Toplantı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Toplantı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağustos 2015 Salı

Gezi Listem

Günaydın Dostlar,

Birçok arkadaşımın da bildiği gibi benim bir gezi listem vardır. Görmeyi istediğim yerlerin öncelik sırasına göre bir listesini yaparım. Bu liste bilgisayarda veya bir kâğıt parçasının üzerinde değil, beynimin minicik bir köşesindedir. Minicik bir köşe, diyorum zira bu listeye daha fazla yer ayırırsam bana günlük ihtiyaçlarımı yerine getirebilecek kadar akıl kalmaz.
Bizler meraklı insanlarız, o yüzden siz sormadan ben hemen söyleyeyim; bugün listemin ilk sırasında Norveç Fiyortlarına yapılacak bir gemi turu var. Alaska gemi turu, Avusturalya ziyareti, Kanada tren turu (snow train) ve Buenos Aires gibi yerler de yine listemin ilk sıralarında yer alıyorlar.


Yedi sekiz yıl kadar önce bu listenin en üst sıralarından birinde yer alan mekânlardan bir tanesi de Mısır Piramitleriydi. Özel olarak Piramitler için bir seyahat yapamadım ama bir Coca-Cola toplantısı sırasında öğlen yemeğinde iki saatlik bir kaçamak yaparak 60 derece güneşin altında görme şansım olmuştu.

Hemen belirteyim, gözümde çok daha farklı bir şekilde canlandırdığım için Piramitler benim için bir hayal kırıklığıydı. Açıkçası ben çok etkilenmemiştim. Daha farklı, daha mistik, daha çölün ortasında bir yerlerde olmalarını bekliyordum. En büyük piramidin yanından bakınca biraz ileride Pizza Hut görmek bütün tadımı kaçırdı.

Sabah yazılarımda da defalarca yazdığım gibi ben her şeyin doğal olanını ve doğal gelişenini seviyorum. Piramitlerin dibindeki fast food restoranları benim için o doğallığı bozdu. Daha korumalı bir alanda tutulup dibine kadar restoranlar ve oteller sokulmamalıydı diye düşünüyorum.

Sağ olsunlar, Coca-Cola Mısır bizleri orada gezdirsin diye bu işleri bilen bir kızcağız bulmuştu. Kızın söylediği ilk şey de “Yerel kıyafetlerle yanımıza gelip resim çektirmek isteyenlerden uzak durun.” olmuştu. Resmi çektirip sonra da para istiyorlarmış. “Hele hele deveye binmeye hiç yeltenmeyin, çok büyük para isterler.” diye de ayrıca uyarmıştı.

Her ne kadar uzak durmaya çalışsan da yerliler dibinden hiç ayrılmıyor. Bir tanesi bana “Herkes bu piramitleri bilir ama Mısır’ın her yeri piramit dolu, hatta bunlardan daha da büyükleri var.” demişti. Bu konulardan çok anlamadığım için söyledikleri doğru mudur yoksa bu coğrafyadaki inanların çok gelişmiş olan abartma parametrelerinin bir ürünü müdür o kısmını bilemiyorum.
Büyük piramitler demişken hemen şunu da belirteyim, piramitleri yaptıran amcalar kendi piramitlerini kocaman yaptırmışlar ama kadınlarınkini bit kadar yaptırmışlar. Aradaki farkı görmeniz lazım, komik boyutlarda. Tamam, kendine büyük bir tane yaptırırsın, karına da seninkinin yarısı kadar filan yaptırırsın ama bu amcalar kadınlara kendilerininkinin 1/50’si kadar yaptırmışlar. Amcanın biri kendi doktoruna bir tane yaptırmış, o bile kadınlarınkinin on katından daha büyük.

Piramitler, kesinlikle görülmesi gereken bir tarih ama ben her şeye başka bir gözle baktığım için benim için çok etkileyici değildi. Taşların yanında dururken sanki daha dün oraya konmuş gibi bir hisse kapıldım. Hatta daha da kötüsü istesem oradan bir tanesini çekebilirim, diye düşünmeye başladım. Çekebileceğimden değil ama insana öyle bir his veriyor. Yüksekliğinin 150 metre civarında olduğu söyleniyor ama o da bana çok doğru değilmiş gibi geldi. Piramitlerin şekli, büyüklüğü ve yüksekliği konusunda insanı aldatıyor.

