Yollar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yollar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ağustos 2021 Pazar

Sorun Yollarda Değil Gözlerde

Günaydın Dostlar,

Ne zaman bir yerlere gitmek üzere yola çıksam hemen aklıma “Gözlerim vagonları dolaştı üzgün üzgün.” sözleri gelir. Sanki Filiz Akın’ı vagon pencerelerinde arayan benmişim gibi bir hisse kapılırım. “Filiz Akın” demişken her zaman çok zarif bir insan olduğunu düşünmüşümdür.

Tren yavaş yavaş gider, el sallayanlar yavaş yavaş trenle beraber yürür; ne güzel ve duygulu anlardır. Tren tamamen gidince de boş gözlerle birkaç saniye boş kalan perona ve raylara bakarsın.



Bu da bir "çocukluğuna inme" durumu olsa da tren sevgimden kaynaklanıyor da olabilir. Neden otobüs camlarında değil de tren camlarında aradığımı ben de bilmiyorum. Tabii bir nedeni de hayatım boyunca sık sık sevdiğim insanları bırakıp gitmek zorunda kalmış olmam da olabilir. Pazar günlerinin buruk dönüşleri insanı etkiliyor.

Geçen gün Ankara’ya gelirken de durum aynıydı. Daha Sultanbeyli Kavşağı’na gelmeden “Gözlerim vagonları…” diye mırıldanmaya başladım. Kendimi susturmak için radyoyu bile açtım. Orada da aynı şarkı çıksaydı, vallahi hemen geri dönerdim. Bu tip milyonda bir ihtimaller ancak televizyondaki dizilerde olur.

Yollarda sorun yok. Sorunu başlatan gözler. Gözleri de dolduruşa getiren şarkılar. Huzur içinde Hereke’nin masmavi sularına bakarken, bir anda devreye İbrahim Tatlıses girdi. “Mavi mavi, masmavi, gözleri boncuk mavi, bir gördüm aşık oldum…” diye söylemeye başlayınca yolumuz da Marmara’nın yanından değil adeta içinden gitmeye başladı. Masmavi suları yararak gidiyorduk artık. Suyun serinliği güneşin sıcaklığına karışmıştı. Gözlerin maviliği ile denizin maviliği bir anda yakın akraba oluverdiler. Hatta “Sevgili oldular.” bile diyebiliriz.

Marmara’dan çıkıp yola devam ettiğimizde bambaşka yerlere gitmiştik. İzmit’e mi gelmiştik yoksa şarkının sonuna mı? Şarkılar bitse yollar bitmez, yollar bitse şarkılar bitmez. Şarkıların en büyük görevi sürekli anılarını taze tutmaktır.

Şarkı bitti, yol bitmedi. Bir müddet sessizce ilerliyoruz. Mola noktasına yaklaşırken Ümit ağabey, “Zeytin gözlüm uzaklarda işin ne, şarkıları düşürürüm peşine…” diye lafa giriyor. Her gün nikâh masasına oturacak değil ya Ümit ağabey de yollara çıkmış. Madem karşılaştık artık Bolu Dağı’na kadar bizle gelmek zorunda. Şarkılar bir kere peşine düştü mü dağların tepesine kadar gelirler vallahi.

Yolun kenarında zeytin ağaçları olmadığına göre bu şarkı da nereden çıktı şimdi? Bu gözlerdeki bakışlardan hiç kurtulamayacak mıyız? Ne mavisi peşimizi bırakıyor ne de simsiyah zeytin gözler. Mavi, yeşil, siyah, kahverengi derken bir anda ağacın birine çıkacağız. Polis amcaya “Vallahi gözler yüzünden oldu.” desem kesin suçsuz bulunurum. Gözler, her zaman etrafımızda olmakla beraber yola çıkınca hiç yanımızdan ayrılmıyorlar.

