Dağlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dağlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mart 2020 Cuma

Dağlar Çöktü Dereler Taştı...

Günaydın dostlar…

Trenleri çok sevdiğimi artık bilmeyen kalmadı. Oyuncak olanını da, oyuncak olmayanını da çok severim. Bu nedenden dolayı da, iki hafta önce Ankara’ya yine trenle gittim.
İlk defa Bostancı’dan binerek gittim. Bu bölgede yaşayan insanlar için büyük kolaylık olmuş. Pendik’e gitme konusunun ortadan kalkması, işi bir nebze de olsa daha kullanışlı hale getirmiş. Dönüşte Pendik İstasyounu’nda dakikalarca taksi beklemek, Pendik aktarmalı Ankara yolculuğunun en sıkıntılı taraflarından biriydi.


Gittim gitmesine de; dağlar çöktü, dereler taştı, çiçekler açtı, arılar soktu gibi bin bir türlü nedenle tren bir türlü gidemiyor. Bütün bu ufak tefek sorunlar ortadan kaldırılsa tren en az bir saat daha hızlı gider.

Trenimizin adı Yüksek Hızlı Tren olsa da, bu trenden hızlı bir tren olarak bahsetmek hiç içimden gelmiyor. Benim gözümde YHT’nin açılımı Yolu Olmayan Hüzünlü Tren şeklindedir. Yolu olsa gidecek zavallı tren ama ne yazık ki doğru dürüst bir yolu yok. Otobüsle aynı süre içinde gidilen bir mesafe benim için hızlı filan değildir. Avrupa’nın birçok ülkesinde trenler saatte 300 km’nin üzerinde hız yapıyorlar.

Hızlı gitmekten söz ederken, güzel bir de adım atılmış. Gördüğüm kadarıyla, peronlarda sigara içmek yasak edilmiş. Eski günlerde her istasyonda trenin yarısı sigara içmek için aşağıya iniyordu. Artık kimse inmediğine göre kesin yasak edilmiştir. Yolcuların ve sigara içenlerin geri binmesi her istasyonda treni bir-iki dakika geciktiriyordu.

Bizim milletin yasak dinlemeyeceğini bilen yetkililer bir de anons yapıyorlar. Tren istasyona yaklaşırken, “Trenimiz bu istasyonda sadece bir dakika duracaktır” diyorlar. Bunun anlamı da, bakın aşağıya inmeyin burada kalırsınız demek oluyor.

Trenin hizmete açıldığı ilk günden beri kullanılamayan çok fazla tünel ve köprü var. Kiminin üzerine dağ çökmüş, kimilerinin de başka nedenleri var. Bunların tek tek çözülmesi ve trenin daha hızlı gitmesinin sağlanması gerekiyor. Dağın etrafından oyuncak tren hattı gibi tek şerit bir hat geçirmekle bu işler çözülmüyor.
1960’lı yıllarda (sadece tek hat olduğu için) Boğaziçi Ekspresi bazı istasyonlarda karşıdan gelen trenleri beklerdi. Bugün de pek bir şey değişmemiş. Tek hat olan bazı bölgelerde tren halen karşıdan gelen treni bekliyor. Hızlı tren hattı çift hat olarak yapıldı diye biliyorduk, bazı bölgeler neden tek hat anlayamadım. Gebze-İstanbul arası tek hat ama o konuda zaten şu anda yapılacak bir şey yok. Apartmanlar o kadar rayların dibindeki, elinizi uzatsanız balkonlardaki çiçekleri sulayabilirsiniz.
Bazı yerlerde de çift hat var ama sadece bir tanesi kullanılıyor. Öbür hat neden kullanılmıyor veya kullanılamıyor bu konuda hiçbir bilgi yok. Tren geliş hattına geçerek bir müddet oradan gidiyor.

Büyük paralar harcanarak bu işlerin düzeltilmesinin mümkün olmadığını biliyorum. Ben radikal değişikliklerden vazgeçtim, her sene ufak iyileştirmeler yapılmasının peşindeyim.

İşin komik tarafı, bu kadar sıkıntısı olan ve de otobüsle aynı sürede giden trende yer de bulunmuyor. Bir hafta önceden biletinizi almanız gerekiyor. Umarım sevgili TCDD’miz trenlerdeki vagon sayısını arttırır. Bu kadar uzun bir yol için 5,5 vagon çok az. Geçen hafta Almanya’dan döndüm, oradaki uzun yol trenleri genelde 12 vagon. On iki olmasa da, bizde de şu anda sekiz olabilir.
İyileştirmeler bu yolculuğu daha hızlı ve daha keyifli bir hale getirecektir. Yeteri kadar bagaj yeri olmamasını bile dert etmiyorum. Bizler düzensizliğe ve kargaşaya alışık insanlarız, kapının önüne yığılmış bagajlarla seyahat edebiliriz. Abartılacak bir şey yok, ineceğimiz zaman kenara iteriz.

