Piknik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Piknik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ağustos 2015 Pazar

Pişmiş Domates

Günaydın Dostlar,

Ben, bu “pişmiş domates” olayına doğduğum günden beri karşıyım.
Pilav yerken içinde domates parçacıkları olmasından da hoşlanmıyorum ama asıl derdim et pişirilirken mangallarda, ızgaralarda sanki et parçasıymış gibi kızartılan domatesler. Güzelim domatesi al, mangalda pişir ve öldür.


Bu işten anlayan arkadaşlara soruyorum şimdi. Domates mangalda kızartılıp vücudunun belli bölgelerinde siyahlıklar oluşunca daha mı güzel oluyor? Belki de domatesi pişirmek bir “sürü psikolojisi” düşünce tarzının eseri midir? Hazır etler pişerken domatesi, biberi hepsini atalım ateşin üzerine.

Etler pişerken portakalı ateşin üzerine atıyor musun? Evet, atmıyorsun. Peki, domatesin günahı nedir? Merak ettiğim bir diğer konu da bu fikrin ilk olarak kimden çıktığıdır. Kimsenin durup dururken domates pişirmek için mangal yaktığını zannetmiyorum. Bu olayın başlangıcı kesinlikle et kızartma olayına dayanıyordur. Etler pişmeye başlayınca amcam onları teker teker mangalın üzerinden atmaya başlıyor, mangalda boş yer kalınca da aklına oraya da domatesleri atmak geliyor. Bakıyor birazcık daha yer var, oraya da biberleri atıveriyor.

Kardeşim niye atıyorsun ateşe? Olduğu gibi yesen olmuyor mu? Neden domates ateşte pişiriliyor da salatalığa dokunulmuyor. Hâlbuki adı gereği onun ateşe atılması sanki daha uygun gibi. Kim bilir belki de domatesleri ilk olarak ateşe atan amca onu da denemiştir ama iyi netice alamamıştır. Sonuç kötü olunca da kimseye söylememiştir. Kimse marulu, rokayı ateşe atmaya kalkmıyor. Her zaman kırmızı ön plana çıkıyor.

Her ne kadar kızarmış salatalığı beğenmese de görülüyor ki amcam kızarmış domatesin tadını beğenmiş. Kendi kendine, “Süper oldu be.” bile demiştir. Bu şahıs, kim bilir bizim haberimiz olmadan daha neleri pişirmeye kalkmıştır?

“Sana ne kardeşim, ben pişmiş domatesi çok seviyorum.” diyen dostlarımı duyuyor gibiyim. Benim eş, dost, akraba çevremde de bu işe bayılan çok insan var ama ne yapalım ben böyleyim. Bazen ziyarete gittiğim dostlarım, “Şimdi attık mı domatesleri de mangala, of yeme de yanında yat.” filan gibi cümleler kuruyorlar; ben de ayıp olmasın diye yarım ağızla, “Çok iyi olur.” diye kısık bir sesle geveliyorum. Ne yapabilirim ki? “Sakın atmayın.” diyecek halim yok. Belli ki adamlar domatese eziyet etmeyi seviyorlar.
“Kardeşim, ülkede bu kadar dert varken bütün derdin pişmiş domates mi?” diyen dostlarımı da duyabiliyorum. Endişelenmeyin (evet yay burçları %13 oranında çatlak olur ama) henüz üşütmedim. Tek derdim domates değil ama diğer dertlerin neresinden tutacağımı bilemediğim için bu sabah domatese saldırdım. Ülke pişmiş tavuğa dönmüşken (yoksa pişmiş hindi mi deseydim), domatesin kırmızısı her yerdeyken her akşam eteğinin ucunu minicik domates renkli elleri ile tutan şehit kızları karşımdayken domatese sataşmayayım da ne yapayım?

Hepimizin içi karanlık, hepimizin içi kırmızı, aynen domates gibiyiz. Mutsuzluk her yerde, kan ve gözyaşı her yerde. Bazen bütün bu yaşananlar karşısında kendimi çok lüzumsuz ve çaresiz hissediyorum. O zaman da aklıma, “Bu domateslerin neden ateşe atıldığı” konusu geliyor.

Üzülmeyin tek derdim pişmiş domatesler değil. Fırında makarna denilen olaya da son derece soğuk bakıyorum. Eminim, makarna ile böreği karıştırma fikri ilk aklına gelen şahıs ile domatesleri ateşe atan sivri zekâlı aynı kişidir.

Kimse üzülmesin, karamsarlığa kapılmasın. İçinde pişmemiş, diri domateslerin olacağı çoban salataları yiyeceğimiz günler de mutlaka gelecektir.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…  

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Ann Arbor'da Bir Pazar Sabahı...

Günaydın dostlar...

Güneşli, soğuk ve sessiz bir pazar sabahının sakinliğini; gelmeye başlayan karavanların, kamyonetlerin, ciplerin düzenli sessizliği yavaş yavaş bozmaya başlar. Bugün önemli bir gündür, bugün Michigan Üniversitesi'nin futbol (Amerikan futbolu) takımının maçı vardır.  

