Hata Yapmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hata Yapmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Şubat 2020 Pazar

Affetmem

Günaydın Dostlar,

Her şey çok güzel giderken bir anda bir terslik olur. Affedilmesi çok zor bir hata gelir. Öyle bir hatadır ki affedilmesi mümkün değildir, anında çeker gidersin. Aklından da, telefon rehberinden de, sosyal platformlardan da her yerden çıkarırsın. Çıkarttın çıkartmasına da kalbin ne olacak?
Yapılan hatanın affedilecek bir boyutu yok. Bunu sen de biliyorsun, o da biliyor. İşin kötü tarafı bütün WhatsApp grupları da biliyor. İçini dökmek istiyordun, ikinci bardaktan sonra en samimi arkadaşına açıldın, şimdi İstanbul’un yarısı biliyor. “Kimseye söyleme.” bile demedin. Güvendiğin sırdaşın, canın, kardeşin böyle bir şey yapmaz diye düşündün.


“Hayatta affetmem.” diye her yerde yaygara yapsan da damar yollarının gerçeği hiç de öyle değildir. Deli gibi seviyorsundur, affetmeyi de çok istersin; koca kafan affetmene izin vermez. Orta Doğu’nun karışık olduğu günlerden kaçarak beyninin içine yerleşmiş olan uyuyan gurur hücreleri, bir anda ortaya çıkarak affetmene izin vermezler.

Hücreler bir karar vermek zorundadırlar. Ya senin affetmene destek olacaklar ya da bertaraf olacaklar. Bu hücrelere karşı çok büyük bir savaş verirsin, kurtulduğunu zannedersin; tam düzlüğe çıktım derken bu sefer de mahalle baskısı ortaya çıkar. Ailenin de desteğiyle mengene gibi beynini sıkıştırır. Laf etmesi kolay da sokaktaki insan veya yan evdeki emekli müfettiş benim neler çektiğimi biliyor mu? Anlamıyor musunuz kardeşim ben affetmek istiyorum.

Organların eskisi gibi iyi çalışmıyordur artık, güneş de eski parlaklığını kaybetti, zevkle izlediğin programlar meğerse o kadar da keyifli değilmiş. Kitap okumayı aklına bile getirme, bir kelime bile koca kafana girmez. Beraber dinlediğiniz şarkılar dışında hiçbir şey sana iyi gelmiyor.

Kendi kendine düşünürsün. “Ben bir hata yapmadım ki neden enflasyonun bütün yükü benim omuzlarıma bindi?” diye defalarca tekrar edersin. Ben bir şey yapmadım, hatayı o yaptı, eziyetini ben çekiyorum. Bütün sıkıntılar etrafımda köşe kapmaca oynuyor.

“Evet, hatayı o yaptı; sıkıntısını, üzüntüsünü, burukluğunu da o çeksin.” diyerek bu işten sıyrılamazsın. Hatayı o yaptı, affedilmemesi de gerekiyor; hepsi kabul ama sen de sevdin be kardeşim. O yüzden “Affetmem.” diye diye affetmek istiyorsun. Belki de bir daha yapacağını bile bile affetmek istiyorsun.
Tabii bu arada karşı tarafın düşüncelerini de unutmamak lazım. Biz meclisi toplamış çoğunluk yaratmaya çalışıyoruz ama belki de karşı taraf kendi kararlarını kendi vermek istiyor olabilir. “Sizin aldığınız karar beni hiç ilgilendirmez, ben affedilmek istemiyorum ki.” diyebilir. Affedilemez hata, belki de merdivenleri çıkmak için bir koltuk değneği olarak kullanıldı.
Sen kalbinle savaşıyorsun, o affedilmek bile istemiyor. Bu sefer iyice sinirlenirsin. Meğerse seni hiç sevmemiş, sevgisi yalanmış. Hepsi bir oyunmuş. Ekrana da, kalbine de “Ben de artık senden nefret ediyorum.” satırları yazarsın. Bütün bunları yazarken bile affedilmek istemeyeni yine de affetmek istersin.

Sonuçta affettiğinle de, içindeki gurur kompartımanları ile de yaşayacak olan sensin. Komşuları değil, kalbini dinle kardeşim. Bu işin sonunda rezil olmak da var, vezir olmak da var. Her ne yöne yürürsen yürü seçtiğin yol senin yolun olsun.

Kendi kendine mırıldanırsın, “Yaptığı hatanın affedilecek bir yanı olmadığını bilsem de ben affetmek istiyorum.”
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Özür Dilerim...

Günaydın dostlar…

Bütün bu yaşananlar ve askerlerin her daim gündemde olmaları, bana çocukluğumuzda Ankara’da yaşadığımız sıcak bir yaz gününü hatırlattı.  Belki de 50 yıl boyunca hiç aklıma gelmeyen bu olay, nedense bu sabah birdenbire aklıma geliverdi.
Ankara, Emek Mahallesi’ndeki mütevazı apartmanın en alt katında bir asker ailesi yaşardı. Alt kat dediğime bakmayın, oturdukları daire alt katın da yarısıydı. Alt katı ikiye bölmüşler, arka bahçeden giriş kapısı olan küçük bir daire yaratmışlardı.