Çamlıdere’nin yemyeşil çam ormanlarına bakıp “Avrupa’da bile böyle güzel bir yol yok, Allah ormanlarımızı korusun.” diye kendi kendime konuşurken bu sefer de arka şeritte “Bak Yeşil Yeşil” beliriyor. Bu da nereden çıktı şimdi? “Bak” denildiği zaman kesin gözlerle bir ilgisi vardır. Yeşil yeşil, minik minik bakarlar. Doğal olarak bu durumda araba Çamlıdere - Kızılcahamam arası bir yerde ama sen başka bir evrendesin. Artık yeşil gözlerle beraber yemyeşil çam ağaçlarının arasında el ele yürüyorsunuz. “Yalnız benim için bak yeşil yeşil.” demene bile gerek yok, zaten başka türlüsü mümkün değil.

Ankara uzakta göründüğünde bitmeyen yol bir kere daha bitmiştir. Billur bir pınar gibi akan Çubuk Deresi değil, kahverengi gözlerin.

Her zaman söylerim, sorun yollarda değil gözlerde.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

12 Kasım 2020 Perşembe

Her An Her Yerdeler...

Günaydın dostlar…

Hiç sokağın bir tanesine dönüp de karşıdan ters yönden deli gibi gelen bir motosiklet gördünüz mü? Her halde görmeyenimiz yoktur. Bilhassa akşam olduğunda her an her yerdeler.

Aylardır, yıllardır bu işin artık çok tehlikeli boyutlara geldiğinden söz ediyorum. Karanlık bir gecede köşeyi dönerken bir de bakıyorsunuz ki son anda kaldırımla aranıza bir motosikletli girmiş. Görmeseniz sıkışıp kalacak orada.



“Yol nasıl olsa tek yön” diyerek adım atmak da yok, her an gecenin karanlığını yırtarak son hız bir motosiklet gelebilir. Her an her ortamda motosikletlere dikkat etmeye çalışırken şimdi bir de karşımıza çeşitli kanatlı türleri çıkmaya başladı.

Ekmek parası için koşturan çocuklar maalesef deliler gibi gidiyorlar. Yolların ne tersi var ne de düzü. Yollar böyle de kaldırımlar farklı mı? Maalesef onlar daha da beter. Kaldırımlar da motosiklet yolu.

Ama az ama çok motor kazası yaşamayan kalmadı. Son saniye de önlenen kazaları da hiç saymıyorum. Bir gün önce “Bu iş çok can yakacak” diye konuşmuşken, ertesi gün kırk yıllık arkadaşımızın, dostumuzun babasının motosiklet çarpması sonucunda hayatını kaybettiği haberi geldi. Aynı şekilde üç yıl kadar önce bir dostumuzu daha kaybetmiştik.

Evinin karşısındaki dükkâna bile geçmeyi başaramadı. Kaldırımdan adımını atar atmaz hızla gelen bir motor onu bizden aldı götürdü. Mekânı cennet olsun. Bu işlere bir çözüm bulunmazsa daha kimleri kaybederiz Allah bilir.

Sokağa bakıyorsunuz kimseler yok. Tam dönerken veya adımınızı atarken bir anda bir motosiklet çıkıveriyor karşınıza. Bilmiyorum ama bu arkadaşlar muhtemelen sefer başına ücret alıyorlar ve deliler gibi gidip mümkün olduğu kadar çok sefer yapmaya çalışıyorlar.

İş hayatı zor, güncel şartlar zor kimse artık yemek yapmakla uğraşmak istemiyor. Akşam oldu mu sokaklar motosiklet pistine dönüyor. Tabii bunlara bir de evlere süpermarket servisi yapan firmaları eklemek lazım. Salgın öncesi çok ilgi görmeyen firmalar (doğal olarak) bu günlerde çok popüler oldular. Birçok kişi kalabalık ortamlara girmek istemediği için evlere servis çok değer kazandı.

Ne zaman akşam dışarı çıksam her zaman motosikletlerin yapacağı kuralsızlıklara karşı hazır olmaya çalışıyorum. Sola döneceğimi anlasın diye sola sinyal veriyorum ama onun buna rağmen sol taraftan beni geçmeye çalışacağını da biliyorum. Sinyal verdim diye dönseniz, gelip size çarpacak. Ondan sonra; ona da yazık, size de.

