İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2023 Çarşamba

Raylı Sistemler Kasım 2023

Günaydın Dostlar,

Raylı sistemlerin her türlüsünü severim. Bırakın gerçeğini oyuncağına da ilgim büyüktür. Tabii sadece sevmekle kalmıyorum, çok sık kullanıyorum da. İstanbul gibi bir şehirde bir yere raylı sistemle gidebilme imkânı varsa muhakkak kullanılmalıdır. Çok mecbur olmadıkça dışarıya hayatta arabayla çıkmam. Trafik ve park sorunu insanı yıpratıyor.

Çok sevdiğim ve çok kullandığım için de çok takip ederim. Yapımı devam eden hatları veya devam edemeyenleri hepsini yakından izlerim.

Fırsat buldukça yapımı devam eden hatların durumunu sizlerle paylaşacağım.


İstanbul

M11 Gayrettepe İstanbul Havalimanı hattında Gayrettepe İstasyonu’nda test çalışmaları devam ediyor. Seçimlerden önce projenin ikinci etabının devreye alınması ve Gayrettepe İstasyonu’nun yolcu kabul etmeye başlaması bekleniyor. Böylece tam otomatik hattın toplam uzunluğu 37,5 kilometre olacak.

M11 İstanbul Havalimanı-Halkalı projesinin fiziksel ilerleme oranı %92’ye ulaştı. Yaklaşık 56 kilometrelik ana hat tünellerinin tamamı bitirildi. Kayaşehir’e kadar olan ilk etabın Mart 2024’te hizmete açılması planlanıyor. Halkalı bağlantısının da 2024 sonunda tamamlanacağı belirtiliyor.

M9 Ataköy-İkitelli hattının Ataköy – Bahariye kesiminin 2024 Mart ayında açılması planlanıyor. Projede fiziksel ilerleme oranı %90 seviyesine ulaştı. 17 Kasım’da tüm sinyalizasyon işlerinin tamamlanıp aralık ayında test sürüşlerine başlanması hedefleniyor. Proje; Bakırköy, Bahçelievler, Küçükçekmece, Bağcılar ve Başakşehir ilçelerinden geçiyor. Proje bedeli (72 adet araç dahil) 10,6 milyar TL.

M3 Bakırköy-Kirazlı projesinde fiziksel ilerleme oranı %88’e ulaştı. 17 km’lik TBM kazısı tamamlandı. Ray montajı çift yönlü olarak devam ediyor. 17 km’lik ray hattının 15 km’si döşendi ve ray işlerinde %90 ilerleme sağlandı. 8,4 kilometre uzunluğundaki 8 istasyonlu projenin 2024 Şubat ayında hizmete geçmesi planlanıyor. Bir saatte tek yönde 70 bin yolcu taşıyabilecek olan hattın proje bedeli (72 adet araç alımı dahil) 10,7 milyar TL.

M5 Çekmeköy-Sultanbeyli etabında ilerleme oranı %90’a yaklaştıı. 6,5 kilometrelik hattın tünel inşaatı tamamlandı. Çekmeköy - Samandıra Merkez olarak belirlenen ilk kesimin Mart 2024’te hizmete açılması bekleniyor. Hattın diğer bölümünün de 2024 yılının sonunda hizmete geçeceği belirtilmiştir. Bu sayede Sultanbeyli’den Üsküdar’a kadar kesintisiz ulaşımın sağlanması mümkün olacaktır. Toplam yatırım büyüklüğü (150 adet araç dahil) 14,4 milyar TL.

M12 Göztepe-Ümraniye metro hattında fiziksel ilerleme oran %70’i geçti. Projede TBM kazıları tamamlandı ve ray döşeme işleri devam ediyor. 13 kilometre uzunluğundaki 11 istasyonlu hattın 2025 yılında tamamlanması hedefleniyor.  Toplam bütçesi (56 adet araç alımı dahil) 20,1 milyar TL.

M20 Sefaköy-Tüyap (Beylikdüzü) metrosu için onay bekleniyor. Metronun dış borçlanma talebi belediye meclisinde onaylanmış olsa da ne yazık ki 2023 yatırım programında yer almadı. 19,5 kilometre uzunluğundaki hat Sefaköy’den başlıyor. Metrobüs hattı ile birçok noktada entegrasyonu olan bu güzergâh 10 istasyondan oluşuyor ve Tüyap arkasındaki depo ve bakım merkezinde son buluyor.

M7 Esenyurt Uzatmasında ocak TBM kazıları başlamıştı İlk aşamanın 2025 yılı sonunda bitirileceği açıklandı. Şu anda fiziksel ilerleme oranı %30 civarında. Birinci etabın uzunluğu yaklaşık 7 km. Mecidiyeköy-Mahmutbey hattının devamı niteliğinde olan projede, ilk aşamada dört yeni istasyon inşa ediliyor. Bu projenin yatırım bedeli (220 adet araç dahil) 28,7 milyar TL.

M7 Kabataş Uzatmasında da çalışmalar devam ediyor. Kabataş İstasyonu’nun gelecek sene hizmete açılması bekleniyor. Beşiktaş İstasyonu’nun açılışının ise 2027 yılını bulabileceği konuşuluyor. Kabataş İstasyonu hizmete açıldığında trenler Beşiktaş İstasyonu’nu pas geçecek şekilde işletilecek.

M10 Pendik Sabiha Gökçen ve M4 Tuzla Uzatma hattında iptal edilen ve yeniden ihalesi yapılan projede çalışmalar tekrar başladı ve fiziksel ilerleme oranı %50’yi geçti. Bu yıl 979 milyon lira bütçe ayrılan hat, 13 kilometrelik 8 istasyonlu iki bağımsız metro hattından oluşuyor. Projenin 2025 yılında bitirilmesi planlanıyor. Toplam yatırım bedeli (240 adet araç dahil) 18,3 milyar TL.

M1B Kirazlı Halkalı metrosu yeniden ihale edilecek. Bir türlü yol alamayan ve sadece %8’lik fiziksel ilerleme kaydeden hat için yeni bir ihale yapılması bekleniyor. Toplam yatırım bedeli (272 adet araç dahil) 31,5 milyar TL.

M14 Altunizade-Çamlıca metrosunun da 2024 yılının ilk yarısında tamamlanması hedefleniyor. Şu ana kadar%35-%40 civarında fiziki ilerleme kaydedildi. 3,5 kilometrelik metro hattının toplam yatırım tutarı (10 adet araç dahil) 3,8 milyar TL.

T6 Sirkeci-Kazlıçeşme raylı sistem projesinde geçtiğimiz günlerde katener hattına enerji verildi. Projenin 2023 yılı sonunda açılması için yoğun çaba harcanıyor. Test sürüşleri devam eden proje kapsamında 7,3 km uzunluğunda yürüyüş yolları ve bisiklet parkurları da yapılıyor. Toplam yatırım tutarı 1,5 milyar TL.

