Çoban Salatası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çoban Salatası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Eylül 2018 Pazar

Ordu...

Günaydın dostlar…

Son 2-3 gündür hem ziyaret hem ticaret kapsamında Ordu – Giresun arasında gittik geldik. Sevgili kardeşimiz Mahir sayesinde akşamları da Perşembe yaptık. Karadeniz’in hırçın dalgalarının dibinde çok güzel yemekler yedik, sohbet ettik. İtiraf ediyorum, azıcık da dedikodu yaptık.
Açıkçası ticaret parametresinde sokağın durumu çok iç açıcı değil ama ziyaret kısmında her şey çok güzeldi. En başta Ordu’yu çok beğendim. Bir Giresunlu olarak bizim şehrimizin çok gerilerde kalmış olması beni çok üzdü. 3-4 yıl kadar önce Giresun’a gelmiştim ama Ordu’yu görmeyeli çok uzun yıllar olmuştu. Hemşerilerim bana kızmasınlar ama Ordu güzel bir tatil yöresi gibi bir şehre dönüşürken, biz halen dağınık bir Anadolu şehri görünümümüzü korumuşuz.


Babamın doğduğu, sülalemizin yarısının yattığı toprakları daha güzel bir duruma getirmemiz gerekiyor. Bizim çocukluğumuzda böyle bir fark yoktu. Yıllar içinde Ordu çok yol alırken Giresun olduğu gibi kalmış.

Ordu’nun bazı bölgeleri Eskişehir’i anımsatıyor, bazı bölgeleri de İzmir’in ilçelerini. Bizim otelimiz kumsala 50 metre uzaklıktaydı ve zamanımız olsa denize bile girmek mümkündü. Eskişehir kadar çok eğlence mekânı var mı bilmiyorum ama Ordu’da da her bütçeye göre imkân var.

Üniversite şehre bambaşka bir boyut kazandırmış. Sahil Yolu’nu sahilden geçirtmeyen tek il oldukları için de sahilin bütün güzelliğini muhafaza etmeyi başarmışlar. Çok mücadele ettiler ama şehrin güzelliğini korumayı da başardılar. Çevre yolları da yok zammetmeyin. Çevre yolunun bitmesine de az kalmış. Demek ki, sahili mahvetmeden de bu yolu yapmak mümkünmüş.
Bütün sahil yürüme yolları ve parklarla dolu. Çok güzel belirlenmiş bisiklet yolları da mevcut. Kaldırımın diğer tarafında da aklınıza gelebilecek her türlü restoran ve kafe yerini almış.
Bu kadar çok restoranın olduğu bir ortamda Karadeniz pidesi yemeden olmazdı. Kaçarken, göçerken bir öğlende onu da araya sıkıştırmayı başardık. Kocaman pide yağ gibi gitti vallahi. Tabi ki deniz kenarında bir mekânda…

Ordu – Giresun Havaalanı’nın bu bölgeye çok şey kattığı da çok net olarak görülüyor. Havaalanı’nın şehre çok yakın olması ve giriş, çıkışın çok kolay olması kullanımı kolaylaştırıyor. Sayısını bilmiyorum ama gün içinde epeyce de uçuş var. Deniz doldurularak yapılan minik havaalanı güzel olmuş.

Sahilde çok güzel bir de futbol stadyumu var. Sahilin göbeğindeki çok değerli ve güzel alanlara böyle bir stat yapmanın mantığını ben anlayamadım. Doğru dürüst futbol takımı bile olmayan bir şehre çok modern bir futbol stadı yapılması bu ülkenin öncelikleri arasında mıydı, onu da bilemedim. Bu konuyu işin uzmanlarına bırakıp Ordu’ya dönüyorum.
Biz vakit bulup çıkamadık ama Boztepe’ye insanları çıkaran teleferik de şehre ayrı bir güzellik katmış, baktığınız zaman sırıtmıyor. Boztepe’den aşağıya atlayıp kanatlarıyla kumsala inenler de merkeze bir tatil beldesi havası veriyor. Deniz temiz, kilometrelerce uzayıp giden kumsalların birçok noktasından denize girebilirsiniz.