Bugünün bakış açısıyla değil de o günün şartları ile düşündüğünüz zaman kendinizi daha iyi hissediyorsunuz. Kocaman taşların Nil Nehri'nden taşınarak oralara getirilip bu şekilde üst üste konulması hiç de kolay bir iş değil. Keops, denilen en büyük piramidi yapmak için yirmi sene uğraşmışlar. Bizim de Bolu Dağı Tüneli'ni hemen hemen aynı sürede yaptığımızı düşündüğümde acaba işi bunlara mı verseydik diye düşünmeden edemiyorum.

Anladığım kadarıyla bu piramitlerin içine de girmek mümkün ama biz zaman darlığından o işi beceremedik. Bırakın içine girmeyi girilecek yeri bile bulamadık. İşin büyüsü ve mimarlık dehası da burada saklı diye düşünüyorum.
Uzun lafı kısası biraz etkilendim, biraz etkilenmedim. Tipik bir yay ve çok gerçekçi bir insan olarak bazen işin büyüsüyle düşüncelere daldım, bazen de “Yemekte hamburger mi yiyorlardı acaba?” diye düşündüm.

Kim bilir belki de 4 bin yıl önce de yemekte hamburger yiyorlardı.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

26 Haziran 2015 Cuma

Bıçakladığımız Zaman Ayıp Oluyor

Günaydın Dostlar,

Dönüşümlü olarak yapılan satınalma yöneticileri toplantısına ev sahipliği yapma sırası Güney Afrika’ya gelmişti. Onlar da toplantıyı Cape Town’da yapacaklarını belirttiler. Johannesburg’a da uğrayan uzun bir uçak yolculuğunun ardından öğleden sonra saat 15.00 gibi Cape Town’a vardım ve şehrin en güzel noktalarından biri olan marina bölgesine çok yakın bir yerde güzel bir otele yerleştim.
Bu tip toplantılarda sabahtan akşama kadar toplantı yapar, sonra da aynı grupla akşam yemeğine gidersiniz. Toplantı bittiğinde (üç dört gün) artık herkes herkesle akraba olmuş, birbirlerinin yün don ölçüsüne kadar öğrenmiştir.


Hadi gündüzü bir şekilde geçirirsiniz ama akşam yemeğindeki boş sohbetler daha da sıkıcıdır. “Türkiye’de kışın hava soğuk olur mu?” sorusundan tutun da “Irak, Türkiye’ye tam olarak ne kadar yakın?” sorusuna kadar bütün gece her türlü saçma sapan soruya cevap vermek zorunda kalırsınız. Türkiye’de kar yağıp yağmadığından sana ne be güzel kardeşim. Gidip çadır mı kuracaksın?

Sohbet etmeyi severim ama bu tip sohbet yaratmaya yönelik sorular da beni çok sıkar. Ne derim her zaman? Her şeyin doğal gelişeni güzeldir. Bırak da huzur içinde yemeğimi yiyeyim, şarabımı içeyim. Ne yapacaksın benim ülkenin nüfusunu? Mukayese tablosu mu hazırlayacaksın?

