Arkadaşlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arkadaşlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2025 Cumartesi

Attila Evrankaya

Günaydın Dostlar,

İsmi yanlış yazdım zannetmeyin, doğru yazılışı aynen böyleydi ve bu konuya çok dikkat ederdi.



Sevgili dayımla ilgili hatırladığım en eski anım bu resim demeyi çok istesem de bu resimle ilgili hiçbir şey hatırlamıyorum. Sevgili gençler (Sadık ağabey bu resim için çok teşekkür ederim, dün aramıza katıldığın için de ayrıca mutlu olduk.) böyle bir yere beni oturttuğunuz için çok sağ olun. Kızlar, bu resim için çok teşekkür ederim ama bu ilişki yürümeyecek gibi. Ben yazdım, siz 60 yıldır cevap yazmadınız, ben de daha fazla beklemek istemiyorum. “O zamanlar sosyal medya yoktu.” diye bahane üretmeyin, yazmak isteyen bugüne kadar bir yol bulurdu.

Beylerbeyi’nde çekilen bu resim bizim yaz tatillerimizin bir geçeği oldu. Her yaz İstanbul’a gelmeye can atardık. Herkes “Çakal Dağı’nın tepesinde yaşlı insanlarla sıkılmıyor musunuz?” dese de biz hiç sıkılmazdık. Anneanne ve dedeyi de sevsek de asıl neden dayımdı. O bizim ağabeyimiz gibiydi. Büyük bahçede saklambaç oynamaya bayılırdık. Daha sonraki yıllarda Neşe abla ile tanıştıktan sonra beraber saklandıklarını da görmedik zannetmeyin. Sık sık da plaja giderdik. Hep beraber ağaçlara tırmanıp meyve topladığımız da olurdu. Bütün erikleri tişörtümüzün içine doldurup çok titiz olan anneanneyi kızdırırdık.

Plaj konusu açıldığında ilk aklıma gelen de Caddebostan Plajı’ndaki günlerimiz oluyor. Sabahtan akşama kadar orada oturup hiç sıkılmazdık. Hamburgerin olmadığı yıllarda yediğimiz sosisli sandviçler dünyanın en lezzetli yemekleri gibiydi. Plajın hemen yanındaki Caddebostan Maksim Gazinosu’nda sahne alan şarkıcıların provalarını veya sahne çalışmalarını dinlemek de ayrı bir güzellik katıyordu. Küçüksu Plajı’nda boydan boya göğsümü duvara sürtüp doktorun odasına gittiğimde de yine yanımda dayım vardı.

“Dayım vardı.” derken başka kimse yoktu gibi bir anlam da çıkmasın. Dayım sosyal bir insandı. Her zaman birçok arkadaşı da yanımızda olurdu. Beni de arka koltukta kızlarla oturturlardı ama çok uslu bir çocuk olduğum için “Ben neden arka koltukta oturuyorum?” diye bir kere bile şikâyet etmedim.

Plajdan sonra eve gittiğimizde (her akşam olmasa da) balkonda yemek keyfi başlardı. Mangalda pişirilen köftelerin bahçeden toplanmış ürünlerle yapılan çoban salatası eşliğinde boğaz manzaralı bir ortamda yenmesi harikaydı. Balkon güzel de ağustos ayında bile olsanız Küplüce Mahallesi’nin akşamları soğuk olur, yün donsuz oturulmaz. Mangal kendi pişirmiyor, birinin ilgilenmesi gerekiyor. Kim ilgilenecek? Tabii dayım.

Sünnet olduğumda bütün gün yatağımın başucunda oturan da dayımdı. Ben boş gözlerle etrafa bakarken o hep yanımdaydı. Benim başıma bu kadar iş gelmişken kadınların ortada göbek atmasına da sinir olmuştum. Dayım da “Bırak oynasınlar oğlum.” diyordu.

Benim hayatımdaki birçok ilk de hep dayım vardı. Bu satırları yazarken neden gözlerim doluyorsa. Sevgili Sinem Öğretmenim bu duygularla ve dolu gözlerle bu kadar oldu. Bugünlük hataları görme, sonra not kırarsın. Benim ona benzediğimi de herkes bilir. Dün cami avlusunda (katıldıkları için çok mutlu olduğumuz) sevgili Tülay ablaya, Bengi ablaya, Çiğdem ablaya ve Mert’e (Müge’cim Galatasaraylı olduğun için seni yazmadım) anlattığım gibi beni ilk Fenerbahçe maçına da dayım götürmüştü. Ankara’daki Fenerbahçe-Bursaspor Başbakanlık Kupası maçı, benim hayatımda gittiğim ilk maçtır.

İlk küfürlerimi de dayımdan öğrenmiştim ama bu konuyu şimdilik çok yaymayalım, aramızda kalsın. “Ulan” denilince küfür edildi diyerek fenalaşan bir anneannenin ortamında bana küfür öğretirdi. Allah’tan bir şeylerin yanlış olduğunu hissettim de bu çalışmalar çok uzun sürmedi. Siz yine de üzülmeyin, sonradan bütün eksiklerimi tamamladım.

Dayım son yıllarda iyi değildi. O kadar çok sorunu vardı ki konuştuğumuz zaman kocaman bir liste oluşuyordu. Maalesef bu sorunların birçoğunun nedeni de gençlik yıllarından başlayarak çok uzun bir süre devam eden kötü bir alışkanlıktı. Ben bildim bileli bu alışkanlık hep vardı. Bırakalı çok uzun yollar geçmiş olsa da ortaya çıkan hasar hep onunla beraber yaşadı. İbrahim Bey, bu son satırı sizin ve bu alışkanlıktaki diğer sevdiklerim için yazdım.

Dayımın çok hassas bir dengesi vardı ve o dengeyi nasıl koruyacağını da en iyi kendisi biliyordu. Hangi ilacı ne zaman alması gerektiğini ve ne kadar alacağını çok güzel ayarlardı. Değişen değerlere göre çok uzun yıllar dengede kalmayı başardı. Bunun en büyük nedenlerinden biri de kendi vücudunu çok iyi tanımasıydı.

Kendini çok iyi tanıdığı için son günün geldiğini de çok iyi biliyordu. Aramızdan ayrılırken o kadar sakince, o kadar vedalaşarak ayrıldı ki hepimizin içinde garip bir burukluk kaldı. Birçok insan bakkala giderken daha büyük bir olay yaratıyor. Sabah kalktığımda sabaha karşı bir sosyal platform ortamında yazılmış “Allah’a emanet olun.” paylaşımını gördüm. Bu ortamlarda benden daha aktifti. Mesaj çok net olsa da ben o şekilde algılamak istemedim. Sorunları çok artmış olsa da yakın zamanda bir ayrılık yaşayacağımıza hiç inanmıyorduk.

