Kalabalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kalabalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ağustos 2020 Cuma

Küçüktüm Bilmiyordum...

Günaydın dostlar…

Ankara’nın nüfusunun İstanbul’dan az olması küçüklüğümde beni çok rahatsız ederdi. Her yaz İstanbul’a geldiğimizde İstanbullu arkadaşlarım bu konuda benle dalga geçerlerdi. İçimden “İnşallah seneye yakalarız” diye dua ederdim.
Maalesef dualarım kabul olmadı. Bırakın aranın kapanmasını, giderek daha da açıldı. Her sene İstanbullu çocuklara laf anlatmaya çalışmaktan anam ağladı.


Dedim ya, küçüktüm bilmiyordum. İyi ki de yakalayamamış. Şu anda 16 milyonluk bir Ankara’nın olduğunu düşünebiliyor musunuz? Gözümün önünde bile canlandıramadım. O kadar nüfusa rağmen muhtemelen Ankapark yine de iş yapamazdı.

Bir diğer arzum da, şehirlerde yüksek binalar yapılmasıydı. Ne ileri zekâlı hedeflermiş bunlar. Düşününce, şehirlerin bu hale gelmesinden kendimi sorumlu hissettim. Allah Baba bu hedefimde bana yardımcı oldu, her yerin yüksek beton binalarla dolmasını sağladı. Camdan bakınca kendi kendime “Hiç söylenme, 55 yıl önce en büyük arzundu” diyorum. Küçüktüm bilmiyordum, bilseydim piyangodan para çıkmasını filan isterdim.

Ankara’daki Gima binası yapıldığında çok mutlu olmuştum. Bir de Türkiye’nin en yüksek binası olduğunu öğrendiğimdeki keyfi anlatamam. Sonunda bizde de artık İstanbul’dan daha büyük bir şey vardı. Hatta adı da “Gökdelen” olarak tarihteki yerini aldı. En büyük buluşma yeriydi. Kim bilir ne aşklar başlamış, bitmiştir Gökdelen’in gölgesinde.

Küçüklerin garip hedefleri oluyor. Geç saatlere kadar oturmayı da çok istiyordum. O saate kadar oturup ne yapacaktım acaba? Kesinlikle, “Büyükler oturuyorsa bu iyi bir şeydir” diye düşünmüşümdür. Gerçi rahmetli babam genelde erken yatardı; bu arzum, muhtemelen dayımdan kaynaklanıyordu. Bu yılların çoğunda televizyon bile yoktu. Geç saatlere kadar ders çalışma ihtimalimin de sıfır olduğunu düşünürsek, ne yapacağımı gerçekten ben de çok merak ediyorum.

Büyüyünce ne oldu? En geç saat 10.00’da yatar oldum. Hatta 9.30’da yattığım bile vardır. Hudsons’da çalıştığım günlerden kalma erken kalkma alışkanlığım, o günlerden beri devam ediyor. İlkokulda da hep sabahçı olmuşumdur. Günün ortasında okula gitmek hiç bana göre bir şey değil. Küçüktüm, geç saatlere kadar oturmayı matah bir şey zannediyordum. Yat uyu kardeşim, yastığın seni özlemiştir.
Büyümek demişken, her çocuk gibi benim de en büyük dileklerimden biri, bir an önce büyümekti. O kadar kalpten istemişim ki, çabucak büyüdüm. Bir anda bu günlere geldik. Büyüdüm de büyüdüm. 18 yaşına geldiğimde istediğim her şeyi yapabileceğimi düşünürken, 180 yaşında bile istediğim her şeyi yapamayacağımı öğrendim. Anlamını bile bilmediğim kelimeler, büyüdükçe hayatımın önemli parçaları oldular. Gittiğim her yere de benimle geliyorlar. Küçüktüm bilmiyordum.

“Küçüklüğüne inmek lazım” derler ya, bence benim büyüme arzum da daha altı yaşına basmamışken okula başlamış olmaktan kaynaklanıyor. Sınıftaki herkesin benden büyük olması, bende bir an önce büyüme arzusu oluşturdu diye düşünüyorum. Büyüme konusu önemli bir hedefti benim için. Allah’tan büyük gösteriyordum da bu konu çok bir sorun olmuyordu. Ne yapalım, küçüktüm bilmiyordum.

Birçok arkadaşımda olan, “Bir büyüsem de sigara içsem” arzusu bende hiç olmadı. Hayatımda bir kere bile içime sigara çekmedim. Tamam, itiraf ediyorum, bir kere denedim ama boğuluyordum. Yay burcu olarak denemeden olmazdı.

Ankara’dan İstanbul’a kadar oyuncak trenimi kurmak gibi bir hedefim de vardı ama onu bu sabah bir kenara bırakalım. Aslında epeyce de düşünmüştüm. Güzergâh belliydi, sadece altyapı çalışmaları kalmıştı. Çoğunlukla mevcut demiryoluna paralel gidecekti. Anlayacağınız, proje aşamasında hedefim yarım kaldı.
Yıllar geçtikçe hedeflerimiz nasıl da değişiyor. Artık sakin şehirler, yeşil alanlar, sorunsuz yaşlar, sağlıklı günler peşindeyiz. Anı yaşamak gerekiyor; bugün çok önemli gördüğün bir konu, yarın hiçbir şey ifade etmiyor.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

10 Temmuz 2016 Pazar

Dokuz Günlük Eziyet...

Günaydın dostlar…

Kimse kızmasın, “dokuz günlük tatil” diye başlık atmak hiç içimden gelmedi. Artık saçlarının yarısından fazlası beyazlamış ve bu tip eziyetleri defalarca yaşamış bir kişi olarak, bu seferki tiyatronun bir parçası değildim ama eş, dost, arkadaşlar gerçek anlamda büyük eziyetler yaşadılar.
Yolların, otobüs garlarının ve havaalanlarının korkunç hali yaşanılacak eziyetin ilk belirtileri gibiydiler. Benim gibi, bayramda bir yere gitmeye tövbe etmiş olanlar bu sıkıntıları uzaktan izlediler ama birçok kişi de kendini korkunç bir düğümün içinde buldu. Bavullarını sürüye sürüye kilometrelerce yürüyen zavallı insanların görüntüleri televizyonlardan hiç eksik olmadı.