Yüksek Hızlı Tren

Ankara-İzmir yüksek hızlı tren hattının 2028 yılında hizmete alınması planlanıyor. Bu güne kadar çalışmaların %58’i tamamlandı. 9 istasyonlu hat Afyonkarahisar, Uşak, Manisa ve İzmir gibi illerimizin de hızlı tren ile buluşmasını sağlayacak. Hattın maliyetinin 10 yılda 15 kat arttığı konuşuluyor. Proje maliyeti 56 milyar TL olarak güncellenmiş durumda.

Ankara-Bursa yüksek hızlı tren hattının 2026 yılında hizmete alınması planlanıyor. Bu projedeki en önemli konu hattın isminin hızlı tren hattı olarak güncellenmesi. Maalesef “yüksek” kısmını kaybettik. Proje maliyeti 24 milyar TL olarak açıklandı.

İstanbul’da ve diğer birçok şehirde raylı sistem çalışmaları devam ediyor. Bu sabah bir kısmını sizler için özetlemeye çalıştım. Bakalım önümüzdeki günlerde ne gibi gelişmeler göreceğiz.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…


16 Nisan 2023 Pazar

Biliyoruz

Günaydın Dostlar,

“Biliyoruz.” dediğime bakmayın, aslında çok da bir şey bilmiyoruz. Tek bildiğimiz günün birinde deprem olacağı ve hep İstanbul konuşulsa da çok fazla riskli bölge olduğu. Uzmanlar 7,0’ın üzerinde deprem yaratabilme ihtimali olan çok fazla aktif fayın bulunduğunu söylüyorlar.

İstanbul’dan Bingöl’e kadar birçok riskli bölge var. Ülkenin ekonomisinin yarısının İstanbul’da olması da ayrı bir beka sorunu yaratıyor. İşyerlerini ve fabrikaları İstanbul’a taşımak yerine İç Anadolu Bölgesi gibi daha az riskli yerlere kurmalıyız. İstanbul turizm, sanat ve finans şehri olarak kalmalı.



Deprem olacağını biliyoruz da ne yapıyoruz? Benim gördüğüm kadarıyla çok da bir şey yapamıyoruz. Rantı yüksek bölgelerde yenilenen apartmanlar dışında ben çok bir çalışma göremedim. Bu çalışma da o bölgelerde yaşayan nüfusun %20 oranında artmasına neden oldu. Tam tersine bu bölgelerde nüfusu azaltacak çalışmalar yapıp bu yönde teşvikler vermeliyiz. Avrupa’nın en tehlikeli fay hattının üzerine kurulmuş bir şehri kontrolden çıkarcasına büyütmek nedendir?

Bu bölgeye birtakım avantajlar sağlayan su yolları, aynı zamanda bu bölgenin çok da tehlikeli olmasına neden oluyorlar. Sonuçta İstanbul Boğazı bu şekildeki kırılmalar nedeniyle oluştu. Keza İzmir’de de durum farklı değil. Amcaların söylediğine göre İzmir ve civarında 7,0’ın üzerinde deprem oluşturma ihtimali olan birçok fay varmış.

Bir diğer bilmediğimiz konu da evlerimizin ve zeminin ne kadar sağlam olup olmadığı konusu. Eskiden sağlamlığına daha çok güvensek de son zamanlarda ortaya çıkan büyük depremlere ne kadar dayanabileceği konusunda artık çok emin değiliz. Birçok dostum daha güvenli olduğunu düşündükleri evlere korkunç kiralar ödüyorlar. Gerçekten de bu binalar ve zemini sağlam mı? Bilmiyoruz.

Sürekli olarak Türkiye’de 6 milyonun üzerinde depreme dayanamayacak yapı olduğu söyleniyor. Bu binalara yıllarca ben izin vermedim ama bu başka bir sabahın konusu. İçimde öyle kötü bir his var ki bu sabah ben bu satırları yazarken birileri bir yerlerde talimatlara uymayan bir bina yapıyormuş gibi hissediyorum. Belki de amcanın biri yün donları daha iyi sergileyebilmek için bir yerlerde binanın birinin kolonunu kesiyordur. İşin en acı tarafı da bu bence. “Olan oldu ama bundan sonra bir tane bile çürük bina yapılmaz ve müsaade edilmez.” diyemiyoruz. İmar affının teklif dahi edilemeyeceği neden Anayasa’mızdaki yerini alamadı? “Günün birinde yine bir şeyleri affedebiliriz, dursun bir yerlerde.” diye mi düşünüyoruz?

Yaşanan deprem bize gösterdi ki felaketin ilk günlerinde yardım ulaştırmak hemen hemen imkânsız oluyor. Kapanan yollardan tutun da mevsim şartlarına kadar her şey sorun oluyor. Bu nedenledir ki her yerleşim merkezinde afette ilk kullanılacak ekipmanlar ve yapılar stoklanmalı. On binlerce konteyner stoklayamasak da bir kısmını stokta tutabiliriz.

Bu tip malzemeleri stoklayacağımız yerlerin de yıkılmaması gerekiyor. Herkes yardım bekliyor ama yardım getirecek insanların da binası yıkılmış oluyor. Arama kurtarma ekiplerinin kullandığı binalardan hastanelere kadar her bina acilen sağlam hale getirilmeli. Bir saat bile kaybedecek zamanımız yok.

Deprem beklenen yerlerde çok acil çalışma yapılması gerekiyor. Peki, bu mümkün mü? Maalesef çok da değil. Ülkemizin ve dünyanın sıkıntılı bir dönemden geçtiği bir süreçte elimizdeki imkânları yıkılan yerleri yeniden ayağa kaldırmak için kullanmak zorundayız.

Kendimizi 6 milyon bina karamsarlığına kaptırmamalıyız. Hepsinin deprem önceliği aynı değil. Depremin ne zaman olacağını bilmiyoruz. Bir apartmanı, bir hastaneyi, bir köprüyü, bir okulu sağlamlaştırdığımız zaman bir tane azalmış olacak. Fili bir gecede yiyemeyiz. Bu duruma gelmemiz yıllar sürdü, çıkmamız da yıllar sürecek.

Büyük amcaların bir tanesi “Müteahhitler çok büyük rant peşinde oldukları için bu binalar yenilenemiyor.” gibi bir açıklama yaptı. Bu işi binaları yapacakların kâr beklentilerine bırakamayız, Ankara muhakkak bu işe destek vermeli. Şu anda en acil konumuz bu. Hep beka sorunu, deyip duruyoruz ya, işte bu çok gerçek bir beka sorunu.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

2 Kasım 2020 Pazartesi

Bugün Öğrendim...