Motosikletlerin hiçbir trafik kuralına uymasına gerek yoktur diye bir kanun çıktı da bizim mi haberimiz olmadı. Her an yeni bir şeyler çıkıyor, belki bir gece de böyle bir şey çıkmıştır. Ne yayalar, ne da araçlar bu kadar rahat her yöne hareket edemiyorlar. En serbest dolaşan motosikletler.

Şerit aralarına girmeler, araçlarla kaldırım/duvar arasına sıkışmalar, olmadık yerlerde araçları geçmeler, ters yöne büyük bir rahatlıkla girmeler, kaldırımda deli gibi gitmeler gibi durumlara maalesef çok sık tanık oluyoruz. Işıksız, kasksız gidenlerden de hiç bahsetmiyorum.

Son sözüm de ekmek parası kazanmaya çalışan kardeşlerime: Gençler ben de gençliğim de çok motosiklet kullandım. Hiçbir zaman motorum olmadı ama yarım saati 5 liradan kiralardık. Bizim zamanımızda evlere dağıtım işleri olmasa da sokaklarda epeyce motor ve mobilet vardı. Her zaman dikkatli olmaya çalışırdık. Sizler bu şekilde hareket ederek en başta kendi hayatınızı tehlikeye atıyorsunuz, sonra da bizlerin hayatını. Hiç olmaması gereken kazalar neticesinde sevdiklerimizi kaybediyoruz. Beş dakikalığına evinden çıkan bir insan, bir daha evine dönemiyor. Motosiklet kullanmak, sizin işiniz. Her iş gibi o da azami derecede önem gerektirir. Bazı işyerlerinin sizlere baskı yaptığını da biliyorum ama bırakın yarım dakika geç olsun. Gittiğiniz mesafelerde en fazla yarım dakika fark eder.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

9 Ağustos 2019 Cuma

Coca-Cola Günü...

Günaydın dostlar…

Her sabah, şehrin büyük bir kısmının uyuduğu saatlerde mahallemizin sokaklarında yürüyüş yapmaya çalışıyorum. O saatlerde uyumayanlar da zaten çoktan işe başlamış oluyorlar. Erenköy sokaklarında Cadde’nin de bir kısmını içine alan minik bir yürüyüş güzergâhım var. Çok günümdeysem en fazla 4,5 km oluyor. Normalde 4 km’den az oluyor.
 
Bu sabah yine minik yürüyüşüm için hazırlık yaparken gözüm dolabın köşesindeki Coca-Cola tişörtlerine takıldı. On yedi yıl boyunca ne verdilerse hepsini biriktirmişim. Yemeklerde, toplantılarda, yılsonu değerlendirme organizasyonlarında, eğitimlerde, orada, burada verilen tişörtlerin hepsi duruyordu.
“Madem burada duruyorlar, Hatice Teyze de tatile gitmişken ben bunlardan bir tanesini giyeyim” diye karar verdim. Yıllardır orada durduklarına göre, demek ki çok fazla giyebileceğim bir ortam olmamış. Teyze dönene kadar bana zaman kazandırırlar. Bundan daha iyi bir taşla iki kuş vurma durumu olabilir mi?

Giydim Coca-Cola kırmızısı tişörtümü çıktım yola. Asansörde aşağıya doğru inerken de kendi çapımda ısınma hareketleri filan yapıyorum. Uzanıyorum, eğiliyorum, çömeliyorum kalkıyorum.

Tam çömelmiş bir durumda hareketlerimi yaparken, bir yandan da telefonuma bakıyordum ki, bir anda asansör duruverdi. “Ne oluyor?” bile diyemeden, bizim emekli teyze ile göz göze geldik. Kadıncağız çok nazik bir tavırla “Nasılsın Emin Bey oğlum?” dedi ve gözlerime baktı. Çömelmiş halimle “Çok iyiyim sağ olun” diyebildim. Ne diyeceğini bilemeyen kadıncağız, “Tişörtün çok güzelmiş” dedi ve kapattı kapıyı. Tuvalette yakalansaydım herhalde çok daha kötü olmazdı.
Teyzeyi atlatıp yola çıkabildim ama bu sefer de yoldaki köpekler Coca-Cola kırmızısını çok sevdiler. Yüzlerinde adeta bana saldırmak istiyorlarmış gibi bir ifade vardı. Bazısı da, “Ya git işine, sabah sabah başımızı belaya sokma” gibi bakıyorlardı. Bir kısmı da sıcaktan mayışmış yerlerde yatarken şöyle bir bakıp, sonra bir daha bakıyorlardı.