Rezillik çekmeyeyim, perşembeden döneyim diye karar veren insanlar bile perşembe akşamı büyük çile yaşadılar. Bazı arkadaşlarım 4-5 saatte Sakarya’dan İstanbul’a gelemediler. Gece yarısı bu durumu birkaç kere yaşamış bir insan olarak, bu durumun nasıl bir eziyet olduğunu çok iyi bilenlerdenim. Bir yerlerde durup, tuvalete bile gidemezsin.

Dün akşam televizyonda izledim; amcanın biri Akçay’a gitmeye çalışıyor, polis de, “kilitlendi artık kimseyi sokmuyoruz” diyerek, içeri sokmuyor. Bayram tatili diye ben buna derim.

Hadi Akçay’dakiler içeri giremedi; ya Avşa Adası’nda açlıktan fırınlara saldıran tatilcilere ne demeli? Zaman ve para harcamışsın, tatile gitmişsin ama yiyecek bir gram bir şey bulamadığın için gece yarısı fırınlara saldırıyorsun. Bayram eğlencesi diye ben buna derim.

Gururumuz Çeşme’de de durum çok farklı değildi. Belediye başkanının şöyle bir sözüne tanık oldum; “50,000 kişi için altyapısı kurulmuş bir ilçeye 700,000 kişi gelirse olacağı budur. Ne su yeter, ne elektrik yeter, ne de kanalizasyon yeter”. Türkiye’nin en önemli turizm ilçelerinden biri diye ben buna derim.

Çeşme demişken, Bodrum ile ilgili hiçbir şey duymadım ama eminim durum orada da çok farklı değildir.
Bu rezillik her bayramda yaşanıyor ama bu sene korkunç boyutlara ulaştı. “Nasıl olsa bir yer buluruz” deyip, gidip kumsallarda uyuyanlardan tutun da, bir otel odasında 6 kişi kalmak zorunda kalanlara kadar, her türlü rezillik vardı. Paranla rezil olmak diye ben buna derim.

Bozcaada’ya o kadar çok insan gitti ki, neredeyse adayı devireceklerdi. Muhteşem bir tatil süresince gerilen sinirler yüzünden, dönüş feribotunda insanlar 40 dakika boyunca durmadan kavga etmişler. Feribot yanaşıp, jandarma devreye girmese daha da edecekler ama Allah acımış da sefer bitmiş.
Dostlar, nüfusumuz sürekli olarak artıyor ama turistik ilçelerde bir gelişme, bir büyüme yok. Alaçatı’daki kalabalığın arasına sıkışmış ve “evime dönmek istiyorum, buradan çıkmak istiyorum” diye bağıran kadıncağızın tek günahı, bayram tatilinde bir yerlere gitmeye kalkmış olmak.
İşin daha acı tarafı da ne biliyor musunuz? Bütün bu rezilliği yaşamış olan dostlarımızın, yaşananlardan bir gram ders çıkarmaması. 2 ay sonra aynı rezillikler bile bile bir kere daha yaşanacak. Hiç kimse, “geçen bayram yollarda sürünmüştük, gittiğimiz yerde rezil olmuştuk bu bayram aynı hatayı yapmayalım” demeyecek…

Bütün bunlar yetmezmiş gibi, bir de bu büyük eğlence için kaybettiğimiz onca insan var. Laf anlamaz, kural tanımaz, bana bir şey olmaz yapımız yüzünden ölen 120’den fazla insan. Yazık değil mi bu insanlara ve geride kalanlara. Ne için öldü bu insanlar? Ülkeyi mi savunuyorlardı? Cevabı da ben vereyim; her zaman olduğu gibi bizim içimizdeki trafik canavarı yüzünden öldüler. Açıkgöz tavırlar ve başkasının hakkında tecavüz etmeler, insanların ölmesinden başka hiçbir işe yaramıyor. 400’den fazla da yaralı var…

Kaybettiklerimize Allah’tan rahmet, kederli ailelerine de başsağlığı diliyorum. Hepsinin mekânı cennet olsun. Hiç umudum olmasa da, “umarım bu acılar bir daha tekrarlanmaz” diyorum…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

10 Ağustos 2015 Pazartesi

Hafta Sonu Gezmeleri

Günaydın Dostlar,

Allah var, gezmeyi seven bir milletizdir. Bir yerlere gitmediğimiz zaman “bir şeyler kaçırıyorum” hissine kapılıp kendimizi kötü hissederiz.  Bu his bizim coğrafyamıza özgü bir durumdur. Örnek olarak bir Amerikalı bütün bir hafta sonu boyunca dışarı çıkmazsa kendini bir gram kötü hissetmez.
“Bu hafta sonu hiç dışarı çıkmayalım.” Böyle bir cümle kurulduğu zaman “Aman ne güzel fikirmiş.” diyecek bir tane eş, dost, akrabam yok. Bizim ülkede ev mutsuzluğu, sokaklar mutluluğu temsil eder. Kendimizi sokaklara atmadan da mutlu olabilme yetkinliğimiz çok gelişmemiştir.


Neden evimiz de mutlu olamıyoruz? Neden evimizde huzur içinde istediğimiz bir şeyi yapmak varken İstanbul trafiğinde çile çekmek bize daha cazip geliyor. Evde mutlu olamayışımızın en büyük nedenlerinden bir tanesi, “kitap okumak” gibi evde kendi başımıza yapabileceğimiz yönlerimizin gelişmemiş olmasıdır.

İstanbul trafiği demişken hemen belirtmek isterim ki Avrupa’nın birçok büyük şehrinde hafta sonları trafik rahatlarken İstanbul’da bu konuda en ufak bir iyileşme olmuyor. Bunun da en büyük nedeni evde oturamama hastalığımız. Bütün bir hafta sonunu evde geçirirsek sonra pazartesi günü insanlara ne deriz. İşyerlerinde pazartesi sabahlarının ilk saatleri hafta sonu yaptıklarımızı anlatmakla geçer. İki gün boyunca hiçbir şey yapmamış olan bir insan böyle bir sohbet ortamında ne anlatacak? Herkese rezil olur vallahi.