Günaydın dostlar…

Depremlerden sonra televizyon programlarında yorum yapan profesör amcalardan bir tanesi, “İzmir’in sahil kesiminin toprak yapısı bina yapmaya çok uygun değildir, hele Bayraklı hiç uygun değildir” dedi. Daha sonra birçok başka amca da bu görüşü tekrarladı.

Bu bilgiyi bugün mü öğrendik? Durum böyleydi de bu binaları neden yaptık? Sorunun cevabının çok net olduğunu bilsek de yine de insanın içinden “Başka yer mi kalmamıştı?” demek geliyor. Sonuçta; kumdan kaleler yapmıyoruz, gerçek insanlar oturuyor bu binaların içinde.


“Toprak yapısı alüvyondur, kum gibi çok kötü bir topraktır” deniliyor. Bunu bile bile insanlar gidip oralara bina yapıyorlar. Onlar yapıyorlar; birileri de onaylıyor, af çıkartıyor. Bornova ve Bayraklı’da bu tip binlerce bina olduğu konuşuluyor.

Bugüne kadar bu durumu bilmiyorduk, bugün öğrendik. Madem öğrendik şimdi ne yapacağız? Bu binaları yıkacak mıyız, güçlendirme çalışması mı yapacağız? Gerçi yıkılan iki binada da güçlendirme çalışması yapılmış, o da ayrı bir konu.

Yıkılan bu binaların ve boşu boşuna yitip giden canların bizler için son uyarı olduğunu düşünüyorum. Allah Baba “Her şeyi bana bırakın” dememiş. Akıl vermiş ki kullanalım diye. Hayvanlar bile nerenin güvenli olup olmadığını çok iyi araştırıyorlar. Yavrularını saklayabilecek bir mağara bulduğu zaman metrekaresine bakmıyor. Güvenli mi, her hangi bir yönden bir tehlike gelir mi, üstüme yıkılır mı gibi konuları süzmeye çalışıyor.

Bizim ülkemizde; kaç kişi binanın statik hesaplarını, mimari planını, inceleyerek ev alıyor? “Mutfağı da büyükmüş, çok fazla da dolabı varmış” diyerek karar veriyoruz. Binanın yapıldığı zemini zaten hiç konuşmayalım.

İstanbul’da ve diğer şehirlerimizde büyük depremler olacağı kesin. Hatta İzmir’de bile. Bir fay kırıldı ama İzmir ve çevresinde büyük depremler yaratabilecek birçok fay hattı var. İki gün sonra bunlardan bir tanesi daha kırıldığında yine Doğanlar Apartmanı’nda yaşadığımız görüntüleri yaşayacağız.

Sadece yirmi binanın çökmesiyle neler yaşandığını gördük. Bir de binlerce, on binlerce binanın çöktüğünü düşünün. Kim kime yardıma gidecek? Televizyon kameraları çöken binalara yardım ekiplerinden daha önce geldi. Öğrendik ki, bu gibi durumlarda en azından yolları açık bırakmalıyız.

Vatandaşlar iyi niyetle ellerinden geleni yapmaya çalıştılar ama bu şekilde davranarak birçok tehlikeli duruma da yol açabilirlerdi. Birçok artçı depremin olduğu bir ortamda yüzlerce insanın enkazın üstüne çıkmasının ne kadar riskli bir durum olduğunu düşünebiliyor musunuz?

Her şeye para bulan devletimiz bir türlü bu evleri güçlendirecek veya yeniden yapacak parayı bulamıyor. Bunun kolay bir iş olmadığının, yıllarca süreceğinin farkındayım. En riskli binalar tespit edilerek, her sene bütçeye bu işler için belli bir miktar para konmalı. Üçüncü Lig takımlarına stat yapmaktan daha önemli bir konu olduğunu düşünüyorum.

Bu konuya çok uzak olmakla beraber, toprağın da bir beton taşıma kapasitesi olabileceğini düşünüyorum. Çok cahilce atıyorsam konunun uzmanlarından özür dilerim. Belki de yıkılan riskli binaların yerleri boş kalmalı. İdare ortaya çıkıp, “Buranın toprak yapısı artık bir binayı daha kaldıracak durumda değil” demeli.

İnşaat aşamasındaki denetimlerin doğru dürüst yapılmadığını görüyoruz ama görülüyor ki, apartmanlarda yaşam başladıktan sonra da bir takım denetimler gerekiyor. Adam kolon mu kesmiş, apartmanı mı büyütmüş, yangın merdivenini kilere mi çevirmiş hiçbir şey belli değil.

“Şiddetli yağmur yağacak vatandaşlarımız her türlü önlemi alsın” gibi lafları pek sevmem. Zavallı vatandaş ne önlem alacak? Yüz yıldır yapılmayan yağmur suyu deşarj sistemlerini mi kuracak? Alt geçitlerin, evlerin, işyerlerinin pasajların, bahçelerin, parkların suyla dolmasını nasıl önleyecek? Diğer afetlerde de durum çok farklı değil. Hele de deprem için kendini bilinçlendirmekten başka yapabileceği hiçbir şey yok.

Şunu kabul edelim ki, insanlar parasız. Oturdukları yerleri güçlendirecek paraları yok. Kesinlikle devletin bu işe el atması gerekiyor. Bir şeyler yapılsa da, çok yetersiz.

Uzun lafın kısası: Takdir-i ilahinin arkasına sığınamayız. İşin gerçeği şudur ki, 97 yıldır bu ülkeyi yönetenler şehirlerimizi depreme hazırlayamadılar. Artık makûs talihimizi değiştirip; zayıf zemin, zayıf bina, zayıf kurtulma şansı sarmalından kurtulmamız gerekiyor.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

21 Ağustos 2020 Cuma

Küçüktüm Bilmiyordum...

Günaydın dostlar…

Ankara’nın nüfusunun İstanbul’dan az olması küçüklüğümde beni çok rahatsız ederdi. Her yaz İstanbul’a geldiğimizde İstanbullu arkadaşlarım bu konuda benle dalga geçerlerdi. İçimden “İnşallah seneye yakalarız” diye dua ederdim.
Maalesef dualarım kabul olmadı. Bırakın aranın kapanmasını, giderek daha da açıldı. Her sene İstanbullu çocuklara laf anlatmaya çalışmaktan anam ağladı.


Dedim ya, küçüktüm bilmiyordum. İyi ki de yakalayamamış. Şu anda 16 milyonluk bir Ankara’nın olduğunu düşünebiliyor musunuz? Gözümün önünde bile canlandıramadım. O kadar nüfusa rağmen muhtemelen Ankapark yine de iş yapamazdı.

Bir diğer arzum da, şehirlerde yüksek binalar yapılmasıydı. Ne ileri zekâlı hedeflermiş bunlar. Düşününce, şehirlerin bu hale gelmesinden kendimi sorumlu hissettim. Allah Baba bu hedefimde bana yardımcı oldu, her yerin yüksek beton binalarla dolmasını sağladı. Camdan bakınca kendi kendime “Hiç söylenme, 55 yıl önce en büyük arzundu” diyorum. Küçüktüm bilmiyordum, bilseydim piyangodan para çıkmasını filan isterdim.