Bu yemeklerin bir diğer özelliği de uzun sürmeleridir. Bitmek bilmezler. Yemek beleş olduğu için herkes normal hayatında yemediği, içmediği her şeyi yemeye, içmeye kalkar. Kahvesi, tatlısı, purosu derken yemek uzar da uzar. Yemek uzadıkça da Emin’e sıkıntı basar. Bitse de gitsem yastığıma kavuşsam diye beklemeye başlarım.
Sağ olsunlar, Cape Town’da da marina bölgesinde güzel bir restorana bizi yemeğe götürdüler ama güzel Güney Afrika şaraplarının eşliğinde yemek uzadı da uzadı. İşin komik tarafı sadece ben değil birçok insan uzayan yemekten sıkılmaya başladı. Otel hemen hemen bir km kadar uzaklıkta ve yemek yediğimiz yerden görünüyor ama yine de gelirken otobüsle gelmiştik.
Otobüsün geleceği yok, insanlar da yerleştikçe yerleşiyor. Baktık olacak gibi değil on kişi kadarlık bir grup biz ayaklandık ve yürüyerek otele gitmeye karar verdik. Kalkanların hepsi Meksika, Brezilya, Yunanistan, İspanya gibi sıcak bölge vatandaşlarıydı. Kuzey Avrupalı veya Amerikalı hayatta böyle bir riske girmez. Sabaha kadar otobüsü beklerler ama yine de yürüyerek gitmezler. İnsanların gitmeyin ısrarlarına rağmen başladık yürümeye.

Daha yolun yarısını bile gitmemiştik ki etrafımızda on beş tane yirmi yaşlarında çocuk beliriverdi. Ne mi istiyorlar? Tabii ki para istiyorlar. Sürekli konuşuyorlar, bizim gruptan bazıları da sürekli onlara cevap veriyorlardı. Yaptığımız en akıllı iş de sürekli yürümek oldu. Biraz daha ilerleyince gruba üç dört tane daha yaşları daha büyük olan (yirmi beş civarı) çocuklar katıldı.

Evet, belirli bir risk var ama attığımız her adımda da otele biraz daha yaklaşıyoruz. Sıcak ülkelerin insanları olduğumuz için de herkesin üstünde garip bir rahatlık var. Sonradan gelen büyük çocuklardan biri çok nazik bir şekilde konuşmaya başladı.

Adam o kadar nazik konuşuyor ki sanırsın ki turist rehberi. Şimdi düşünüyorum da bizleri sokakta görünce onlarda inanamamıştır. Akşam hediyesi gibi bir şeydi herhalde onlar için. Çocuk o kadar nazik bir dille neden onlara para vermemiz gerektiğini izah ediyor ki üç dakika daha konuşsaydı ikna olacaktık ama zamanı yetmedi.

Otele iyice yaklaştığımız bir nokta da, “İyilikle istediğimiz zaman vermiyorsunuz, sonra bıçakladığımız zaman ayıp oluyor.” dedi. “Kesinlikle çok ayıp olur. Ayrıca siz bir turist ülkesisiniz, misafirlere bu tip bir muameleyi sizlere hiç yakıştıramam.” dediğimi hatırlıyorum. Bu lafa bizim gruptakiler çocuklardan daha fazla bunadılar. Herkes şaşkın şaşkın birbirine bakarken çocuklar otelin köşesindeki sokaktan öbür tarafa doğru gitmeye başladılar ve mucize kilometredeki yolculuğumuz da kazasız belasız sona ermiş oldu.
Ne öğrendik bu olaydan? Bu tip yerlerde akşam akşam sokaklarda yürümenin çok iyi bir fikir olmadığını öğrendik, diyeceğim ama onu zaten biliyorduk. Orta Amerika, Güney Amerika, Asya ve Afrika’da bu tip tehlikeli ülkelerden çok var.

Bence buradan çıkarmamız gereken ders, “İş yemeklerinin çok uzatılmaması gerektiği.” konusudur. Her gün on beş saat aynı insanlarla sohbet eden katılımcılar, sonunda bunalıp kendilerini tehlikeli sokaklara atıyorlar.
Allah hepimizi tehlikeli sokaklardan uzak tutsun.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

9 Mayıs 2014 Cuma

Cadde'de Birileri Var

Günaydın dostlar...

Arkadaşlarım bana sık sık sorarlar, “Kimdir günün her saati Cadde'de olan insanlar?” diye. Ben de her zaman, “Bilmiyorum” diye cevap veririm. Düşündüm de, doğru söylüyorlar, günün hangi saatinde bakarsanız bakın, Cadde'de her zaman birileri var. Bu yağmurlu, karanlık sabahta bile Cadde boş değil. Araç trafiği zaten her daim yoğun olan Bağdat Caddesi'nde, sabah saatlerinde daha az olan yaya trafiği, genelde öğlen saatlerinde artar, 13.30–15.30 arası tekrardan biraz azalır ve akşama doğru tavan yapar.