Bir asker, bir eşi, bir de minicik çocukları vardı. Küçücük dairelerinde (1 oda, 1 salon) mutlu ve güler yüzlü bir hayat yaşıyorlardı. Hayalimizdeki Türk subayları var ya, adamcağız tam da öyle biriydi. Uzun boylu, yakışıklı, dimdik yürüyen, üstü başı jilet gibi bir askerdi.

Nedenini bilmiyorum ama her öğlen eve yemeğe gelirdi. Eve geldiğine göre, muhtemelen oralarda bir yerde çalışıyordu. Neden eve yemeğe geldiğini bilmediğim gibi, rütbesini de bilmiyorum. Bu sabah bir tahmin yapmam gerekirse, sanki rütbesi üsteğmen (en fazla yüzbaşı) seviyelerindeydi.

Ne zaman bizi bahçede görse, bizle sohbet eder, bembeyaz dişleriyle bize gülerdi. Saçlarının hafif sarı gibi olmasını ve tertemiz kıyafetlerini büyük bir hayranlıkla izlerdik. Bahçede oynamaktan bizim üstümüz başımız toz, pislik içindeyken asker ağabeyin güneşten parlayan ayakkabılarıyla, jilet gibi ütülenmiş pantolonuyla, kolalı gömleği ile yanımızdan geçmesi; kendimizi iki kat daha darmadağın hissetmemize neden olurdu.
Adamcağızın jilet gibi ve yakışıklı hallerini beğenirdim ama Allah var, “ben de büyüyünce bu amca gibi giyineyim” diye de hiçbir zaman heves etmedim. Her gün o kadar bakımlı görünmek zoruma gitmiştir.
Buraya kadar her şey çok güzel giderken, sıcak bir yaz günü çok samimi arkadaşlarımdan biri, “bu amca öğlende eve geldiğinde üzerine su dökelim” dedi. Çocukluk aklı, bana da fikir çok güzel geldi. 1 kova suyu hazırlayıp, balkonda mevzilendik. Güneşin altında bekliyoruz ama amca bir türlü gelmiyor. Tam biz vazgeçmek üzereyken, asker amcanın merdivenlerden indiğini gördük.

Başka bir şey olsa belki isabet ettiremezdik ama tam isabetle bir kova soğuk suyu zavallı adamın üstüne döktük. Son saniyede sırılsıklam olduğunu gördüğümü hatırlıyorum. Yüzbaşı amca yukarı bakamadan da hemen içeri kaçtık.

İnanır mısınız, bizim amca çok fazla patırtı bile çıkartmadı. O kadar kaliteli bir insandı ki, yukarlara doğru bakıp, “ayıp ama bu sizin yaptığınız, böyle şey yapılır mı” gibilerden bir şeyler bağırdı ve apartmanın arkasına dolaşarak evine gitti. Ne yaptığımızın çok da farkında değildik ama yine de asker amcanın bu kaliteli davranışı kendimizi çok kötü hissetmemize neden oldu.
Bu olayın ardından, hiçbir zaman cesaretimizi toplayıp da, “o suyu biz dökmüştük” diyemedik. Adamcağız bizi seviyordu ve o sevgiyi kaybetmek istemiyorduk. Bizden şüphelenmiş miydi acaba? Kim bilir, belki de bizim yapmış olabileceğimize hiç ihtimal vermemiştir. Bizim de onu sevdiğimizi düşünüyordu. İşin garip yanı, seviyorduk da ama su dökme fikri de o an için çok cazip gelmişti.
Aradan 50 yıl geçti. Bu sabah düşündüğüm zaman halen bu konu da kendimi kötü hissediyorum. Adamcağız öğlen yemeğine eve gelmiş ve başından aşağıya bir kova su boşaltılmış. Duruma bakar mısınız? Bir tas filan değil, tam bir kova su. Yün donuna kadar ıslanmıştır. Ne düşünüyorduk da bir kova su dökmeye karar verdik hiç hatırlamıyorum. Bir tas suyun az olacağını düşündük her halde.

Asker amca işine geri gidecek. Başka bir takım elbise giyip gidemez. Hazırda başka üniforması var mıydı bilmiyorum ama umarım çok zor durumda bırakmamışızdır.

Güler yüzlü, yakışıklı asker gibi asker; senden çok özür diliyorum. O gün, o suyu biz dökmüştük. O anda bile öyle kaliteli bir duruş sergiledin ki, bana ömür boyu unutamayacağım bir ders oldu.
Asker amca, sen kaliteli bir insandın. Hayattaysan sana sağlıklı, mutlu günler diliyorum. Artık bizle değilsen mekânın cennet olsun. Her zaman söylediğim gibi; kalite bir sertifika değil, en sıkıntılı anlarda bile değişmeyen, bir yaşam şeklidir.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

22 Nisan 2014 Salı

Deniz Seki Adında Bir Kadın...