Ankara’daki Gima binası yapıldığında çok mutlu olmuştum. Bir de Türkiye’nin en yüksek binası olduğunu öğrendiğimdeki keyfi anlatamam. Sonunda bizde de artık İstanbul’dan daha büyük bir şey vardı. Hatta adı da “Gökdelen” olarak tarihteki yerini aldı. En büyük buluşma yeriydi. Kim bilir ne aşklar başlamış, bitmiştir Gökdelen’in gölgesinde.

Küçüklerin garip hedefleri oluyor. Geç saatlere kadar oturmayı da çok istiyordum. O saate kadar oturup ne yapacaktım acaba? Kesinlikle, “Büyükler oturuyorsa bu iyi bir şeydir” diye düşünmüşümdür. Gerçi rahmetli babam genelde erken yatardı; bu arzum, muhtemelen dayımdan kaynaklanıyordu. Bu yılların çoğunda televizyon bile yoktu. Geç saatlere kadar ders çalışma ihtimalimin de sıfır olduğunu düşünürsek, ne yapacağımı gerçekten ben de çok merak ediyorum.

Büyüyünce ne oldu? En geç saat 10.00’da yatar oldum. Hatta 9.30’da yattığım bile vardır. Hudsons’da çalıştığım günlerden kalma erken kalkma alışkanlığım, o günlerden beri devam ediyor. İlkokulda da hep sabahçı olmuşumdur. Günün ortasında okula gitmek hiç bana göre bir şey değil. Küçüktüm, geç saatlere kadar oturmayı matah bir şey zannediyordum. Yat uyu kardeşim, yastığın seni özlemiştir.
Büyümek demişken, her çocuk gibi benim de en büyük dileklerimden biri, bir an önce büyümekti. O kadar kalpten istemişim ki, çabucak büyüdüm. Bir anda bu günlere geldik. Büyüdüm de büyüdüm. 18 yaşına geldiğimde istediğim her şeyi yapabileceğimi düşünürken, 180 yaşında bile istediğim her şeyi yapamayacağımı öğrendim. Anlamını bile bilmediğim kelimeler, büyüdükçe hayatımın önemli parçaları oldular. Gittiğim her yere de benimle geliyorlar. Küçüktüm bilmiyordum.

“Küçüklüğüne inmek lazım” derler ya, bence benim büyüme arzum da daha altı yaşına basmamışken okula başlamış olmaktan kaynaklanıyor. Sınıftaki herkesin benden büyük olması, bende bir an önce büyüme arzusu oluşturdu diye düşünüyorum. Büyüme konusu önemli bir hedefti benim için. Allah’tan büyük gösteriyordum da bu konu çok bir sorun olmuyordu. Ne yapalım, küçüktüm bilmiyordum.

Birçok arkadaşımda olan, “Bir büyüsem de sigara içsem” arzusu bende hiç olmadı. Hayatımda bir kere bile içime sigara çekmedim. Tamam, itiraf ediyorum, bir kere denedim ama boğuluyordum. Yay burcu olarak denemeden olmazdı.

Ankara’dan İstanbul’a kadar oyuncak trenimi kurmak gibi bir hedefim de vardı ama onu bu sabah bir kenara bırakalım. Aslında epeyce de düşünmüştüm. Güzergâh belliydi, sadece altyapı çalışmaları kalmıştı. Çoğunlukla mevcut demiryoluna paralel gidecekti. Anlayacağınız, proje aşamasında hedefim yarım kaldı.
Yıllar geçtikçe hedeflerimiz nasıl da değişiyor. Artık sakin şehirler, yeşil alanlar, sorunsuz yaşlar, sağlıklı günler peşindeyiz. Anı yaşamak gerekiyor; bugün çok önemli gördüğün bir konu, yarın hiçbir şey ifade etmiyor.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

6 Mart 2020 Cuma

Dağlar Çöktü Dereler Taştı...

Günaydın dostlar…

Trenleri çok sevdiğimi artık bilmeyen kalmadı. Oyuncak olanını da, oyuncak olmayanını da çok severim. Bu nedenden dolayı da, iki hafta önce Ankara’ya yine trenle gittim.
İlk defa Bostancı’dan binerek gittim. Bu bölgede yaşayan insanlar için büyük kolaylık olmuş. Pendik’e gitme konusunun ortadan kalkması, işi bir nebze de olsa daha kullanışlı hale getirmiş. Dönüşte Pendik İstasyounu’nda dakikalarca taksi beklemek, Pendik aktarmalı Ankara yolculuğunun en sıkıntılı taraflarından biriydi.


Gittim gitmesine de; dağlar çöktü, dereler taştı, çiçekler açtı, arılar soktu gibi bin bir türlü nedenle tren bir türlü gidemiyor. Bütün bu ufak tefek sorunlar ortadan kaldırılsa tren en az bir saat daha hızlı gider.

Trenimizin adı Yüksek Hızlı Tren olsa da, bu trenden hızlı bir tren olarak bahsetmek hiç içimden gelmiyor. Benim gözümde YHT’nin açılımı Yolu Olmayan Hüzünlü Tren şeklindedir. Yolu olsa gidecek zavallı tren ama ne yazık ki doğru dürüst bir yolu yok. Otobüsle aynı süre içinde gidilen bir mesafe benim için hızlı filan değildir. Avrupa’nın birçok ülkesinde trenler saatte 300 km’nin üzerinde hız yapıyorlar.

Hızlı gitmekten söz ederken, güzel bir de adım atılmış. Gördüğüm kadarıyla, peronlarda sigara içmek yasak edilmiş. Eski günlerde her istasyonda trenin yarısı sigara içmek için aşağıya iniyordu. Artık kimse inmediğine göre kesin yasak edilmiştir. Yolcuların ve sigara içenlerin geri binmesi her istasyonda treni bir-iki dakika geciktiriyordu.

Bizim milletin yasak dinlemeyeceğini bilen yetkililer bir de anons yapıyorlar. Tren istasyona yaklaşırken, “Trenimiz bu istasyonda sadece bir dakika duracaktır” diyorlar. Bunun anlamı da, bakın aşağıya inmeyin burada kalırsınız demek oluyor.

