Ya sana girmiştir, ya da onlara girmiştir.

“What ne demek?” konusunu yazmama gerek yok herhalde. Lütfen bilenler bilmeyenlere anlatsınlar.

İtiraf etmeliyim ki benim de birazcık sevdiğim espri, “Senin saatin çalışıyor mu?” sorusuna “evet” diye cevap verildiğinde, “Benimkine de iş bulsana” cevabıydı. Bu biraz zamanın ilerisinde bir espriydi, o yüzden de diğerleri kadar popüler değildi.
Düşündükçe aklıma geliyor. En sevdiklerimden bir tanesi de, “Bir salağı nasıl meraklandırırsın?” sorusuna, “Nasıl?” denildiği anda olayın bitmiş olmasıdır. Eminim bunlar gibi sizler de yüzlerce örnek verebilirsiniz. “Thank you very much, tepelerim geri kaç” benim bu sabah verebileceğim son örnek olsun.

Esprilerin bir gram bile yaşlanmadan gayet diri bir şekilde ayakta kalması beni çok şaşırttı. Bilgisayara girip 52 katlı gökdelenler inşa eden bir nesil, bizler gibi sokakta naylon topla oynayan bir neslin yaptığı esprileri yapıyor.
Sevgili çocuklar, her konuda olduğu gibi bu konuda da sizlerden çok yaratıcı, çok zeki espriler bekliyoruz. Bizim salak esprilerimizi boş verin, kendinizinkileri yaratın; tıpkı üniversiteli ablalarınızın, ağabeylerinizin yaptığı gibi.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

4 Eylül 2015 Cuma

Yarın Sabah...

Günaydın dostlar.

Mutlu ama minicik bir hayatın var. Bolluk içinde yüzmüyorsun ama aç da değilsin. Bazıları orta sınıf diyor sana, bazıları da orta sınıfın biraz altı…
İşine gidip geliyorsun, çocuklarını okula yollayabiliyorsun, baba yadigârı evin de var; “Allaha şükür her şeyim var” diye her akşam yatarken şükredip, dualarını okuyup uyuyorsun. Her akşam ailece masanın etrafına oturup çorbanızı kaşıkladığınız anlar, ailenin en mutlu anları. Masa örtüsünün üzerindeki çiçekler bile ayrı bir canlanıyor sanki.


Minicik evinde mutlusun ama sokakta da garip bir huzursuzluk var. Etrafınızdaki ülkeler de “Arap Sonbaharı” denilen bir şeyler yaşanıyor. Korkuyorsun, tedirginsin. Mevsim değişir buraya da soğuklar, karanlıklar gelir mi acaba diye endişelisin. Yönetimden, baskılardan, yaşananlardan çok da mutlu değilsin ama en azından bir düzenin var, alışılmış bir hayatın var. Mükemmel bir hayatın olmasa da, ailenle, yavrularınla mutlusun.

İşler yavaş, yavaş karışmaya başlıyor. Ülke nereden geldiği belli olmayan Suriye âşıkları ile dolmaya başladı. Meğerse Suriye’nin menfaatlerini düşünen ve bu uğurda canını bile vermek isteyen ne çok insan varmış.

Yer, yer çatışmalar başlıyor. Suriyeliler değişiklik istiyor deniliyor ama etrafına bakınca bu kargaşanın içinde Suriyelilerden başka herkesin olduğunu görüyorsun. “Ne oldu bize böyle birden?” diye kendi kendine soruyorsun Nasıl böyle nefret kutuplarına ayrıldık?

Her yer karıştı. Kimin kiminle savaştığı belli değil. Bu coğrafyada yaşayan ne kadar çok örgüt varmış. Hepsinin ayrı hedefleri olan bir sürü örgüt ortalığı cehenneme çevirmeye başladı. Yan komşunun evinin üzerine düşen bomba için ne diyeyim bilemiyorum. Hepsinin mekânı cennet olsun. Yaşıyor musun öldün mü belli değil. Yaşadığına mı sevineceksin, 40 yıllık dostlarını kaybettiğine mi üzüleceksin? Kafan karmakarışık.

