Gözyaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gözyaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Kasım 2016 Perşembe

Hiç Görmediğimiz Bir Aşk

Günaydın Dostlar,

Bugüne kadar hiç görülmemiş bir aşk görmek istiyorum. Paramparça, minicik aşkların birleştirilmiş halini değil; bağımsız, daha önceki hiçbir aşka benzemeyen, kocaman, yekpare bir aşk görmek istiyorum.

Çok mu fazla bir şey istiyorum? Geçmişin milyon kere yaşanmış aşklarına benzemeyen bir duygu ve tek başına bir aşk istemek, çok mu yanlıştır?



Bakmadan görülen, konuşmadan duyulan, dokunmadan elini, yüreğini yakan bir aşk istiyorum. Mecnun bile duyduğu zaman, “Ne aşkmış be kardeşim!” demeli.

Benim istediğim aşkta birinin zengin, birinin fakir olmasına da gerek yok. İkisi de her gün işine giden, ayağını yorganına göre uzatan, orta halli insanlar. Akşam olunca istedikleri yere uzatabilirler ama gün içinde yorganın sınırlarını geçmiyorlar. Hayatın içinden, sokaktan, gerçekten bir aşk olsun. Türkan Şoray aşkı istemiyorum. Biri Marmara’nın bir ucunda olsun, diğeri Boğaz’ın öbür ucunda. Aşkları ile dağları değil, trafiği delsinler. Dört vasıta ile gidip beş vasıta ile geri dönsünler.

Yapmacık ağlamaların sular altında bıraktığı bir aşk da görmek istemiyorum. O kadar büyük bir aşk olmalı ki ağlarken her an yüreğimizin yarısı gözyaşlarından süzülüp dışarı çıkacakmış gibi hissetmeliyiz. Kaldırım kenarlarında akan gözyaşlarında çocuklar kâğıttan kalpler yüzdürmeliler.

Kalplere sığmayan, dudakları yakan, gözleri nemlendiren bu aşk, bu dünyada yaşanmalı. Jüpiter’de yaşanıyormuş hissine kapılmamalıyız. Onu ne kadar çok sevdiğini düşündüğün zaman, miden bir garip olmalı; yaşam fonksiyonlarının düzeni bozulmalı. Kendini her an onun kokusunu alıyormuşsun gibi hissetmelisin. Dünyanın öbür ucuna da gitsen onun kokusu her zaman seninle gelmeli.

Gerçek bir aşk olmalı. Aşkından gebermelisin ama sabah yine de işine gidip güncel konularla uğraşmalısın. Aklının yarısı işinde olmayabilir ama olsun, hayatın gerçekleri böyle bir şey. Sen aşkından ölüyorsun diye kimse sana “İşe gelme.” demez.

Masanın yanına gelenler tabii ki aşkın değil ama senin gördüğün onun gözleri, onun saçları, onun dudakları, onun kırmızı kazağı. Her zamanki gibi aldığın koku onun kokusu. Senin kalbin bu kadar yükselmişken petrol fiyatları yükselse ne olur, yükselmese ne olur. Dünyanın bütün petrolünü onun bir tek saç teline değişebilir misin?

Evet, böyle bir aşk istiyorum. Eskinin yamalı aşklarından çok sıkıldım. Sabah sabah kocaman bir aşk da nereden çıktı? Nereden çıkacak, hayatın içinden çıktı. Sokaktan çıktı, yaşamdan çıktı, gördüklerimizden çıktı, duyduklarımızdan çıktı. Fabrikalarda imal edilen, menfaat mayalı tek tip aşklardan çıktı.

Biraz Belgin Doruk’tan çıktı, biraz da Hale Soygazi’den. En fazla da Filiz Akın’dan çıktı. Onun su gibi zarif güzelliğinden çıktı. Bazı insanlar doğuştan zariftirler. Büyük sıkıntılarla boğuşsalar da hayatlarının son gününe kadar da hep zarif yaşarlar.

Ben, her konunun kişiye özel olması gerektiğini düşünen bir insanım. Bakkaldan ekmek bile alıyorsan senin ekmek alışın sana özel olmalı. Aşklar için de öyle. Aşkın büyüsü, özelliği, güzelliği hepsi diğer aşklardan farklı olmalı. En başta da muhteşem bir heyecanı olmalı. Heyecandan sık sık iştahın kaçmalı. Uyku zaten yok. Her buluşmaya koşarak gitmelisin. Zaman öyle bir geçmeli ki “Keşke günler daha uzun olsa.” diye düşünmelisin.

Kimi baş başa şarap içmek ister, kimi kavun suyu. Hiç sorun değil. Konu ne olursa olsun yaşananlar, arzular, hissedilenler, gözyaşları, gülümsemeler hepsi farklı olmalı. İster dizilerde olsun, ister sokakta. Ben artık aynı tip aşklardan çok sıkıldım.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…


29 Haziran 2016 Çarşamba

Karanlık İstanbul...

Günaydın dostlar…

Çok kötü bir geceden sonra zor bir sabaha uyandık. Amerikan Konsolosluğu ne zaman bir açıklama yapsa 24 saat geçmeden muhakkak bir terör saldırısı yaşıyoruz.
Amerikalılara sorduğunuz zaman, “Biz bu bilgileri Türk yetkililerden alıyoruz” diyorlar. Bu bilgi bizimkilerden geliyorsa, böyle bir bilginin ışığı altında havaalanı gibi önemli ve kalabalık noktalarda güvenlik önlemlerinin biraz daha arttırılması gerekmez miydi?


Herkes aynı soruyu soruyor. “Bu kadar korunaklı bir noktaya bu teröristler nasıl girdi?”. Dostlar, havaalanları korunaklı filan değil. İsteyen herkes, tesadüfen havaalanı bahçe kapısında yakalanmazsa bu noktalara kadar girebilir.

Ne yazık ki işin doğasından dolayı havaalanı bahçesine giren her aracı aramak mümkün değil. Bunu yapmaya kalksalar araç kuyrukları İzmit’e kadar uzanır. Hepimiz söylenir, şikâyet ederiz. Hemen şunu da belirteyim; dünyanın hiçbir yerinde de böyle bir uygulama yok. Her gün yüz binlerce insanın girdiği bir kapıda böyle bir uygulama yapamazsınız.