Hafta arası günlerde bile Bağdat Caddesi’nde her zaman birileri var. Tıklım tıklım dolu olmasa da, kahvelerde, restoranlarda her zaman bir doluluk vardır. İnsanlar bir yerlerde çalışırken, Bağdat Caddesi’nde bambaşka bir hayat devam ediyor. Cadde üzerinde o kadar çok iş yeri ve ticarethane var ki, bunların çalışanları birbirlerine misafirliğe gitseler zaten ciddi bir kalabalık oluşturuyorlar.

“Kimdir bu insanlar, bu insanların işi, gücü yok mudur, neden günün bu saatinde burada oturuyorlar?” diye merak ediyor herkes. Ben de “Onlar emekli olmuşlardır her halde” diye düşünüyorum ama baktığınız zaman, yaşları da pek emekli olacak yaşı tutmuyor gibi sanki. Tabi emekli teyzeler, amcalar da Cadde'de buluşup yemekler yiyip, bir şeyler içiyorlardır ama sayıları çok değil. Cadde'de genelde görmeye alışık olduğumuz insanlar, öğrenci olamayacak kadar büyük ve emekli olamayacak kadar küçük kişiler.

Bazıları da diyor ki” Bunlar eşleri çalışan kadınlar”, bu saptama belli bir grup için doğru olabilir ama Cadde'de çok fazla erkek de var. O zaman onlara da, “Eşleri çalışan erkeler” mi dememiz gerekiyor. Tabi izinli olan insanları da, unutmamamız lazım.

Günün her saati Cadde'de olanların büyük bir yüzdesi kadınlar ve genç kızlar. Muhtemelen bunların arasında liseyi bitirip, bir üniversite kazanamayanlar da çoğunluktadır. Bir de her gün orada, burada takılıp Cadde'de kuş uçsa haberi olan tipler var. Eskiden evlerde yapılan günler, altın toplantıları vs. artık Cadde'ye kaydı. Evlerde bu işlerle uğraşmak kolay değil, hazırlanması bir dert, arkasından toplanması ayrı bir dert. Cadde'de bir kafede, restoranda buluştun mu; ne kek, pasta yapma derdin oluyor, ne de arkalarından ev temizleme derdin oluyor.

Neden hafta arası günlerde bile, günün her saati Cadde böyle kalabalık? Sebebi çok basit, burası bir memur şehri değil ve kendi işi olan insan sayısı çok fazla. Kendi işin olunca da, memur gibi, işçi gibi her gün, her saat işe gitmen veya işte olman gerekmiyor. Bu arkadaşlar maaşlı çalışan insanlara nazaran daha esnek davranabiliyorlar. Canı isteyen 3-4 saat öğlen yemeği arası alabiliyor veya o gün işe hiç gitmeyebiliyor.

Günün her saatinde, Cadde'de okulu asan öğrencilere de rastlayabilirsiniz. Okulu asıp, takılmak için ideal bir konu mu vardır. Tanıdık birilerine yakalanma ihtimaliniz biraz fazla ama olsun, okulu asan insan o kadarcık riski de göze alır zaten.

Bir diğer nedeni de, Bağdat Caddesi'nin bir piyasa, bir gezme yeri olmasıdır. Başka semtlerde yaşayan çok fazla ziyaretçi restoranlara gitmek, kafelerde oturmak, alışveriş yapmak, hatta bazen sadece dolaşmak için, Bağdat Caddesi'ne gelir.
Birçok meşhur alışveriş merkezi, hafta arasını bomboş geçirirken, Bağdat Caddesi her zaman doludur. Bu durum her zaman da böyle olmuştur. Burada, bakkala da gidebilirsin, hipermarkete de, türkü bara da, operaya da, Türkiye’nin en büyük takımının maçlarını da izleyebilirsin, Göksel Arsoy’un filmlerini de...