Ann Arbor bir futbol şehridir ve her maçta o koskocaman 106,000 kişilik stat bir tek boş koltuk kalmayacak şekilde dolar. Biletler oldukça pahalıdır ve de birçoğu zaten kombine olarak satılmıştır. Mevsim şartları, havanın soğukluğu hiçbir şeyi değiştirmez, her maçta bütün biletler satılır.
 
Eminim şu anda bilet almaya kalksanız bir sene sonrasına filan bilet bulabilirsiniz. Ann Arbor 100,000 nüfuslu bir üniversite şehridir. Durum böyleyken bu kadar büyük bir stat nasıl oluyor da tıklım tıklım doluyor? Doluyor çünkü sadece Ann Arbor’dan değil Michigan eyaletinin her yerinden insanlar geliyor.
Ben size söyleyeyim, 106,000 seyirci geliyorsa en az 50,000 de araba geliyordur. Bunların da çoğu karavan veya benzeri tipi araçlardır. Nereye park eder bu kadar araç? Bizde olsa her yer felç olur ama orada park yerleri önceden belli. Stadyumun öyle çok da büyük bir parkı yoktu ama etraftaki hangi okulların, hangi işyerlerinin parklarının kullanılacağı hepsi önceden belliydi.

Benim evim stadyumun dibindeydi ve evimin hemen yanındaki okulun oldukça geniş park alanı karavan parkı için kullanılan alanlardan biriydi. Maçlar genelde 13.00’de başlardı ama karavanlar 10.00 gibi gelmeye başlardı. Herkes, tentesini açar, mangalını hazırlar, sandalyelerini hazırlar ve birasını da eline alıp ufaktan maç öncesi sohbetlerine başlardı. Burası onlar için 2 haftada bir buluştukları bir yerdi. Ayrılmış yerler olmamasına rağmen hemen hemen hepsi her geldiklerinde aynı yere park ederlerdi.  Resimde de gördüğünüz gibi bu tip birçok alan oluşurdu. Adamlar eğlenceye geliyorlar, bizim gibi son yılların kan davasını çözümlemeye gelmiyorlar.

Bu hafta bu okulun bahçesine park eden birileri, gelecek hafta gidip de başka bir yere park etmez. Her seferinde buraya gelirler. Biz olsak park etmediğimiz yer kalmaz. Bir trafik yoğunluğu oluşmakla beraber, çok erkenden gelmeye başladıkları için öyle korkunç kuyruklarda oluşmuyordu.
En ilginç konu da neydi biliyor musunuz? Bu muhteşem stat yılda sadece 7 kere kullanılıyor. Bazen belki bir de konser filan oluyor ama hepsi bu kadar. Babam Ann Arbor’a geldiğinde ona stadı gezdirmiştim ama yılda sadece 7 kere kullanıldığını duyunca çok şaşırmıştı. "Bu kadar yatırım sadece 7 maç için mi?" diye sorduğunda, ben de "Bunlar zengin ne yapayım" demiştim.

Michigan Üniversitesi’nin futbol takımı bu statta genelde pak maç kaybetmez. Maç bittiğinde insanlar mutludur ve parklardaki mangal partileri 2-3 saat daha devam eder. Bu durum da dağılım esnasında çok süper birikimler olmasını önler. Onların bir de enteresan bir uygulaması var. Maçtan sonra stat çevresinden otobana doğru giden bütün yolları bir müddet için tek yön yapıyorlar. Yolları ve bağlantıları ona göre ayarlamışlar. Benim gibi stada çok yakın bir eviniz varsa, maç bitiminde bir yarım saat kadar eve gitmek mümkün olmuyordu. Herkes bu durumu bilir ona göre tedbirini alırdı. Daha öncede söylediğim gibi 365 günde 7 kere yaşanıyor bu durum.
İnsanlar gelir, pikniklerini yapar, arkadaşlarıyla vakit geçirir, maçını seyreder, mutlu mesut evine döner. Bu kadar yıl stadyumun dibinde oturdum bir tane bile taşkınlık veya kavga görmedim. Ayrıca orada taraftar uygulaması filan da yok. Biletini alan geliyor. Biletlerin çok büyük bir kısmı zaten ev sahibi takımın taraftarları tarafından kombine olarak alındığı için, maçlara bilet bulmak çok da kolay bir iş değil.

Ann Arbor’da futbol seyretmek bir ayrıcalıktır. Bambaşka bir dünyadır. Bir gün için hayat durur, herkes futbol maçına konsantre olur. Bu statta epeyce maç seyretmiş biri olarak kendimi şanslı sayıyorum.
Umarım bizim de pikniğe gider gibi maça gideceğimiz günler çok uzakta değildir. Her konuyu bir gerginlik ortamı haline getirmek zorunda değiliz.

Paranla eğlen, paranla gerginlik satın alma…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...