Sosyal platformdaki mesajından sonra sabah saat 8,49’da aile WhatsApp grubuna “Ben hiç iyi değilim.” diye son mesajını yazdı. Ben hemen cevap yazsam da bir daha cevap gelmedi. Durum çok netti, dostlarıyla, ailesiyle, herkesle vedalaşmıştı ve artık başka bir şey yazacak hali yoktu. Daha sonra hastanede bir aya yakın bir süredir onunla ilgilenen arkadaşlarla da vedalaştığını öğrendik. Bir parantez de Göztepe Süleyman Yalçın Hastanesi’ndeki çalışanlar için açmak istiyorum. Sevgili doktorlar, hemşireler ve diğer bütün çalışanlar (aynı Soyak Residence ortamında olduğu gibi) dayımla adeta kendi aile büyükleriymiş gibi ilgilendiler. Hepsinden Allah razı olsun.

Hastaneye vardığımda durum beklediğimiz gibiydi. Her zaman dayımın her sorununu çözmeye çalışan sevgili Ebru ve Tolga kapıda, doktorlar odanın içindeydi. Son bir çaba sonuç vermedi ve çok sevdiği Cumhuriyet’in bayramında sessizce araladığı kapıdan sessizce sonsuzluğa yürüdü. Gürültü çıkmasın diye kapatmadığı kapıdan gözyaşlarıyla arkasından bakmak da bize kaldı.

Bu vesile ile bütün bu süreçte yanımızda olan ve iğneden ipliğe kadar her detayın peşinde koşan büyük Soyak Residence Ailesi’ne, Ebru’nun artık ailemizin bir parçası olmuş bütün arkadaşlarına, bütün akraba ve dostlarımıza ve yıllardır dayımla yaşayıp her ihtiyacına yetişmeye çalışan bütün arkadaşlara kalpten çok teşekkür ediyoruz. Son dakikaya kadar her zaman yanımızdaydılar. Hem çok iyi niyetliler hem de çok becerikliler. Sevgili Aylin ve Nazlı son saniyede gazete ilanını yoktan var ettiniz, sağ olun. Bazen insan çok iyi niyetli olsa da işi sonlandırma yönü eksik kalır ama burada ne çayın eksik kalıyor (Çaylar için de ayrıca teşekkür ederim.) ne de işler.

Ben dayıma benzediğim için bütün hayatım boyunca mutlu oldum, onu çok özleyeceğim. Umarım gençlik yıllarının geçtiği Beylerbeyi’nde mutlu ve huzurludur. Mekânın cennet olsun, her zaman çocuk ruhlu ve hiç büyümek istemeyen dayım.

Başsağlığı dileklerini her ortamda ileten, camide ve/veya mezarlıkta bizle birlikte olan, duamıza katılan ve yakın, uzak birçok yerden gelen bütün dostlarımıza çok teşekkür ederiz.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

24 Ocak 2021 Pazar

O Sabah

Günaydın Dostlar,

O sene Eskişehir çok soğuktu. Ondan sonraki yıllarda öyle soğuk günler çok fazla olmadı. Sık sık -16 dereceyi görüyorduk. Yine öyle çok soğuk bir sabahta daha masama bile oturmamıştım ki birden telefon çaldı. Telefonun sesi havanın soğukluğunu yansıtıyordu adeta.


Arayan Ayşın’dı. Sabahın 6.30’unda çok güzel bir haber için arıyor olamazdı. Uzun uzun telefona baktım. Daha telefonu açmadan alacağım haberi biliyordum. “Babamı kaybettik, hadi sen de gel.” dedi. Babam iki yıldır çok hastaydı. Hatta son zamanlarda kendinde bile değildi ama yine de babamın artık olmayacak olması insana garip bir his veriyor. Hasta da olsa bizle konuşamasa da orada bir yerlerde “babamın evi” diyebileceğimiz bir ev olmasını seviyorduk. Bazen birini sevmek için ille de elini tutabilmek gerekmez, orada olduğunu bilmek de insanın içini ısıtır.

Bir müddet ne yapacağıma karar veremedim. Saat çok erkendi. Sabahın o saatinde kimseyi arayamazsınız. Kaldığım yere geri gidip üstümü değiştirmeye karar verdim. Sonuçta takım elbiselerle Ankara’ya gidecek değilim. Ayrıca, birkaç gün kalacağım için yanıma bir şeyler de almam gerekiyordu.

Yaşadığım yer bizim ofislere 25 km mesafeydi. Bir şeyler hazırlayıp üstümü değişip geri geldiğimde (ofis Ankara yolu üzerinde) halen ofiste kimseler yoktu. “Ben en iyisi yola çıkayım, saat 8.00 olduğunda yöneticimi ararım” diye düşündüm. İşe başlayalı da daha 22 gün olmuştu. Etrafı bile yeni yeni öğreniyordum.

Tam o sırada Ayşın tekrar aradı ve “Acele etme, sakin sakin gel.” dedi. “Acele edecek bir şey kalmadı ki.” diye cevap verdiğimi hatırlıyorum. Bırakın acele etmeyi gayet de yavaş gidiyordum. Çok fazla da gitmek istemiyordum herhalde. Nasrettin Hoca Tesisleri’nde mola verdiğimi bile hatırlıyorum.

Babam çok sıkıntılı günler geçiriyordu. Hortumla beslenmeler, şunlar, bunlar her türlü sıkıntı vardı. Kendin de değildi ama yine de dönüşü olmayan üzücü bir vedaydı. Gördüğünü,  duyduğunu düşünerek onunla konuşuyorduk ama artık o şansımız da olmayacaktı.

Ankara’ya vardığımda bütün kâğıt kürek işlerinin hallolmuş olduğunu gördüm. Babama sürekli bakan dostlarımızın da yardımıyla her iş halledilmişti. Herkesten Allah razı olsun. Bu gibi durumlarda kaybettiğinizin acısı içinizdeyken bir de resmi işlerle uğraşmak zorunda kalıyorsunuz.

Rahmetli babam, “Türkiye’de en iyi cenaze işleri yürür, öldükten sonra kimse ortada kalmaz.” derdi. Gerçekten de öyle oluyor. Bu konularda çalışanlar her yerde çok yardımcı oluyorlar.

Gün ilerledikçe dostlardan telefonlar gelmeye başladı ve günün geri kalanı öyle geçti. Ertesi gün de yine çok soğuk bir havada görevlerimizi yerine getirip ebedi istirahatine uğurladık. Çok sıkıntılı ve çok soğuk bir havada çok kalabalık bir uğurlama oldu. Sert mizaçlı bir yapısı olmasına rağmen seveni çok fazlaydı. Türkiye’nin her yerinden Karşıyaka’ya gelen bütün akrabalarımıza, dostlarımıza, arkadaşlarımıza tekrar çok teşekkür ederiz. Allah razı olsun.