Her hafta sonu sosyal medyada birkaç tane yarım yenmiş yemek tabağı resmi paylaşmak her vatandaşımızın en asli görevidir. Bunu gerçekleştirmek için gerekli olan “kendimizi sokaklara atma” geni de zaten damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur.

“Hadi arabaya binelim de şöyle bir dolaşalım.” Bu ruh halinin de bu coğrafyaya özgü bir durum olduğunu düşünüyorum. Ben Almanya’da hiç yaşamadım ama bir Alman’ın böyle bir cümle kuracağını gözümün önüne bile getiremiyorum. Hiçbir iş güç olmadan yoğun trafikte sürünmek için yola çıkmak bize ne kadar mantıklı geliyorsa onlara da o kadar mantıksız geliyordur diye düşünüyorum.

“Sabah sabah milletin hafta sonu gezmelerine neden taktın?” diye siz sormadan ben söyleyeyim. Dün öğleden sonra kızımı karşılamak için gittiğim otobüs terminalinin simitçisinde gelen giden otobüs sayısıyla bağdaşmayacak kadar çok insan gördüm. Oturmuşlar çay içiyorlar ve bir şeyler yiyorlardı. Daha sonra içerideki çocuk ile konuştuğumda bunların yolcu veya yolcu karşılamaya gelenler olmadığını öğrendim. Meğerse çay bahçesine gider gibi oraya gezmeye geliyorlarmış. Vallahi pes diyorum. Gezmeye gitmediğimiz bir otobüs terminalinin çaycısı kalmıştı.
"Evde oturmayalım da nereye gidersek gidelim," zihniyeti simitçilere kadar uzanmış. İnsanları eleştiriyorum ama biz de küçükken Ankara Esenboğa Havalimanı'na pastaneye gider gibi giderdik. Ankara’nın en havalı gezme yerlerinden biriydi. Hadi o zamanlar çok fazla gidilecek bir yer yoktu. Bugün her yer bitti de bir tek otobüs parkının simitçisi mi kaldı?
Aslında düşündüğünüz zaman mekânın çok da fazla önemi yok. Önemli olan hafta sonu evde olmamamız. Dosta düşmana karşı hangimiz gidip de “Ben bu hafta sonu hiç evden dışarı çıkmadım.” diyebiliriz? Allah korusun “uyuz” diye yaftalarlar vallahi. Hayatındaki en büyük gurur kaynaklarından biri futbol takımları olan bir toplumda, hafta sonu (dışarlarda) önemli ve havalı bir şeyler yapmak da en az futbol kadar önemli bir konudur.

Arkadaşınızın birine, “Bu hafta sonu gel de bir iki opera dinleyelim, sonra da televizyonda Namibya’daki hayat ile ilgili bir belgesel izleriz.” deseniz, ne cevap alırsınız? Cevabını ben vereyim. Sizi yetkili mercilere şikâyet eder, bir müddet sonra da amcalar gelip sizi alıp götürürler.

Gezmek, dolaşmak hayatımızın olmazsa olmazı ama emin olun mutluluğun tek adresi sokaklar değil. Kendi evimizde kendi başımıza da mutlu olabilmeyi becerebilmemiz lazım.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…  

13 Kasım 2014 Perşembe

Yazz

Günaydın Dostlar,

Güncel konulardan çok sıkıldım. Bu sabah çok gerilere gitmek istiyorum. Gelin hep beraber 23 Nisan 1996’ya gidelim.  Bu tarih Tatilya’nın açıldığı tarihtir. Sabah sabah Tatilya’da nereden mi çıktı? Hemen cevap veriyorum. Geçen hafta Yılmaz Özdil’in kitabını okurken orada “Tatilya’nın bütün oyuncakları şimdi Erbil’de," diye bir cümle vardı. O cümleyi okuduğum zaman, Tatilya’da ne kadar çok çalıştığımızı ve ne kadar çok eğlendiğimizi düşündüm.

Tatilya tam manasıyla hiçbir türlü tatili olmayan bir deli işi olsa da çok eğlendiğimiz için bu durum hiç kimseye zor gelmiyordu. Canla başla çalışan çok güzel bir ekip oluşmuştu ve bugün dahi birçoğu ile halen görüşüyoruz. Tatilya’nın kısa süren hayatının bir parçası olan bizler, oradaki günlerimizi ve dostluklarımızı hiçbir zaman unutamayız.
 
Bu sabah biraz parkın açılış günlerinden bahsetmek istiyorum. 23 Nisan’da parkın açılması planlanmıştı ve açılışı dönemim cumhurbaşkanı yapacaktı. Bir takım ufak tefek eksiklikleri olsa da başarılı bir açılış oldu ve cumhurbaşkanı parkın içinde yürürken onun beş metre ilerisinde ağaçların arkasında halen son bir defa yerleri süpürmeye çalışan arkadaşlarımızı dün gibi hatırlarım.
Eksiklikler demişken Amerika’dan yeni gelmiş cahil bir insan olarak, “Park daha tam anlamıyla hazır değil.” dediğimde Tatilya’yı kuran şirketin CEO’su bana, “Sevgili Emin, Türkiye’de böyle açılır, sonra eksiklikler tamamlanır.” demişti. Bu cümle benim Anadolu gerçekleriyle ilk yüzleşmem olmuştur.

Uzun lafın kısası çalışanların ve binlerce taşeronun insanüstü gayretleri ile Tatilya, 23 Nisan’da açıldı. Sonra bir iki hafta arası gün vardı ve cumartesi oldu. İlk heyecan, ilk merak bütün İstanbul Tatilya'ya koştu. Kapalı bir park olduğu için doğal olarak Tatilya’nın belli bir kapasitesi vardı. İtfaiye raporuna göre yanlış hatırlamıyorsam en fazla 4 bin 500 kadar müşteri alabiliyorduk içeriye. Bu rakam geçildiği zaman içerdekiler için tehlike oluşmaya başlıyor. Allah korusun acil bir durum olsa insanlar dışarı çıkamaz, birbirini ezer.