Tişörtü giydik ama sonuçta bunlar yıllar önce verilmiş tişörtler. O günden bugüne kadar da (ayıptır söylemesi) götümüz, göbeğimiz azıcık büyüdü. Kırmızı tişörtümün içinde ağlara sıkışmış balık gibiyim. Hiç giyilmediği, hiç yıkanmadığı için “yıkandı da çekti” bahanesinin de arkasına sığınamıyorum.
Köpekleri atlatıp Cadde’ye çıktığımda, daha iki adım atmadan içi Coca-Cola ürünleri ile dolu bir minibüs ile karşılaştım. Adamlar bakkala ürün indiriyorlardı. Bir anda karşılarında yaşı yarım asırdan büyük Coca-Cola tişörtlü bir adam görünce ne yapacaklarını bilemediler. Karşılıklı uzun uzun bakıştık. “Bu da nereden çıktı şimdi sabahın bu saatinde?” der gibiydiler.
Minik yürüyüş güzergâhımın son dönemecinde, Noter Sokak’tan yukarı doğru çıkarken, bu sefer de karşıma dağıtım kamyonu çıktı. Dağıtım kamyonu kenara park etmiş, amcalar da doldurmuş bir sürü koliyi el arabasına yolu karşıdan karşıya geçiyorlardı. Coca-Cola kırmızısı adamı görünce on üç saniye kadar yolun ortasına kalakaldılar. Kimseyle bu kadar uzun bakışmamıştım. Amca bir kendine baktı, bir de bana baktı; hemşerisi filan zannetti. Bu arada, yol ortası bakışması neredeyse ezilmeyle sonuçlanıyordu.

Yollarda karşınıza her şey çıkabilir, yolların insana ne getireceği hiç belli olmaz. Emin’in de bugün bakışmadığı insan kalmadı. Coca-Cola tişörtüm çarpıcı rengi ve albenisiyle çok ilgi çekti. Önümüzdeki günlerde bir de Fanta tişörtümü deneyeceğim.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

20 Şubat 2015 Cuma

Biz Açığız...

Günaydın dostlar.

3 günlük kar esareti sonunda bitti gibi sanki. Zaten hayatın pamuk ipliğine bağlı olarak yaşandığı bir şehirde; normal sıkıntıların üzerine bir de ekstra sıkıntılar gelirse, yaşam iyice içinden çıkılmaz bir düğüme dönüşüyor.
Bu hafta da, İstanbul’u bir afet bölgesine dönüştüren görüntülerin hepsi yaşandı. Valiliğin okulları tatil etmesi epeyce bir katkı sağlasa da, bilhassa ilk gece insanların saatlerce yollarca sürünmesini önleyemedi. Birçok insan yürüme hızından daha düşük bir hızla evine gidebildi.



Her zaman olduğu gibi, insanlar canlarını kurtarabilmek için arabalarını rampalarda, yol kenarlarında, arsalarda, bulabildikleri her yere bırakıp evlerine gittiler.
Valilik okulları kapatıyor ama bir de işyerleri var. Buralarda çalışan milyonlarca insanın da bir şekilde evlerine ulaşabiliyor olması lazım. Böyle günlerde herkesi, acaba kaç saatte evime ulaşırım, korkusu sarar. Artık kimseden verimli bir iş beklemeyin, herkes eve nasıl giderimi düşünmeye başlar.

İnsanların geçmiş tecrübeleri, son derece haklı olarak onları endişeye sürükler. Ben kar yüzünden binadan ayrılamayarak bütün geceyi binada geçiren arkadaşlarımı bilirim. 6-7 yıl önce İstanbul’un göbeğinde, TEM otoyolunda donma tehlikesi geçirip askerler tarafından kurtarılanları da unutmadık.