Bir sürpriz de Eti’deki dostlarımdan geldi. Henüz birbirimizi tanıyalı yirmi gün olmasına rağmen sevgili kardeşim Ertuğrul, Zihni Bey ve Sabri Bey de oradaydı. Onları görünce mutlu olmuştum. “Her işte bir hayır vardır.” derler, rahmetli Mazhar amcayı da en son orada gördük.

Bir günlüğüne İstanbul’dan gelen akrabalarımıza da çok teşekkür ediyorum. Kış günü sabah gelip akşam dönmek çok da kolay bir iş değil. Sağ olun, var olun. Bir parantez de sevgili arkadaşım rahmetli Ferda’ya açmak istiyorum. Yenişehir Koleji’nden gelen bütün arkadaşlarımla beraber Ferda’yı görünce çok şaşırmıştım. Ferda’nın bu tip yerlere çok da gitmediğini biliyordum. Hepsinden Allah razı olsun.

Bugün babam aramızdan ayrılalı tam altı yıl oldu. Keyifli sohbetlerimizi özlüyoruz, Evrankaya yemeklerimizi özlüyoruz, dostlarınla bir arada olmayı çok seven yapısını özlüyoruz, esprilerini özlüyoruz, bilgili yorumlarını özlüyoruz; her birinin anılarımızda ve kalbimizde ayrı ayrı yeri var.

Yaşımız büyüdü, etrafımızdakiler yaşlandı. Maalesef cenaze törenlerinde çok fazla buluşur olduk. Bütün kaybettiklerimizin mekânları cennet olsun, Allah rahmet eylesin.

Seni Allah’a emanet ettik, mekânın cennet olsun sevgili babamız.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

27 Aralık 2019 Cuma

2020 Hedeflerim...

Günaydın dostlar…

Bir yılı daha geride bırakmak üzereyiz. Yeni bir yıl yaklaşırken Amerikalılar gibi ben de yeni yıl hedeflerimi yazıya dökmeye karar verdim. Aklımda kalmasın, kâğıt üzerinde olması her zaman daha iyidir. Yazılı olduğu zaman sene sonunda bir değerlendirme yapabilme şansı da verir.
İlk olarak, çok daha fazla kitap okuma hedefim var. “Çok daha fazla ne demek?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Ayda en az üç kitap olarak düşünüyorum. Sene sonunda toplam otuz beş kitaba ulaşmışsam, bu hedefi gerçekleştirdiğimi düşüneceğim. Çok uzun yıllar önce Nutuk’u okumuştum, şimdi (vakit bulabilirsem) bütün bildiklerimi, tecrübelerimi de işin içine harmanlayarak bir kere daha okumak istiyorum.


Bütün gün evde oturup kitap okuyacak değilim, gezme hedeflerim de var. En az üç yeni ülkeyi görmek istiyorum. Bunlardan biri Avustralya olabilirse kendimi hedefin de üstüne çıkmış sayacağım. Tabii, çok fazla yurtiçi hedeflerim de var. Daha Kapadokya’yı bile görmemiş bir insan olarak, gideceğim çok yer var. Bu konudaki hedefim, en az on tane yeni yer görebilmek. En başta da Mardin var.

Arkadaş ortamlarında bu tip sohbetler yaptığımız zaman, “Ne çok gezme hedefin var” diyorlar. Emekli olmuş bir insan olarak, krapon kâğıdından kedi merdiveni yapma hedeflerim olacak değil ya, doğal olarak gezme hedeflerim olacak. Allah izin verirse, kurlar da iyice başa çıkılamaz boyutlara gelmezse, gerçekleştirmeye çalışacağım.

Her ne kadar evde maçları izlesem de, en az üç-dört tane Fenerbahçe maçını gidip statta izlemek gibi bir arzum da var. Saraçoğlu’nun atmosferi bir başka oluyor. Fenerbahçe Bayan Voleybol Takımı’nın maçlarına kombine almak da bir diğer hedefim. Birkaç tane basketbol maçına da gidebilirim.

Konu spordan açılmışken; yurtiçinde veya yurtdışında bir tane tenis turnuvası izlemek istiyorum. Tek bir maç değil; bütün bir hafta boyunca orada o havayı yaşayıp, mümkün olduğu kadar da çok maç seyretmek istiyorum.

Oyuncak trenimin bazı bozuk lokomotiflerini Göppingen’e götürüp tamir ettirmek de listem de var. Tam bir “hem ziyaret, hem ticaret” durumundan bahsediyoruz. Bu lokomotiflerin bir kısmı neredeyse benle yaşıt. Onları yeniden çalışır hale getirebilirsem çok mutlu olacağım.
Ben şanslı bir insanım. Çok fazla sevdiğim dostum, arkadaşım, akrabam var. İnşallah önümüzdeki yıl onlara daha fazla vakit ayırmak istiyorum. Ankara’ya, İzmir’e, Eskişehir’e, Giresun’a, Antalya’ya ve diğer şehirlere daha sık gitmeye çalışacağım. Kim bilir belki Asmadan’a bile gideriz.

Her gün ama az, ama çok yürüyüş yapmaya çalışırım. Dönüp de geriye baktığım zaman geçen sene averajda günde 3204 adım yürümüşüm. Bu sene bu rakamı günde 5875 adıma kadar yükselttim. Hiç fena değil, neredeyse iki misli. Gelecek sene bu rakamı günde 7000 adıma doğru yaklaştırmak istiyorum. Yürümek iyi geliyor; insanı rahatlatıyor, daha enerjik hissettiriyor ve ferahlatıyor. Belim de sorun çıkartmazsa yapabilirim gibi duruyor.

Olmayan aletlerin, eşyaların olan parçalarını yok etmek de bir diğer önemli hedefim. Ana eşya çoktan rahmetli olmuş gitmiş ama bütün kabloları, parçaları, kullanım kılavuzları duruyor. Hatta bazı durumlarda kutusu bile duruyor. Bu aslında yazıldığı kadar kolay bir iş değil, zira yanlışlıkla gerekli şeyleri de atma riski var. Tek tek her bir parçayı/kabloyu elime alıp, “Bu gerekli mi acaba?” diye sorgulamak gerekiyor.

En zor hedefi en sona bıraktım. Kullandığım şeker miktarını azaltmak istiyorum. Bu sene epeyce azalttım. Önümüzdeki sene de Allah’ın izniyle daha da azaltmak istiyorum. Çayda, kahvede yıllardır şeker kullanmıyorum. Ekmek yemeyi de zaten çok uzun bir süre önce bıraktım. Burada sözü geçen konu, şekerli ürünlerin tüketimini azaltmaya çalışmak. Alkolden çikolataya kadar çok geniş bir yelpazeden bahsediyoruz. Hepsi de hepimizin çok sevdiği şeyler. Küçüklüğümde fıstıklı baklavayı ağzıma sürmezdim, şimdi ne kadar verseniz yerim.
Zor bir yılı geride bıraktığımız bu günlerde, naçizane bunlar benim hedeflerim. “Kul kurar kader güler” derler. İnşallah hepimizin hedeflerimize yürüyebilecek sağlığı, mutluluğu ve ağız tadı olur.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

1 Ocak 2018 Pazartesi

Küs Olduklarım...