Yolun karşısındaki kuzenler, tehlikeyi görüp ülkeyi terk ederken sen uyanamadın. İşlerin bu boyuta geleceğini tahmin bile edemezdin. Millet evini, arsasını, bağını, bahçesini para ederken sattı gitti ama sen ülkenden kopamadın. Artık evin sağlam kalsa ne olacak? Bugün değilse yarın piyango sana da vuracak.
Herkes Türkiye sınırına yürüyor. Allah kahretsin. Siz ne yapacaksınız? Evinizi, barkınızı bırakıp siz de mi gideceksiniz? Gitmezseniz öleceksiniz. Giderseniz de oralarda ne yapacaksınız? Yollarda sıcaktan, açlıktan telef olursanız ne olacak?

Bilmiyorum doğru mu yaptınız ama aldınız bir bavul giyeceğinizi elinize, taktınız bileziklerinizi kolunuza geldiniz sınıra. Türkiye’nin sizi almaya niyeti var mı o da belli değil.
Çocuklar sakın yanımdan ayrılmayın. Ceketimi sıkı sıkı tutun sakın bırakmayın. Söyleyemedin çocuklara neden yollara düştüğünüzü. “Türkiye’ye akraba ziyaretine gidiyoruz.” demek zorunda kaldın. “Artık bizim ne evimiz var, ne de bir hayatımız; her şeyimiz bu bavulun içinde.” diye nasıl söyleyebilirdin ki?
Günlerdir aç, susuz sıcağın altında bekliyorsunuz ama üzülmeyin, Türkiye sizi mutlaka alacaktır. Bugüne kadar kimler geçmedi ki o tellerden. Türk insanı sizi orada bırakamaz. Yüreği elvermez. Belki yarın, belki yarından da yakın muhakkak o telleri geçeceksiniz.

Çıktınız tellerin arasından ama kız yok. Kucaklayıp telin öbür tarafına verdikten sonra yok oldu. Allah’ım kızım yok. Allah’ım kızım nerede? Oğlum ablan nerede? Dostlar, arkadaşlar, kardeşler yardım edin, kızım yok. Asker ağabey ne olur kızımı bul. Kızım nerede? Polis amca, kızımı gördün mü? Kalabalıkta bir yerdedir, şimdi çıkacak karşıma. Yüce rabbim kızımı sen koru.

Kızım nerede? Kargaşa esnasında muhtemelen yolun öbür tarafında ki kampa girdi. Çıkıp kızımı aramam lazım ama dışarı bırakmıyorlar. Allah’ım delireceğim kızım nerede? “Ne olur bırakın, öbür tarafa geçip kızımı aramam lazım.”
Akşam oldu, “Artık hiç çıkamazsın” diyorlar.

Gözlerim sonuna kadar açık. Bitmez bu gece. Allah’ım, bu akşam kızım sana emanet, ben koruyamadım ne olur sen kızımı koru. Hadi hava aydınlansın artık, yarın sabah ilk iş kızımı aramam lazım…
Allah kimseyi evini, yurdunu terk edip, tel örgülere, açlıklara, sefaletlere, cam silmelere, saldırılara, kaçırılmalara, tecavüzlere, cinayetlere, itilip, kakılmaya mecbur bırakmasın…

19 Ağustos 2015 Çarşamba

Öldük Biz...

Adına ne derseniz deyin, aynadaki gerçek hiçbir zaman yanılmaz dostlar. Bugünün aynadaki acı gerçeği; öldük biz dostlarım…


Neden öldüğümüzü bilmeden öldük. Bilip de söyleyemeden öldük.

Öldük biz… Ben ölünce, annem öldü, babam öldü, kardeşlerim öldü; hepimiz öldük.

Neden öldük?
Neden öldürdün beni Afran? Ne yaptım ben sana? Nedir bu nefret? Bin parçaya ayırdın beni, mutlu musun şimdi?

Yan evdeki komşumuzun torunu, Afran; beni sen öldürdün. Mutlu musun şimdi?
Bu nefret hiç bitmesin, analar ağlamaya devam etsin. Bu mudur istenen? Birileri bir yerlerde marka don giyebilsin diye biz ölmeye devam mı edelim?

Kaç ölüm, yeterli ölümdür? Bu hesabın kapanması, formülün denkleşmesi, prizmaya yansıması için daha kaç çocuk can vermeli? Kaç çocuk babasız kalmalı? Kaç anne gözlerinden kanlar akıtmalı?
Kaç can, kaç gramlık menfaate eşit geliyor?

Allah hepimize daha güzel günler göstersin…  

5 Haziran 2015 Cuma

Suriyeli Dostlarımız...

Günaydın dostlar.

