23 Nisan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
23 Nisan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2015 Perşembe

23 Nisan 1996...

Günaydın dostlar.

Bu önemli ve güzel İstanbul sabahında 23 Nisan 1920’yi ve atamı sevgi ve saygıyla anıyorum. Bu nasıl bir ileri görüştür, bu nasıl bir vizyondur ki, böyle bir adım atabiliyorsun. İçeriden ve dışarıdan binlerce tehdit ile uğraşılan o zor günlerde böyle bir adım atabilme başarısını gösteren bütün kahramanları bir kere daha minnetle anıyorum. Hepsinin mekânı cennet olsun.
23 Nisan 1920 ile ilgili olarak haftalarca yazsam bitiremem. Ayrıca da benim bir şeyler yazmama hiç gerek yok; tarih zaten yazacağını yazmış.


Bu sabah sözünü etmek istediğim konu, 23 Nisan 1996; yani Tatilya’nın açılış günü. Açılış günü ile ilgili olarak bu sabah aklıma gelen küçük bir anımı sizlerle paylaşmak istedim.

Herkesin bildiği gibi Tatilya’nın açılışını o dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel yaptı. Her ne kadar şimdiki kadar abartılı olmasa da, o dönemde de bir cumhurbaşkanını ağırlamak hiç de kolay bir iş değildi. Bu tip bir açılışı veya organizasyonu daha önce yaşamış olanlar ne dediğimi gayet iyi anlayacaklardır.

Hazırlıklar bir gün önceden başladı. Korumaların nerede duracağından, cumhurbaşkanının atacağı adımlara kadar her şey tek tek hesaplandı. Çatıya keskin nişancılar çıkmış mıydı onu çok iyi hatırlamıyorum ama emniyet tedbirleri üst düzeydeydi ve hepsi bir gün önceden ayarlanmaya başlanmıştı.
Yapılan plana göre, cumhurbaşkanı parkı açtıktan sonra belli bir yoldan yürüyecek, sonra amfi tiyatroda bir konuşma yapacak, daha sonra da şelalelerin aktığı yapay dağın karşısındaki küçük kafede oturup bir şeyler içecekti.
Her detay düşünüldüğü gibi o da düşünüldü. Cumhurbaşkanı taze sıkılmış portakal suyu içecekti. O zamanlar ille de organik olsun gibi konular çok fazla gündemde değildi. Portakal suyu hazırlandı ve kimin hangi dakikada servis yapacağı bile belirlendi.

Tur tamamlandı, konuşmalar yapıldı ve gelip kafeye oturuldu. Tam portakal suyu gelmek üzereydi ki, Cumhurbaşkanı, “Burası çok güzel, çok keyifli bir ortam, getirin bir bira da şu şelaleye karşı içelim.” deyiverdi.

Bir anda, büyük bir sessizlik ve büyük bir şok hali ortaya çıktı. Yanındakiler ne diyeceklerini bilemeden birbirlerine bakmaya başladılar. Herkes kelimenin tam anlamıyla ters köşeye yatmıştı.
Hemen gelip, “Bira var mı?”, diye sordular. VIP salonunda belki lazım olur diye bir-iki şişe içki vardı ama bira yok. Bu konu kimsenin aklının ucundan bile geçmiyordu. Cumhurbaşkanı bira içmek istiyor, yapacak bir şey yok.

Demokrasilerde çareler tükenmez, hemen bizim arkadaşlardan birkaçını bakkala yollayıp bira aldırdık ve cumhurbaşkanına sunduk. Etrafındakiler de içmiş miydi, gibi detayları hiç hatırlamıyorum ama bira konusu bizi tamamen hazırlıksız yakalamıştı.

Daha sonra sayın cumhurbaşkanın etrafındakilerle konuştuğumuz da onlar da çok şaşkındı. İlk defa böyle bir şeyin başlarına geldiğini anlattılar bize.