İlk satırlarımda da belirttiğim gibi Mahir’in orada olması bizim gezimize başka bir boyut kattı. Hem onunla zaman geçirerek mutlu olduk, hem de bize Karadeniz misafirperverliğinin bütün örneklerini gösterdi.

Bildiğiniz gibi çoban salatası konusu benim için önemli bir konudur. Topaloğlu’ndaki, yakınlardan toplanmış domateslerle yapılmış çoban salatasının ve muhteşem etlerin tadını Mahir olmasaydı hiç bilemezdik. Bu tip mekânlara ancak bilen biri sizi götürürse gidersiniz yoksa sokaktan geçerken görüp de sapacağınız yerler değil. Herkesin gittiği yerlere her zaman gidebilirsiniz, önemli olan herkesin gitmediği ruhu olan yerlere gidebilmek.

Başta Mahir olmak üzere, uğradığımız her yerde bizi samimi yaklaşımlarıyla ağırlayan bütün dost ve arkadaşlarımıza çok teşekkür ediyorum...
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

27 Mayıs 2018 Pazar

Aşk Yemeği

Günaydın Dostlar,

Aslında bu sabah biraz kararsız kaldım. Bu yazının başlığını ilk önce “İlk Aşk Yemeği” şeklinde yazdım, sonra da vazgeçip “Aşk Yemeği” yazdım. “Aşk Yemeği” yazınca ilkini de sonuncusunu da hepsini kapsıyor diye düşündüm.
“Aşk Yemeği” deyince; herkes hafif loş bir restoranda, romantik bulutlarla kaplanmış bir mekânda, kocaman şarap kadehlerinin tokuşturulduğu, arka planda hafiften keman konçertolarının çaldığı bir ortam düşünür ama işin gerçeği şudur ki aşk yemeği balıkçıda yenir.


Balıkçının romantik bulutlarla kaplanmış bir ortam olmasına da gerek yok. Sen aşk yemeği için oraya vardığında zaten onlar da yarım metre arkandan balıkçıya girerler. Etrafı öyle bir kaplarlar ki bırak uzaktakileri en yakınlarını bile görmezsin. Oluşturulan romantik aşk yemeği perdesi sizi diğer masaların meraklı bakışlarından korur. Ayrıca baksalar da kime ne! Siz zaten orada değilsiniz ki.

Restoranın romantik olmasına gerek yok ama ruhlu olması şart. Ruhsuz bir mekânda kesinlikle aşk yemeği olmaz. Gidin işyerinizin kafeteryasında yiyin daha iyi. En azından insanlara konuşacak bir konu çıkar.

Aşk yemeğinde en önemli parametrelerden bir tanesi de balıkçının suya yakın olmasıdır. Deniz, göl, ırmak, dere, Porsuk hiç fark etmez, hepsi olur. Tavsiye edilen uzaklık da maksimum elli metredir. Elli metreyi geçtiği zaman o yemek aşk yemeği olmaktan çıkar.

Şarap kadehleri kesinlikle yok. Bildiğimiz klasik rakı bardakları var. İnce, uzun ve üzerinde üretici firma reklamı olanlardan söz ediyorum. Burada atlanmaması gereken nokta, yanındaki su bardağının da aynı bardaktan olması gerekiyor. Rahmetli anneannemin su bardağını koyarsanız masaya aşk yemeğini bozarsınız. Hatta şalgam suyu içilecekse o bardak da aynı tip olmalı. Şeytana uyup bardakları tren gibi dizmeyin, bırakın dağınık kalsınlar. Bir tanesi tabağın öbür tarafında bile olabilir. Doğal akışı bozmayın.

Öyle nazik yemekler yemek de yok. Nazik yemeklerle gerçek bir aşk yemeği olmaz. Onun adı, “seni beğeniyorum” yemeği olur. Unutmayın balıkçıdayız. Balıkçı olunca da çoban salatası şart oluyor. “Soğan yemeyeyim sonra nefesim kokar.” gibi düşünceler aşk yemeğini bozar. Gerçek bir aşk yemeğiyse salata da bol soğanlı olmak zorundadır.
Hemen aklıma gelmişken belirteyim, “Ben diyetteyim, ben onu yemem, ben bunu yemem.” gibi sözlerle de aşk yemeği olmaz. Onun adı spor salonu çıkışı buluşması. Aşk yemeğinde her şey yenir ama yenmez.