Ne yapabilirsiniz? Şu anda da yapıldığı gibi şüphelendiğiniz araçları ve/veya bir istihbarat aldığınız araçları arayabilirsiniz. Ek olarak ne yapabilirsiniz? Bu gibi hassas günlerde bu tip aramaların sıklığını biraz daha arttırabilirsiniz.
Savaş yıllarında Irak’a gittiğimiz dönemlerde, havaalanı araması binanın çok dışında, bahçe girişinde başlıyordu ve çok uzun sürüyordu. O günlerde günde 1-2 uçak gelip gittiği için bu durum çok fazla sorun yaratmıyordu ama eminim bugünlerde onlar da bu uygulamadan vazgeçmişlerdir.
Bahçe kapısından yakalanmadan geçenler, başka hiçbir engelle karşılaşmadan bina girişlerindeki arama noktalarına kadar gidebilirler. Bu hainler de aynen onu yapmışlar. Arama noktasına kadar girip orada ateş açmaya başlamışlar. Yaşanan kayıpların birçoğu da bu noktalarda gerçekleşmiş.

Bilmiyorum doğru mu ama otoparkta da bir patlama olduğundan söz ediliyor. Otoparklar zaten tamamen Allah’a emanet. İşlerin sorunsuz bir şekilde yürüyebilmesi için, başka da şansımız yok. Evimize hırsız girdiğinde benim kızlar, kapıyı üreten firma yetkilisine, “Hiçbir hırsızın giremeyeceği bir kapı üretilemez mi?” diye sormuşlardı. Adamcağız da, “Tabi ki üretilebilir ama o zaman siz de giremezsiniz” demişti. İşte işin püf noktası da bu noktada kilitleniyor.

“Ben çok sorun yaşamadan, saatlerce sıralarda beklemeden içeriye girebileyim ama teröristler giremesin” dediğimiz zaman hiçbir zaman eşitlenmesi mümkün olmayan bir denklem yaratmış oluyorsunuz.
Sorumluluğu başka bir gruba yüklemek istemiyorum ama taksici arkadaşların da sokaktaki insanlara göre daha uyanık olmaları gerektiğine inanıyorum. Bu işin doğası bunu gerektiriyor. Nasıl ki bir polis, bir güvenlik uzmanı, bir bekçi benden daha uyanık olmak zorundaysa, taksiciler de aynı şekilde olmak durumundalar diye düşünüyorum.

Ekmek parası peşinde koşan insanların, bir de “kim terörist, kim değil” oyunu oynamalarının çok kolay olmadığını çok iyi biliyorum ama gün içinde binlerce çeşit insanla uğraşan insanların bu konu da benden daha başarılı bir uzman olacaklarına inanıyorum.

Şu anda detaylarını bilemiyorum ama güvenlik kuvvetleri ile yapılacak gizli bir anlaşma neticesinde şüphelendikleri yolcuların bir şekilde aranmalarını sağlayabilirler.

Dostlarım, zor günlerden geçiyoruz. Terör örgütlerinin köşe kapmaca oynadığı topraklarda, her sokağa çıkışımız bir kumar. İster havaalanı olsun, ister alışveriş merkezi, ister başka bir yer; kalabalık yerler her zaman terör örgütleri için cazibe merkezi olmuşlardır.
Peki, ne yapacağız? Mutsuzuz, üzüntülüyüz ama korkup evlerimize sinemeyiz. Bu günler, cesur olma, birlik olma günleridir. Bu acılar elbet bir gün bitecek. Bugün İstanbul çok karanlık, çok üzgün bir sabaha uyandı. Son çıkışı olduğunu bilmeyen insanlar yine evine dönemedi.

Yüzlerce evde yine acı var, gözyaşı var, ağlayan çocuklar var. Allah bir daha böyle acı günler göstermesin. Kaybettiğimiz bütün kardeşlerimizin mekânı cennet olsun…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

7 Mayıs 2016 Cumartesi

İki Adım Geri At...

Günaydın dostlar…

Amerikalıların çok sevdiğim bir lafı vardır. Biraz terbiyesiz bir laf ama yine de paylaşacağım. “Sen, beni bir kere şey yaparsan senin kabahatindir, iki kere şey yaparsan benim kabahatimdir” diyorlar…
O kadar doğru bir laf ki; her insanın başına beklemediği bir anda bir şeyler gelebilir ama bile bile aynı şeyin bir kere daha olmasına izin verirsek, o zaman kabahat bizimdir. Tabi ki, hayatın akışı bu kadar net yürümüyor. Bilerek aynı hataları 3 kere, 5 kere hiç mi yapmıyoruz? Ne yazık ki yapıyoruz hem de defalarca…


Bizim çocukluğumuzda, I-Pad vardı da biz mi oynamadık? Vallahi yoktu. Olmadığı için de, biz de lastikten sapan yapıp birbirimize taş atarak, savaşlar yapıyorduk. Bu taşlardan bir tanesi karşıdaki çocukların kafasına, gözüne inerse ne olur diye de hiç düşünmüyorduk. Nitekim de öyle oldu. Benim attığım taşlardan bir tanesi, çocuklardan bir tanesinin gözünün yarım santim altına iniverdi. Bu topraklarda her zaman söylediğimiz gibi, “Allah korudu”.

Küçücük bir çocuk olduğum halde, az da olsa kafam çalıştı. Kendi kendime, “ben bunu biraz daha aşağıya atayım” diye bir karar verdim. Yine aynı şekilde atsam, yine gidecek çocukların kafasına gözüne inecek. Basit bir fizik kaidesini, yarım aklımla ben bile idrak edebilmişim.

O günlerin üzerinden 50 yıl geçti ve bugün artık hepimiz aynı şeyleri yaparak değişik neticeler alamayacağımızı öğrendik. Gözüne taş isabet eden, adını bile hatırlamadığım çocukcağızdan da tekrar özür diliyorum. Gerçekten Allah korumuş.

Düşünüyorum da, bu basit fizik kuralı bizim güneyimizde didişen komşularımız için de geçerli. Tamam, anladık savaş yapıyorsunuz, birbirinize roketler atıyorsunuz; mesafeyi iyi ayarlayamadığınız için de bu roketler daha ileriye gidiyor ve Kilis’e düşüyor. Komşular, siz anlamak istemiyorsunuz ama sizlerin fizik kurallarını iyi bilmemenizden dolayı Kilis’te insanlar ölüyor.

Tahmin ediyorum, bugüne kadar size kimse “bu kadar uzağa atmayın Kilis’e düşüyor” demedi. Ben şimdi size söylüyorum, “İki adım geri atın roketler Kilis’e düşüyor”.
Bu roketler yüzünden birçok vatandaşımızı kaybettik. Aynı roketler, gelip sınırın öbür yakasında zavallı Suriyelileri de buldu. Görülüyor ki, zamanın gelmişse, sınırı da geçsen; ölüm gelip seni buluyor. Basit bir fizik kuralının ihlali yüzünden hayatını kaybeden masumların hepsinin mekânı cennet olsun.