Günaydın dostlar…

“Bayramlarda küslük olmaz” veya “Bayramlarda küsler barışır” sözlerini hepimiz duymuşuzdur. Gerçekten de küs olmak, bayramların ruhuna uymayan bir durum. Bayramlarda küslük olmaz da, yeni yılın ilk gününde olur mu?
Ben, yeni yılın da küslükleri bitirmek için çok uygun bir zaman olduğunu düşünüyorum. Şimdi herkes otursun ve bütün küs olduklarının listesini yapsın. Sonra da onları, hemen barışabileceklerim ve orta vadede barışabileceklerim diye iki gruba ayırın.


Hemen barışılacaklarla başlayıp, en barışılacak olanını hemen arayalım. Tamam, aramak konusunda ısrar etmeyeceğim, WhatsApp veya Facebook da olur. Yeter ki siz bir el uzatın. Böyle bir çabaya karşı taraf da karşılıksız kalamaz. Karşılık vermezse, anlarsınız ki o kişi hemen barışılacaklar kategorisinde değilmiş. Orta vadede bile değil, onu hemen uzun vadede barışabileceklerim grubuna atın.

Çok da detaylarını bilmediğim hadisler konusunda ahkâm kesmeyeceğim ama ben dinimizin küs kalmaya sıcak bakabileceğine inanmıyorum. Bütün detaylarını toplumun huzuru ve mutluluğu üzerine kurmuş olan yüce bir din, bireylerin birbirleri ile küs kalmasına sıcak bakamaz. Hele hele karşılıklı kin tutmak, nefret beslemek hiç olacak bir iş değil.

Kin ve nefretin olduğu bir toplumda mutluluk, kardeşlik ve beraberlik mümkün değildir.

Bu sabah neden bu konuya taktım bilmiyorum ama yeni yılın yeni başlangıçlar için iyi bir fırsat olduğunu düşünüyorum. Küslükleri bitirmek de, bu başlangıçların en güzellerinden biri olurdu. Unutmayın ki, Sezen Aksu ve Yıldız Tilbe bile barıştı. 25 yıllık uzun bir zamandan sonra, onlar bile barışabiliyorsa, biz de yapabiliriz diye düşünüyorum.

“Evrankaya, sabah sabah bir araba laf ettin, sen küs olduklarınla barıştın mı?” dediğinizi duyar gibiyim. Ben de kendi listemi düşündüm ama listemde hiçbir kimse yok. Birileri bana küsmüş ise, bundan da haberim yok.
Küs olduğunu düşünen sevgili dostlarım, arkadaşlarım varsa, onlara hemen bildirmek isterim ki, ben size küs değilim. Herhangi bir tartışmadan veya fikir ayrılığından dolayı, benim küsebileceğimi sakın düşünmeyin. Ben bu iki konuyu çok iyi ayırabilen bir insanım.

Elektriğiniz tutmaz, çok da bir arada olmak istemezsiniz; bu ayrı bir konu. Nadiren de olsa, rastlaşınca selamlaşırsınız. Benim açımdan, bu durumda bir sorun yok. Elektriğimizin uyuşmadığı veya negatif elektrik yayan insanlardan uzak durmak, ayrı bir konudur. Bu durumu küslük sayamayız. Küs olmayacağız diye, herkesle de görüşmek zorunda değiliz.

Yay burçları iyi niyetli insanlardır. Biz kolay kolay kimseye küsmeyiz. En fazla 24 saat soğuk yaparız. Küsmek bünyemizde yok. Aramızda, “Ben aylarca, yıllarca küs kalabilirim” diyen yay burçları varsa, onların da yorumlarını görmek isterim. Bu satırları yazarken de, “Acaba en güzel hangi burç küsebiliyordur?” diye de ayrıca düşündüm.

Hayat kısa, hiç kimsenin yarının garantisi yok. Bu kısa yaşamda, yıllarca küs kalmanın da bir anlamı yok. Zaman her şeyin ilacı, o gün çok önemliymiş gibi görünen nedenler, bugün çok komik olabiliyor.
Yeni yılın ilk sabahında yeni bir başlangıç yapalım. Hadi hemen listenizi çıkarın ve ilk olarak kiminle barışacağınıza karar verin. Bakalım en büyük barışmayı kim başarabilecek. Bugün barışmazsanız, yarın barışacak kimse bulamayabilirsiniz…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Özür Dilerim...

Günaydın dostlar…

Bütün bu yaşananlar ve askerlerin her daim gündemde olmaları, bana çocukluğumuzda Ankara’da yaşadığımız sıcak bir yaz gününü hatırlattı.  Belki de 50 yıl boyunca hiç aklıma gelmeyen bu olay, nedense bu sabah birdenbire aklıma geliverdi.
Ankara, Emek Mahallesi’ndeki mütevazı apartmanın en alt katında bir asker ailesi yaşardı. Alt kat dediğime bakmayın, oturdukları daire alt katın da yarısıydı. Alt katı ikiye bölmüşler, arka bahçeden giriş kapısı olan küçük bir daire yaratmışlardı.


Bir asker, bir eşi, bir de minicik çocukları vardı. Küçücük dairelerinde (1 oda, 1 salon) mutlu ve güler yüzlü bir hayat yaşıyorlardı. Hayalimizdeki Türk subayları var ya, adamcağız tam da öyle biriydi. Uzun boylu, yakışıklı, dimdik yürüyen, üstü başı jilet gibi bir askerdi.

Nedenini bilmiyorum ama her öğlen eve yemeğe gelirdi. Eve geldiğine göre, muhtemelen oralarda bir yerde çalışıyordu. Neden eve yemeğe geldiğini bilmediğim gibi, rütbesini de bilmiyorum. Bu sabah bir tahmin yapmam gerekirse, sanki rütbesi üsteğmen (en fazla yüzbaşı) seviyelerindeydi.

Ne zaman bizi bahçede görse, bizle sohbet eder, bembeyaz dişleriyle bize gülerdi. Saçlarının hafif sarı gibi olmasını ve tertemiz kıyafetlerini büyük bir hayranlıkla izlerdik. Bahçede oynamaktan bizim üstümüz başımız toz, pislik içindeyken asker ağabeyin güneşten parlayan ayakkabılarıyla, jilet gibi ütülenmiş pantolonuyla, kolalı gömleği ile yanımızdan geçmesi; kendimizi iki kat daha darmadağın hissetmemize neden olurdu.
Adamcağızın jilet gibi ve yakışıklı hallerini beğenirdim ama Allah var, “ben de büyüyünce bu amca gibi giyineyim” diye de hiçbir zaman heves etmedim. Her gün o kadar bakımlı görünmek zoruma gitmiştir.
Buraya kadar her şey çok güzel giderken, sıcak bir yaz günü çok samimi arkadaşlarımdan biri, “bu amca öğlende eve geldiğinde üzerine su dökelim” dedi. Çocukluk aklı, bana da fikir çok güzel geldi. 1 kova suyu hazırlayıp, balkonda mevzilendik. Güneşin altında bekliyoruz ama amca bir türlü gelmiyor. Tam biz vazgeçmek üzereyken, asker amcanın merdivenlerden indiğini gördük.