Trenin hizmete açıldığı ilk günden beri kullanılamayan çok fazla tünel ve köprü var. Kiminin üzerine dağ çökmüş, kimilerinin de başka nedenleri var. Bunların tek tek çözülmesi ve trenin daha hızlı gitmesinin sağlanması gerekiyor. Dağın etrafından oyuncak tren hattı gibi tek şerit bir hat geçirmekle bu işler çözülmüyor.
1960’lı yıllarda (sadece tek hat olduğu için) Boğaziçi Ekspresi bazı istasyonlarda karşıdan gelen trenleri beklerdi. Bugün de pek bir şey değişmemiş. Tek hat olan bazı bölgelerde tren halen karşıdan gelen treni bekliyor. Hızlı tren hattı çift hat olarak yapıldı diye biliyorduk, bazı bölgeler neden tek hat anlayamadım. Gebze-İstanbul arası tek hat ama o konuda zaten şu anda yapılacak bir şey yok. Apartmanlar o kadar rayların dibindeki, elinizi uzatsanız balkonlardaki çiçekleri sulayabilirsiniz.
Bazı yerlerde de çift hat var ama sadece bir tanesi kullanılıyor. Öbür hat neden kullanılmıyor veya kullanılamıyor bu konuda hiçbir bilgi yok. Tren geliş hattına geçerek bir müddet oradan gidiyor.

Büyük paralar harcanarak bu işlerin düzeltilmesinin mümkün olmadığını biliyorum. Ben radikal değişikliklerden vazgeçtim, her sene ufak iyileştirmeler yapılmasının peşindeyim.

İşin komik tarafı, bu kadar sıkıntısı olan ve de otobüsle aynı sürede giden trende yer de bulunmuyor. Bir hafta önceden biletinizi almanız gerekiyor. Umarım sevgili TCDD’miz trenlerdeki vagon sayısını arttırır. Bu kadar uzun bir yol için 5,5 vagon çok az. Geçen hafta Almanya’dan döndüm, oradaki uzun yol trenleri genelde 12 vagon. On iki olmasa da, bizde de şu anda sekiz olabilir.
İyileştirmeler bu yolculuğu daha hızlı ve daha keyifli bir hale getirecektir. Yeteri kadar bagaj yeri olmamasını bile dert etmiyorum. Bizler düzensizliğe ve kargaşaya alışık insanlarız, kapının önüne yığılmış bagajlarla seyahat edebiliriz. Abartılacak bir şey yok, ineceğimiz zaman kenara iteriz.

Bir takım sıkıntıları olsa da, trenle seyahat etmek bana yine de çok cazip geliyor. Havaalanlarına girip çıkmanın büyük bir eziyete dönüştüğü günlerde, tren benim için halen ilk tercih.
Allah Baba hepimizi dağların çökmesinden, derelerin taşmasından korusun.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Kasım 2019 Cuma

Balıkçı...

Günaydın dostlar…

Balıkçı olmayan yerlerde balık yemeyi hiç sevmiyorum. Menüsünde birçok yemek olan restoranlar, benim balık yiyebilmem için hiç uygun değiller. Lazanyadan, çökelek kavurmasına kadar her şey olduğu zaman, otomatik olarak tadım kaçıyor. Balık yenecekse bir tek balık olmalı.
Sebebini sormayın, unutmayın ki ben bir yay burcuyum. Üstelik yükselenim de yay. Oralarda yiyemediğim gibi, işin kötü tarafı, balıkçılarda da balık yiyemiyorum.


Neden balıkçılara gidip de balık yiyip çıkamıyoruz? Bizi zorlayan gizli bir güç var. Tahmin ediyorum Anayasa’mızda bir balık kanunu var. “İlk önce meze yenmeden hiçbir şekilde balık yenemez” filan yazıyor herhalde.

Balıkçıya gitmeden önce kendi kendime karar veriyorum. “Bu sefer kesinlikle meze filan istemiyorum, doğrudan balık yiyeceğim” diyorum. Mezeler insanı tıkıyor, sonra balığa yer kalmıyor. Tek başına balık yemek de olmaz, en fazla yanında bir de bol soğanlı çoban salatası.

Böyle diyorum demesine de, balıkçıya girince bir şeyler oluyor, bir de bakıyorsun ki masa yine birçok meze ile dolmuş. “Hadi bir de beyaz peynir alalım” ile başlayan siparişler, ara sıcakları konuşarak son buluyor.

İşin acı tarafı, ara sıcaklar bir anda son sıcaklar oluveriyorlar. Onlar da yenildikten sonra kimse de balık yiyecek hâl kalmıyor. Bazen ayıp olmasın diye ortaya bir balık ısmarlanıp laf olsun diye yeniliyor ama onun da ne tadı oluyor, ne de amacına ulaşıyor. Zaten çatlamış durumdayken bir de üzerine balık yemeye çalışıyorsun.

Ne yalan söyleyeyim, ben son gidişlerimin hiçbirinde balıkçılarda balık yiyemedim. Eskişehir’de de durum aynıydı, İstanbul’da da değişen bir şey olmadı. Hadi Eskişehir’deki mekân zaten mezeci olarak nam salmış, peki İstanbul’da neden yiyemiyoruz?
Şöhretleri meze üzerine olmasa da, İstanbul’daki balıkçıların da mezeleri çok güzel oluyor. Hele bir de restoran suyun kenarındaysa, o mezelerin lezzetleri iki kat artıyor. “Sadece balık yiyeceğim” diyerek saçma sapan planlar yapan Emin de, hemen “Patlıcanlı olarak neleriniz var?” diye sormaya başlıyor. Hani meze yemeyecektin Emin Efendi?

Meze işi o kadar fazla kontrolden çıktı ki, balıkçılar da artık çok az balık alıyorlar ve seni mezeye yönlendiriyorlar. Restoranlara girdiğinizde dikkat edin, artık görücüye çıkmış çok az sayıda balık oluyor. “Şu anda mevsimi olmadığı için az var” diye düşünmeyin, her zaman durum böyle. Balık sezonunda da sergideki balık sayısı çok fazla artmıyor.

Balıkçılar bu işten memnun mu? Bence mutlular. Birçok balıkçıda, ne yediğin çok da fark etmiyor. O akşamki ziyaret, ne yersen ye belli bir fiyata ulaşıyor zaten. Hele de alkollü içkiler yemeğin bir parçasıysa, yenilen şeylerin toplam fiyat içerisindeki yüzdesi oldukça düşük kalıyor.

Mezeler güzel. Allah var, çok da iyi gidiyorlar ama balığa da yer bırakmayı başarabilmek gerekiyor. İki çeşit patlıcanlı meze gördük diye, hemen yelkenleri suya indirmemek lazım. İşin komik tarafı küçükken patlıcanlı yemekleri de hiç sevmezdim. Zararlı olduğunu bile bile patlıcan kızartmasını da çok seviyorum ve yılda iki, üç kere yiyorum.
Patlıcan salatası harika (hele bir de güzel yapıldıysa), çoban salatası muhteşem hepsini kabul ediyorum ama en önemli parametrelerden biri de mezeleri kiminle yediğindir. Karşına öyle biri oturur ki, en sevmediğin ortamda, en sevmediğin deniz otlarını bile bayıla bayıla yersin. Önemli olan kadehleri doğru dizip, doğru kişiye “Sağlığına” diyebilmektir.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

6 Eylül 2019 Cuma

Metrobüs Aşkı...