Gelin görün ki biz laf anlamayan bir milletizdir. Bütün İstanbul oraya gelmiş ve ille de gireceğiz, diyorlar. Parkın her türlü operasyonundan sorumlu insan olarak da kapıları kapatma yetkisi bende bulunuyor. Oydu, buydu derken içerideki insan sayısı 4 bin 900 civarına yaklaşınca artık bilet satışını durdurduk ve kapıları kapattık.

İçeride var 4 bin 900 kişi, dışarıda var 14 bin 900 kişi. Başladılar gişelere saldırmaya. Bilet satan çocuklar korktu, evlerine gitmek istiyorlar. Radyolar gelmiş canlı yayın yapıyorlar ve içeri girmek için ağlayan çocukları kullanarak vicdan sömürüsünde zirve yapıyorlar.

Bir enteresan konu daha var. Bir grup insan da “Böyle bir yere girmek için nasıl para istersiniz?” kavgası yapıyor. Lunapark kültürüne alışık olduğumuz için temalı park konusu bizi biraz aşmıştı.
Herkes kapıları kapatan caniyi merak ediyordu. Tatilya’nın 105 kişilik bir güvenlikçi kadrosu vardı ama kimseyi kontrol edemiyorlardı. Halk üzerlerine geldikçe beni göstererek “Sizleri içeri almayan o adam, biz masumuz.” diyorlardı. Her dışarı çıktığımda insanlara açıklama yapmaya çalışıyordum ama yüzlerce, binlerce el üzerime saldırıyordu. Parçalamak istediklerini çok net olarak hissedebiliyordum.

Tatilya’nın ortakları korktular ve bana, “Bütün kapıları aç, hepsi girsin yoksa bunlar burada bizi linç edecekler.” filan demeye başladılar… Düşünebiliyor musunuz o kısıtlı alana 15 bin kişiyi daha doldursaydık neler olabileceğini.

E-5 havaalanı kavşağına kadar tıkanmış. Ne Tatilya’nın otoparkında ne de civar arsalarda bir gram park edecek yer kalmamış. İçerisi tıklım tıklım, dışarısı daha da beter. Trafik polisleri sürekli gelip bana baskı yapıyorlardı, “Ağabey on beş yirmi kişi daha girsin de bir hareket olsun.” diye. Biraz vakit geçince tekrar geliyorlardı. On beş yirmi kişi daha alıyorduk ama çıkan da yoktu. En son hatırladığım toplam rakamın 5 bin 400’e kadar ulaşmış olmasıydı.

Cumartesi gününü bu şekilde atlattıktan sonra, aynı senaryo pazar günü bir kere daha yaşandı. Yine içeri girmeye çalışanlar, yine para vermem diyenler, yine kilitlenen yollar, yine Emin’i parçalamak isteyenler.
İlk iki günün kalabalığı bir anda bitti ve pazartesi sabahı kimse gelmedi. Herkes işine, okuluna gitti. Kim gelecek pazartesi günü Tatilya’ya? Kuruluşta bize yardım eden danışmanlar, pazartesi günleri parkın kapalı olmasını önermişlerdi ama biz her şeyi bilen bir millet olduğumuz için onları dinlememiştik. Her gün açık olursa daha çok para gelir zannetsek de pazartesi günü parkta çalışan sayısı kadar bile ziyaretçi gelmedi.

Tatilya’nın neden yaşamadığını başka bir sabaha bırakıyorum ama benim hayatımda hiç unutmayacağım bir deneyimdi. Beş yüze yakın benimle beraber çalışan arkadaşım vardı ve her gün büyük bir zevkle gece yarısına kadar çalışıyorduk.
Tatilya, o dönemde Avrupa’nın en büyük kapalı eğlence parkıydı. Çok da alışık olmadığımız bir sektörde çok yoğun çalışmalar neticesinde o parkı açan ve işleten bütün arkadaşlarıma çok teşekkür ediyorum ve hepinize kucak dolusu sevgiler gönderiyorum. Hepinizi çok seviyorum.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

15 Eylül 2014 Pazartesi

Yer Kalmadı...

Günaydın dostlar.

Yine çok güzel bir İstanbul sabahı…

Güzel bir sabah ama siz yine de adaların sessiz, sakin duruşuna kanmayın. Güzel günler İstanbul'da trafik keşmekeşinin ilk habercileridirler. Bizim insanımız güneşi gördü mü sokaklara dökülür. Öyle ilginç bir şehir ki hava güneşli de olsa, yağmurlu da olsa, rüzgârlı da olsa, sisli de olsa hiç fark etmiyor; trafik hemen içinden çıkılmaz bir hâl alıyor.


Neyse biz şimdi bu güzel sabah sessizliğinde tadımızı kaçırmayalım…

Tadımız kaçmasın derken, siz hiç o fazla akıllıları gördünüz mü?

Hani dünya rekorlar kitabına girmek için 39 tanesi aynı minik arabaya girmeye çalışan fazla akıllılardan söz ediyorum. Hani bir tanesinin yüzü de böyle tam arka cama yapışmış oluyor.

Bu sabah mahallemizin sessiz sokaklarında dolaşırken Şaşkınbakkal ve yöresinde yapılan kocaman binalara bakıyorum. Üzerlerinde Ağaoğlu, Paşaoğlu, Sadıkoğlu gibi yazılar yazıyor. Bu kentsel dönüşüm projelerinde yer alabilmek için birinin oğlu olmak gerekiyor herhalde. Yoksa yeğeni miydi o? Bilemedim şimdi sabah sabah. Geçmişin 3-5 katlı evleri yok artık. Onların yerine 12-13 katlı evler yapılıyor. Bu evlerin hepsi bir gün bitecek ve bu evlerde daha çok, daha çok insan yaşayacak.
 