Bu gibi durumlarda işyerlerinin bir kısmı bir gün önceden ertesi gün işyerinin kapalı olacağını ilan eder ve çalışanlarını riske atmaz ve yollarda eziyet çektirmez. Bu şirketlerin sayıları çok azdır ve hemen hemen hepsi yabancı menşeli şirketlerdir. Yerliler, sabah ola hayrola, diye düşünür.

Bir grup şirket te, elemanlarını erken saatlerde eve gönderir. Şirketi bir gün önceden kapatmamışlardır ama bakarlar ki hava kötüye gidiyor, öğlen gibi şirketi tatil ederler. Bu şekilde çalışanlarının bütün gece yollarda sürünmesini önlemiş olurlar. Ne yazık ki, yine bunların da çoğu yabancı menşeli şirketlerdir.
Bazı işler vardır ki, ne yağarsa yağsın işyerini kapatamazsın. Yerden göğe kadar haklılar. Bazı şirketler de vardır ki, değil bir gün, beş gün kapatsa hiçbir şey fark etmez. Düşüncesizlik midir, elemanına kıymet vermemek midir, nedendir bilmem ama bu gibi şirketler bir türlü kar tatili ilan etmezler.
Akşamleyin herkesin yollarda sürüneceğini bile bile insanları erken çıkarmazlar. Herkes oturup patronların veya üst yönetimin ağzından çıkacak olan iki kelimeyi bekler. Bazen de insanların 17.00’de değil de, 16.00’da çıkmasına müsaade ederler. Aman çok faydası oldu…

Her zaman inandığım ve birçok örneğini gördüğüm konu, çalışanlarına değer veren firmaların çok daha başarılı olduğudur. İnsanlara iki gram iyilik yapmaktan kimse korkmasın. Çalıştıkları firmanın kendilerini düşündüğünü, değer verdiğini hisseden insanlar, her zaman daha motive ve şirkete daha bağlı olurlar.

Böyle günlerde çalışanlarınızı gece yarılarına kadar yollarda süründürerek, şirketinize bir katkı sağlayamazsınız…

5 Ocak 2015 Pazartesi

Her Türlü Önlemi Almak

Günaydın Dostlar,

Aklımın erdiği günden beri bu cümleyi bir türlü anlamadım. Bu cümlem şaka değil, gerçekten anlamazdım.

Biraz evvel de vatandaşın biri çıkmış, “Çok soğuk ve kar geliyor, herkes önlemini alsın.” diyor. Böyle bir cümle duyduğum zaman, tam olarak ne yapacağımı bilemiyorum. Soğuk ve kar geliyorsa Emin bu konuda ne yapabilir? En fazla yapabileceğim şey, dışarı çıkmamak olur. Onun da kimseye bir faydası olmaz.
 
“Yağmur yağacak, her türlü önlemi alın.” denildiği zaman, "Nasıl alacağız ki bir gecede şehrin bütün altyapısını mı düzelteceğiz?" diye düşünürdüm. Tabii bu olaya tersinden de bakabiliriz. Belediyeler çıkıp da “Kar yağışı için her türlü önlemi aldık.” dediklerinde tam olarak ne demek istiyorlar?
Ben söyleyeyim. “Bütün kamyonlarımızı yollara saldık, şoförlerini 24 saat uyumamaları konusunda uyardık.” demek oluyor. Zaten başka da yapacakları bir şey yok. Yetersiz yolları ve altyapıyı değiştiremeyeceklerine göre ancak bir şeyler yapıyormuş gibi görünme turları atabilirler.

Yetkililer çıkıp da “Her türlü önlemi aldık.” diye açıklama yaptıklarında içiniz rahat ediyor mu? “Tamam; devletimiz her türlü önlemi almış, artık korkusuzca sokağa çıkabilirim.” diyebiliyor musunuz? Vallahi, ben diyemiyorum. Son derece iyi niyetli de olsalar, ağır hava koşullarına karşı yapabilecekleri çok fazla bir şey olmadığını biliyorum.

Yıllarca Michigan’da metrelerce kar yağan bir ortamda yaşamış biri olarak, 5 cm kar yağdığı zaman İstanbul’un ne hale geldiğini görmek, ilk döndüğüm yıllarda beni çok şaşırtıyordu ama sonra alıştım. Bırakın kar yağmasını yağmur bile yağsa hayat düğüm oluyor.