Başka bir şey olsa belki isabet ettiremezdik ama tam isabetle bir kova soğuk suyu zavallı adamın üstüne döktük. Son saniyede sırılsıklam olduğunu gördüğümü hatırlıyorum. Yüzbaşı amca yukarı bakamadan da hemen içeri kaçtık.

İnanır mısınız, bizim amca çok fazla patırtı bile çıkartmadı. O kadar kaliteli bir insandı ki, yukarlara doğru bakıp, “ayıp ama bu sizin yaptığınız, böyle şey yapılır mı” gibilerden bir şeyler bağırdı ve apartmanın arkasına dolaşarak evine gitti. Ne yaptığımızın çok da farkında değildik ama yine de asker amcanın bu kaliteli davranışı kendimizi çok kötü hissetmemize neden oldu.
Bu olayın ardından, hiçbir zaman cesaretimizi toplayıp da, “o suyu biz dökmüştük” diyemedik. Adamcağız bizi seviyordu ve o sevgiyi kaybetmek istemiyorduk. Bizden şüphelenmiş miydi acaba? Kim bilir, belki de bizim yapmış olabileceğimize hiç ihtimal vermemiştir. Bizim de onu sevdiğimizi düşünüyordu. İşin garip yanı, seviyorduk da ama su dökme fikri de o an için çok cazip gelmişti.
Aradan 50 yıl geçti. Bu sabah düşündüğüm zaman halen bu konu da kendimi kötü hissediyorum. Adamcağız öğlen yemeğine eve gelmiş ve başından aşağıya bir kova su boşaltılmış. Duruma bakar mısınız? Bir tas filan değil, tam bir kova su. Yün donuna kadar ıslanmıştır. Ne düşünüyorduk da bir kova su dökmeye karar verdik hiç hatırlamıyorum. Bir tas suyun az olacağını düşündük her halde.

Asker amca işine geri gidecek. Başka bir takım elbise giyip gidemez. Hazırda başka üniforması var mıydı bilmiyorum ama umarım çok zor durumda bırakmamışızdır.

Güler yüzlü, yakışıklı asker gibi asker; senden çok özür diliyorum. O gün, o suyu biz dökmüştük. O anda bile öyle kaliteli bir duruş sergiledin ki, bana ömür boyu unutamayacağım bir ders oldu.
Asker amca, sen kaliteli bir insandın. Hayattaysan sana sağlıklı, mutlu günler diliyorum. Artık bizle değilsen mekânın cennet olsun. Her zaman söylediğim gibi; kalite bir sertifika değil, en sıkıntılı anlarda bile değişmeyen, bir yaşam şeklidir.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

5 Mayıs 2016 Perşembe

Murat Bulgak

Günaydın Dostlar,

23 Nisan akşamı bir kere daha aynı mekândaydık.  Her zaman güzel vakit geçirdiğimiz Güvenlik Caddesi’ndeki bu barda bu akşam değişik bir gelişme vardı. Çok yakınımız da olduğu halde yıllardır tanışmadığım ve hiç canlı izleyemediğim Murat Bulgak’ı izleyecektim. Ablası doğduğum günden beri hayatımızın içinde olduğu halde Murat ile bir türlü tanışamamıştık. Murat’ın Ankara Koleji yıllarından başlayıp ODTÜ ve Hacettepe Kampüsü'nden geçen hayat yolunda müziğin her zaman ilk planda olduğunun da bilincindeydim. Her ne iş yaparsa yapsın, hiçbir zaman müzikten de kopamadı.
 
İşin bir diğer ilginç yanı da bu barın artık devredilmiş ve kapanacak bir yer olmasıydı. Yerine ne yapılır bilmem ama biz bu halini çok özleyeceğiz. Yaşanan güzel dakikalar minik barın karanlık duvarlarında ömür boyu yaşayacaklar. Söylenen şarkıların nameleri tavanda bir yerlerde bizi bekleyecekler. Her önünden geçtiğimizde yüzümüzde buruk bir gülümseme olacak.

Gece erken başladı. Burası iç içe geçmiş salonlardan oluşan bir yer. Sokaktan bakınca küçük bir yer zannediyorsunuz ama arkaya doğru gittikçe büyüyor da büyüyor. Her zaman ilk önce restoran bölümünde yemek yiyip sonra da gecenin ilerleyen saatlerinde bar kısmına geçiyoruz.
Saat 22.30 gibi sahne alacak olmasına rağmen, ben saat 19.30 gibi mekâna vardığımda Murat Bulgak oradaydı. Birer birer misafirlerini kapıda karşılıyor olması, daha önce hiçbir yerde görmediğim bir davranıştı. Her geleni sanki kendi evine geliyorlarmış gibi karşıladı.

Ben zaten bu sabah Murat’ın sanatçı kimliğinden söz etmek istemiyorum. Muhteşem sesi ve güzel şarkıları hepsi birbirinden harikaydı ama adam gibi adam olması, samimiyeti ve mütevazı tavırları benim için çok daha fazla etkileyiciydi. Ben, banyoda şarkı söylesem hemen havalara giriyorum ama sevgili Murat uzun kariyeri boyunca kibir bardağından iki yudum bile içememiş. “Adam gibi adam.” derler ya işte tam da öyle bir durum var.

Restoran bölümünde dostlarla ve güzel sohbetle rakı da çok iyi gitti vallahi. İtiraf etmek gerekirse düşündüğümüzden çok daha fazla içtik. İçtik ama bu işin bir de bar kısmı var. Bu kadar rakının üzerine bara girince ne yapacağız? Ayran içerek Murat’ı dinleyemeyiz.

Bazen bir yere gittiğinizde başka türlü şarkılar gelsin istersiniz ama o şarkılar bir türlü gelmez. Sahnedeki sanatçı rakı içmeye uymayan (hatta su içmeye bile uymayan) ne kadar şarkı varsa hepsini söyler ama bir türlü kalbinizdeki şarkılara sıra gelmez. Bütün geceyi eski Fecri Ebcioğlu tercümeleri ile geçirip durursunuz.
Murat Bulgak’ın da ne tip şarkılar söyleyeceği hakkında hiçbir fikrim yoktu ama sahneye çıkıp da son günlerin moda şarkısı “Bağdat” ile başladığı zaman olayın şekli belli oldu. Bu şarkı, rakı tüketiminin biraz daha artacağının en büyük göstergesiydi. Çok güzel bir sesle, içten gelerek, büyük bir enerjiyle söylenen şarkılar; bizi bizden aldı başka yerlere götürdü. Eline bir şarkı listesi verseydik, bundan daha iyi yazamazdık.