Günaydın dostlar…

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bir numaralı koltuğunda adını koyamadığımız bir sorun var. Koltuğa hangi amca oturursa otursun, anında bütün ruhlarını bir metrobüs aşkı kaplıyor. Seçim öncesinde hiç böyle bir şey vadettiğini duymadığım halde, bizim Ekrem amca da “Her yeri metrobüs yollarıyla donatacağım” demeye başladı.
Gerçi seçim öncesi adaylardan İstanbul’a yönelik çok da fazla plan duymadık ama metrobüsü hiç duymadık. Birkaç kere Ekrem amcanın metroya yönelik afişlerini gördüm ama geri kalanların hepsi insanlara yönelikti. Seçmeni hedef alan adaylar; bedava internetten tutun da, iş bulmaya kadar her türlü sözü verdiler ama “İstanbul’a da şunu yapacağım” diyen pek olmadı.


Nereden çıktı bu metrobüs aşkı? Metro lafları nasıl oldu da metrobüse döndü? Cevabı çok basit; metro yapmak çok pahalı ve uzun sürüyor, metrobüs yapmak çok daha kolay.

Çok güzel, metrobüs yapalım da, benim bir sorum var. Ekrem amca, bu metrobüs yollarını nereye yapacaksın? Yapılan yolların ortasında, kenarında, altında, üstünde metrobüs için yer mi ayrılmış? Çok uzun yılların ihmalkârlıkları ve plansız, programsız büyümeler bizi bugünlere getirdi. Bırakın metrobüsü bisiklet yolu yapacak yer yok.

Hal böyleyken, geriye tek bir çare kalıyor, her zaman yaptığımız gibi yollardan birer şerit alıp metrobüs yolu yapmak. Zaten yetmeyen, ömür törpüsü haline gelmiş yolları daha da yaşanmaz hale getirmek. Hemen şunu da belirteyim, metrobüs yapıldı diye o yollardaki trafik azalmıyor. İnsanlar her zamanki gibi otomobilleri ile işe gitmeye devam ediyorlar.

Mevcut yolların sağında, solunda metrobüs yolları planlanmış olsa; ağzımı açmam, ben de desteklerim ama iş, kapasitesi zaten yetmeyen yollardan birer şerit daha eksiltmeye dönünce, benim çok aklıma yatmıyor.

Mevcut metrobüs hattının yerine metro yapılması gerektiğini de geçmiş yazılarımda defalarca belirtmiştim. O zamanlarda başlamış olsaydı bugüne kadar çoktan bitmiş olurdu. Üstelik o günlerde para da vardı, yapılabilirdi. Nitekim bir konuşmasında Kadir amca da hata yaptıklarını, mevcut hattın yer altına alınması gerektiğini belirtmişti. Şimdi o hat yer altında olsa ve o iki şerit karayoluna katılsa kötü mü olurdu?
Zamanında yapılmadı, bugünden sonra da zor görünüyor. Sıkıntılı günlerde bu tip işler için kredi bulmak çok zor.

Metrobüs güzergâhında çok fazla nüfus var. Metrobüs götürüyor 50-60 kişi, metro götürecek 600-700 kişi. Arada büyük fark var. Üstelik üstteki yoldan da çalmamış olacağız.
Yapıldığı dönemde (her ne kadar yanlış bir karar olsa da) metrobüs gerekliydi. Kısa sürede daha ekonomik bir çözüm bulmak mümkün değildi. Metrobüs görevini yaptı ama artık yer altına alınmalı. Talep çok yüksek olacağı için bu durgun piyasada bile kısa sürede parasını çıkartabilir. Belki halen bir Yap-İşlet-Devret heveslisi vardır.
İtiraf edeyim, ben de metrobüsü defalarca kullandım. Bu şehirde, Söğütlüçeşme’den Zincirlikuyu’ya on beş dakikada başka hiçbir şekilde gidemezsiniz. Nefes alamayacak kadar kalabalık bir araçta on beş dakika kadar tahammül edebilirseniz, kendinizi kısa bir sürede başka bir kıtada bulabilirsiniz.

Naçizane görüşüm, bundan sonra da mevcut yollardan şerit azaltarak metrobüs yolu yapılmamalı. 16 milyonluk kocaman bir şehirde zaten sadece iki ana arter var. Bir de bunları daraltmaya başladığımız zaman çile katlanarak büyüyor.

Yavuz Sultan Selim Köprüsü’ndeki raylı sistem geçişi daha şimdiden planlandı ve köprü ona göre yapıldı. Köprünün ortasında iki demiryolu hattı için yer bırakıldı. Metrobüs için de böyle planlanmış yerler varsa, hiç beklemeden hemen yapalım. Böyle bir durumda ilk tebrik eden de ben olurum.
Günü kurtarmaya yönelik çabalar ve rant merakı bu şehri bu hale getirdi. Lütfen geçmiş yılların göz boyamaya yönelik çözümlerine değil, orta ve uzun vadede bütün vatandaşların hayatını kolaylaştıracak çözümlere yönelelim.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

5 Ağustos 2019 Pazartesi

Darüşşafaka

Günaydın Dostlar,

Yıllar önceydi, küçük bir kız büyük bir sevgi ile koşup daha büyük bir sınıftaki ablasına sarıldı. Biraz üzgündü, biraz buruktu. Ablası da ona sarıldı ve büyük bir içtenlikle teselli etmeye çalıştı. Abla kardeş bir müddet öylece kaldılar.
Sarılmayı görmeliydiniz. Böyle bir ablalık yok, böyle bir sahip çıkma yok. Daha üst bir sınıfta okuyan kendi ablası zannetmiştim. Aralarında hiçbir bağ olmadığını duyunca çok duygulanmıştım ama daha sonra düşündüğümde aslında aralarında çok büyük bir bağ olduğunu anladım.
Onların aynı kandan, aynı candan çıkmaları gerekmiyordu; onlar Darüşşafakalıydı. Bu hiçbir yerde göremeyeceğimiz bambaşka bir bağlanma şekli, hatta bir yaşam şekli. Galatasaraylıları, Askeri Okulları, diğer okulları hepimiz bilmekle beraber; Darüşşafaka yaşam şeklinin, Darüşşafaka bağlılığının bambaşka bir şey olduğunu da biliyoruz.

Minicik bir kız dudakları düşmüş bir şekilde Darüşşafaka ablasına koşarken “O benim ablam değil.” diye düşünmüyor. Minik kalbinde o ablanın onu bağrına basacağını biliyor. “Yaşayan bilir.” derler ya, Darüşşafakalı olmayı da yaşayan bilir.