Bir takım sıkıntıları olsa da, trenle seyahat etmek bana yine de çok cazip geliyor. Havaalanlarına girip çıkmanın büyük bir eziyete dönüştüğü günlerde, tren benim için halen ilk tercih.
Allah Baba hepimizi dağların çökmesinden, derelerin taşmasından korusun.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

25 Ağustos 2015 Salı

11 Yılda 1 Şehir...

Günaydın dostlar.

Eski bakan amcalarımızdan biri, Artvin’de yaşanan sel felaketinin nedenini, “havaların çok sıcak gitmesi” olarak açıkladı. Sevgili bakan amca sana bir şey diyeceğim; yaz aylarında her zaman havalar sıcak gider.
Artvin, Rize, Trabzon, Giresun ve Ordu; ben doğduğum günden beri sel felaketlerinden yakasını kurtaramamış beş ayrı vilayetimiz. Bunların arasına Samsun’u da katabiliriz ama genelde sel baskınları belirttiğimiz bu beş şehirde oluyor.


Ben de bir Giresunlu olarak, artık bu şehirlerin yapısını çok iyi biliyorum. Nedir yapısı? Arkada dağlar, ortada daracık bir alan, diğer tarafta da deniz. Bütün iller ve ilçelerde bu daracık alanda kurulmuş durumda. Peki, ne tarafa doğru büyüyorlar? Dağlara doğru. Dağların alt eteklerine, hatta bazı yerlerde ortalarına kadar beton dökülmüş durumda.

En önemli noktayı söylemeyi unuttum. Sahilde yolun hemen yanında da (deniz manzaralı) birbirine bitişik olarak inşa edilmiş on katlı apartmanlar var. Bu apartmanların arkasında kalan yapılar, dağlar ve Çin Seddi arasında sıkışmış durumda.

Bir dağa, tepeye çıkıp da aşağıya baktığınız zaman, etrafın ne kadar çirkin olduğunu bütün çıplaklığı ile görebiliyorsunuz. Her yöne yapılmış şekilsiz yapılar ve estetikten yoksun inşaat zihniyeti her yerde olduğu gibi bu bölgemizde de bütün doğal güzelliklerin içine etmiş. Çocukluğumuzda gördüğümüz “Yeşil Karadeniz” artık bir efsane olarak kalmış.

Bütün bu çirkin evler, apartmanlar yapılmış da, bunlara uygun altyapı da yapılmış mı? Tabi ki yapılmamış. Her yağmur çiselediğinde senin başkentini bile sel basarken, zavallı Doğu Karadenizliler ne yapsın? Bu yöne yönelik bir gram iyileştirme yapılmadığı gibi zaman içinde artan nüfus ve çarpık yapılaşma ile durum daha da vahim bir hal aldı. Koca ülkede bir tane altyapısı düzgün şehrimiz yok. Bütün paralar pazarlama değeri yüksek çalışmalar için harcanıyor.

Yağmur yağar, dağlardan aşağıya seller akar ve önüne ne gelirse hepsini denize sürükler. Ben doğduğumdan beri hiç değişmeyen senaryo budur. Doğu Karadeniz’de bir yerleri sel basmadan bir seneyi tamamlayamayız. Her sene insanlar ölür ve muazzam bir maddi hasar oluşur ama bir gram bir önlem alınmaz.
Yukarıda da belirttiğim gibi bu bölgedeki 5 şehirden ve 55 yıldır hiç değişmeyen bir senaryodan bahsediyoruz. Her 11 yılda bir şehir düzeltilmiş olsaydı, bugüne kadar 5’i de düzelmiş olurdu. Koskoca bir devlet 11 yılda ufak bir şehrin altyapısını düzeltemez mi? Yağmur sularının tepelerden aşağıya uygun yer altı tünelleri içinden akması sağlanamaz mı?
Arkadaşlar 55 yıldan bahsediyoruz. Bu da benim bildiğim süre. Eminim durum son 550 yıldır da aynıdır.
Doğal yapısı zaten sel sularının dağlardan aşağıya akmasına çok müsait olan bir bölgenin bir de çarpık yapılarla daha fazla içine eder ve de iklimsel dengesini bozarsanız, sonuç da kaçınılmaz olur.

Geçen gün bu sayfamda, İstanbul’un, betonlaştırma yarışı altında içine edilmiş bir resmini paylaşmıştım. Bu şehirlerde de durum çok farklı değil. Genel de hepsinde korkunç çirkin bir görüntü var. Doğaya uygun bir yapılaşmayla bir cennete dönebilecek olan bir bölge umursamazlığımız ve estetik anlayışımız olmaması yüzünden bu hale gelmiş durumda.

Hiçbir konuda içimizde artistik değerler yok ki, yapılaşma konusunda olsun. Bizim için önemli olan paradır, gerisi de detaydır. Ev mi istiyorsun? Al sana ev. Çevre ile bir bütün olarak güzel görünmesini ne yapacaksın. Isınıyorsa, damı da akmıyorsa, gir içine otur. İşte bu kadar basit.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…