Gecenin ilerleyen saatlerinde; artan duygular, biten rakılar ve muhteşem şarkılar adeta birbirleri ile yarış halindeydiler. “İmkânsız Aşk” şarkısından tutun da Cem Karaca parçalarına kadar her şey söylendi. Hatta bazılarını bizi kıramayıp ikişer kere söyledi. Şebnem Ferah’ın muhteşem şarkısı “Sil Baştan” hiç bu kadar güzel söylenmemişti. Dinlediğim en iyi iki yorumdan bir tanesiydi. Bir tanesi Şebnem Ferah, bir tanesi de Murat Bulgak.
Hümeyra’nın “Sessiz Gemi” şarkısı lise yıllarında bizim okulumuzda teneffüslerde çalan bir şarkıydı. Okulumuza çok yakın bir mekânda bu şarkıyı dinlemek beni kırk yıl öncesine götürdü. Kırk yıl öncesinden bir şeyler hatırlamaya çalıştım.
Ben ne yaptım? Her zaman yedinci dubleyi bitirdikten sonra tutturduğum gibi, “Götür Beni Gittiğin Yere” şarkısını isterim diye tutturdum. Tutturdum ama küçük bir sorun vardı. Çocuklar şarkıyı bilmiyordu. Bilmemelerine rağmen gitarcının mırıldanmaları, diğerinin müzikleri, kulak alışkanlıkları ve seyircinin katkılarıyla o şarkıyı bile yoktan var ettiler. İşte müşteri hizmeti diye ben buna derim.

Hayatımın en güzel gecelerinden biriyle ilgili olarak yarın sabaha kadar yazabilirim ama şimdi yürüyüşe gitmem gerekiyor. Sevgili Murat ile benim yollarım bir türlü kesişmemişti ama zaten onu bilen ve takip eden çok büyük bir kitle var. Gördüğüm kadarıyla her sahne aldığı mekâna gelenler bile var.

Murat, İstanbul’da da sahne alıyor ama daha çok Ankara’da çalışıyor. Sevenleri programını takip edip bir yerlerde yakalamaya çalışıyorlar. Yanılmıyorsam çeşitli Facebook sayfalarından sahne programını takip etmek de mümkün. Ben de artık en büyük takipçilerinden biri haline geldim. Bir gün bir yerde tekrar Murat’ın sahne aldığı bir barda olmayı çok isterim. Zaman o kadar çabuk geçti ki bize hiç yetmedi.
Dostlar, bugüne kadar Murat’ı hiç dinlemediyseniz siz de benim gibi çok şey kaçırmışsınız demektir. Bir gün şehrin bir ucunda yakalarsanız muhakkak katılın. Arkadaşınızın evinde sevdiğiniz şarkıları söyleyen bir sanatçı varmış gibi bir hisse kapılıyorsunuz.

Bize bu unutulmaz geceyi yaşattığı için sevgili Murat ve ekibine bir kere daha çok teşekkür ediyoruz…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

2 Mart 2016 Çarşamba

Kimseyle Küs Kalma...

Günaydın dostlar…

Bugünlerde etrafımda çok fazla küs insan var. Herkes birbirine küs. Ben her zaman küs olabilmenin de önemli bir özellik olduğunu düşünmüşümdür. Herkese küsemezsin. Küsebilmek için, karşındaki insanın küsmeye değebilecek bir insan olması gerekmektedir. Değer vermediğin bir insandan en fazla uzak durursun.
Saçma sapan bir yere giden bir söz veya gereksiz inatlaşmalar, bizim topraklarda küsme tiyatrosunun başaktörleridir. Bir de Allah var, gururlu insanlarızdır. Yorganı yakıp, kıçımız açık uyumaya bayılırız.


Yay burçlarının çok fazla küsme âdeti yoktur. Fabrika ayarları, insanlarla iyi geçinmek ve samimi davranmak üzerine kurulmuş olan yaylar, küsme işini çok fazla beceremezler.

Düşünüyorum da, bütün hayatım boyunca küstüğüm insan sayısı 10 olmamıştır. Şu anda da küs olduğum bir kişi bile yok. Ben kimseye küs değilim ama bana küs olanlar varsa onu da bilemiyorum.

Bana küs olduğunu düşünen arkadaşlarım varsa, lütfen bana yazsınlar, çizsinler hemen barışalım. Her akşam, yaşananlara ağlayacak kadar bile bilgisi olmayan şehit çocuklarını izlediğim bir ortamda, ben kimse ile küs kalmak istemiyorum. Bu günlerde, en çok yazdığımız, çizdiğimiz iki cümle; “mekânı cennet olsun” ve “Allah rahmet eylesin” iken, ben kimseye “sana küsüm” demek istemiyorum.
Bizim, toplum olarak beceremediğimiz bir diğer konu da, küs olmakla, görüşememeyi birbirinden ayırabilmek konusudur. Görüşebilmek veya görüşmeyi istemek çok farklı bir konudur. Öyle insan vardır ki, elektriğiniz çok fazla tutmaz ve görüşmek istemezsiniz, bu durum da küs olduğunuz anlamına gelmez.
Bazı insanlarla da, çok görüşmek istediğiniz halde görüşemezsiniz. Hele de İstanbul gibi bir şehirde yaşıyorsanız, bir kere eve girdiniz mi, bir daha hiçbir kuvvet sizi dışarı çıkaramaz.

Bugünlerde sevdiğimiz insanları çok sık kaybeder bir duruma gelmiş olmamız da, insanlarla küs kalmamamız gerektiğinin en büyük nedenidir. Her kaybettiğimiz insan, giderken yaşamımızın sevdiğimiz parametrelerinin küçük bir parçasını da yanında götürüyor.

Geçen akşam Fener maçını izledim, kazanınca mutlu da oldum ama maç boyunca sık sık rahmetli Burhan’ın da bu maçları ne kadar çok sevdiği aklıma geldi. Burhan’ın aramızdan ayrılışı, benim için işin önemini ve keyfini azalttı. İnsanın içine, “yalan dünya Fener kazansa ne olur, kazanmasa ne olur” gibi bir his geliyor.
Sıcakkanlı insanlar olarak, küsme konusunda çok başarılıyız. Sevgili babam, saçma sapan bir laf yüzünden 30 sene boyunca kız kardeşiyle konuşmadı. Şimdi, kimseyi tanımadan yatarken, o günler aklına geliyor mudur acaba? Karadeniz inadının yarattığı 30 koca yıl. Geçmiş, gitmiş bir daha telafisi olmayan 30 yıl. Aslında Karadeniz insanının siniri çabuk geçer ama inadı bitmez.
Kimsenin yarını garanti değil. Henüz yaşlarımız çok büyük olmamasına rağmen, lise yıllarından bile sürekli birilerini kaybediyoruz. Facebook arkadaş listem artık bizlerle olmayan sevdiklerimizle dolu. Şimdi herkes oturup küs olduğu insanları teker teker düşünsün. Bir gün seyahat vakti geldiğinde, bavulunuzu küslüklerle doldurarak kendinize de, kalbinize de yük etmeyin.