Apartmanların boyu ikiye katlanınca, Emin’in küçük tuvaletinin camından deniz gören evi de artık deniz görmez oldu. Manzaramı yok ettiler diye mahkemeye mi versem acaba? Evde bir tane deniz gören mekân vardı ama o da yok artık.

Bu da bir dünya rekorlar kitabına girme çabası diye düşünüyorum. "İstanbul denen kıç kadar berzaha kaç kişi tıkabiliriz" denemesi. Bizim haberimiz yok ama kesin birilerinin Guinness Rekorlar Kitabına girmek için bir başvurusu var. Bir gün kitabı açıp baktığımızda, dünyanın en kalabalık, en çirkin, en çilekeş şehri olarak İstanbul’u göreceğiz. Zaten alt yapısı mevcudu kaldıramayan ortamlara daha fazla insan tıkma çabası ancak bizim yapabileceğimiz bir iştir.

Hiçbir estetiği olmayan dikdörtgen beton yığınları, dışarıdan çok kötü görünmekle beraber içleri de ne kadar iyi onu da Allah bilir. Umarım bunları depreme dayanıklı yapıyorlardır. Dedikodulara göre bazı inşaat firmaları müracaat ettiğiniz zaman 5-6 sene sonrasına gün veriyorlarmış. Bakalım bu betonlaşma ve rant sağlama yarışı nereye kadar gidecek?

Eskilerden vazgeçtim. Kurtarılması mümkün olmayan semtlerden vazgeçtim, ama hiç olmazsa yeni yapılanları doğru dürüst yapsak, yapabilsek. Onu bile beceremiyoruz. Yeni yapılan bir siteye gidiyorsunuz sokaklardan geçemiyorsunuz veya arabayı bırakacak bir tane yer bulamıyorsunuz.

Bulduğumuz her bir arsa parçasına veya yeşilliğe çirkin bir bina dikmek, şu anda günümüzün modası. Bir bakıyorsunuz bugün çocuklar top oynuyor, yarın birileri geliyor "Hadi çıkın oyun bitti gökdelen yapacağız." diyor.
 
Korkarım bu şehirde bir gün hepimiz arabanın içinde yüzü arka pencereye yapışmış adamın durumuna düşeceğiz…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Ann Arbor'da Bir Pazar Sabahı...

Günaydın dostlar...

Güneşli, soğuk ve sessiz bir pazar sabahının sakinliğini; gelmeye başlayan karavanların, kamyonetlerin, ciplerin düzenli sessizliği yavaş yavaş bozmaya başlar. Bugün önemli bir gündür, bugün Michigan Üniversitesi'nin futbol (Amerikan futbolu) takımının maçı vardır.  

Ann Arbor bir futbol şehridir ve her maçta o koskocaman 106,000 kişilik stat bir tek boş koltuk kalmayacak şekilde dolar. Biletler oldukça pahalıdır ve de birçoğu zaten kombine olarak satılmıştır. Mevsim şartları, havanın soğukluğu hiçbir şeyi değiştirmez, her maçta bütün biletler satılır.
 
Eminim şu anda bilet almaya kalksanız bir sene sonrasına filan bilet bulabilirsiniz. Ann Arbor 100,000 nüfuslu bir üniversite şehridir. Durum böyleyken bu kadar büyük bir stat nasıl oluyor da tıklım tıklım doluyor? Doluyor çünkü sadece Ann Arbor’dan değil Michigan eyaletinin her yerinden insanlar geliyor.
Ben size söyleyeyim, 106,000 seyirci geliyorsa en az 50,000 de araba geliyordur. Bunların da çoğu karavan veya benzeri tipi araçlardır. Nereye park eder bu kadar araç? Bizde olsa her yer felç olur ama orada park yerleri önceden belli. Stadyumun öyle çok da büyük bir parkı yoktu ama etraftaki hangi okulların, hangi işyerlerinin parklarının kullanılacağı hepsi önceden belliydi.

Benim evim stadyumun dibindeydi ve evimin hemen yanındaki okulun oldukça geniş park alanı karavan parkı için kullanılan alanlardan biriydi. Maçlar genelde 13.00’de başlardı ama karavanlar 10.00 gibi gelmeye başlardı. Herkes, tentesini açar, mangalını hazırlar, sandalyelerini hazırlar ve birasını da eline alıp ufaktan maç öncesi sohbetlerine başlardı. Burası onlar için 2 haftada bir buluştukları bir yerdi. Ayrılmış yerler olmamasına rağmen hemen hemen hepsi her geldiklerinde aynı yere park ederlerdi.  Resimde de gördüğünüz gibi bu tip birçok alan oluşurdu. Adamlar eğlenceye geliyorlar, bizim gibi son yılların kan davasını çözümlemeye gelmiyorlar.

Bu hafta bu okulun bahçesine park eden birileri, gelecek hafta gidip de başka bir yere park etmez. Her seferinde buraya gelirler. Biz olsak park etmediğimiz yer kalmaz. Bir trafik yoğunluğu oluşmakla beraber, çok erkenden gelmeye başladıkları için öyle korkunç kuyruklarda oluşmuyordu.
En ilginç konu da neydi biliyor musunuz? Bu muhteşem stat yılda sadece 7 kere kullanılıyor. Bazen belki bir de konser filan oluyor ama hepsi bu kadar. Babam Ann Arbor’a geldiğinde ona stadı gezdirmiştim ama yılda sadece 7 kere kullanıldığını duyunca çok şaşırmıştı. "Bu kadar yatırım sadece 7 maç için mi?" diye sorduğunda, ben de "Bunlar zengin ne yapayım" demiştim.