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

17 Mart 2014 Pazartesi

Organizasyon İşini Ben Hallederim

Günaydın Dostlar,

“Organizasyon işini ben hallederim.” diyorsun ama halledemezsin be güzel kardeşim! Bu coğrafyada kimse bu işi halledemez. Kimse organizasyon yapmaya niyetlenmez, genelde de yapana da yardımcı olmaz. Düğün, yemek, toplantı hiç fark etmez; hepsinde durum aynıdır.
Her birimiz ayrı bir şark kurnazı olan bizler, senin doğru dürüst bir organizasyon yapmana hayatta izin vermeyiz.

Hayatımın çok uzun bir bölümü Amerika’da geçtiği için doğal olarak böyle bir konu gündeme geldiğinde hemen Amerika’daki durumu düşünüyorum, orada bu işler nasıl yürüyordu diye.
 
Bu organizasyon işi Amerika’da nasıl mı yürüyor? Hemen anlatayım. İnsanları davet edersin, ne kadar önceden davet etmiş olursan ol, onlar da o gün müsaitlerse ve de gelmek istiyorlarsa “Tamam, ben geliyorum.” derler, takvimlerine işlerler ve davet günü kafalarına saksı düşmediği müddetçe de gelirler. Kesinlikle bir daha aramana veya onların seni aramasına gerek yoktur. “Gün yaklaştıkça tekrar konuşuruz.” gibi bir muhabbet de yoktur. Sen de gideceğiniz mekânı ayarlarsın, katılımcı sayısını bildirirsin ve olay biter. Allah göstermesin bir sağlık sorunu filan çıkarsa da onu da zaten hemen bildirirler.
Amerika böyle. Peki, bizim güzel ülkemizde bu iş nasıl yürüyor?
 
İnsanları ararsın ve daha toplantı gününe çok zaman varsa “Ağabey ben şimdi yirmi gün önceden nereden bileyim müsait olup olmayacağımı.” derler. “Dolu musun o gün?” dersin, “Yok değilim de her an her şey olabilir.” der. Onun burada kastettiği “her şey” hastalık durumu filan değil. Demek istiyor ki daha iyi bir toplantı, yemek bir şey çıkabilir; ben neden şimdiden yirmi gün önceden taahhüt altına gireyim. Kurnaz milletiz ya her türlü seçeneği açık tutacak.
 
Bir başka grup “Belli olmaz.” der. Burada da yine zihniyet yukarıdaki ile aynıdır. Neden şimdi bu günden kısmetimi kapatayım? Belki beni üç aydır yemeğe davet etmesini beklediğim adam/kadın yemeğe çağırabilir, sonra bu tarafı son anda iptal etmek zorunda kalırım, o yüzden açık bir kapı bırakayım.
 
Bazıları da “Ben doluyum gelemem.” der ama bu kesinlikle gelmeyeceği anlamına gelmez. Bizde bir de “Kim geliyor?” muhabbeti olduğu için kimin geldiğine bağlı olarak planlar her an değişebilir. “Eski okul arkadaşları cuma akşamı buluşuyoruz.” dersin, adamın ilk lafı “Kim geliyor?” olur. Daha kimin geleceğini öğrenmeden cevap vermek için erkendir. Kimin geldiğini bilmeden gidersen yanında oturmakla havanın kaçacağı veya küs olduğun insanlarla baş başa kalabilirsin. Her zaman böyle başkaları ile alakalı bir yaşam tarzımız olduğu için kimin gelip gelmeyeceği çok önemlidir bizim için. Buluşup gidelim de tanımadığımız veya istemediğimiz insanların yanına oturmayalım taktiği de çok kullanılan yaygın bir taktiktir. Genelde ikinci rakılar bitene kadar da kimse masadaki yerini pek değiştirmez.