2 ay askerlik yapmış bir insan olarak roketatar konusunda ukalalık yapmak istemiyorum ama ister sapan at, ister roket at, ne atarsan at; fizik kuralları değişmez. Attığın zıkkım, düşündüğünden daha ileriye gidiyorsa, bir sonrakini biraz daha yavaş atarsın. Açısını ve hızını ona göre ayarlarsın.

Minicik Emin, çocukların gözleri çıkmasın diye kendini ayarlayabiliyor ama sen kocaman adamsın ve insanların canı çıkmasın diye kendini ayarlayamıyorsun. Roket bu kardeşim, rastgele atılır mı? Bir düşer, iki düşer. 500 tane roket düşer mi?

Lise yıllarında fizik dersinden yüksek notlar alamazdım ama sonradan hepsini öğrendim. Bu basit hesabı yapamıyorsanız veya bilerek yapmıyorsanız; o zaman roketlerin Kilis’e düşmediğini, doğrudan oraya atıldığını düşüneceğim.
Durup dururken neden Kilis’e roket atıyorsunuz? Bütün konsolosluk personeli 60 gün boyunca elinizdeyken ve de hiçbirinin kılına dokunulmamışken; ne oldu da şimdi Kilis’e roket atıp insanlarımızı öldürmeye başladınız? Sizi kızdıracak bir şey mi yaptık? Yoksa bizi Suriye bataklığına çekmek için bir taktik mi bu?

İki adım geri atın; taşlarınız bizim bahçeye düşmesin, çocuklar ölmesin. Bir kere olursa sizin kabahatinizdir ama 500 kere olunca bizim kabahatimiz oluyor. Ölüm korkusu nedeniyle, insanlar sokağa çıkmaz oldu…
Allah; Kilis’i de, ülkemizi de her türlü kötü niyetten korusun…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

18 Nisan 2016 Pazartesi

Çok Yazıkmış...


Günaydın dostlar…
Yazık filan değil. Aslında bu işi çok güzel özetleyen bir atasözümüz da var ama sabah sabah bu tip örnekler vererek tepki çekmek istemiyorum. Nedir bu sabahki konumuz? Çok büyük paralar alarak beceremeyeceğin bir işe kalkışmak.

Paraları alırken güzel, şov yaparken güzel, omuzlarda taşınırken güzel, İstanbul’un en güzel semtlerinde otururken güzel ama beceriksizlik tavan yaptığında hiçbir türlü tepki almayacaksın. Böyle bir dünya yok. Varsa söyleyin de hep beraber gidelim.

Dün akşamki Fenerbahçe maçını seyredenlerin de gördüğü gibi, beceriksiz dünya yıldızlarımız büyük tepki aldılar. Yuh sesleri bütün maç boyunca sürdü gitti. Bu olaydan en çok nasibini alanlar da en pahalı olanlardı. Yani, Van Persie, Nani ve Diago.
Seyircinin sabrı taştı. Kimse unutmasın ki bu seyirci bu statta Alex’i bile yuhaladı. Yıllarca bu takıma inanılmaz başarılar kazandırmış olan Alex, 2-3 maç kötü oynadı diye yuhalandı. Böyledir bu toprakların seyircisi. Geldiğinde seni omuzlarda taşır, kendini kral gibi hissetmeni sağlar, oynamadığın zaman da bir anda seni listenin en alt sırasına indirir…

Futbol bu, çok iyi oynayıp yenilebilirsin de ama seyirci o ruhu, o çabayı göremiyor. Herkesi deli eden ve kâğıt üzerinde de olsa dünya yıldızı olan oyuncuları yuhalamaya iten gerçek, bu isteksizlik ve enerjisizlik durumudur.

Yuhalandılar da ne oldu? Bu duruma daha fazla dayanamayan Van Persie’nin eşi tribünlerde ağlamaya başladı. Bence ağlayacağına, “Hey Persie biraz çalışsana kıçını kaldıracak halin yok, ayağının altından geçen topa vuramıyorsun” diye onu uyarsa daha yararlı olurdu. Hele ki yaşı geçmiş eski yıldızların, belki de herkesten daha çok çalışması gerekiyor. Sen istesen de vücut isteklerine senin istediğin şekilde karşılık vermiyor.
İşin ilginç yanı, teyze ağlayınca, bizim duygusal basınımız hemen bunu manşet yapmaya başladı. Bayılırız mağdurun yanında olmaya. Mağdur edebiyatı, bu toraklarda olduğu kadar başka hiçbir yerde iş yapmaz. Bir anda, Van Persie’nin tuvalete gidecek hali olmadığından kimse bahsetmez oldu. Yazıkmış da, bilmem neymiş de…

Futbolcuları boş verin, kendi dünyamızdan düşünelim. Kamyon dolusu para alarak bir yerlerde işe girsek ve beklenen işi yapamasak, sizce bize ne yaparlar? Hepimiz bir yerlerde çalışıyoruz ve çalışma hayatımız boyunca duymadığımız eleştiri, söylenmedik laf kalmıyor. Bizler 3 kuruşluk maaşımızla bütün bunları sineye çekebiliyorsak, Persie amca ve ailesi de çuvalla para alırken bu eleştirilere katlanabilirler diye düşünüyorum.

Dün akşam bir arkadaşım, “işyerinde amirinin veya başkalarının sana ağır bir şeyler söylemesiyle, bütün bir stadın hep bir ağızdan seni yuhalaması aynı şey değil” diye bir yorum yaptı.

Kesinlikle katılıyorum ama inanın bizlerin aldığı parayla Van Persie’nin aldığı para da aynı şey değil. Hem de hiç değil…
Doğanın kanunu böyle yazılmış. Sana çok artı getiren bir şeyin, her zaman çok eksi getirme riski de vardır. Hepimiz, “aldığım parayı hak edebilmek için elimden gelen her şeyi yaptım” diyebilmeliyiz. Bunu diyebiliyorsan, akşam da yastığına sarılıp bebek gibi uyursun…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

28 Mart 2016 Pazartesi

Lahore...

Günaydın dostlar…

Pakistan’a ilk gittiğim seyahatten aklımda kalan en büyük konu, insanların ne kadar mutsuz olduğu ve hiç gülmemesiydi. 190 milyondan fazla nüfusu olan ve hiç gülmeyen bir devlet. Defalarca gittim geldim, bir kere bile kahkahalarla gülen bir insan gördüğümü hatırlamıyorum. Konuyu bile unutmuşlar. En fazla tebessüm ediyorlar.
Beraber çalıştığımız Pakistanlı dostlarıma bu durumun nedenini sorduğumda, “İnsanların gülecek hali mi var?” diye bana cevap vermişlerdi. Bir başkası da, “İnsanların bugün gülecek bir şeyleri olmadığı gibi, ileriye yönelik umutlarını da her gün biraz daha kaybediyorlar.” demişti. Bu durum biraz tanıdık gelmeye başladı ama neyse.