Michigan Üniversitesi’nin futbol takımı bu statta genelde pak maç kaybetmez. Maç bittiğinde insanlar mutludur ve parklardaki mangal partileri 2-3 saat daha devam eder. Bu durum da dağılım esnasında çok süper birikimler olmasını önler. Onların bir de enteresan bir uygulaması var. Maçtan sonra stat çevresinden otobana doğru giden bütün yolları bir müddet için tek yön yapıyorlar. Yolları ve bağlantıları ona göre ayarlamışlar. Benim gibi stada çok yakın bir eviniz varsa, maç bitiminde bir yarım saat kadar eve gitmek mümkün olmuyordu. Herkes bu durumu bilir ona göre tedbirini alırdı. Daha öncede söylediğim gibi 365 günde 7 kere yaşanıyor bu durum.
İnsanlar gelir, pikniklerini yapar, arkadaşlarıyla vakit geçirir, maçını seyreder, mutlu mesut evine döner. Bu kadar yıl stadyumun dibinde oturdum bir tane bile taşkınlık veya kavga görmedim. Ayrıca orada taraftar uygulaması filan da yok. Biletini alan geliyor. Biletlerin çok büyük bir kısmı zaten ev sahibi takımın taraftarları tarafından kombine olarak alındığı için, maçlara bilet bulmak çok da kolay bir iş değil.

Ann Arbor’da futbol seyretmek bir ayrıcalıktır. Bambaşka bir dünyadır. Bir gün için hayat durur, herkes futbol maçına konsantre olur. Bu statta epeyce maç seyretmiş biri olarak kendimi şanslı sayıyorum.
Umarım bizim de pikniğe gider gibi maça gideceğimiz günler çok uzakta değildir. Her konuyu bir gerginlik ortamı haline getirmek zorunda değiliz.

Paranla eğlen, paranla gerginlik satın alma…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

17 Haziran 2014 Salı

Müşteri Memnuniyeti...

Bu akşam Sabiha Gökçen’e gidip kızları karşılayacağım için, geçen sene orada yaşadığım bir olay aklıma geldi ve sizlerle paylaşmak istedim. Hadi gelin şimdi hep beraber havalimanına doğru bir yola çıkalım..


Sabiha Gökçen Havalimanı tıklım, tıklım dolu, hani iğne atsan yere düşmez derler ya, aynen öyle bir durum var. Bu havaalanını çok kullanan bir havayolunun kontuarlarında check-in yapmak için bekleyen kuyruğun sonu bile görünmüyor. Ben diyeyim 260 kişi, siz deyin 390 kişi. Kontuarların hepsi açık ama kuyruk da inanılmaz boyutlarda. 4 kişilik orta doğulu bir aile, zaten check-in yapan insanların bir tanesini felç etti. Tam 50 dakika sürdü check-in yapmaları.

Bütün bu check-in yapan kontuarların sonunda da 2 adet kontuar daha var. Birinin üzerinde şef yazıyor ve fizik Kadir İnanır, kimyada Kadir İnanır olan bir arkadaş oturuyor orada da. Emin’de bu arkadaşın hemen dibinde orada duruyor.

Birden nereden geldiği belli olmayan bir kadıncağız geldi ve bu şef arkadaşın kontuarının önünde durmaya başladı. Fizik Bennu Gerede, kimya Güllü.
3-5 dakika bekledi ve Kadir’e dönerek,  “kaç dakikadır burada bekliyorum görmüyor musunuz dedi”! Kadir, “hanım efendi ben check-in yapmıyorum” diye cevap verdi.


Bennu : Check-In yapmıyorsun da niye söylemiyorsun, kırk saattir beni burada bekletiyorsun?

Kadir : Ben ne bileyim sizin ne beklediğinizi. Emin : (kendi kendine) ahaa.
Bennu : Ne beklediğimi düşünüyordunuz?

Kadir : Hanımefendi dediğim gibi ben bilemem. Bakın yukarıda şef yazıyor burası check-in kontuarı değil.

Bennu : Geri zekalı.

Kadir : Geri zekalı sensin. Emin : Hadiiii, S……rrr.
Bennu : Hem geri zekalı hem de aptal.

Kadir : Geri zekalıda aptalda sensin.  Emin : Ohaaaa.
Bennu : Birde şef olmuş geri zekalı.

Kadir : Sensin.
Bennu : Seni şikayet edeceğim.

Kadir : Git istediğin yere şikayet et, birde selam söyle.  Emin : Vayyy Kadir.
 
3-5 "sensin" lafı daha dolandıktan sonra,
Bennu : Zevk alıyorsun bana böyle bağırmaktan değil mi?   Emin : Haydaaa. 

Kadir : Hanımefendi ilk siz bana hakaret ettiniz.

Bennu : Yok, yok sen zevk alıyorsun bu işten. Emin : Kadir’i bilmem ama şu anda benim için çok keyifli.  
Kadir : Ne zevk alacağım işim var gücüm var. Kadir Emin’e döner, “götümden ter damlamış gelmiş bana ne diyor” Yalan mıyım ağabey? Emin : Valla iyi gidiyorsun.

Kadir : Sorma ağabey ya, bu yoğun günlerde bir de bunlarla uğraşıyoruz . Bu arada Bennu hemen şefin yanındaki kontuara geçmiş check-in işlemini yaptırıyor.
Edepsizlik, bizim memlekette he zaman işe yarar. Kavga, bağrış, çağrış derken, bir anda yüzlerce kişilik kuyruğun önüne de geçilmiş oldu.

Kadir’in Emin ile konuştuğunu gören kadın, döner ters, ters Emin’e bakar. Bu bakıştaki amaç şudur, bakalım Emin, bu pislik Kadir ile aynı fikirlerimi paylaşıyor. Emin poker face konumunu alır ve sıfır mimik yapmaya özen göstererek bu atağı önler.
Evet, kavgayı Bennu başlattı ama müşteri ilişkisi de hiçbir zaman göz ardı edilmemeli. Müşteri eninde sonunda her zaman haklı çıkar. Yapılan her geri zekalı yoruma, geri zekalı bir karşılık vermek gerekmiyor. Hayat idare etmekten ibarettir. Durumları da, insanları da, yaşananları da, yaşanacakları da hep idare etmek gerekiyor…

9 Mayıs 2014 Cuma

Cadde'de Birileri Var

Günaydın dostlar...