Bu da ne demek şimdi? Her şey ısmarlanır ama hiç birinden iki üç çataldan fazla yenmez. Bu yemeğin adı aşk yemeği olduğu için yemek arzusu yoktur, aşık olma arzusu vardır. Midende yer yok ki miden onun aşkınla dolu. “Kalp değil miydi o?” demeyin. Kalbin dolmuş, midene taşmış.

Mide de bir tek rakıya yer vardır. Rakı su gibi gider maşallah. Damlası kalmaz. Mide dolu ama konu rakı olunca hemen yer bulur. Şişe bitmeden aşk yemeği bitmez. Aşk yemeği ne zaman biter biliyor musunuz? Sandalyelerin birçoğu diğer masaların üstüne ters çevrildiği zaman biter. Restoranda kimse kalmadığı zaman biter. Garsonlar küfür eder gibi bakışlarla size bakmaya başladığı zaman biter.

Müzik konusuna yukarıda değinmiştim ama dostlarımın yanlış yollara sapmaması için konuyu biraz daha netleştirmek gerekiyor. “Keman konçertoları olmaz.” demiştik. İşin gerçeği şu ki piyano sonatları da olmaz. Bu işlere en uygun müzik 70’lerin, 80’lerin şarkılarıdır. Bulamıyorsanız; İnce Saz, Sıla veya Ferdi Tayfur’da olur.
En büyük temel felsefelerimizden birisi olan doğallık da aşk yemeğinin olmazsa olmazıdır. Bir insanı aşk yemeği için torbadan çekemezsin, doğal gelişirse elinden çeker götürürsün.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

30 Ağustos 2015 Pazar

Pişmiş Domates

Günaydın Dostlar,

Ben, bu “pişmiş domates” olayına doğduğum günden beri karşıyım.
Pilav yerken içinde domates parçacıkları olmasından da hoşlanmıyorum ama asıl derdim et pişirilirken mangallarda, ızgaralarda sanki et parçasıymış gibi kızartılan domatesler. Güzelim domatesi al, mangalda pişir ve öldür.


Bu işten anlayan arkadaşlara soruyorum şimdi. Domates mangalda kızartılıp vücudunun belli bölgelerinde siyahlıklar oluşunca daha mı güzel oluyor? Belki de domatesi pişirmek bir “sürü psikolojisi” düşünce tarzının eseri midir? Hazır etler pişerken domatesi, biberi hepsini atalım ateşin üzerine.

Etler pişerken portakalı ateşin üzerine atıyor musun? Evet, atmıyorsun. Peki, domatesin günahı nedir? Merak ettiğim bir diğer konu da bu fikrin ilk olarak kimden çıktığıdır. Kimsenin durup dururken domates pişirmek için mangal yaktığını zannetmiyorum. Bu olayın başlangıcı kesinlikle et kızartma olayına dayanıyordur. Etler pişmeye başlayınca amcam onları teker teker mangalın üzerinden atmaya başlıyor, mangalda boş yer kalınca da aklına oraya da domatesleri atmak geliyor. Bakıyor birazcık daha yer var, oraya da biberleri atıveriyor.

Kardeşim niye atıyorsun ateşe? Olduğu gibi yesen olmuyor mu? Neden domates ateşte pişiriliyor da salatalığa dokunulmuyor. Hâlbuki adı gereği onun ateşe atılması sanki daha uygun gibi. Kim bilir belki de domatesleri ilk olarak ateşe atan amca onu da denemiştir ama iyi netice alamamıştır. Sonuç kötü olunca da kimseye söylememiştir. Kimse marulu, rokayı ateşe atmaya kalkmıyor. Her zaman kırmızı ön plana çıkıyor.