Pakistanlıların çok büyük bir kısmı çok fakir insanlar. Bu tip ülkelerde sık sık karşımıza çıkan, ülke gelirinin çok büyük bir kısmının çok küçük bir zümrenin elinde olması durumu, Pakistan’da da mevcut. Çok lüks hayat yaşayan küçük bir kesim var ama onların da çoğunun İngiltere bağlantıları var.

Pakistan’da çok fazla iyi tahsil görmüş insan var. Çok da zekiler ama bu durumu bir türlü ülkeyi ileriye taşıyacak bir şekilde kanalize edemiyorlar. Bunun da en büyük nedenlerinden biri din istismarı. Medreselerin toplum üzerindeki etkisi çok büyük ve birçok yolda karşınıza çıkabiliyorlar.

Sokaktaki dilencilerin bile anadili gibi İngilizce konuştuğu bir ortamda, bu kadar tahsilli insan da varken, bu ülke çok farklı yerlerde olmalıydı, diye düşünüyorum. Aynı değerleri Hindistan paraya çevirdi, Pakistan çeviremedi.
Mutsuzluklar ülkesinin en büyük şehri, ülkenin güneyindeki Karaçi Limanı. 18 milyondan fazla nüfusuyla ikinci büyük şehri de Lahore. Coca-Cola Pakistan’ın merkezinin de Lahore’de olması nedeniyle ben de bu şehre defalarca gittim. Pakistan’ın bütün özelliklerini yansıtan, sokaklarda Mercedeslerle eşeklerin yan yana gittiği çok kalabalık bir bölge.
Lahore’da ve Pakistan’ın diğer şehirlerinde yıllardır terör olayları oluyor ama dünyanın geri kalanı Müslümanların ölmesini çok fazla önemsemediği için, bu saldırılar genelde çok fazla bir haber değeri de bulamıyorlar. Her gittiğimizde kaldığımız otelde (Lahore’un tek 5 yıldızlı oteli) bile patlama olmuştu ama saldırı olduğunda tesadüfen biz orada değildik. Daha sonra gittiğimizde, otelin ön tarafı zarar gördüğü için mutfak kapısından girip çıktığımızı çok iyi hatırlıyorum.

Pakistan’da hiçbir sokak çok fazla emniyetli değil. Sokaklarda yürüdüğünüz zaman etrafta çok fazla kadın görmüyorsunuz. Ülkede çok fazla yabancı da yok. Hatta "hiç yok" da diyebiliriz. Allah var; bizleri çok seviyorlar ama vize istemeyi de ihmal etmiyorlar. Ben kendi adıma, ne ülkeye girerken, ne de çıkarken hiçbir zorlukla karşılaşmadım.

Fakirliğin ve mutsuzluğun tavan yaptığı topraklarda, insanların yarınından endişe duyduğu bir ortamda, bir gram lunapark mutluluğunu bu insanlara çok gören katillerin köşe kapmaca oynadığı bir dünyada yaşıyoruz.
Birazcık mutluluk yaşarlarsa, bir saniye yüzleri gülerse alışırlar diye mi korktunuz? Hiç mi gülmesin bu insanlar? Politik nedenlerle ve din sömürüsü ile zaten her şeylerini ellerinden almışsınız. Sıcağın altında oturan, hareket etmek için motivasyonu olmayan, hiçbir umudu kalmamış bir topluma dönüştürülmüşler. Bir insanı sıfırlarsan, umutlarını yok edersen ondan sonra kontrol edilmesi çok daha kolay olur. Gelecekten hiçbir umudu kalmamış bir insan, senin keyfin olsun diye ölüme bile gider.
Ben, bütün zor yaşam şartlarına rağmen Pakistan’a her gittiğimde oradaki dostlarımla güzel vakit geçirdim. İnanmayacaksınız ama sık sık gülüyorduk da. Her zaman da bu insanların çok daha fazlasını hak ettiğini düşünmüşümdür.

Bu toplumu, lunaparktaki bir saniyelik mutluluğa mahkûm edenlere de, o bir saniyeyi bile çok görüp, suçsuz günahsız insanları öldürenlere de yazıklar olsun. Kimse unutmasın ki, kul görmese de, görüp sesini çıkarmasa da; Allah görüyor…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

20 Mart 2016 Pazar

Amca Çok Kızdı...

Günaydın dostlar…

Sizlerin de bildiği gibi; Almanların işgüzarlığına bizim vali amca çok kızdı. Ayrıca, olay yerini de 260 metre kadar yanlış tahmin etmişler. Sevgili Alman kardeşlerim, bir işi ya tam yapın, ya da her işe bulaşmayın. Bu şehrin bir valisi var, gerekeni yapar.
 
Almanların en büyük sorunları, bizim esnekliğimizi anlayamamış olmalarıdır. Canımız istediği zaman o bölgede nasıl da kuş bile uçurtmadığımızı hiç görmemişler herhalde. Dün akşam sevgili vali amcam, bu patlama o patlama değil dedi.
Bizler tabi bugünlerde hangi patlamanın hangi patlama olduğu konusunda çorba olduk. Şimdi beni merak ettiren konu; bu patlama o patlama değilse, o patlama da oralarda bir yerlerde dolaşıyor mu acaba?

Bırakın normalini, yükseleni bile Yay burcu olan bir insan olarak her türlü sakat konu benim aklıma gelir. Düşünüyorum da, dün yaşanan olay, Almanlar yaygara çıkarmasaydı, belki de 2 gün önce yaşanacaktı gibi bir durum söz konusu olabilir mi?

Bizlerin haberdar olduğu gibi, gelişmelerden teröristler de haberdar olmuş olabilir mi? Oldularsa, bir yerlerden bir plan değişikliği yapılmış olabilir mi? Herkes haberdar oldu, sen şimdi bir iki gün saklan sonra Taksim Meydanı’nda kalabalık bir noktada patlatırsın, diye bir talimat gitmiş olma ihtimali çok yüksek.

Bence, planların bozulması, bombanın sistemini de bozdu. Sürekli olarak giy, çıkar derken bağlantı noktalarında hatalar oluştu. Bağlantılardaki bozukluk da, bu sabah Taksime doğru yürüyen teröristin üzerindeki bombaların zamanından evvel patlamasına neden oldu.