Deniz Seki, şarkı söyler, söz yazar, beste yapar kısacası komple bir müzisyendir.

Bu kadının 6 yıldır gündemden düşmemesinin nedeni müzisyen olması mıdır? Keşke öyle olsa da, hepimiz müziğini konuşsak. Ne yazık ki neden bu değil. Gündemde kalmasının nedeni, yaptığı hatalar. Kendi de kabul ediyor zaten. “Ben çok hata yaptım” diyor.
Nedir hatası? Yanlış insanlarla arkadaş olmaktan tutunda, alkol bağımlılığına kadar birçok hatası var ama bugün gündemde olan hatası, uyuşturucu kullanmak ve temin etmek. En azından benim anladığım bu. Ben, hukuk profesörü değilim, sigara içmeyi bile beceremeyen bir insan olarak uyuşturucu işinden de hiç anlamam ama anlaşılıyor ki bu ülkede uyuşturucu kullanmak da, temin etmek de suç.


Zaman, zaman televizyonlarda birçok ünlü ismin bu nedenle gözaltına alındığını filan duyuyoruz. Birçoğu da, daha sonra serbest bırakılıyor. Herkes serbest bırakılırken Deniz Seki neden 8 ay cezaevinde yattı ve şimdi de 26 ay daha yatması isteniyor. Çünkü Deniz Seki sadece kullanmakla değil, işin ticaretini yapmakla da suçlanıyor.

Sen bu zıkkımı kullanırken, evine arkadaşların da gelirse ve onlara da verirsen “alın sizde kullanın” diye, bu durum işin ticaretini yapma kapsamına giriyor. Bunu yaptığın zamanda, doğru anlıyorsam köşe başında uyuşturucu satan insandan veya bu işin kaçakçılığını yapan insandan pek bir farkın kalmıyor. Hepiniz “bu işin ticaretini yapıyor” durumunda oluyorsunuz. Asıl büyük cezası olanda bu “ticaretini yapma” işi.

Bir şeyler yapan insan cezasını çekmeli, bu çok net ama herkesin elini vicdanına koyması lazım. Bir arkadaşı evine geldi diye, sokakta ki adamla aynı kefeye konmak adil midir değil midir herkes kendi içinde bunu bir tartsın.
Deniz Seki, kamu vicdanında, klarnetçiyi ayarttığı için zaten suçlu. Ona karşı genel, yerleşmiş bir gıcıklık zaten var. Onun üzerine bir de bu durum çıkınca iyice dibe çöktü. Bizim toplumda kimse çıkıp ta “klarnetçi sen ne halt ediyordun kardeşim” demez. Bu işler Deniz Seki’nin suçudur her zaman.


Deniz Seki, 8 ay cezaevinde mahkeme gününü bekledi ve ilk duruşmada da tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Davası devam ediyor ve şu anda Anayasa Mahkemesi’ne kadar gitmiş durumda. Yüce mahkemenin kararına göre ya 26 ay daha cezaevinde kalacak, ya da yeniden yargılanacak. Yeri yurdu belli olan Deniz Seki, bu 8 aylık süreyi ille de tutuklu beklemek zorunda mıydı? Bu konuda herkes tutuksuz yargılanırken onun günahı neydi? Günahı, klarnet sesine meraklı olması olabilir mi?

Benim vicdanımda Deniz Seki suçludur ve cezasını çekmiştir. 8 ay cezaevinde kalmak kolay bir iş değil. Nice suçları işleyen insanların sokaklarda gezdiği bir ortamda, Deniz Seki’den başka günah keçisi yapacak insan kalmadı mı? Allah kimseyi oralara düşürmesin, doğru yoldan ayırtmasın. Değil 8 ay, 8 saat geçmez. Cezalar orantılı olmalı ve kamu vicdanını sarsmamalı. Bir de bildiğin bir ortama tekrar gitme düşüncesi kim bilir ne kadar ağırdır, onu bir tek yaşayan bilir.

6 yıl geçmiş. Yaşananların maddi, manevi yükünü ancak üzerinden atabilmiş. Herkes Deniz Seki kilo vermiş diyor. Kilo vermedi, sonunda sıkıntılarının, dertlerinin, hatalarının, ağırlığını üzerinden attı. Hata yaptığını biliyor ve kabul ediyor. Hayatını rayına oturtabilmek için büyük çaba harcıyor. Yüzüne kapanan kapıları, iptal edilen konserleri hepsini unutmuş, sıfırdan başlamak için kendine yeniden bir yol çizmiş. Bırakın da bu kadın yoluna gitsin artık.
Kimse unutmasın. Hepimiz insanız ve hepimiz birçok hata yapıyoruz. Önemli olan, bu hatalardan ders çıkarabilmek ve aynı hataları tekrar yapmamaktır. Hayatını yeniden bir düzene sokmaya çalışan insanlara yardımcı olmak, hepimiz için bir insanlık borcudur.

Affedilmek bir gün hepimize lazım olabilir.