Daha önceki yazılarımda da zaman zaman belirttiğim gibi CCI’da çalıştığım dönemlerde en severek gittiğim ülkelerden biri Suriye’ydi.  Sizlerin tecrübeleri nasıldır bilmiyorum ama Suriye’nin modern ve samimi ortamında ben her zaman çok güzel ağırlandım. Kaldığım oteller de, gittiğim restoranlar da, dolaştığım sokaklar da, hepsi çok keyifliydi.
 
Şimdi Suriyeli komşularımızın birçoğu artık kendi ülkelerinde yaşayamıyorlar. Ellerine alabildikleri bir minik çanta, iki don, bir fanila ile yollara düştüler. Sıcacık evlerini, yurtlarını, vatanlarını bir daha hiç dönmemek üzere terk ettiler. Ölmemek için Türkiye, Ürdün, Irak gibi ülkelere sığındılar. Hadi Türkiye ve Ürdün’ü ayrı bir yere koyalım ama durum o kadar kötü ki insanlar yaşama şansları bir milim daha yukarıda olabilir diye Irak gibi 70 türlü örgütün cirit attığı, hiçbir devlet otoritesinin olmadığı topraklara sığınmak zorunda kaldılar.
Bu kardeşlerimizin büyük bir bölümü şu anda Türkiye’de yaşıyor. Sayılarının 2 milyondan fazla olduğundan söz ediliyor. Zaten kendi zar zor geçinen ve fakiri çok olan bir ülke için bu kadar yüksek sayıda misafir ağırlamak hiç te kolay bir iş değil.

Bu büyüklükteki bir insan topluluğunu kamplarda tutmanız da mümkün olmadığına göre birçoğunu sokaklara salmak zorunda kaldık. 20 civarında il ve ilçemiz Suriyeli akınından hem maddi olarak, hem de manevi olarak çok kötü etkilendiler. Bazı kasabalara, o kasabanın nüfusundan daha çok Suriyeli gitti.

Suriyelilerin ülkemizde yaşamasından kaynaklanan bütün zorlukları biliyorum ve söylenenlerin hepsini haklı buluyorum. Sığınanlar olduğu gibi, gittikleri yerleşim merkezlerini birbirine katanlarda var bunları da biliyorum. 100 liralık işin artık 30 liraya yapılıyor olmasından tutunda, Suriyeli korkusu yüzünden insanların geçmeye çekindiği sokaklara kadar, her türlü gerçekle her gün yüzleşiyoruz.
Karşımızdaki her kim olursa olsun yaşanan her türlü tacize karşı kendimizi korumak en doğal hakkımızdır. Buna kimsenin diyecek bir sözü olamaz ama yaşanan trajik tablo karşısında birazcık empati yapmayı da unutmayalım.
Suriyelilerin evlerini terk etmesine neden olan gelişmeleri hepimiz biliyoruz ve bunları sabaha kadar tartışabiliriz ama benim bu sabah ki konum işin insani boyutu. Nedeni ne olursa olsun, ölmemek için evini terk etme hissini ancak yaşayan bilir.

Allah, kimseyi böyle bir durumda bırakmasın. Yanına alabileceğin 3-4 parça giyecekle ve sırtında taşıdığın hasta annenle, çoluk çocuk yollara düşmek hiçbir insanın yaşamaması gereken bir acıdır. Sebep olanlar her iki dünyada da bunların hesabını verirler bir gün.

Açlığı, sefilliği, tacizi, tecavüzü, horlanmayı, itilip kakılmayı, dolandırılmayı, sokaklarda yatmayı ister miydi bu insanlar? Birçoğunun normal bir hayatı vardı. Acımasız hayat onları yuvalarından etti, sokaklara mahkum etti.
Sebebi her ne olursa olsun, her kim neden olmuşsa olsun, kökenleri her ne olursa olsun bu insanlar şu anda burada ve bizim misafirimizler. Kimse isteyerek yanına bir çanta ve bir koyun alarak kendini mayınlı tarlaların ortasında bulmak istemez.

Ben, Suriyelilerin hallerine çok üzülüyorum ve bu mübarek Cuma gününde Allah kimseyi can korkusuyla evini, yurdunu terk etmek zorunda bırakmasın diye dua ediyorum.
Sokakta kartonların altında yaşamaya çalışan o aileyi gördüğünüzde, onlarında geçmişte Suriye’de bir yerlerde bir evi olduğunu unutmayın. Düşmez kalkmaz bir Allah. Doğan güneşin yarın ne getirip, ne götüreceği hiç belli olmaz.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

23 Nisan 2015 Perşembe

23 Nisan 1996...

Günaydın dostlar.