Bu ihtimali beğenmediniz mi? O zaman şöyle bir durum ortaya çıkıyor. Taksim’e kadar ulaşamayacağını, fark edildiğini anlayan terörist bulduğu ilk kalabalık noktada pimi çekti.
Bugüne kadar gördüğümüz bu tip eylemler bize gösterdi ki, bu katiller verebilecekleri maksimum zararı verebilmek için, ulaşabilecekleri en kalabalık noktaları tercih ediyorlar. Az bir ihtimal bile olsa da, belki de ilacın etkisinden kurtulan terörist, “daha fazla zarar vermemek” gibi içindeki en son kalmış vicdan kırıntısıyla eylemi orada gerçekleştirdi.

Bunlar gibi birçok ihtimal geliştirebiliriz ama sonuç hepsinde aynı karanlık köşeye çıkar. İnsanlığın dip yaptığı, terörün ve nefretin tavan yaptığı bir coğrafyada bugünlerde yollar hep karanlıklara çıkıyor.

Bundan bir sonraki aşama, bizim ülkemizdeki Avrupa Okulları’nın güvenlik görevlilerinin sokaklarda terörist yakalaması olacaktır. Yavaş yavaş herkes başının çaresine baksın noktasına doğru gidiyoruz.

Her ne yaşanırsa yaşansın; birlik olmak, cesur olmak ve akıllı olmak zorundayız. Sokakların boş ve korkak hali bize hiç yakışmıyor ama aptalca kendimizi tehlikenin ortasına atmanın da bir anlamı yok.
Sosyal platformları kapatarak, İnternet’i yavaşlatarak bu işleri önleyemeyiz. Olaylar olduktan sonra gösterdiğimiz başarıyı, olaylar olmadan göstermeliyiz. “Olay yerine çok sayıda ambulans sevk edildi” cümlesini duymaktan bıktım, usandım. Haber programları tarafından, bu durumun sanki çok üstün bir başarıymış gibi anlatılması da ayrı bir konu.

Asıl başarı, ambulans sevk etmeye gerek kalmamasında…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Mart 2016 Pazartesi

Herkes Biliyordu...

Günaydın dostlar…

Âdet olmuş, biz de diyoruz ama aslında bu kara günde “günaydın” denecek bir durum da yok. Ayda bire inen canlı bomba eylemlerine alıştırılmaya çalışılan bir toplumun, bunu normalleştirmeme çabaları içinde verdiği bir yaşam savaşı.
Gerçekten de herkes biliyordu.


Sizlerin de bildiği gibi, ben son 3 gündür Ankara’daydım. Etrafımızdaki çok fazla hastalığa rağmen, çok güzel saatlerimiz de oldu. Duygularımızın tavan yaptığı anlar da oldu, dün akşamki gibi dibe vurduğumuz dakikalar da. Kardeşim, Eskişehir Yolu’nun bilmem neresinden patlamayı duyduğunu söyleyince, olayın boyutunun büyük olacağı belliydi.  

Ankara’da yeni bir canlı bomba eylemi beklendiği herkesin dilindeydi. Amerikan Konsolosluğu’nun bu konuda göndermiş olduğu yazı da, elden ele dolaşıyordu. Dedikodulara göre, hedefteki noktalardan biri de, Bahçelievler’deki 7. Cadde’ydi. Çocukluğumuzun geçtiği, kendi halindeki 7. Cadde artık Ankara’nın en hareketli yerlerinden biri haline geldi. Eskişehir yolundaki üniversitelerin öğrencilerinin, Bahçelievler’de yaşamaya başlamasıyla, 7. Cadde’nin de çehresi değişti. Araç ve yaya trafiği her zaman çok kalabalık, bir yer haline geldi.

Annemlerin evi de 7. Cadde’de. Kaldırımlardaki polisler ve yunuslar dikkat çekiciydi. Anlayacağınız, alınmış bir takım önlemler vardı ama bir araç dolusu patlayıcıyla birileri o sokağa dalsa, kaldırımdaki polisler ne işe yarayacaktı, ben pek anlayamadım. Muhtemelen herkesle beraber onlar da öleceklerdi.

Bu işlerden sorumlu olan bakan amca diyor ki, “Bizlere kızıyorsunuz ama siz sadece yakalayamadığımız eylemleri görüyorsunuz. Biz, birçoğunu sizin haberiniz olmadan yakalıyoruz.”. Böyle bir duruma sevineyim mi, üzüleyim mi bilemedim. Bizim sadece buzdağının tepesini görüyor olmamız, beni hiç mutlu etmiyor. Demek ki, bir de yakalayamasalar, şu anda ayda bire inmiş olan eylemler, haftada bire inecek.

Ben güvenlik uzmanı değilim. Kendini havaya uçurmaya karar vermiş bir insana karşı önlem almanın çok da kolay bir iş olmadığını da tahmin edebiliyorum. Hele de bunlardan yüzlercesi ortalarda geziyorsa. Bizler akşam yatağımızda rahat uyuyalım diye canlarını ortaya koyan ve bu uğurda şehit olan güvenlik görevlilerimizi buradan bir kez daha şükranla anıyorum. Hepsinin mekânı cennet olsun.
Bu tip eylemlere karşı önlem almak çok zor olsa da, yapılanlardan daha fazlası yapılabilir miydi? Bence yapılabilirdi. Bazı arkadaşlarım da, “madem bu tip bir ihtimal vardı, insanlar da sokağa çıkmasaydı” diyorlar ama bu bir çare değil. Biz de dedikoduları bile bile, sık sık 7. Cadde’de dolaştık. Korkudan eve kapanıp terörün ekmeğine yağ süremeyiz. Bütün acılara rağmen, bir yandan da hayatımızı devam ettirmek zorundayız.

Ne yapabiliriz? Kendimizi eve kapamak çare olmadığına göre, daha akıllı olmaya çalışabiliriz. Etrafımıza daha uyanık, daha dikkatli bir şekilde bakabiliriz. Dün ben otobüsle döndüm ve bir türlü üzerindeki parkayı çıkarmayan bir Afrikalı genç çok dikkatimi çekti. Otobüs çok sıcaktı ve ben bile neredeyse donla oturacakken çocuğun boncuk boncuk terleyerek parkasını çıkarmadan oturması çok dikkatimi çekti. Sürekli telefonla konuşması, ürkek ürkek etrafa bakması da diğer huzursuz edici faktörlerdi ama ne yapabilirsiniz ki? Otobüse binerken en ufak bir güvenlik önlemi yok. Gidip de, “çıkar ulan üzerinden o parkayı” diyecek halimiz de yok. “İnşallah parkanın altı bomba dolu değildir”, demekten başka bir şey yapamıyorsunuz.