Tatilya’nın yanındaki minik bakkal, bir cumhurbaşkanına bira sattığından habersiz yaşamına devam ediyor. Cumhurbaşkanı da son anda mahalle bakkalından alınmış bir birayı içtiğinden habersiz. Aynı olay Amerika’da yaşansa hayatta böyle bir şey yapamazsınız. Cumhurbaşkanı içmeden önce o biranın fabrikasının bile denetlenip onay alması gerekir.
Cumhurbaşkanının birası da diğer bütün güzel Tatilya anıları ile beraber belleğimizde bir yerlerde duruyor. Son saniyede bu işi sorunsuz bir şekilde halleden bütün arkadaşlarıma da buradan tekrar teşekkür ederim. O gün bakkala giden her kimdiyse kendini belli etsin…

Biralar tükendi, Tatilya tükendi ama Atamın emaneti Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı sonsuza kadar yaşayacaktır. Herkesin bayramı kutlu olsun…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

13 Kasım 2014 Perşembe

Yazz

Günaydın Dostlar,

Güncel konulardan çok sıkıldım. Bu sabah çok gerilere gitmek istiyorum. Gelin hep beraber 23 Nisan 1996’ya gidelim.  Bu tarih Tatilya’nın açıldığı tarihtir. Sabah sabah Tatilya’da nereden mi çıktı? Hemen cevap veriyorum. Geçen hafta Yılmaz Özdil’in kitabını okurken orada “Tatilya’nın bütün oyuncakları şimdi Erbil’de," diye bir cümle vardı. O cümleyi okuduğum zaman, Tatilya’da ne kadar çok çalıştığımızı ve ne kadar çok eğlendiğimizi düşündüm.

Tatilya tam manasıyla hiçbir türlü tatili olmayan bir deli işi olsa da çok eğlendiğimiz için bu durum hiç kimseye zor gelmiyordu. Canla başla çalışan çok güzel bir ekip oluşmuştu ve bugün dahi birçoğu ile halen görüşüyoruz. Tatilya’nın kısa süren hayatının bir parçası olan bizler, oradaki günlerimizi ve dostluklarımızı hiçbir zaman unutamayız.
 
Bu sabah biraz parkın açılış günlerinden bahsetmek istiyorum. 23 Nisan’da parkın açılması planlanmıştı ve açılışı dönemim cumhurbaşkanı yapacaktı. Bir takım ufak tefek eksiklikleri olsa da başarılı bir açılış oldu ve cumhurbaşkanı parkın içinde yürürken onun beş metre ilerisinde ağaçların arkasında halen son bir defa yerleri süpürmeye çalışan arkadaşlarımızı dün gibi hatırlarım.
Eksiklikler demişken Amerika’dan yeni gelmiş cahil bir insan olarak, “Park daha tam anlamıyla hazır değil.” dediğimde Tatilya’yı kuran şirketin CEO’su bana, “Sevgili Emin, Türkiye’de böyle açılır, sonra eksiklikler tamamlanır.” demişti. Bu cümle benim Anadolu gerçekleriyle ilk yüzleşmem olmuştur.

Uzun lafın kısası çalışanların ve binlerce taşeronun insanüstü gayretleri ile Tatilya, 23 Nisan’da açıldı. Sonra bir iki hafta arası gün vardı ve cumartesi oldu. İlk heyecan, ilk merak bütün İstanbul Tatilya'ya koştu. Kapalı bir park olduğu için doğal olarak Tatilya’nın belli bir kapasitesi vardı. İtfaiye raporuna göre yanlış hatırlamıyorsam en fazla 4 bin 500 kadar müşteri alabiliyorduk içeriye. Bu rakam geçildiği zaman içerdekiler için tehlike oluşmaya başlıyor. Allah korusun acil bir durum olsa insanlar dışarı çıkamaz, birbirini ezer.