Bu önemli ve güzel İstanbul sabahında 23 Nisan 1920’yi ve atamı sevgi ve saygıyla anıyorum. Bu nasıl bir ileri görüştür, bu nasıl bir vizyondur ki, böyle bir adım atabiliyorsun. İçeriden ve dışarıdan binlerce tehdit ile uğraşılan o zor günlerde böyle bir adım atabilme başarısını gösteren bütün kahramanları bir kere daha minnetle anıyorum. Hepsinin mekânı cennet olsun.
23 Nisan 1920 ile ilgili olarak haftalarca yazsam bitiremem. Ayrıca da benim bir şeyler yazmama hiç gerek yok; tarih zaten yazacağını yazmış.


Bu sabah sözünü etmek istediğim konu, 23 Nisan 1996; yani Tatilya’nın açılış günü. Açılış günü ile ilgili olarak bu sabah aklıma gelen küçük bir anımı sizlerle paylaşmak istedim.

Herkesin bildiği gibi Tatilya’nın açılışını o dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel yaptı. Her ne kadar şimdiki kadar abartılı olmasa da, o dönemde de bir cumhurbaşkanını ağırlamak hiç de kolay bir iş değildi. Bu tip bir açılışı veya organizasyonu daha önce yaşamış olanlar ne dediğimi gayet iyi anlayacaklardır.

Hazırlıklar bir gün önceden başladı. Korumaların nerede duracağından, cumhurbaşkanının atacağı adımlara kadar her şey tek tek hesaplandı. Çatıya keskin nişancılar çıkmış mıydı onu çok iyi hatırlamıyorum ama emniyet tedbirleri üst düzeydeydi ve hepsi bir gün önceden ayarlanmaya başlanmıştı.
Yapılan plana göre, cumhurbaşkanı parkı açtıktan sonra belli bir yoldan yürüyecek, sonra amfi tiyatroda bir konuşma yapacak, daha sonra da şelalelerin aktığı yapay dağın karşısındaki küçük kafede oturup bir şeyler içecekti.
Her detay düşünüldüğü gibi o da düşünüldü. Cumhurbaşkanı taze sıkılmış portakal suyu içecekti. O zamanlar ille de organik olsun gibi konular çok fazla gündemde değildi. Portakal suyu hazırlandı ve kimin hangi dakikada servis yapacağı bile belirlendi.

Tur tamamlandı, konuşmalar yapıldı ve gelip kafeye oturuldu. Tam portakal suyu gelmek üzereydi ki, Cumhurbaşkanı, “Burası çok güzel, çok keyifli bir ortam, getirin bir bira da şu şelaleye karşı içelim.” deyiverdi.

Bir anda, büyük bir sessizlik ve büyük bir şok hali ortaya çıktı. Yanındakiler ne diyeceklerini bilemeden birbirlerine bakmaya başladılar. Herkes kelimenin tam anlamıyla ters köşeye yatmıştı.
Hemen gelip, “Bira var mı?”, diye sordular. VIP salonunda belki lazım olur diye bir-iki şişe içki vardı ama bira yok. Bu konu kimsenin aklının ucundan bile geçmiyordu. Cumhurbaşkanı bira içmek istiyor, yapacak bir şey yok.

Demokrasilerde çareler tükenmez, hemen bizim arkadaşlardan birkaçını bakkala yollayıp bira aldırdık ve cumhurbaşkanına sunduk. Etrafındakiler de içmiş miydi, gibi detayları hiç hatırlamıyorum ama bira konusu bizi tamamen hazırlıksız yakalamıştı.

Daha sonra sayın cumhurbaşkanın etrafındakilerle konuştuğumuz da onlar da çok şaşkındı. İlk defa böyle bir şeyin başlarına geldiğini anlattılar bize.