Bahçelievler’in sokaklarında büyüdüğümüz günlerde; çocuklar, “şans, talih, kader, kısmet 5 kuruş”, diye bağırarak, bir şans oyunu oynatırlardı. 25 kuruş verip, kartonun üzerindeki küçük bir numarayı iğneyle kazırdın. İçinden bir hediye çıkarsa, senin olurdu; çıkmazsa da saman tabir edilen gofretimsi minik parçalardan verirlerdi. Gerçekten de tadı saman gibiydi. O günlerde, çikolata da çıkabiliyordu, saman da; bugün nereyi kazırsan kazı, altından ölüm çıkıyor.

Bu millet birçok şeye alıştırılmıştır. Örnek olarak, trafik kazalarını hiç umursamayız. Bizim ülkemiz de, trafik kazalarında ölenlerin, hiçbir haber değeri yoktur. Etkisi yarım gün sürmez. Her türlü kötülüğe alıştık ama sabah evinden çıkarken, akşam evine dönemeyeceğini bilmeyen insanların, bir hiç uğruna öldürülmelerine hiçbir zaman alışmayacağız…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

16 Şubat 2016 Salı

Düşmanlık...


Günaydın dostlar…
Mademki bu sabahki durumu sordunuz, ben de anlatayım.

Amerika Birleşik Devletleri: Müttefik görünen düşman. Türkiye dışında herkesi destekliyor. Sözleri ve icraatları hiçbir zaman güven vermiyor.
Çin: Dost olmadığı kesin. Uygur Türkleri konusu bize karşı sevimsizliklerini arttırıyor.

Japonya: Hiç umurunda değiliz.
 
Almanya: Çeşitli konularda kendi başı derde girmesin diye dost görünmeye çalışıyor. Aslında en sever görüneni bile sevmiyor.

Birleşik Krallık: Tarihi nefretleri içinde saklamaya çalışan gizli düşman
Fransa: Eskiden aktif düşmanlık göstermezlerdi. Şimdi her türlü düşmanlığı göstermekten hiç çekinmiyorlar. Hiç sevmedikleri kesin.

Brezilya: Kendi dertlerinden bizi düşünecek halleri yok.
İtalya: Sevimli görünmeye çalışsa da, hiç sevmediği kesin.

Hindistan. Düşman. En büyük düşmanı Pakistan bizim en büyük dostlarımızdan biri. 

Rusya: Düşman.
 
Kanada: Amerika ile ters düşemez. Gizli düşman.

İran: Düşman
İsrail: Düşman

Hollanda: Hiç sevmediği kesin

Mısır: Düşman.

Libya: Yarısının düşman olduğu kesin, diğer yarısı meçhul. Haftanın günlerine göre değişebilir.
Irak: Düşman.



Meksika: Kendi dertlerinden bizi düşünecek halleri yok.
Yunanistan: Çok sevdiğim dostlarım var. Gittiğimizde inanılmaz güzel ağırlanıyoruz ama tarihi düşmanlıklardan beslenenler de çok fazla.

Ermenistan: Düşman.
Belçika: Aktif düşmanlık göstermese de, hiç sevmediği kesin.

Avusturya: Düşman ve nefret ediyor.
İspanya: Kendi dertlerinden bizi düşünecek halleri yok

Suriye: 1000 km’lik, içi düşman kaynayan bir düşman
Lübnan: Düşman

Suudi Arabistan: Çıkarlarına ve ilişkilerine göre oynayan, hiçbir zaman güvenemeyeceğimiz bir ülke. Örnek olarak, son zamanlarda düşman.
Bu sabah bu listeye yazamadığım diğer ülkelerin de durumları çok farklı değil.

Büyüklerin sözünü dinlemek lazım, “Yurtta sulh, cihanda sulh” diye boşuna söylenmemiş.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

13 Ekim 2015 Salı

Çok Fazla Yol Var...

Günaydın dostlar.

Cumhuriyet döneminin gördüğü en büyük terör saldırısının ardından, en büyük amcalarımızdan bir tanesi “Biz elimizden geleni yaptık.” diye bir yorum yaptı. Sıhhiye Meydanı’na çıkan çok fazla yol olduğundan ve de bu yolların hepsinde birden güvenlik tedbiri almanın çok zor olduğundan söz etti.
Hemen belirteyim; kesinlikle katılmıyorum.


Mitingin Sıhhiye Meydanı’nda planlandığı doğru olmakla beraber, insanların trenlerle, otobüslerle gelip; Ankara Garı önünde toplanacağı da önceden biliniyordu. Böyle bir alan ikinci bir miting alanı gibi düşünülebilirdi. “Terörü bir yere kadar önleyebilirsin” cümlesi kısmen doğru olmakla beraber, yapılabilecekler hiç yapılmasın anlamına gelmemeli.

Devletimizin en önemli görevlerinden biri vatandaşlarını korumaktır. “Ben tek bir alanı güvenlik altına aldım, yollarda veya bu alana gelene kadar toplanacakları diğer meydanlarda neler olduğundan sorumlu olamam” çıkışı ile bu işi izah edemeyiz. Terör örgütleri tren garının önünde toplanılacağını biliyorsa, eminim devletimiz de biliyordur.

Tabi ki her sokağa kontrol noktaları kuramayız ama güvenlik işini daha geniş düşünebilirdik. Bu mitingde iki tane önemli alan var. Biri Sıhhiye Meydanı, diğeri de ilk aşamada toplanacakları Ankara Garı’nın önündeki meydan. Bu iki meydanda birden güvenlik tedbirleri almak, kontrol noktaları oluşturmak bu kadar mı zordu? Her gün meydanlarda dünyanın en büyük ülkelerinden biri olduğunu haykırdığımız Türkiye’nin iki ayrı meydanda güvenlik tedbiri alabilecek kapasitesi yok muydu?
İnsanın aklına iki ihtimal geliyor. Birinci ihtimal çok ciddi bir güvenlik zafiyeti olduğu, ikinci ihtimal de mitinge gelen çevrelerin kendine yakın çevreler olmamasından dolayı hükümetimizin ve valiliğimizin işi çok sıkı tutmamış olması. Ben üçüncü bir ihtimal düşünemiyorum, düşünebilen varsa bizimle de paylaşsın.
Gerçekten de bizim devletimiz güçlü bir devlettir. Ciddi bir çalışma yapılsa, orada kuş uçurtulmazdı ama nedeni her neyse böyle bir çalışma içine girilmedi.