Her ne kadar kızarmış salatalığı beğenmese de görülüyor ki amcam kızarmış domatesin tadını beğenmiş. Kendi kendine, “Süper oldu be.” bile demiştir. Bu şahıs, kim bilir bizim haberimiz olmadan daha neleri pişirmeye kalkmıştır?

“Sana ne kardeşim, ben pişmiş domatesi çok seviyorum.” diyen dostlarımı duyuyor gibiyim. Benim eş, dost, akraba çevremde de bu işe bayılan çok insan var ama ne yapalım ben böyleyim. Bazen ziyarete gittiğim dostlarım, “Şimdi attık mı domatesleri de mangala, of yeme de yanında yat.” filan gibi cümleler kuruyorlar; ben de ayıp olmasın diye yarım ağızla, “Çok iyi olur.” diye kısık bir sesle geveliyorum. Ne yapabilirim ki? “Sakın atmayın.” diyecek halim yok. Belli ki adamlar domatese eziyet etmeyi seviyorlar.
“Kardeşim, ülkede bu kadar dert varken bütün derdin pişmiş domates mi?” diyen dostlarımı da duyabiliyorum. Endişelenmeyin (evet yay burçları %13 oranında çatlak olur ama) henüz üşütmedim. Tek derdim domates değil ama diğer dertlerin neresinden tutacağımı bilemediğim için bu sabah domatese saldırdım. Ülke pişmiş tavuğa dönmüşken (yoksa pişmiş hindi mi deseydim), domatesin kırmızısı her yerdeyken her akşam eteğinin ucunu minicik domates renkli elleri ile tutan şehit kızları karşımdayken domatese sataşmayayım da ne yapayım?

Hepimizin içi karanlık, hepimizin içi kırmızı, aynen domates gibiyiz. Mutsuzluk her yerde, kan ve gözyaşı her yerde. Bazen bütün bu yaşananlar karşısında kendimi çok lüzumsuz ve çaresiz hissediyorum. O zaman da aklıma, “Bu domateslerin neden ateşe atıldığı” konusu geliyor.

Üzülmeyin tek derdim pişmiş domatesler değil. Fırında makarna denilen olaya da son derece soğuk bakıyorum. Eminim, makarna ile böreği karıştırma fikri ilk aklına gelen şahıs ile domatesleri ateşe atan sivri zekâlı aynı kişidir.

Kimse üzülmesin, karamsarlığa kapılmasın. İçinde pişmemiş, diri domateslerin olacağı çoban salataları yiyeceğimiz günler de mutlaka gelecektir.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…  

21 Mart 2014 Cuma

Çoban Salatası

Günaydın Dostlar,

Restoran denizin dibinde, elini uzatsan suya değeceksin. Masanın ayakları neredeyse suyun içine girmiş Yer bildirimini yapmışsın. Güneş yavaş yavaş batıyor. Güneş ışıklarının masmavi suyun üzerindeki huzurlu etkisi, insanda “Ben burada ömrümün sonuna kadar oturabilirim.” gibi bir his yaratıyor. Dostlarına “Keşke siz de burada olsaydınız.” mesajları atıyorsun. Hava o kadar güzel ki limonata çarpı iki. Balıklar mutfaktan gelmeyecek de adeta denizden atlayacaklar tabağına.
Rakının suya oranı hiçbir zaman bu kadar mükemmel olmadı. Rakı bardağının arkasındaki deniz manzarasıyla beraber görüntüsü tam Instagramlık. Beyaz peyniri mi sordunuz? Böyle bir beyaz peynir daha önce hiç üretilmedi. Topatan, dünyanın en tatlı kavunu yarışmasında birincilik kazanmış da gelmiş.


Sohbet inanılmaz güzel. Ülkede bir gram dert, tasa kalmamış. Her şey birbirinden mükemmelken sıra o çok önemli soruya gelir, “Salata alır mıyız efendim?” Alırız tabii, sorduğun hata. Böyle bir ortamda alınacak tek bir salata vardır, o da çoban salatasıdır. Böyle bir balıkçıda “Ben bir enginarlı kuşkonmaz salatası alayım.” gibi cümleleri de hiç anlamamışımdır.