Tatilya’nın yanındaki minik bakkal, bir cumhurbaşkanına bira sattığından habersiz yaşamına devam ediyor. Cumhurbaşkanı da son anda mahalle bakkalından alınmış bir birayı içtiğinden habersiz. Aynı olay Amerika’da yaşansa hayatta böyle bir şey yapamazsınız. Cumhurbaşkanı içmeden önce o biranın fabrikasının bile denetlenip onay alması gerekir.
Cumhurbaşkanının birası da diğer bütün güzel Tatilya anıları ile beraber belleğimizde bir yerlerde duruyor. Son saniyede bu işi sorunsuz bir şekilde halleden bütün arkadaşlarıma da buradan tekrar teşekkür ederim. O gün bakkala giden her kimdiyse kendini belli etsin…

Biralar tükendi, Tatilya tükendi ama Atamın emaneti Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı sonsuza kadar yaşayacaktır. Herkesin bayramı kutlu olsun…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

6 Mart 2015 Cuma

Sabır...

Günaydın dostlar.

Dün sabah Emek Mahallesi ile ilgili anılarımı yazarken, yarın sabah sizlerle minik bir anımı paylaşacağım diye söz vermiştim.  Yarın sabah olduğuna göre, Emin’de sözünde dursun o zaman.
İşin enteresan tarafı, yaşananların üzerinden 50 sene geçmiş ve ben dün sabah Emek Mahallesi yazısını yazana kadar da bu konu hiç aklıma gelmemişti.


Bu sabah sizlere sevdiğimiz bir komşumuzun oğlu Sabır’dan bahsetmek istiyorum. Benle aynı yaşlarda, iyi kalpli ama son derece yaramaz bir çocuktu. Okul hayatı da hep yaramazlıklarla ve başarısızlıklarla doluydu.

Dün de bahsettiğim gibi bizim yaşadığımız 71. Sokak çok işlek bir sokaktı. Bütün dolmuşlar, otobüsler oradan geçerdi. O yüzden de biz genelde hep bahçede oynardık. Sokağa çıkarsak ta en fazla kaldırımda duvarın üzerinde otururduk. Yok ki elimizde I-Pad’imiz, Minecraft oynasak…

Yine böyle sıcak bir yaz gününde duvarın üstünde boş boş otururken yanımıza Sabır geldi. Saat te akşamüstü 5.00 gibi. Hava sıcaklığı gayet yüksek olduğu gibi, sıkıntı katsayımız da gayet yüksek. Yaş durumumuzu hatırlamıyorum ama en fazla 5-6 yaşındayız.
Bizim Sabır, “Çocuklar ben çok güzel bir şey buldum.” dedi. Meraklı ve araştırmacı ruhlu çocuklar olarak biz de hemen “Nedir?” diye cevap verdik.
“Gidiyorum yolun ortasına yatıyorum, iki yanımdan arabalar, otobüsler, kamyonlar filan geçiyor çok zevkli.” diye anlattı. Sonra da “Hadi gelin siz de deneyin.” diye bizi de çağırdı. Her haltı denemeye meraklı yay burcu olarak biz de kalktık 4 çocuk uzunlamasına yolun ortasına yattık.

İki yanımızdan vızır vızır arabalar geçiyor ve biz yolun ortasında yüzükoyun yatıyoruz. Etraftan teyzeler filan bağırmaya başladı ama Sabır, “Aldırış etmeyin ben her yattığımda onlar öyle bağırıyorlar.” deyince, bir bildiği vardır her halde diye ona inandık.

Daha aradan 1 dakika geçmemişti ki adamın biri bir anda Sabır’ı dövmeye başladı. Bir de baktık ki babası. Sıra bize de gelmesin diye biz de hemen kalktık kaldırıma çıktık. Sabır’ın dayak yemesi bitince adamcağız bize gelip, “Hadi bizimki geri zekâlı ama sizler akıllı çocuklarsınız buna nasıl uyarsınız?” diye bir de bize çıkıştı.

Babası kendi malını iyi bildiği için, bu fikrin Sabır’dan çıktığını biliyordu. Hiç sormadı bile bu kimin fikriydi diye. Kafadan Sabır’ı dövmeye başladı.

Şimdi düşünüyorum da, yanımızdan geçen araç sürücülerinin yaşadığı şoku düşünebiliyor musunuz? Yolun ortasında yatan dört tane çocuk ve iki yanlarından araçlar geçiyor. Ben, belediye otobüsünün lastiği ne kadar da büyükmüş diye içimden düşündüğümü hatırlıyorum…
Sizlerin de tahmin edebileceğiniz gibi, bu yolun ortasına yatma oyunu bir daha denenmedi. Şu anda hatırlamıyorum ama kesin üstümüz kirlenmiştir, bir sorun da akşam eve gittiğimde yaşamışımdır.