Öyle bir yuva ki burukluklarla, sıkıntılarla, üzüntülerle başlayan yolculuklar; hiç bilmedikleri, hiç tanımadıkları dostlar tarafından desteklenip büyük bir sevgi yumağı haline dönüşüyor.
Bu camiadan yolu geçmiş çok fazla arkadaşım, dostum var. Sevgili Bengi abla ve Taşkut ağabey de bu okulda yıllarca öğretmenlik yaptılar. Bütün dostlarımda gördüğüm hep aynı bağlılık. Birisi için “O da Darüşşafakalıymış.” dediğiniz zaman akan sular duruyor. Fabrika ayarlarını hemen kardeşlik düğmesine çeviriyorlar.

Elimden geldiği kadar, yapacağım bağışları bu aileye yapmaya çalışıyorum. Miktar önemli değil. Kim bilir belki de bugün doktor olan, hakim olan, bursla Amerika’ya, Kanada’ya giden kardeşlerimizin yaşamında bir kum taneciği kadar benim de katkım olmuştur. Bu duygu bana yetiyor, başka hiçbir beklentim yok.
İster kurban karşılığı olsun, ister zekât veya fitre. Bu aile bizim bağışlarımızla ayakta duruyor ve çok güzel işler yapıyor. Yıllardır bu camiayı bilirim, çok fazla eşim, dostum, arkadaşım var; hiçbir zaman “Paraları ziyan ediyorlar.” hissine kapılmadım.
Para olmadığı zaman hiçbir şey olmuyor. Günümüzde nefes bile alsanız para gerekiyor. Darüşşafaka Cemiyeti’nin de çok büyük bağışçıları var ama inanın bizlerin göndereceği bağışlar da en az onlarınkiler kadar önemli. Birilerinin onları düşündüğünü ve ellerinden geleni yaptığını bilmek, o ailedeki kardeşlerimiz için en az işin maddi boyutu kadar önemli.
Çok kısıtlı imkânlarla Darüşşafaka’ya sürekli bağış yapan gönlü zengin insanlar tanıyorum. Birilerinin hayatına katkıda bulunabilmek bizlerin bu dünyadan götürebileceği en büyük zenginliktir.

Vefatından sonra bütün malvarlığının Darüşşafaka’ya kalmasını isteyen çok fazla insan var. Böyle gönlü zengin insanları çok takdir ediyorum. “Koca okul benim üç kuruş bağışımla mı dönecek?” diye düşünmeyin. Her üç kuruşun hem maddi hem de manevi çok büyük önemi var. İnternet ortamında bilgisayarınızdan veya akıllı telefonunuzdan bağış yapmak çok kolay, sadece birkaç dakikanızı alır.
Sevgili dostlar; herkesin sevdiği, çeşitle nedenlerle gönlünde olan bağış yaptığı yerler var. Gönlünüzdekileri değiştirin demiyorum, sadece lütfen Darüşşafaka’yı da kalbinizin bir köşesine koyun diyorum.

Buruk başlayan yolculuklar hepimizin gurur duyacağı serüvenlere dönüşsün.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

21 Haziran 2019 Cuma

Yaz Yağmuru...

Günaydın dostlar…

Şarkılarımızdaki, rüyalarımızdaki yaz yağmurları artık kâbus yağmurlarına dönüştü. “Hiç görülmemiş miktarlardaki yağış” cümlesinden de çok sıkıldım. Her şeyin hiç görülmemişini gördüğümüz günlerde, doğal olarak yağmurun da hiç görülmemişini göreceğiz.
Her şey değişiyor da, yağmur neden değişmesin? Penceremden baktığım zaman hiç görülmemiş miktarlarda çirkin beton görürken, hiç görülmemiş boyutlarda yok olan yeşil alanları görürken, çıkar çatışmaları zirve yapmışken; yağmurun da bu değişime ayak uydurması normal değil mi?


Almanya’da, İngiltere’de, Orta ve Kuzey Avrupa’nın her yerinde adeta bahçe sularcasına yağan yağmur, bizim ülkemizde neden hiç görülmemiş boyutlara ulaşıp insanların ölmesine neden oluyor? Oraların yemyeşil olmasının bunda bir etkisi olabilir mi? Bizde yağan yağmur değil artık, o bir doğal afet. Ebe Nine’nin bahçesindeki saksılar yağmurun düzenli yağmasını sağlayamıyor.

Her gün ayrı bir sel felaketi duyuyoruz. Araklı’daki sel baskınında hayatlarını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum. “Sahil yolu gereksiz bir yatırımmış, sellere de bu neden oluyormuş”. Bu zihniyet zamanında Boğaziçi Köprüsü’nün yapılmasına da karşı çıkmıştı. “Hele üç şerit olması çok gereksiz” diyorlardı.

Yolla filan alakası yok. Doğu Karadeniz’in doğal yapısından kaynaklanan gerçekler ve bu konuda hiçbir önlem alınmaması, çarpık yapılaşma, yanlış yatırımlar her sene bu bölgede sellere neden oluyor. Dağlardan gelen sel suları önüne katıp her şeyi götürüyor, ya da uygun bir alanda biriktirip ciddi boyutta zarara neden oluyor.

Hadi Doğu Karadeniz’de dağlardan akan sular var, Trakya’daki tren kazasında sorun neydi? Demiryolunun altındaki toprak akıp gitti, raylar ortada kaldı. Raylar da ortada kaldı, ailelerde. Yazık değil mi bu insanlara? Hayat bu kadar ucuz mu?

Trakya olayından ve hayatlarını kaybeden onca vatandaşımızdan bir ders çıkardık mı? Tabii çıkarmadık. Gidip de dağ başında bir yerlerde menfez çalışması yapmanın siyasi bir getirisi yok. Para, sürekli olarak havaalanı, köprü, tünel, otoban gibi algı yönetimine destek olacak konulara yatırılıyor. Dağlardan akan sular da her sene kardeşlerimizi öldürmeye devam ediyor.
“Ders çıkartmadık” dedik. Çıkartmış olsaydık; daha iki gün önce Arifiye’de yüksek hızlı tren raylarının altındaki toprak, sel sularına kapılıp gitmezdi. Allah’tan trenler gelmeden fark edildi de büyük bir trajedi önlendi. Çok kısa bir sürede de tamir edilip ulaşıma açıldı. Bu da demek oluyor ki yine eski durumuna getirildi. Görülmemiş boyutlarda yağmur yağdığı ilk gün, yine akıp gidecek.

Her zaman söylüyorum; yağmur sularının toplanması konusunda bir tane bile altyapısı düzgün ilimiz, ilçemiz yok. Böyle deyince de, herkes bana Eskişehir’i örnek gösteriyor. Dostlar, ne yazık ki Eskişehir’de de sorun var. Defalarca kavşaklarda, altgeçitlerde su biriktiğini gördüm. Geçen sene temmuz ayında (tam hasat zamanı) Eskişehir’de on sekiz gün yağmur yağdı. İç Anadolu Bölgesi için temmuz ayında otuz bir günün on sekiz gününde yağmur yağması normal bir iş mi?