Birkaç yıl önce 1 Mayıs’a 2-3 gün kala Taksim meydanına ulaşan yolların nasıl demir ağlarla örüldüğünü kendi gözlerimle görmüştüm. Her yolda 4-5 ayrı set vardı. Günlerce çalışan devletimiz Taksim’e kedi bile çıkartmadı. Hal böyleyken, terör bugünlerde hayatımızın her aşamasına girmişken; nasıl olur da 10000’lerce insanın toplanacağı bilinen bir alanda hiçbir güvenlik tedbiri alınmaz.

Taksim’e çıkmayı önlemek için bariyerlerini Zap Suyu’ndan kurmaya başlayan polisimiz, neden Ankara’nın göbeğindeki bir meydana girişi kontrol etmek için bariyerler kurup, kontrol noktaları oluşturamaz. İnsanlar Taksim’e çıkmak için şehirlerinden yola çıktıklarında daha 100 metre gitmeden durduruluyorlar. Taksim için önleme çalışmaları Harran Ovası’ndan başlıyor.
Ben elimin hamuruyla polise akıl öğretecek değilim ama böyle yoğun bir kalabalığın toplanacağı bilinen bir günde daha fazla tedbir alınmalıydı. Tren istasyonu gibi, otobüs terminali gibi noktalarda güvenlik önlemleri ciddi bir şekilde arttırılmalıydı.

Her zaman söylediğim gibi ben Münih’e sık giden, gittiğim zaman da tren istasyonunda vakit geçirmeyi seven bir insanım. Bir gün yine oturmuş kahvemi içip trenlere bakarken etrafta çok sayıda polis olduğunu gördüm. Kahvede çalışan kıza ne olduğunu sorduğum da, “Bugün Bayern Münih’in maçı var da ondan” diye cevap vermişti. Aynen öyle. Bir tek stat çevresinde önlem almakla bu iş olmaz. Böyle bir maç gününde taraftar yoğunlaşmalarının nerelerde olacağını düşünüp, oralarda da önlem almak gerekiyor.

Sabahın erken saatlerinde henüz insanlar oraya gelmemişken tren garının önündeki meydanın alan güvenliği sağlanıp, insanlar meydana kontrollü bir şekilde alınmış olsaydı; böyle bir saldırının gerçekleşmesi çok zor olurdu.

Terör bu yıllarda insanoğlunun başındaki en büyük belalardan biridir. Masum insanlar sürekli olarak bir yerlerde terör saldırılarına kurban gidiyorlar. Güvenlik güçlerimiz de sürekli olarak hayatlarını kaybediyorlar ve bizim hepsine hiçbir zaman ödeyemeyeceğimiz kadar borcumuz var. Gece karanlığında, olmadık arazilerde, zor şartlarda hırsızıyla, uğursuzuyla uğraşıp bizim akşam evlerimizde rahat uyumamızı sağlıyorlar.
Minnetimiz sonsuz ama bu saldırının özelinde elimizden gelen her şeyi yaptığımıza inanmıyorum. Bu kadar hassas ve tehlikeli günlerden geçerken çok daha fazlası yapılmalıydı. Sevgili dostlar, bu miting için insanların kalabalık bir şekilde toplanacağı iki ana meydan vardı; üçüncü bir meydan yok. Her 1 Mayıs günü çok başarılı bir şekilde “Taksim geçilmez” direnişi yapan güvenlik güçlerimiz, Ankara’da da çok daha iyi tedbirler alabilirlerdi.

Terör yapmanın çok fazla yolu olduğu gibi, terörü önlemenin de çok fazla yolu var.
Rahmetli Levent Kırca’nın da söylediği gibi, akıllı kalın, sabırlı kalın, sağlıklı kalın, mutlu kalın…

11 Ekim 2015 Pazar

Menfaat...

Günaydın dostlar.

Dün 95 kardeşimizi kaybettik, yüzlerce de yaralı var.
Bugün ne yapıyoruz? Herkes bir suçlu arıyor ve yaşananları bir örgüte veya bir gruba bağlamaya çalışıyor. Bu kadar uğraşmamıza hiç gerek yok. Suçlu belli. Ne zaman pis bir iş olsa, ne zaman kan ve gözyaşı olsa altından hep aynı isim çıkıyor; menfaat.


İnsanlarımızı Türkçülük veya Kürtçülük öldürmedi. Onların ölümünden sorumlu olan şahıs menfaattir. Irkçı söylemler sadece kullanıldılar. Menfaatin menfaati için Türkçülük de kullanıldı, Kürtçülük de.

“Barış” kelimesi bu topraklarda herkesi rahatsız ediyor ama bu işe en çok bozulan da menfaat oluyor. Yıllardır birbirlerini sevemediler. Arlarındaki nefretin yakın bir gelecekte bitebileceğine de inanmıyorum. Öyle zor bir kelime ki, hiç kimsenin işine gelmiyor.

Binlerce yıldır yanımızda, aramızda olan menfaatin çok da sağlam bir bünyesi var. Ne yaşlanıyor, ne hasta oluyor, ne de ölüyor. Maşallah her daim sapasağlam ayakta duruyor.
Dünyanın her yerinde yaşamakla beraber, bu toprakları daha çok seviyor. Nasıl bir sevgiyse; bize kanı kaynadı. Dibimizden ayrılmıyor. Biz menfaatin kirli icraatları ile yaşamaya alışkın bir toplumuz.
Aynı zamanda çok da cimri bir yapısı var. “Hep bana hep bana” diyor başka da bir şey demiyor. 3 kuruşluk bir alet alınmadığı için asansörde işçilerimizi kaybetmedik mi? Cimri menfaat parasına kıyamadığı için, insanlarımız hayatlarını kaybettiler.

Para harcamaktan korktuğu için, 301 madencimizin diri diri toprağa gömülmesine sebep olmadı mı? Toprak altı su haritalarını gereksiz bulduğu için, madencilerimizin toprak altında suda boğulmalarına neden olmadı mı?

Gazetelere, gazetecilere saldıran, onları döven hapse attıran menfaatin ta kendisidir. İdeolojiler ve diğer değerler, sadece kullanıldıkları ile kalırlar.
Bu kadar büyük acıların yaşandığı bir günde Fenerbahçe ve Galatasaray taraftarlarının basketbol maçında birbirleri ile didişmesi de, menfaatin yarattığı kör kutuplaşmaların neticesidir.
Menfaat yüzünden bakımı yapılamayan belediye otobüsü daha dün Ankara’da birçok insanımızı katletmedi mi? Freni patlayan kamyonlar, dümeni kitlenen gemiler, teknik arıza yaşayan uçaklar, kabak lastiklerle ortada dolaşan araçlar; hepsi ama hepsi menfaatin ürünleridir.