Arkadaşlarım bana sık sık sorarlar, “Kimdir günün her saati Cadde'de olan insanlar?” diye. Ben de her zaman, “Bilmiyorum” diye cevap veririm. Düşündüm de, doğru söylüyorlar, günün hangi saatinde bakarsanız bakın, Cadde'de her zaman birileri var. Bu yağmurlu, karanlık sabahta bile Cadde boş değil. Araç trafiği zaten her daim yoğun olan Bağdat Caddesi'nde, sabah saatlerinde daha az olan yaya trafiği, genelde öğlen saatlerinde artar, 13.30–15.30 arası tekrardan biraz azalır ve akşama doğru tavan yapar.


Hafta arası günlerde bile Bağdat Caddesi’nde her zaman birileri var. Tıklım tıklım dolu olmasa da, kahvelerde, restoranlarda her zaman bir doluluk vardır. İnsanlar bir yerlerde çalışırken, Bağdat Caddesi’nde bambaşka bir hayat devam ediyor. Cadde üzerinde o kadar çok iş yeri ve ticarethane var ki, bunların çalışanları birbirlerine misafirliğe gitseler zaten ciddi bir kalabalık oluşturuyorlar.

“Kimdir bu insanlar, bu insanların işi, gücü yok mudur, neden günün bu saatinde burada oturuyorlar?” diye merak ediyor herkes. Ben de “Onlar emekli olmuşlardır her halde” diye düşünüyorum ama baktığınız zaman, yaşları da pek emekli olacak yaşı tutmuyor gibi sanki. Tabi emekli teyzeler, amcalar da Cadde'de buluşup yemekler yiyip, bir şeyler içiyorlardır ama sayıları çok değil. Cadde'de genelde görmeye alışık olduğumuz insanlar, öğrenci olamayacak kadar büyük ve emekli olamayacak kadar küçük kişiler.

Bazıları da diyor ki” Bunlar eşleri çalışan kadınlar”, bu saptama belli bir grup için doğru olabilir ama Cadde'de çok fazla erkek de var. O zaman onlara da, “Eşleri çalışan erkeler” mi dememiz gerekiyor. Tabi izinli olan insanları da, unutmamamız lazım.

Günün her saati Cadde'de olanların büyük bir yüzdesi kadınlar ve genç kızlar. Muhtemelen bunların arasında liseyi bitirip, bir üniversite kazanamayanlar da çoğunluktadır. Bir de her gün orada, burada takılıp Cadde'de kuş uçsa haberi olan tipler var. Eskiden evlerde yapılan günler, altın toplantıları vs. artık Cadde'ye kaydı. Evlerde bu işlerle uğraşmak kolay değil, hazırlanması bir dert, arkasından toplanması ayrı bir dert. Cadde'de bir kafede, restoranda buluştun mu; ne kek, pasta yapma derdin oluyor, ne de arkalarından ev temizleme derdin oluyor.

Neden hafta arası günlerde bile, günün her saati Cadde böyle kalabalık? Sebebi çok basit, burası bir memur şehri değil ve kendi işi olan insan sayısı çok fazla. Kendi işin olunca da, memur gibi, işçi gibi her gün, her saat işe gitmen veya işte olman gerekmiyor. Bu arkadaşlar maaşlı çalışan insanlara nazaran daha esnek davranabiliyorlar. Canı isteyen 3-4 saat öğlen yemeği arası alabiliyor veya o gün işe hiç gitmeyebiliyor.

Günün her saatinde, Cadde'de okulu asan öğrencilere de rastlayabilirsiniz. Okulu asıp, takılmak için ideal bir konu mu vardır. Tanıdık birilerine yakalanma ihtimaliniz biraz fazla ama olsun, okulu asan insan o kadarcık riski de göze alır zaten.

Bir diğer nedeni de, Bağdat Caddesi'nin bir piyasa, bir gezme yeri olmasıdır. Başka semtlerde yaşayan çok fazla ziyaretçi restoranlara gitmek, kafelerde oturmak, alışveriş yapmak, hatta bazen sadece dolaşmak için, Bağdat Caddesi'ne gelir.
Birçok meşhur alışveriş merkezi, hafta arasını bomboş geçirirken, Bağdat Caddesi her zaman doludur. Bu durum her zaman da böyle olmuştur. Burada, bakkala da gidebilirsin, hipermarkete de, türkü bara da, operaya da, Türkiye’nin en büyük takımının maçlarını da izleyebilirsin, Göksel Arsoy’un filmlerini de...

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

13 Mart 2014 Perşembe

Herkes Geldi

Günaydın Dostlar,

Gördün mü Berkin? Senin için herkes geldi.

Hepsi senin için geldi. Büyüğü, küçüğü, kadını, erkeği, her ırktan, her dinden insan geldi. Uzaktan geldiler, yakından geldiler ama hep geldiler. Dün Türkiye’de herkes Berkin olmuştu. Barış Manço, Türkan Saylan, Bülent Ecevit, Hrant Dink için bir araya gelen sonu başı görünmeyen kalabalıklar dün senin için bir araya geldi.
 
Biliyor musun küçük dev adam, uzun yıllardır görmediğimiz şekilde insanları bir araya getirdin. Politikacılar, gazeteciler, sanatçılar, kendini sanatçı zannedenler, dün söylediğini bugün hatırlamayanlar, her kesimden insan hepsi oradaydı. Senin de mutluluk gözyaşlarıyla izlediğin gibi en önemlisi kardeşlerin, öğrenciler oradaydı. Bu kadar öğrenci, senin için ve senden ayrılmak istemedikleri için sokaklardaydı. Hepsi sana geldi.

Sen artık benim oğlumsun, bizim oğlumuzsun. Annene, “Sen dur anne, ben bir koşu gider ekmeği alır gelirim.” dedikten sonra neden gelemediğini sorguluyoruz hepimiz. Bugün kimse iş yapmak istemiyor, kimse ders yapmak istemiyor. Herkesin tek bir arzusu var, o da senin yanında olmak.
Biliyorum üzüleceksin, hiç de böyle olmasını istemezdin ama insanlar üzgün, insanlar kızgın. Senin çok erken yaşta, aramızdan ayrılmanı kabul etmek istemiyorlar. İnsanlar evlerinde oturamıyor, duvarlar üzerlerine geliyor. Herkes yurdun dört bir yanında senin için sokaklarda. "Neden yaptınız bunu Berkin’e?" diye haykırıyorlar. Kimse provokasyonculara zemin hazırlamak istemiyor ama insanlar öfkeli ve adalet istiyorlar. Bir türlü gelmeyen adalet insanları yaralıyor, öfkelendiriyor ve sisteme olan güvenleri kayboluyor.