Bunun nedeni de ne kar ne de yağmur. Zaten pamuk ipliğine bağlı olarak yaşayan bir şehir, en ufak bir sorun çıktığında anında yaşanmaz hale geliyor. Üç beş yıl önce, İstanbul il sınırları içinde insanların donmamak için arabalarını TEM Otoyolu'nda bırakıp kaçtığı günleri hepimiz hatırlarız.

Yine böyle 3 cm kar yağdığı bir akşamda, Dudullu’dan dört saatte çıktığımızı hatırlarım. (Bir başka gecede de hiç çıkamayan arkadaşlar olmuştu) Tamam, kar yağdı ama asıl neden kar yağışını görünce kendini kaybeden sürücülerdi. Kar yağıyor diye her yola ters, düz, her şekilde girerek ortalığı içinden çıkılmaz bir düğüm haline getirdiler. Herkes doğru dürüst araba kullanmaya devam etseydi, biraz gecikirdik ama böyle bir rezalet yaşanmazdı.
Benim evim Dudullu ofise 10,5 km. Dört saatte yürüsem giderdim. Hiçbir şekilde kış koşullarına hazır veya alışık olmayan sürücüler, en ufak bir yağışta etrafı panayır yerine çeviriyorlar. Kar yağmaya başlaması, senin bulduğun her yola girip etrafı felç etmen için bir neden teşkil etmez.

Sürücüler hazır değil de peki araçlar hazır mı? Onlar da değil. Genelde araçların lastikleri de kış şartlarına hazır değil. Bu ülkede, lastik değiştirmek için harcanacak para çok gereksizmiş gibi görünüyor. Her şey değişiyor, en son sıra lastiklere geliyor. Neyse ki son yıllarda bir kış lastiği zorunluluğu getirildi de bu durum biraz düzeldi.

Küçükken, radyodan veya televizyondan "Kar yağacak önlem alın." gibi bir söz duyduğum zaman, "Acaba benden şehrin üstüne tente gibi filan bir şey yapmamı mı bekliyorlar?" diye düşünürdüm. Sonra da “Ben nasıl yapayım ulan?” der vazgeçerdim. Zaten annem de o kadar büyük bir tente için para vermezdi herhalde.

Belki de yapılması gereken herkesin kendi evi için bir tente yapmasıydı ama küçük olduğum için ne o kadarını düşünebildim ne de bu konuda organize olabildik.
Düşündüğünüz zaman belki de işin büyüsü burada gizli. Herkes kendi bahçesi ve kendi kaldırımının sorumluluğunu alırsa epeyce bir yol alabiliriz. Sen bahçeni temizle, nereye kadar varabiliyoruz, bir bakalım. Amerika’da evinize gelen biri (hırsız dahi olsa) buzda düşüp kafasını kırarsa sizi mahkemeye verebiliyor.

Özet olarak, “Her türlü önlemi aldık.” veya “ “Siz her türlü önlemi alın.” sözlerinin karşılığı, “Mümkünse dışarı çıkıp başımıza dert olmayın.” demek oluyor.
Allah bu soğuklarla ve zor şartlarla baş etmek durumunda olan herkesin yardımcısı olsun.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Eylül 2014 Pazartesi

Yer Kalmadı...

Günaydın dostlar.

Yine çok güzel bir İstanbul sabahı…

Güzel bir sabah ama siz yine de adaların sessiz, sakin duruşuna kanmayın. Güzel günler İstanbul'da trafik keşmekeşinin ilk habercileridirler. Bizim insanımız güneşi gördü mü sokaklara dökülür. Öyle ilginç bir şehir ki hava güneşli de olsa, yağmurlu da olsa, rüzgârlı da olsa, sisli de olsa hiç fark etmiyor; trafik hemen içinden çıkılmaz bir hâl alıyor.


Neyse biz şimdi bu güzel sabah sessizliğinde tadımızı kaçırmayalım…

Tadımız kaçmasın derken, siz hiç o fazla akıllıları gördünüz mü?

Hani dünya rekorlar kitabına girmek için 39 tanesi aynı minik arabaya girmeye çalışan fazla akıllılardan söz ediyorum. Hani bir tanesinin yüzü de böyle tam arka cama yapışmış oluyor.