Gelin görün ki biz laf anlamayan bir milletizdir. Bütün İstanbul oraya gelmiş ve ille de gireceğiz, diyorlar. Parkın her türlü operasyonundan sorumlu insan olarak da kapıları kapatma yetkisi bende bulunuyor. Oydu, buydu derken içerideki insan sayısı 4 bin 900 civarına yaklaşınca artık bilet satışını durdurduk ve kapıları kapattık.

İçeride var 4 bin 900 kişi, dışarıda var 14 bin 900 kişi. Başladılar gişelere saldırmaya. Bilet satan çocuklar korktu, evlerine gitmek istiyorlar. Radyolar gelmiş canlı yayın yapıyorlar ve içeri girmek için ağlayan çocukları kullanarak vicdan sömürüsünde zirve yapıyorlar.

Bir enteresan konu daha var. Bir grup insan da “Böyle bir yere girmek için nasıl para istersiniz?” kavgası yapıyor. Lunapark kültürüne alışık olduğumuz için temalı park konusu bizi biraz aşmıştı.
Herkes kapıları kapatan caniyi merak ediyordu. Tatilya’nın 105 kişilik bir güvenlikçi kadrosu vardı ama kimseyi kontrol edemiyorlardı. Halk üzerlerine geldikçe beni göstererek “Sizleri içeri almayan o adam, biz masumuz.” diyorlardı. Her dışarı çıktığımda insanlara açıklama yapmaya çalışıyordum ama yüzlerce, binlerce el üzerime saldırıyordu. Parçalamak istediklerini çok net olarak hissedebiliyordum.

Tatilya’nın ortakları korktular ve bana, “Bütün kapıları aç, hepsi girsin yoksa bunlar burada bizi linç edecekler.” filan demeye başladılar… Düşünebiliyor musunuz o kısıtlı alana 15 bin kişiyi daha doldursaydık neler olabileceğini.

E-5 havaalanı kavşağına kadar tıkanmış. Ne Tatilya’nın otoparkında ne de civar arsalarda bir gram park edecek yer kalmamış. İçerisi tıklım tıklım, dışarısı daha da beter. Trafik polisleri sürekli gelip bana baskı yapıyorlardı, “Ağabey on beş yirmi kişi daha girsin de bir hareket olsun.” diye. Biraz vakit geçince tekrar geliyorlardı. On beş yirmi kişi daha alıyorduk ama çıkan da yoktu. En son hatırladığım toplam rakamın 5 bin 400’e kadar ulaşmış olmasıydı.

Cumartesi gününü bu şekilde atlattıktan sonra, aynı senaryo pazar günü bir kere daha yaşandı. Yine içeri girmeye çalışanlar, yine para vermem diyenler, yine kilitlenen yollar, yine Emin’i parçalamak isteyenler.
İlk iki günün kalabalığı bir anda bitti ve pazartesi sabahı kimse gelmedi. Herkes işine, okuluna gitti. Kim gelecek pazartesi günü Tatilya’ya? Kuruluşta bize yardım eden danışmanlar, pazartesi günleri parkın kapalı olmasını önermişlerdi ama biz her şeyi bilen bir millet olduğumuz için onları dinlememiştik. Her gün açık olursa daha çok para gelir zannetsek de pazartesi günü parkta çalışan sayısı kadar bile ziyaretçi gelmedi.

Tatilya’nın neden yaşamadığını başka bir sabaha bırakıyorum ama benim hayatımda hiç unutmayacağım bir deneyimdi. Beş yüze yakın benimle beraber çalışan arkadaşım vardı ve her gün büyük bir zevkle gece yarısına kadar çalışıyorduk.
Tatilya, o dönemde Avrupa’nın en büyük kapalı eğlence parkıydı. Çok da alışık olmadığımız bir sektörde çok yoğun çalışmalar neticesinde o parkı açan ve işleten bütün arkadaşlarıma çok teşekkür ediyorum ve hepinize kucak dolusu sevgiler gönderiyorum. Hepinizi çok seviyorum.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...