Dün bütün gün evde olduğum halde, bana “Geldik evde yoktunuz.” diye mesaj atan kargo dağıtıcısının aklını çelen de yine menfaattir. Cumartesi sabahı, Şaşkınbakkal’ın kalabalık sokaklarına girmemesini öğütleyerek onu kandırmıştır.

Dostlar, menfaat her işin içinde ve her zaman aramızda. Onu bunu suçlamayın. Bütün bu işlerde tek sorumlu menfaattir. Bazen kılık kıyafet değiştirerek; fayda, yarar gibi isimler altında da dolaştığı bilinmektedir.
Bu toprakların iklimi ona çok iyi geliyor. Demin aradım konuştum, buradan hiçbir yere gitmek istemediğini belirtti.

Unutmayalım ki, bizler menfaatin arkadaşlığını kaybetmemek için, kardeşini, çocuklarını, torunlarını öldüren bir milletin torunlarıyız. Menfaat bizi sevmesin de kimi sevsin?
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

4 Eylül 2015 Cuma

Yarın Sabah...

Günaydın dostlar.

Mutlu ama minicik bir hayatın var. Bolluk içinde yüzmüyorsun ama aç da değilsin. Bazıları orta sınıf diyor sana, bazıları da orta sınıfın biraz altı…
İşine gidip geliyorsun, çocuklarını okula yollayabiliyorsun, baba yadigârı evin de var; “Allaha şükür her şeyim var” diye her akşam yatarken şükredip, dualarını okuyup uyuyorsun. Her akşam ailece masanın etrafına oturup çorbanızı kaşıkladığınız anlar, ailenin en mutlu anları. Masa örtüsünün üzerindeki çiçekler bile ayrı bir canlanıyor sanki.


Minicik evinde mutlusun ama sokakta da garip bir huzursuzluk var. Etrafınızdaki ülkeler de “Arap Sonbaharı” denilen bir şeyler yaşanıyor. Korkuyorsun, tedirginsin. Mevsim değişir buraya da soğuklar, karanlıklar gelir mi acaba diye endişelisin. Yönetimden, baskılardan, yaşananlardan çok da mutlu değilsin ama en azından bir düzenin var, alışılmış bir hayatın var. Mükemmel bir hayatın olmasa da, ailenle, yavrularınla mutlusun.

İşler yavaş, yavaş karışmaya başlıyor. Ülke nereden geldiği belli olmayan Suriye âşıkları ile dolmaya başladı. Meğerse Suriye’nin menfaatlerini düşünen ve bu uğurda canını bile vermek isteyen ne çok insan varmış.

Yer, yer çatışmalar başlıyor. Suriyeliler değişiklik istiyor deniliyor ama etrafına bakınca bu kargaşanın içinde Suriyelilerden başka herkesin olduğunu görüyorsun. “Ne oldu bize böyle birden?” diye kendi kendine soruyorsun Nasıl böyle nefret kutuplarına ayrıldık?

Her yer karıştı. Kimin kiminle savaştığı belli değil. Bu coğrafyada yaşayan ne kadar çok örgüt varmış. Hepsinin ayrı hedefleri olan bir sürü örgüt ortalığı cehenneme çevirmeye başladı. Yan komşunun evinin üzerine düşen bomba için ne diyeyim bilemiyorum. Hepsinin mekânı cennet olsun. Yaşıyor musun öldün mü belli değil. Yaşadığına mı sevineceksin, 40 yıllık dostlarını kaybettiğine mi üzüleceksin? Kafan karmakarışık.

Yolun karşısındaki kuzenler, tehlikeyi görüp ülkeyi terk ederken sen uyanamadın. İşlerin bu boyuta geleceğini tahmin bile edemezdin. Millet evini, arsasını, bağını, bahçesini para ederken sattı gitti ama sen ülkenden kopamadın. Artık evin sağlam kalsa ne olacak? Bugün değilse yarın piyango sana da vuracak.
Herkes Türkiye sınırına yürüyor. Allah kahretsin. Siz ne yapacaksınız? Evinizi, barkınızı bırakıp siz de mi gideceksiniz? Gitmezseniz öleceksiniz. Giderseniz de oralarda ne yapacaksınız? Yollarda sıcaktan, açlıktan telef olursanız ne olacak?

Bilmiyorum doğru mu yaptınız ama aldınız bir bavul giyeceğinizi elinize, taktınız bileziklerinizi kolunuza geldiniz sınıra. Türkiye’nin sizi almaya niyeti var mı o da belli değil.
Çocuklar sakın yanımdan ayrılmayın. Ceketimi sıkı sıkı tutun sakın bırakmayın. Söyleyemedin çocuklara neden yollara düştüğünüzü. “Türkiye’ye akraba ziyaretine gidiyoruz.” demek zorunda kaldın. “Artık bizim ne evimiz var, ne de bir hayatımız; her şeyimiz bu bavulun içinde.” diye nasıl söyleyebilirdin ki?
Günlerdir aç, susuz sıcağın altında bekliyorsunuz ama üzülmeyin, Türkiye sizi mutlaka alacaktır. Bugüne kadar kimler geçmedi ki o tellerden. Türk insanı sizi orada bırakamaz. Yüreği elvermez. Belki yarın, belki yarından da yakın muhakkak o telleri geçeceksiniz.

Çıktınız tellerin arasından ama kız yok. Kucaklayıp telin öbür tarafına verdikten sonra yok oldu. Allah’ım kızım yok. Allah’ım kızım nerede? Oğlum ablan nerede? Dostlar, arkadaşlar, kardeşler yardım edin, kızım yok. Asker ağabey ne olur kızımı bul. Kızım nerede? Polis amca, kızımı gördün mü? Kalabalıkta bir yerdedir, şimdi çıkacak karşıma. Yüce rabbim kızımı sen koru.

Kızım nerede? Kargaşa esnasında muhtemelen yolun öbür tarafında ki kampa girdi. Çıkıp kızımı aramam lazım ama dışarı bırakmıyorlar. Allah’ım delireceğim kızım nerede? “Ne olur bırakın, öbür tarafa geçip kızımı aramam lazım.”
Akşam oldu, “Artık hiç çıkamazsın” diyorlar.

Gözlerim sonuna kadar açık. Bitmez bu gece. Allah’ım, bu akşam kızım sana emanet, ben koruyamadım ne olur sen kızımı koru. Hadi hava aydınlansın artık, yarın sabah ilk iş kızımı aramam lazım…
Allah kimseyi evini, yurdunu terk edip, tel örgülere, açlıklara, sefaletlere, cam silmelere, saldırılara, kaçırılmalara, tecavüzlere, cinayetlere, itilip, kakılmaya mecbur bırakmasın…