Bu kadar kin, nefret ve küslüğün pazarlandığı bir ortamda, “küs olmayın,” demenin çok kolay olmadığının farkındayım ama yıllar boyu süren küslüklerinin, kimseye bir yararı olmadığını da hiç aklınızdan çıkarmayın.

Küs olduğunuz insan, yarın yanınızda olmazsa çok üzülürsünüz. O gün geldiğinde isteseniz de barışamazsınız.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

6 Şubat 2016 Cumartesi

Ben Olmayınca...

Günaydın dostlar…

“İyiler erken gider,” diye boşuna söylememişler. Bu tezi doğru çıkarmak için sanki acelesi varmış gibi, kocaman kalpli bir adam da bu erken giden iyiler zincirinin kocaman bir halkası oldu.
Ben bu sözün sadece bir atasözü olduğuna inanmıyorum. Tıbbi bir açıklaması olduğunu düşünenlerdenim. İyilik misyonu ile doğmuş olan insanlar, zararlı şeyleri dışarı atıp rahatlayamadıkları için, kendi hayatlarını bitiriyorlar. İçlerinde sakladıkları şeyler, onları bir ömür törpüsü gibi eriterek bitiyor.


Evet, kalbi kocamandı ama bu kadar stres, üzüntü, kârlılık, satışlar, işten çıkarmalar gibi konular ona çok fazla geldi. Fabrika ayarları, insanlar için iyi bir şeyler yapmak için düzenlenmiş olan o kalp, insanları üzecek parametreleri taşıyamadı.

Hepimizi şaşkın ve üzgün bırakıp gitti. Böyle beklenmedik, sırasız, erken kayıplar karşısında; sanki birisi elektrik süpürgesi ile içimdeki havayı çekmiş ve bomboş kalmışım gibi bir şeyler hissediyorum. Bir akşamüstü şaka gibi başlayan bir haber, çok kısa bir süre içinde acı bir gerçeğe dönüştü.

Nedendir bilmiyorum ama yaşlandıkça terkedilişleri daha zor kaldırmaya başladım. Belki her gün görmeye alıştığımız şehit cenazelerinin içimizde yarattığı birikimden, belki de artık eşi, dostu en sık gördüğümüz yerin, cami avluları olmasındadır. Kim bilir belki de artık sıranın yavaş yavaş bizlere de yaklaşıyor olmasının yansıttığı gerçeklerin ufuktaki parlamasındandır.

Ataköy’ün sessiz sessizliğinde en çok telaffuz edilen laf, “Neden artık hep cami avlusunda görüşüyoruz?” sorusuydu. Bizle beraber etrafımızdakiler de yaşlandı da ondan. Ben yarıyı geçtiğimi biliyorum. Sadece ne kadar geçtiğimi bilmiyorum.

İşin bir diğer acı yanı da, artık yüreğimizde kalan yaraların iyileşmiyor olmasıdır. İçimizde bir yerlerde sızlayan yaralar, her kaybettiğimiz dostumuzla beraber tekrardan kıpkırmızı bir ırmak gibi kanamaya başlıyor.
Cami avlusunda son görevimizi yerine getirmek için beklerken, bütün kaybettiklerimiz bir film şeridi gibi gözümün önünden geçiyor. Rahmetli dedemden tutun da, minicik çok güzel bir kıza kadar çok uzun bir film bu. Hayatımızdaki iyilerin birçoğu bizi bıraktılar, gittiler. Onlar artık Hulusi Kentmen ile sohbet ediyorlar.

Son görev ortamlarının en çok kullanılan cümlelerinden biri de, “Görüyorsunuz işte, bu yalan dünyada hiçbir şeyi kendimize çok da dert etmememiz lazım,” cümlesidir. O anki üzüntüyle sık sık tekrarlanan bu cümle, daha merhumun yedisi çıkmadan unutulur gider ve her zamanki koşuşturmamıza geri döneriz.

Bir bakıma da devam etmek zorundayız. Üzüntümüz içimizde baki ama bir yandan da hayatın acı parametreleri kılıçlarını çekmişler, karşımıza dikilmişler bizi bekliyorlar. Gidenler için de, kalanlar için de yaşamamız gerekiyor.

Tabi ki, en yakınlar hiçbir zaman unutmayacak ama her gün hayatımızın bir parçası olan konuların ve insanların birçoğu, artık burada olmadığımızı hiç bilmeyecekler…
Allah, herkese sevdikleriyle beraber uzun ömürler versin.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

21 Ocak 2016 Perşembe

Telefon Numaran Değiştiğinde...

Günaydın dostlar…

Dün sabahki yazımda telefon numarası değiştirmenin ne kadar zor bir iş olduğundan söz etmiştim. Numaranızı değiştirdikten sonra yapmanız gerekenler saymakla bitmiyor. Meğerse bizi gerçek dünyaya bağlayan en büyük parametre cep telefonumuz da haberimiz yokmuş.
Numarayı değiştirmek kolay, bütün şamata ondan sonra başlıyor.


1) Doğal olarak, ilkönce en yakınınızdaki eş, dost, akrabanıza yeni numaranızı bildirerek işe başlamanız gerekiyor. En çok kullanılan numaralardan en aza doğru giden uzun bir süreçten söz ediyoruz. Ben 4 gündür bu işi yapıyorum daha yarısına bile gelemedim. Burada en önemli konulardan bir tanesi de, çalıştığınız iş yerini telefon değişikliğinden haberdar etmeniz olacaktır.

2) En önemli konu bankalar. Hele de internet bankacılığı ve/veya mobil bankacılık uygulamaları kullanıyorsanız, bu işin önemi 10 kat daha artıyor. Biraz fazla öksürseniz bankalar hemen numaranızı bloke ettikleri için bu işlemler biraz zahmetli oluyor. İlk önce numarayı değiştireceksiniz, daha sonra da sim kart değişikliğinden dolayı konan blokeyi kaldıracaksınız. Bazı bankalarda bu işi 3 sefer giderek halledebildim.

3) Okullarda çocukları olanların, muhakkak okullara ulaşıp sisteme kayıtlı telefon numaralarını güncellemeleri gerekiyor. Değiştirmezseniz, bir şekilde okul size ulaşmak isterse sorun yaşar. Burada unutulmaması gereken en önemli konu da, servis şoförüdür.
4) Evinizi, işyerinizi koruduğunuz alarm sistemleri de çok önemli bir konu. Bu hizmeti sağlayan firmalara ulaşıp telefon numaranızı güncellemeniz gerekiyor. Bir olay anında, ilk yapacakları şey, sizi cep telefonunuzdan aramak olacaktır.
5) Internet’ten uçak bileti alan arkadaşların Pegasus, THY gibi havayollarının sitelerine girerek, oradaki kayıtlı telefon numaralarını değiştirmeleri gerekiyor. Firmalar, her hangi bir değişiklik olduğunda size ulaşamazlar.

