Rezervasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rezervasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2015 Pazartesi

Hiç Yapmadığım İşler

Günaydın Dostlar,

Bu sabah sizlere bir takım hiç yapmadığım işlerden ve hiç yemediğim yemeklerden bahsetmek istiyorum Belki de daha uygun başlık "Uzun Zamandır Yapmadığım İşler" demek olacaktı.
Geçen hafta sonu sevdiğim arkadaşlarımın ısrarları üzerine Galata’da akşam yemeğine gitmeye karar verdim. Bu işin ilk basamağı da en az yirmi senedir binmediğim Karaköy vapuruna binmek oldu. Kadıköy’den Kabataş’a, Eminönü’ne, Beşiktaş’a yüzlerce defa vapurla geçtim ama Karaköy’e hiç yolum düşmüyordu. Hemen belirteyim, Karaköy ve çevresi bu süre içinde çok değişmiş. Basbayağı piyasa yapılan bir yer haline gelmiş. Benim en son hatırladığım oraya bir takım elektrik malzemeleri için gidişimizdi.


İkinci adım da dünyanın en eski ikinci metrosu olan Tünel’e binmek oldu. Ona binmeyeli de en az yirmi sene olmuştur. Ben İstiklal Caddesi'ne filan gidiyorum ama hep öbür taraflarına gidiyorum.

Utanarak belirtmek zorundayım ki ben Galata Kulesi'ni de hiç görmemiştim. En azından bu akşam yemeği bahanesiyle uzaktan da olsa boyunu posunu görme şansım oldu. Dar bir sokağın sonunda evlerin arkasında güzel duruyordu. İlk fırsatta dibine kadar gidip bakmam lazım. Belki bir resim çekip Instagram’a bile koyabilirim.

Arkadaşlarım çok ayıp, diyorlar ama ben bütün ömrünü Ankara’da yaşamış biri olarak Kapadokya’yı da görmedim ki. Sen, dünyanın birçok yerini gez ama burnunun dibindeki yerleri görme. Hayat böyle bir şey işte.
Üç vasıta ve üç ayrı yürüme sürecinin sonunda Galata’daki restoranımıza geldik. Geldik gelmesine de amca beni içeri almadı. "Daha erken, kapıyı yarım saat sonra açacağız." dedi. Geç kalmayı sevmediğim için biraz erken gitmişim.
Arkadaşlarımın söylediğine göre insanlar buraya gidebilmek için bir ay öncesinden yer ayırtıyorlarmış. Bu tip parametreler baştan benim tadımı kaçıran işlerdir. Ne bir ay öncesinden rezervasyon yaptırırım ne de o restorana giderim.

"Yarım saat bekle." demek, bir kadeh kırmızı şarap içecek kadar vaktin var, demektir. Allah'tan oralarda bu tip yerlerden çok fazla var da girdim bir tanesine, içtim şarabımı. Artık hazırım. Diyeceksiniz ki “Neden hemen restoran açılır açılmaz gitmek zorundasınız?”. Gitmek zorundayız çünkü zaman sınırlı. İçeride en fazla iki saat oturma hakkın var, sonra kalkman gerekiyor.

Anlayacağınız zaman kıymetli. Adamlar bir lütufta bulunuyorlar ve senin orada iki saat yemek yemene izin veriyorlar. Allah var ortam güzel ama bu iki saat işi baştan beni sinir etti. Hiç sevmem böyle ısmarlama işleri. Bir saat içinde de kalkabilirim ama baştan iki saat hakkın var, diye belirtmeleri insanın tadını kaçırıyor. Böyle doğal olmayan ve ısmarlama işler hiçbir zaman yay burçlarına uygun işler değillerdir.

"Bir şarap daha alayım." diyorsun, adam "Yirmi dakikanız kaldı." diyor. Her zaman böyle bir stres halindesin. Getir kardeşim, sana ne belki yirmi dakikada üç tane daha içeceğim, keyfim misin? Şarap demişken restoranın en iyi yanı sevgili dostlarımın Urlice Vineyards şaraplarını bulundurmasıydı. Bir yandan şarapların güzel tadı, bir yandan da zaman bitecek korkusuyla epeyce içmişiz.