Bu sabah mahallemizin sessiz sokaklarında dolaşırken Şaşkınbakkal ve yöresinde yapılan kocaman binalara bakıyorum. Üzerlerinde Ağaoğlu, Paşaoğlu, Sadıkoğlu gibi yazılar yazıyor. Bu kentsel dönüşüm projelerinde yer alabilmek için birinin oğlu olmak gerekiyor herhalde. Yoksa yeğeni miydi o? Bilemedim şimdi sabah sabah. Geçmişin 3-5 katlı evleri yok artık. Onların yerine 12-13 katlı evler yapılıyor. Bu evlerin hepsi bir gün bitecek ve bu evlerde daha çok, daha çok insan yaşayacak.
 
Apartmanların boyu ikiye katlanınca, Emin’in küçük tuvaletinin camından deniz gören evi de artık deniz görmez oldu. Manzaramı yok ettiler diye mahkemeye mi versem acaba? Evde bir tane deniz gören mekân vardı ama o da yok artık.

Bu da bir dünya rekorlar kitabına girme çabası diye düşünüyorum. "İstanbul denen kıç kadar berzaha kaç kişi tıkabiliriz" denemesi. Bizim haberimiz yok ama kesin birilerinin Guinness Rekorlar Kitabına girmek için bir başvurusu var. Bir gün kitabı açıp baktığımızda, dünyanın en kalabalık, en çirkin, en çilekeş şehri olarak İstanbul’u göreceğiz. Zaten alt yapısı mevcudu kaldıramayan ortamlara daha fazla insan tıkma çabası ancak bizim yapabileceğimiz bir iştir.

Hiçbir estetiği olmayan dikdörtgen beton yığınları, dışarıdan çok kötü görünmekle beraber içleri de ne kadar iyi onu da Allah bilir. Umarım bunları depreme dayanıklı yapıyorlardır. Dedikodulara göre bazı inşaat firmaları müracaat ettiğiniz zaman 5-6 sene sonrasına gün veriyorlarmış. Bakalım bu betonlaşma ve rant sağlama yarışı nereye kadar gidecek?

Eskilerden vazgeçtim. Kurtarılması mümkün olmayan semtlerden vazgeçtim, ama hiç olmazsa yeni yapılanları doğru dürüst yapsak, yapabilsek. Onu bile beceremiyoruz. Yeni yapılan bir siteye gidiyorsunuz sokaklardan geçemiyorsunuz veya arabayı bırakacak bir tane yer bulamıyorsunuz.

Bulduğumuz her bir arsa parçasına veya yeşilliğe çirkin bir bina dikmek, şu anda günümüzün modası. Bir bakıyorsunuz bugün çocuklar top oynuyor, yarın birileri geliyor "Hadi çıkın oyun bitti gökdelen yapacağız." diyor.
 
Korkarım bu şehirde bir gün hepimiz arabanın içinde yüzü arka pencereye yapışmış adamın durumuna düşeceğiz…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Ann Arbor'da Bir Pazar Sabahı...

Günaydın dostlar...

Güneşli, soğuk ve sessiz bir pazar sabahının sakinliğini; gelmeye başlayan karavanların, kamyonetlerin, ciplerin düzenli sessizliği yavaş yavaş bozmaya başlar. Bugün önemli bir gündür, bugün Michigan Üniversitesi'nin futbol (Amerikan futbolu) takımının maçı vardır.  

Ann Arbor bir futbol şehridir ve her maçta o koskocaman 106,000 kişilik stat bir tek boş koltuk kalmayacak şekilde dolar. Biletler oldukça pahalıdır ve de birçoğu zaten kombine olarak satılmıştır. Mevsim şartları, havanın soğukluğu hiçbir şeyi değiştirmez, her maçta bütün biletler satılır.
 