Sabah sabah bu hikâyeyi neden mi anlatıyorum? Her zaman söylediğim bir laf vardır. Çocuk milletinin ne yapacağı hiç belli olmaz derim. Sevgili anneler babalar, çocuklar çok kısa bir süre içinde öyle işler yapabilirler ki küçük dilinizi yutarsınız. Yolun ortasına yatmak gibi…
Sağlıklı kalın, yollara yatmayın…


18 Şubat 2015 Çarşamba

Birileri Beni Yanıltsın...

Günaydın dostlar...

Gerçekten de yanılmayı çok istiyorum. Bir kere de birileri çıksın ve beni yanıltacak bir şeyler yapsın. Ben de buradan bir sabah yazayım, ne kadar yanlış düşünüyormuşum diye ama hiçbir zaman olmuyor. Üzülerek her seferinde, işlerin benim tahmin ettiğim doğrultuda ilerlediğini görüyorum.

Berkin, Ali İsmail, Ethem ve diğerleri, hepsi yüreğimizi derinden yaraladı ama Özgecan’ın başına gelenler bizleri bambaşka bir boyuta sürükledi. Ortada hiçbir şey yokken, masum bir çocuğun başına gelenler, ülkede son yıllarda hiç görülmemiş boyutta bir birleşme ve bir ayağa kalkışa neden oldu.
 
Acımız kalbimizde, elimizden gelen her eylemi yaptık, her yorumu yazdık, her çabayı gösterdik ama rüzgâr dindiği zaman hepimiz yine kendi yolumuza gideceğiz ve ne yazık ki melek yüzlü Özgecan da diğerleri gibi tarihin tozlu sayfalarındaki unutulanlar bölümündeki yerini alacak. Hepimiz yolumuza gittiğimizde,  ailesi dertleri ve üzüntüleri ile baş başa kalacak.
"Devlet cezaları arttırsın", "Devlet bizi korusun" gibi söylemler doğru olmakla beraber, çok etkili olacağını düşünmüyorum. Tabi ki cezalar mümkün olduğu kadar caydırıcı olsun ama cezaları arttırmak bir çözüm olmuyor.

Ben şahsen idam cezasını geri getirmenin bu tip konulara en ufak bir katkısı olacağını düşünmüyorum. Unutmayın ki eskiden bu ülkede idam cezası vardı ve birine tecavüz ettiği için asılan birini hiç duymadık.

Hepimiz üzüntülüyüz, hepimiz çok sinirliyiz kabul ediyorum ama ceza önerileri ile gelirken, zaten pamuk ipliğine bağlı olarak giden hukuk devleti olma özelliğimizi de kaybetmememiz gerekiyor.

Arkadaşlar, şu anda da cezalar az değil. Böyle bir suçtan dolayı her türlü indirime rağmen yine de en az 10-15 sene hapis cezası alacağını düşünüyorum. Az bir süre değil ama adam gözü döndüğü zaman, bu kadar yıl hapiste yatacağını aklına bile getirmiyor. Bırakın 15 yılı ve hapiste olmayı, 15 gün hiç dışarı çıkmadan evde oturmayı deneyin. Kolay olmadığını göreceksiniz.

Konu; ne cezalar, ne de eğitim. Konu, bizim bu konudaki hiç bitmeyen açlığımız. Belki de bunu bir marifetmiş gibi düşünmemizi sağlayan yetiştirilme tarzımız.
Kim ne derse desin ama bizim bu konuda inanılmaz bir açlığımız var. Görevim icabı birçok Ortadoğu, Afrika ve Asya ülkesine gittim ve inanın onların bile birçoğu bu konuda bizden çok daha iyi durumdalar.

Kadıncağız barış elçisi olmak için bir eylem yapıyor. Niyeti Suriye’ye gitmek ama hiçbir zaman oraya ulaşamıyor. Bütün Avrupa’yı geçen kadın, bizim ülkemizde Gebze’den ileri gidemiyor. Hemen tecavüz, hemen ölüm… Bu konuda dünyanın en aç ülkelerinden biriyiz.
Ablası çıkma teklifini kabul etmedi diye, onu üzmek için adam gidiyor 6 yaşındaki Gizemi öldürüyor. Serpiller, Münevverler, Amerikalı turistler ve daha niceleri… Turizmden büyük gelir bekleyen bir ülke olarak, gelen her turisti orospu gibi görmek, amaçlarımıza çok uygun bir davranış! Böyle gördüğümüz için de, karşılık vermezse bozulup öldürüyoruz…