Madem geldik çok meşhur bir restorana, hadi yiyelim o zaman. Ne yalan söyleyeyim gelen menüye on dakika baktım ve bir tane yiyecek bir şey bulamadım. Tecrübeli ve sosyetik arkadaşlarım, buranın bir gurme restoranı olduğunu ve bu gibi yerlerde normal yemeklerin bulunmayacağını anlattılar. Anadolu’nun bağrından çıkmış bir insan olarak ben ne anlarım bu işlerden. Bu arada sosyetik dedim ama içerdekilerin yarıdan fazlası Türkiye’de çalışan yabancılardı.
Adam yazmış oraya, "vişne parçacıklı kısır" diye. Ben kısır yemem ki vişnelisini yiyeyim. Neyse abartmayayım, ortaya gelen yemekler oldukça lezzetliydi ama hiçbiri benim daha önce yemiş olduğum veya ileride yiyeceğim şeyler değildi. Güzel şarap ve dostlarla sohbet olunca yemeklerde arada kaynadı gitti.

Başta da belirttiğim gibi bu yemek esnasında ne kadar hiç yapmadığım iş varsa hepsini yaptım. Hayatım boyunca hep barbunya ezmesine sarılı, bilmem ne sosunda kızartılmış sucuk yememiş olmanın eksikliğini hissediyordum ama artık o açlığımı da giderdim.
Ortam güzeldi, şarap güzeldi, yemekler değişikti ama en güzeli bütün bunları bize verilen iki saatin içine sığdırıp oradan azar işitmeden çıkmış olabilmekti.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

17 Mart 2014 Pazartesi

Organizasyon İşini Ben Hallederim

Günaydın Dostlar,

“Organizasyon işini ben hallederim.” diyorsun ama halledemezsin be güzel kardeşim! Bu coğrafyada kimse bu işi halledemez. Kimse organizasyon yapmaya niyetlenmez, genelde de yapana da yardımcı olmaz. Düğün, yemek, toplantı hiç fark etmez; hepsinde durum aynıdır.
Her birimiz ayrı bir şark kurnazı olan bizler, senin doğru dürüst bir organizasyon yapmana hayatta izin vermeyiz.

Hayatımın çok uzun bir bölümü Amerika’da geçtiği için doğal olarak böyle bir konu gündeme geldiğinde hemen Amerika’daki durumu düşünüyorum, orada bu işler nasıl yürüyordu diye.
 
Bu organizasyon işi Amerika’da nasıl mı yürüyor? Hemen anlatayım. İnsanları davet edersin, ne kadar önceden davet etmiş olursan ol, onlar da o gün müsaitlerse ve de gelmek istiyorlarsa “Tamam, ben geliyorum.” derler, takvimlerine işlerler ve davet günü kafalarına saksı düşmediği müddetçe de gelirler. Kesinlikle bir daha aramana veya onların seni aramasına gerek yoktur. “Gün yaklaştıkça tekrar konuşuruz.” gibi bir muhabbet de yoktur. Sen de gideceğiniz mekânı ayarlarsın, katılımcı sayısını bildirirsin ve olay biter. Allah göstermesin bir sağlık sorunu filan çıkarsa da onu da zaten hemen bildirirler.
Amerika böyle. Peki, bizim güzel ülkemizde bu iş nasıl yürüyor?
 
İnsanları ararsın ve daha toplantı gününe çok zaman varsa “Ağabey ben şimdi yirmi gün önceden nereden bileyim müsait olup olmayacağımı.” derler. “Dolu musun o gün?” dersin, “Yok değilim de her an her şey olabilir.” der. Onun burada kastettiği “her şey” hastalık durumu filan değil. Demek istiyor ki daha iyi bir toplantı, yemek bir şey çıkabilir; ben neden şimdiden yirmi gün önceden taahhüt altına gireyim. Kurnaz milletiz ya her türlü seçeneği açık tutacak.
 
Bir başka grup “Belli olmaz.” der. Burada da yine zihniyet yukarıdaki ile aynıdır. Neden şimdi bu günden kısmetimi kapatayım? Belki beni üç aydır yemeğe davet etmesini beklediğim adam/kadın yemeğe çağırabilir, sonra bu tarafı son anda iptal etmek zorunda kalırım, o yüzden açık bir kapı bırakayım.
 
Bazıları da “Ben doluyum gelemem.” der ama bu kesinlikle gelmeyeceği anlamına gelmez. Bizde bir de “Kim geliyor?” muhabbeti olduğu için kimin geldiğine bağlı olarak planlar her an değişebilir. “Eski okul arkadaşları cuma akşamı buluşuyoruz.” dersin, adamın ilk lafı “Kim geliyor?” olur. Daha kimin geleceğini öğrenmeden cevap vermek için erkendir. Kimin geldiğini bilmeden gidersen yanında oturmakla havanın kaçacağı veya küs olduğun insanlarla baş başa kalabilirsin. Her zaman böyle başkaları ile alakalı bir yaşam tarzımız olduğu için kimin gelip gelmeyeceği çok önemlidir bizim için. Buluşup gidelim de tanımadığımız veya istemediğimiz insanların yanına oturmayalım taktiği de çok kullanılan yaygın bir taktiktir. Genelde ikinci rakılar bitene kadar da kimse masadaki yerini pek değiştirmez.