6) En önemli konulardan bir tanesi de, hastaneler ve doktorlar konusu. Aktif olarak kullandığınız bütün sağlık hizmeti aldığınız yerlerdeki numaranız güncellenmeli.

7) Seyahat demişken, otobüs firmalarını da unutmamak gerekiyor. Internet üzerinden bu firmaların web sitelerine kayıt yaptırdıysanız, buralardaki telefon numaranızın da güncellenmesinde yarar var.
8) Digitürk, D-Smart gibi kanallarla olan iletişiminiz açısından bu sitelerdeki numaraların da değişmesi gerekiyor. “Daha iyi, zırt pırt arayıp duruyorlar, değiştirmezsem bana ulaşamazlar,” diyorsanız, onu da büyük bir anlayışla karşılarım, zira gerçekten çok fazla arıyorlar.

9) Yemek Sepeti, Meal Box gibi yerlerden internet üzerinden sipariş veriyor musunuz? O zaman oradaki numaraların da değişmesi gerekiyor. Lokantada pişmiş domates kalmadığı zaman, başka türlü size geri dönemezler.

10) Bilmiyorum siz kullanıyor musunuz ama ben Sanal Market'i çok fazla kullanıyorum. Her sipariş geçtiğimde de, “şu yok, bu yok” diye geri dönüyorlar. Telefonumu değiştirmeseydim bana nasıl ulaşacaklardı?

11) Az daha unutuyordum. Bugünlerde canımız her şeyimiz olan WhatsApp uygulamasında da telefon numaranızı değiştirmeniz gerekiyor. Değiştirmezseniz WhatsApp bozuluyor ve sizi tanımıyormuş gibi davranmaya başlıyor.
12) Belki daha yukarlara yazmalıydım ama apartman görevlisini ve evlerinizde gelip size yardım edenleri de unutmayın. İnanın hamburger siparişi geçebilmekten çok daha önemli bir konu.

13) Aklıma gelen son konu da sigorta şirketleri. Çok acil olmasa da zaman içinde sigorta şirketlerini de durumdan haberdar etmek gerekiyor.
Konuları ana başlıklarıyla yazmaya çalıştım. Bu yazıdan aldığımız mesaj nedir? Çok basit; çok gerekmedikçe telefon numaranızı değiştirmeyin.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

20 Ocak 2016 Çarşamba

Telefonun Kadar Varsın

Günaydın Dostlar,

Birçok yakın dostumun da bildiği gibi yıllardır iki telefon numaram vardı. Cep telefonları ilk çıktığında Türkiye’ye geldiğim zaman aldığım numaram halen benimleydi. Yirmi beş yıldır o beni hiç yalnız bırakmadı.
Doğal olarak, bir de son yıllarda kullandığım ve herkes tarafından daha çok bilinen, işyerinin numarası vardı. Bu telefonda binlerce kayıt olduğu için işyerinden ayrıldıktan sonra, bu numarayı üzerime geçirip kullanmaya devam ettim.


Tipik bir yay burcu davranışı olarak, geçen Pazar günü koltukta otururken birden aklıma numaralardan birini kapatmak geldi. “Neden yıllardır iki numara taşıyorum?” diye düşünmeye başladım. Hem gerek yok hem de boşu boşuna ikisine de para ödüyorum. Bu durumu anlamam üç yılımı aldı.

Kararı verdik ama hangi numaraya tutacağıma da bir karar vermem gerekiyordu. Daha zor olacağını, başıma bir sürü iş çıkartacağını bile bile eski numaramı tutmaya karar verdim. Bunun iki nedeni vardı. Birincisi o benim, ikincisi de o numara en eski 532’li numaralardan ve de güzel bir numara. Türkiye’ye döndüğüm ilk zamanlarda bana o numarayı ve telefonu alan sevgili dayıma buradan bir kere daha teşekkür ediyorum.

Daha bir yerden bir yere gitmeyi bilmezken bir de telefon alacak halim yoktu. Hemen şunu da belirteyim, o dönemlerde çok az kişi de cep telefonu vardı. Oldukça havalı bir durumdu.

Yağmur altında çıktım yola ve hemen en yakındaki GSM Operatörümün mağazasına girdim. Günlerden pazar olduğu için mağaza daha yeni açılmıştı ve insanlar daha ilk çaylarını, kahvelerini bile içmemişlerdi. Gözlerini açık tutmaya çalışan arkadaşa bir çırpıda bütün yapmak istediklerimi anlattım.

“Ben şimdi bu telefondaki kartı iptal ettirip, öbür telefonun kartını bu telefona takıp sonra da yeni kartın eski karttaki pakete ayarlanmasını istiyorum. Bu arada kartımı da değiştirip bu yeni kartlardan takarsanız süper olur.” diye bir cümle kurdum.
Çocuk boş ve uykulu gözlerle on beş saniye kadar hiç kıpırdamadan bana baktı. Gözlerinde, “Sabahın bu saatinde bu kadar uzun cümleler kuracak enerjiyi nereden buluyorsun?” şeklinde bir ifade vardı. İçinden de “Allah’ın cezası moruk, kart değiştirmeyi rüyasında gördü herhalde.” demiştir.

Çok enerji dolu görünmese de Allah var, çocuk işleri çok da bir sorun yaratmadan halletti. Ne yaptığımın farkında olmadan, sanki bir zafer kazanmış edasıyla çıktım dükkândan. Pazar sabahı daha insanlar yola çıkmadan bir şeyler becerebildim ya bunun mutluluğuyla hafif hafif yağan yağmurun altında kendi başıma romantik yürüyüşler yaptım. Daha doğrusu, yeni numarası takılmış telefonum ve ben beraberce yürüdük. Telefonum yağmurda yürümeyi çok sevmiyor ama baktı ki ben ısrar ediyorum, pek bir şey diyemedi.

Asıl dert de eve geldikten sonra başladı. Bir telefon numarasının ne kadar çok yerde kayıtlı olduğuna ve ne kadar çok yerde onu değiştirmek zorunda kalacağınıza inanamazsınız. Telefonsuz ben bir hiçmişim de haberim yokmuş.

Durup dururken telefon numaranızı değiştirmeye karar vermek gibi bir sivri zekâlılık gösterdiğinizde neler yapmanız gerektiğinin listesini yarın sabah yazacağım. Hepimizin elinin altında bulunmasında yarar var.
Ne demiş şair? “Arar bulur muydun beni simsiyah bir telefonum olmasaydı?”

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…