Burası, otobüste milletin sağına soluna değmeyi matah bir şey zanneden ve bundan garip bir haz duyan insanların ülkesi. Sırf bu işleri yapabilmek için her kış Taksim’e gidip milleti taciz ediyoruz. Soğuk bir havada, bir kış gecesinde dokundun da ne oldu? Bütün cinsel ihtiyaçların karşılandı mı? Kimse kızmasın, biz bu konuda çok aç bir toplumuz… Mayamız böyle…
Kim bilir belki de ülkece psikolojik yardım almamız gerekiyordur. Burada sorun minibüs şoförü veya bir başka çalışan grubu değil. Sorun bizim biraz açık giyinmiş birini gördüğümüzde beynimizin kaynamasında ve hemen kendimizi, böyle giyindiyse aranıyordur, fikrine inandırmamızda.

Açıkçası ben devletimizin bu konuda hiçbir şey yapabileceğini zannetmiyorum. Kimse 77 milyon insanı her gün, her dakika koruyamaz. Yaşananlar bizim mayamızın bir gerçeği. Aklımızın çoğu hep bu konularda…

Ne yapacağız o zaman? Mümkün olduğu kadar daha akıllı ve uyanık olmaya çalışacağız. Hepimizin etrafımızdan haberi olması ve sokaktaki insanları kendi kızımız, kendi oğlumuz, kendi akrabamız gibi düşünmesi gerekiyor. Fabrika ayarlarına geri dönüp, ayrımcılık yapmadan uyanık bir toplum olmaya çalışacağız.

Bir akşam Kadıköy’de bir yemeğe katılmak için caddeye indim ve tam o sırada gelen bomboş bir iki katlı otobüse biniverdim. Üst katta birileri var mıydı bilmiyorum ama alt katta kimse yoktu. 2 durak sonra 17-18 yaşlarında bir kızcağız bindi ve etrafa bir bakınıp geldi benim yanımdaki koridorun öbür tarafındaki koltuklara oturdu.
Hiç tanımadığı bir amcanın yakınına oturmak ona daha güvenli geldi. Kızcağız o an öyle hissetti. Biri bana bir şey yapmaya kalkarsa, bu amca beni korur diye düşündü. Gerçekten de korurdu. Amcayı ben de iyi tanıyorum, o amca orada olduğu müddetçe kimse o kızcağıza bir şey yapamazdı…

Uyanık olmamız şart arkadaşlar. Çarşıda, pazarda, vasıtalarda, orada, burada lütfen etrafınızda olup bitenlere karşı gözlemci olun. Yolda yürürken (bilhassa akşam saatlerinde) ben her zaman yanımda, önümde yürüyenlere bakarım. Örnek olarak, önümde küçük bir çocuk yürüyorsa muhakkak gözüm onun üstündedir. Biri yanına mı yaklaşıyor, rahatsız mı ediyor, bir şey mi diyor uzaktan her zaman izlerim.
Gidin de yerli yersiz her türlü kavgaya karışın demiyorum ama bilhassa başına bir şey gelme ihtimali daha yüksek olan insanlara karşı daha hassas, daha koruyucu olmamız lazım. Fazla bir şey yapmanıza da gerek yok. Defalarca yaşadım, bazen sizin oradaki varlığınız bile kötü niyetli insanlara karşı caydırıcı olabiliyor.

Unutmayın biz çoğunluktayız. Minibüsçüsü de, otobüsçüsü de hepsi son derece düzgün insanlar. Tabi ki her yerde olduğu gibi onların arasında da manyaklar yetişiyor ama biz akıllı ve etrafımızdan haberdar olarak yaşarsak bu manyaklara pas yapacak alan bırakmayız.
Bu tip şiddetin büyük bir bölümünün evlerde yaşandığını biliyorum ve o konuda açıkçası ne yapabiliriz bilmiyorum ama en azından sokakta daha bilinçli davranabiliriz.

Oyun taktiğimiz bütün sahadan haberdar olarak karşı tarafa boş alanlar bırakmamak… Sokakta senin önünde kaldırımda yürüyen çocuğunda aynen senin çocuğun gibi evde bekleyen annesi, babası, kardeşleri, arkadaşları var. O dakikada, o sokakta, o akşam o çocuk senin sorumluğunda… Gözünü ayırma...

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...