Bazıları hiç cevap vermez. En havalı grup bunlardır. Organizasyonu cevap verecek kadar bile değerli bulmayanlar bu gruba girerler.
Şimdi yirmi gün önceden bu ülkede kimseden net bir cevap alamayacağını biliyorsun ya bu sefer de buluşmaya üç beş gün kala ararsın ve “Ağabey son dakikada mı aranır?” cevabı alırsın. “Bütün planlar yapılmış, son dakikada ben aranıyorum.” diye bir de sitem yersin.
 
Tabii bu arada şöyle de bir durum var ki ne “Geleceğim.” diyenin geleceğine inanabilirsin ne de “Gelmeyeceğim.” diyenin gelmeyeceğine. Buluşma günü yaklaştıkça insanları tekrar tekrar arayıp yeniden teyit alman gerekir. On gün önce sana “Geleceğim.” diyen birisi, çoktan konuyu unutmuş bile olabilir. Bütün bu tekrar tekrar sormalarına rağmen büyük gün geldiğinde yine de her şey olabilir. Sana on üç saat önce “Geleceğim.” demiş olan insanlar büyük bir rahatlıkla gelmeyebilirler. Mekâna söylediğin sayının yarısı geldiği için rezil de olabilirsin, söylediğinin iki misli de gelebilir. Bu gibi nedenlerden dolayı (Anadolu Yakası’nda hiç duymadım ama) İstanbul Beyoğlu’ndaki bazı meyhaneler önceden parayı havale etmeden rezervasyon yapmıyorlar. Bazıları da gelmeyen sandalyelerin parasını isteyebiliyorlar.
 
Amerika’da yaşarken birçok Amerikalının ve dört beş bizim arkadaşın katılacağı organizasyonlar yapmaya çalışırdık ve Amerikalılar bize “Siz Türkler anlaşın, biz ne gün, nereye derseniz oraya geliriz.” derlerdi. Dört beş Anadolu çocuğunu organize etmek, yüzlerce Amerikalıyı organize etmekten daha zordu. Bizde bir de “Ben oraya gitmem ağabey.” veya “Ali gelirse ben gelmem ağabey.” muhabbeti çok yaygındır. Mekân beğenmeyiz, insan beğenmeyiz. Bir yerde beş altı tane bizden insan varsa kesin en az iki tanesi birbirine küstür.

Biraz daha sorumluluk sahibi olan insanlarımız, konuyu da unutmamışlarsa saat 20.00’deki buluşma için saat 19.50’de arayıp “Ben gelmiyorum.” diyorlar ve de tamam ben görevimi yaptım, gelemeyeceğimi bildirdim rahatlığıyla yaşamlarına devam ediyorlar. İyi güzel de o saatteki bir bildirim sanki biraz geç oluyor gibi.
Bir de İstanbul’a özel, korkunç trafikte kıçını kaldırıp dışarı çıkmak istememe sendromu var. İnsanlar gitmek istiyor ama son anda trafiği, şunu, bunu düşündükçe keyifleri kaçıyor. Şimdi bu havada, bu trafikte dışarı çıkılmaz duygusu ağır basmaya başlıyor.

Diyeceksiniz ki “Organizasyon şirketleri bu işi nasıl yapıyor?”. Onlar genelde firmalarla çalıştığı için (firmanın gücüne göre) organizasyona birkaç gün kala firmalardan kesin rakam istiyorlar ve katılım o rakamın altında da olsa paralarını alıyorlar.
Bu işlerden çok canı yanmış ve de mekânlarda gelen ve gelmeyen insanlardan ötürü çok rezil olmuş bir insan olarak Emin, bu işlere artık hayatta bulaşmıyor. Mekânın, şunun, bunun çok önemli olmadığını anlayıp birazcık daha planlı, programlı yaşamayı öğrenebildiğimiz gün, her şey daha güzel olacak. Organizasyon işi zahmetli bir iştir. Bu işi yapanlara yardımcı olup beş yüz kere kıçımızda koşturmadan net cevaplar vermeliyiz. Günümüz insanının artık beş günlük, on günlük planlar yapabiliyor olması lazım diye düşünüyorum.

Bu sabah bütün haftasını planlamış kaç kişi var acaba aramızda?
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…