“Çoban salatanız soğanlı mı olsun efendim?” Bu ne biçim bir soru ulan? Çoban salatası soğansız olur mu? Soğansız olursa onun adı çoban salatası olur mu? Onun adı şivan salatası olur, davaro salatası olur, bir şey olur ama çoban salatası olmaz.

Çoban salatası çok özel bir konudur bizim için. Bir duygu bağımız vardır çoban salatasıyla.

Çoban salatası, yazın çocukluğumuzun geçtiği Beylerbeyi’nde, Çakal Dağı yolunun 750. metresinde bulunan rahmetli dedemin evinde yapıldığı gibi yapılır. Dayımın mangalda pişirdiği etlerin (gerçi biraz büyüyünce o işin sorumluluğu bana geçmişti) ve rahmetli anneannenin yemeklerinin yendiği, dedenin tek duble rakısını içtiği, balkondan Boğaz'ın görüldüğü yemeklerdeki gibi yapılır. Hatta iki ayrı kayık tabakta hazırlanıp masanın bir o tarafına bir bu tarafına konulur.

Büyüyünce o koca bahçeyi sulama işi de bana geçmişti. Düşünüyorum da yaz aylarında yavaş yavaş her iş bana kalmış. Arka bahçede sebzeler meyveler, ön bahçede Beylerbeyi’nin en güzel çiçekleri... Adres tarifi, “Küplüce Mahallesi’ndeki, bahçesinde en güzel çiçekler olan ev.” şeklinde verilirdi. “Beylerbeyi’ne gelin, Attila’nın evini sorun.” da oldukça kullanılan bir tarifti. Rahmetli dede “Yeşilbiberlere bol su ver ki acı olmasınlar.” derdi. Ben de yarım saat boyunca yeşilbiberleri sulardım. Dikkat etmek lazım, akşama çoban salatasında kullanacağız onları.
Domatesler de bahçeden, salatalıklar da; bahçede ne isterseniz var. Onların da doğru dürüst sulanmaları gerekiyor. Minik minik kesilip çoban salatasının içine konacaklar. Maydanozlar bu tarafta, naneler de bodrum kapısının biraz ilerisinde. Doğal olarak onları da birazcık sulamak gerekiyor.

Rahmetli Ayşe hala saat 16.30 gibi soğanları doğrar ve acısı gitsin diye tuzla ovardı. Proje önemli, akşama çoban salatası yapılacak. Bol soğanlı olması lazım, başka türlü onun adı çoban salatası olamaz.

Sofra hazır, güneş yavaş yavaş batıyor. Çoban salatası da masaya gelmek üzeredir. Emin, bahçe sulamayı bitirmiş; yüz otuz metre uzunluğundaki hortumu daireler şeklinde toplayarak bodruma taşınabilecek bir hale getirmeye çalışıyor. Vallahi kolay bir iş değildir o hortumu öyle toplayabilmek. Hortumu bodruma attın mı artık mangalda etleri pişirmeye hazırsın. Mangal hazır, etler çabucak pişer ve balkondaki yerimi alırım. Yaz aylarında olduğumuza aldanmayın, Çakal Dağı’nın yarı yolunda akşamlar soğuk olur. Yün don gerekmese de hırka, kazak filan bir şeyler giymek şart.

Yemek biter, çoban salatası biter. Dede kahve yapmaya gider. Dayım da genelde kendi kahvesini kendi yapar. Bir babadan oğula durumu var herhalde. Tek duble rakı, şekerli Türk kahvesi ve tek sigara... Dedenin bu standardı yıllarca hiç değişmedi. Benim bildiğim dönemde, hiçbir zaman yemek üstüne iki sigara veya iki duble rakı içtiğini görmedim.
Bugün Beylerbeyi’ndeki masada çok eksiğimiz var. Ev de halen orada durmakla beraber, artık bizim değil ama kalplerimizdeki masada herkes yerli yerinde. Çoban salatası yine yenecek, rakılar yine içilecek ve kalplerimizdeki masa hiçbir zaman boşalmayacak.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…