Sana bunu kimin yaptığını bilmek istiyorlar. Seni bizlerden kopartan o hain fişeği kim attı? İnsanlar bunu bilmek istiyor. İnsanların üzerine atılmaması gereken bir açıda atılan bu fişek, görgü tanıklarının da söylediği gibi bilerek ve hedef alınarak sana mı atıldı yoksa o gün senin günün müydü minik kardeşim? Sana isabet etmese başka Berkin’e mi isabet edecekti acaba?

Sana bunu yapan polisin ne yaptığını bilmiyor olma ihtimali var mı? Bütün söylenenlere rağmen ben bir polisin bilerek ve isteyerek ve de nişan alarak bu fişeği sana attığına inanmak istemiyorum. Bir yerlerde halen bir insanlık, bir normallik aramaya çalışıyorum. Yoksa kime isabet edeceği umurunda olmadan ateşlediği fişek gelip seni mi buldu bebeğim? Sen 10 cm önde olsan belki de arkadaki apartmanın köşe duvarında mı patlayacaktı o adressiz fişek? Sana bunu yaptığını bilen veya bilmeyen polis memuru belki de bugün orada mıydı acaba? Belki o da üzgün, kızgın mıydı? O da içinden "Kim neden yaptı bunu?" demiş olabilir mi?
Hepimiz biliyoruz ki ateş düştüğü yeri yakar. Annenin, babanın, yakınlarının acısını bizler ne kadar paylaşıyoruz desek de paylaşamayız ama şunu bil ki sen hepimizin içini yaktın. Böyle bir günde tek teselli bulduğumuz şey, sana gösterilen yoğun ve samimi sevgi. Senin o 16 milyon tonluk kocaman yüreğini milyonlar taşıdı bugün.
Bu akşam amca kızdı, inatlaştı senin için karanfiller bırakmamıza yine müsaade etmedi ama olsun be Berkin, sen artık 75 milyonun kalbinde açan bir çiçeksin.
Keşke hiç kimse gelmeseydi, sen de bizi hiç terk etmeseydin. Seni hiç unutmayacağız güzel çocuk.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

 
 

9 Mart 2014 Pazar

Götür Beni Gittiğin Yere

Günaydın Dostlar,

Bugün aslında bir şeyler yazma sabahı değildi ama birazcık dün akşamdan söz etmezsem çatlarım.
 
Dün akşam, Anadolu Yakası’nın ve Caddebostan’ın en güzel fasıl mekânında yakın arkadaşlarımız, dostlarımızla güzel bir gece geçirdik. Bu aralar o mekândan çıkamıyorum, iki ayda bir oraya gitmezsem yok yazacaklar diye korkuyorum. Gittik gitmesine de gidenler bilirler, orada emlak fiyatları biraz pahalı olduğu için size en fazla kıçınızın %75’inin sığabileceği kadar bir yer ayırıyorlar. O da çok şanslıysan. Benim oturmam gereken sandalyenin çoğunu kaplayan 130 kiloluk teyze sürekli olarak “Gel sıkışırız.” dedi ama bir türlü cesaret edemedim. Çok ısrar edince de en sonunda “Ben de ondan korkuyorum.” dediğimi hatırlıyorum.
Masalar arasındaki daracık mesafe hem garsonların gelip geçeceği hem de sizin göbek atacağınız alandır. Tabii aynı alanı kullanmak zorunda olan tuvalete yetişmeye çalışanları ve de sigara içmeye gecenin ayazına gidecekleri de unutmayalım.

Her zamanki gibi muhteşem bir kalabalık vardı ve bazı insanlar sanki evlerinde gibiydiler. Çalışanlardan daha çok orada bulundukları kesin. Şarkıcının hangi şarkının hangi bölümünde gelip mikrofonu uzatacağını bile biliyorlar.

Gece başlar ve İsmail Hakkı Bey'in güzel şarkısı eşliğinde ilk rakılar içilir.

Fikrimin ince gülü
Kalbimin şen bülbülü
O gün ki gördüm seni
Yaktın ah yaktın beni

Milletin gözü etrafta. İçerisinin en az %80’i kadın. Otobüs kullanıyormuş gibi bir açıyla oturup gözü kendi masasından daha çok bizim masadaki arkadaşta olan ergin teyze de karşılıksız aşkı karşısında bağıra bağıra götürdü rakıları.
İçki nedir bilmezdim
Şimdi bir ayyaş oldum
Kederle ızdırapla ben
Arkadaş oldum

Bu devirde Ankara’nın bağlarından dolaşıp evin önündeki boyalı direğe kadar göbek atmadan olmaz. İyi güzel herkes göbek atıyor ama tuvalete gitmeye çalışan teyzem de neredeyse altına kaçıracak. Sen misket oynarken garson da tepside on üç tane çayla oradan geçmeye çalışıyor. Geçiş yolunda garsona mani olmayanların da hepsi zaten sandalyelerin üstünde.
Dar ama eğlenceli mekânda, birçok sorunu için tedavi görmüş gibi görünen bir amca insanları deli gibi eğlendiriyor. Servis güzel, limitsiz içki diye bir türlü rakı getirmeyen müesseselerden de değil. Bütün rakılar bittiğinde de saat 01.30’da eğlence bir anda bitiveriyor. Söylediklerine göre bu yeni düzenlemelerden sonra artık eskisi gibi 03.00’lere kadar açık kalamıyorlarmış.
Ayrılık zamanı geldiğinde dillerde Sevgili Emrah’ın güzel sözleri,

Aşkındır beni yaşatan
Beni hayata bağlayan
Atma beni ölümlere
Atma beni zulümlere
Götür beni gittiğin yere

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…