Başkentimiz Ankara’da daha geçen hafta Etimesgut ve Sincan’da yaşanan sel baskınları, yine çok büyük zarara yol açtı. Alt geçitlere akan tonlarca su, insanlara çok zor anlar yaşattı. Yollarda akan suları hepimiz televizyonlarda izledik. Daha büyük kayıplar yaşamadıysak, Allah babanın bizi koruması yüzündendir.

Mersin ve ilçelerinde iki gün önce sel felaketi yaşandı ve birçok küçükbaş hayvan telef oldu. Yollardaki çökmeleri, akıp giden toprakları filan hiç yazmıyorum; onlar artık hayatımızın olağan gelişmelerinden.
Bu kayıplar ve sel baskınları, bu sabah aklıma gelenler. Düşünsem birçok örnek daha bulabilirim. Madem yağmurları bu duruma getirdik, o zaman bizim de hiç görülmemiş yağmurlara göre altyapımızı yapmamız gerekiyor. Kibrit kutusu büyüklüğünde mazgallarla bu iş yürümez. Gerçi olan da pislikten tıkanmıştır ama o da ayrı bir sabahın konusu.

Amerika’da her ilkbaharda tonlarca kar çok kısa bir sürede eriyor ama hiçbir yeri sel basmıyor. Neden? Altyapıyı düşünerek kurmuşlar da ondan. Kaldırım kenarlarındaki su toplama kanalları o kadar büyük ki, bizde olsa içine gitmedik şey kalmaz.
Uzun yılların sorunları bir günde çözülemez ama bütün belediye başkanlarımızdan bu konuya el atmalarını, yavaş da olsa çözüm üretmelerini bekliyoruz.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

18 Haziran 2019 Salı

Münazara...

Günaydın dostlar…

Pazar akşamı, tarihi münazarayı hepimiz izledik. İşin politik boyutundan anlamam ama bana sorarsanız bu tartışma hiç kimseye yaramadı. İki taraf da, “Kazanamazsam bile en azından kaybetmeyeyim” diye düşünen, beraberliğe razı teknik adamlar gibiydiler.
Adaylara yaramadığı gibi, bize de yaramadı. Programı izlerken çok sıkıldım. Sık sık kanallarla oynayıp, yedi tane aslanın zavallı bir zürafaya saldırmasını izledim. Heyecanı olmayan, ruhsuz bir ortamda devam eden tartışma, gerçekten de çok sıkıcıydı.


“Heyecan” yazılarımdan bıktınız ama görüyorsunuz işte, heyecan olmayınca da hiçbir şey olmuyor. Amcalardan biri “Bu gereksiz tartışma yüzünden Survivor’ı kaçırıyorum” ruh halindeydi, diğeri de bin beş yüz kere “Kul hakkı” dedi.

Heyecansız olmuyor dostlar. Günümüzde, işyerlerimizin de en büyük sorunlarından bir tanesi, şirketin hedefleri doğrultusunda heyecan yaratamamak. Üst yönetim dağa gitmek istiyor, çalışanlar havlusunu omuzuna atıp, plaja gitmek istiyor. Neden? Çok basit, üst yönetim çalışanlarıyla beraber şirketin hedefleri doğrultusunda yön birliği sağlayamıyor da ondan. Heyecanı tabana yayamayan şirketler, minimumda günü kurtararak yollarına devam ediyorlar.

Heyecan çok önemli bir konu olmakla beraber, işin bir diğer nedeni de, bizlerin münazara gibi konuları beceremiyor olmamız. Televizyonda güncel konuları tartışma konusunu Amerikalılar çok güzel yapıyorlar. Sunucusu da, katılanı da başka türlü bir hava, başka türlü bir enerji katıyorlar. Konuşma tonunuzdan, aralarda çaldığınız müziğe kadar her şey çok önemli. Nasıl ki, yaptığımız binaları çok ruhsuz yapıyorsak, bu programları da öyle yapıyoruz.

“Ruhsuz program” deyince de, Fenerbahçe için yapılan “Fener Ol” kampanyaları aklıma geldi. Hele televizyondaki programlar korkunçtu. Hadi yapmayı bilmiyorsunuz, insan biraz Amerika’da bu işlerin nasıl yapıldığını izler ve öğrenir.

Uzun yıllar önce, yılda bir defa rahmetli Jerry Lewis kas sorunu olan hastalar için televizyonlarda yardım toplardı. Yıllar içinde de milyarlarca dolar topladı. Program yirmi dört saat boyunca büyük bir enerji ile devam ederdi. Ben bile gecenin geç saatlerine kadar izlerdim.
Sürprizlerle dolu bir programdı. Her an yeni bir sanatçı çıkar, her an meşhur biri arayabilir, büyük şirketlerin yönetim kurulu başkanları gelir, önemli sporcular programa katkı sunarlar, müzik ve enerji hiç bitmez, en önemlisi de toplanan miktar, sürekli ekranda duran bir panoda güncellenirdi. Hedefi canlı olarak görmek ve ne kadar yaklaşıldığını izlemek, insanları motive ediyor, heyecanlandırıyor.

Fenerbahçe’ye yardım olsun diye, Acun Ilıcalı kendi kanalında iki gece düzenledi, bir gece de Star Televizyonu’nda düzenlendi ama ikisi de çok durgundu, çok ruhsuzdu. Hele Star’daki program, uyumak üzere olan bir sunucunun da katkısıyla çok sıkıcıydı. Bunlar güzel çabalar, uğraşanlara çok teşekkür ederiz ama içerik olarak çok yetersizdiler.
Dostlar, durgun ve heyecansız bir ortamda bir iş başaramazsınız. Heyecan yaratacaksın, hedef göstereceksin ki, insanlar da elini cebine atsın. Para vermek kolay bir iş değildir ama istemek daha da zordur. Heyecanı yarat, parayı al.

Bu tip heyecan yaratmalı konuları beceremiyoruz. Yapımız buna müsait değil. Her şeye sonuç odaklı ve işlevsel bakan, hiçbir estetik kaygısı olmayan bir millet olarak, bu yönlerimiz çok fazla gelişmemiş.
Hedefleri ortaya koymak kolay, o hedefler yönünde heyecan yaratmak zordur. Bugün işyerlerinde yaşadığımız başarısızlıkların çoğu, hedeflerin doğru dürüst anlatılamaması ve heyecan yaratılamamasından kaynaklanıyor. Sonunda da ortaya mutsuz kitleler çıkıyor.

Ey işverenler, şirketin hedeflerini çalışanlarınızla paylaşmaktan korkmayın. Her şeyi gizli tutma yılları artık çok geride kaldı. Her gün şirketinin hedeflerini güncel olarak takip edebilen bir çalışan, inanın o hedeflere ulaşmak için daha motive çalışacaktır…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…