Bazıları hiç cevap vermez. En havalı grup bunlardır. Organizasyonu cevap verecek kadar bile değerli bulmayanlar bu gruba girerler.
Şimdi yirmi gün önceden bu ülkede kimseden net bir cevap alamayacağını biliyorsun ya bu sefer de buluşmaya üç beş gün kala ararsın ve “Ağabey son dakikada mı aranır?” cevabı alırsın. “Bütün planlar yapılmış, son dakikada ben aranıyorum.” diye bir de sitem yersin.
 
Tabii bu arada şöyle de bir durum var ki ne “Geleceğim.” diyenin geleceğine inanabilirsin ne de “Gelmeyeceğim.” diyenin gelmeyeceğine. Buluşma günü yaklaştıkça insanları tekrar tekrar arayıp yeniden teyit alman gerekir. On gün önce sana “Geleceğim.” diyen birisi, çoktan konuyu unutmuş bile olabilir. Bütün bu tekrar tekrar sormalarına rağmen büyük gün geldiğinde yine de her şey olabilir. Sana on üç saat önce “Geleceğim.” demiş olan insanlar büyük bir rahatlıkla gelmeyebilirler. Mekâna söylediğin sayının yarısı geldiği için rezil de olabilirsin, söylediğinin iki misli de gelebilir. Bu gibi nedenlerden dolayı (Anadolu Yakası’nda hiç duymadım ama) İstanbul Beyoğlu’ndaki bazı meyhaneler önceden parayı havale etmeden rezervasyon yapmıyorlar. Bazıları da gelmeyen sandalyelerin parasını isteyebiliyorlar.
 
Amerika’da yaşarken birçok Amerikalının ve dört beş bizim arkadaşın katılacağı organizasyonlar yapmaya çalışırdık ve Amerikalılar bize “Siz Türkler anlaşın, biz ne gün, nereye derseniz oraya geliriz.” derlerdi. Dört beş Anadolu çocuğunu organize etmek, yüzlerce Amerikalıyı organize etmekten daha zordu. Bizde bir de “Ben oraya gitmem ağabey.” veya “Ali gelirse ben gelmem ağabey.” muhabbeti çok yaygındır. Mekân beğenmeyiz, insan beğenmeyiz. Bir yerde beş altı tane bizden insan varsa kesin en az iki tanesi birbirine küstür.

Biraz daha sorumluluk sahibi olan insanlarımız, konuyu da unutmamışlarsa saat 20.00’deki buluşma için saat 19.50’de arayıp “Ben gelmiyorum.” diyorlar ve de tamam ben görevimi yaptım, gelemeyeceğimi bildirdim rahatlığıyla yaşamlarına devam ediyorlar. İyi güzel de o saatteki bir bildirim sanki biraz geç oluyor gibi.
Bir de İstanbul’a özel, korkunç trafikte kıçını kaldırıp dışarı çıkmak istememe sendromu var. İnsanlar gitmek istiyor ama son anda trafiği, şunu, bunu düşündükçe keyifleri kaçıyor. Şimdi bu havada, bu trafikte dışarı çıkılmaz duygusu ağır basmaya başlıyor.

Diyeceksiniz ki “Organizasyon şirketleri bu işi nasıl yapıyor?”. Onlar genelde firmalarla çalıştığı için (firmanın gücüne göre) organizasyona birkaç gün kala firmalardan kesin rakam istiyorlar ve katılım o rakamın altında da olsa paralarını alıyorlar.
Bu işlerden çok canı yanmış ve de mekânlarda gelen ve gelmeyen insanlardan ötürü çok rezil olmuş bir insan olarak Emin, bu işlere artık hayatta bulaşmıyor. Mekânın, şunun, bunun çok önemli olmadığını anlayıp birazcık daha planlı, programlı yaşamayı öğrenebildiğimiz gün, her şey daha güzel olacak. Organizasyon işi zahmetli bir iştir. Bu işi yapanlara yardımcı olup beş yüz kere kıçımızda koşturmadan net cevaplar vermeliyiz. Günümüz insanının artık beş günlük, on günlük planlar yapabiliyor olması lazım diye düşünüyorum.

Bu sabah bütün haftasını planlamış kaç kişi var acaba aramızda?
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…