Eminim şu anda bilet almaya kalksanız bir sene sonrasına filan bilet bulabilirsiniz. Ann Arbor 100,000 nüfuslu bir üniversite şehridir. Durum böyleyken bu kadar büyük bir stat nasıl oluyor da tıklım tıklım doluyor? Doluyor çünkü sadece Ann Arbor’dan değil Michigan eyaletinin her yerinden insanlar geliyor.
Ben size söyleyeyim, 106,000 seyirci geliyorsa en az 50,000 de araba geliyordur. Bunların da çoğu karavan veya benzeri tipi araçlardır. Nereye park eder bu kadar araç? Bizde olsa her yer felç olur ama orada park yerleri önceden belli. Stadyumun öyle çok da büyük bir parkı yoktu ama etraftaki hangi okulların, hangi işyerlerinin parklarının kullanılacağı hepsi önceden belliydi.

Benim evim stadyumun dibindeydi ve evimin hemen yanındaki okulun oldukça geniş park alanı karavan parkı için kullanılan alanlardan biriydi. Maçlar genelde 13.00’de başlardı ama karavanlar 10.00 gibi gelmeye başlardı. Herkes, tentesini açar, mangalını hazırlar, sandalyelerini hazırlar ve birasını da eline alıp ufaktan maç öncesi sohbetlerine başlardı. Burası onlar için 2 haftada bir buluştukları bir yerdi. Ayrılmış yerler olmamasına rağmen hemen hemen hepsi her geldiklerinde aynı yere park ederlerdi.  Resimde de gördüğünüz gibi bu tip birçok alan oluşurdu. Adamlar eğlenceye geliyorlar, bizim gibi son yılların kan davasını çözümlemeye gelmiyorlar.

Bu hafta bu okulun bahçesine park eden birileri, gelecek hafta gidip de başka bir yere park etmez. Her seferinde buraya gelirler. Biz olsak park etmediğimiz yer kalmaz. Bir trafik yoğunluğu oluşmakla beraber, çok erkenden gelmeye başladıkları için öyle korkunç kuyruklarda oluşmuyordu.
En ilginç konu da neydi biliyor musunuz? Bu muhteşem stat yılda sadece 7 kere kullanılıyor. Bazen belki bir de konser filan oluyor ama hepsi bu kadar. Babam Ann Arbor’a geldiğinde ona stadı gezdirmiştim ama yılda sadece 7 kere kullanıldığını duyunca çok şaşırmıştı. "Bu kadar yatırım sadece 7 maç için mi?" diye sorduğunda, ben de "Bunlar zengin ne yapayım" demiştim.

Michigan Üniversitesi’nin futbol takımı bu statta genelde pak maç kaybetmez. Maç bittiğinde insanlar mutludur ve parklardaki mangal partileri 2-3 saat daha devam eder. Bu durum da dağılım esnasında çok süper birikimler olmasını önler. Onların bir de enteresan bir uygulaması var. Maçtan sonra stat çevresinden otobana doğru giden bütün yolları bir müddet için tek yön yapıyorlar. Yolları ve bağlantıları ona göre ayarlamışlar. Benim gibi stada çok yakın bir eviniz varsa, maç bitiminde bir yarım saat kadar eve gitmek mümkün olmuyordu. Herkes bu durumu bilir ona göre tedbirini alırdı. Daha öncede söylediğim gibi 365 günde 7 kere yaşanıyor bu durum.
İnsanlar gelir, pikniklerini yapar, arkadaşlarıyla vakit geçirir, maçını seyreder, mutlu mesut evine döner. Bu kadar yıl stadyumun dibinde oturdum bir tane bile taşkınlık veya kavga görmedim. Ayrıca orada taraftar uygulaması filan da yok. Biletini alan geliyor. Biletlerin çok büyük bir kısmı zaten ev sahibi takımın taraftarları tarafından kombine olarak alındığı için, maçlara bilet bulmak çok da kolay bir iş değil.

Ann Arbor’da futbol seyretmek bir ayrıcalıktır. Bambaşka bir dünyadır. Bir gün için hayat durur, herkes futbol maçına konsantre olur. Bu statta epeyce maç seyretmiş biri olarak kendimi şanslı sayıyorum.
Umarım bizim de pikniğe gider gibi maça gideceğimiz günler çok uzakta değildir. Her konuyu bir gerginlik ortamı haline getirmek zorunda değiliz.

Paranla eğlen, paranla gerginlik satın alma…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...