Korona Virüsü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Korona Virüsü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Aralık 2020 Çarşamba

Aşı Aşkı...

Günaydın dostlar…

İlkokul yıllarında aşı olmayı çok severdik. Sağlık ekiplerinin ne zaman okula gelip aşı yapacağı da bilinmediği için, sürekli aşı dedikodusu çıkardı. Aşı aşkımızın nedeni, ertesi günün tatil olmasıydı. Kocaman iğnelerle yapılan aşılar yumruk gibi kolunda sıkışıp kalırdı. Dokununca bile acırdı, hatta bazı öğrencilerin akşam ateşi çıkardı.

Düşünüyorum da, ne aşısı olduğumuzu bile bilmezdik. Geldikleri zaman “Ben aşı olmayacağım” deme şansımız da yoktu. Şimdiki gibi velilerden onay alma durumu da zaten hiç mümkün değildi.



Günümüzde de aşı ve tatil kavramları yan yana gidiyorlar ama bu seferki durum biraz farklı. Okullar aşı olduğumuz için değil, aşı olamadığımız için tatil.

Hepimizin bildiği gibi salgını sonlandırabilmek için çok yoğun aşı çalışmaları yapılıyor. Birçok firma yıllar sürecek çalışmaları birkaç ay içerisinde tamamlamaya çalışıyor. Muazzam bir süratle yol alıyorlar.

Süratle yol almaları çok güzel olsa da süratin felaket getirdiğini trafik kazalarında dünya lideri bir ülke olarak en iyi biz biliriz. Süratle hareket etmek zorunda olduğumuzu kabul etsek de, kazaları da unutmayalım.

Bugünün sürati yarının zincirleme kazalarına neden olursa ne yapacağız? Bugün ortaya çıkmayan bir yan etki bir iki yıl sonra insanları hasta etmeye veya öldürmeye başlarsa ne olacak? Binlerce kişi üzerinde denemeler yapılmış olsa da şu anda bunları söylemek için çok erken.

Aşı çalışmalarındaki gelişmeler hepimizi mutlu ediyor. Eski yıllardaki çalışmalara göre çok hızlı yol alıyoruz ama bu konudaki değerlendirmemizi de doğru yapmamız gerekiyor. En yakınımdaki dostlarımın bazıları da dâhil olmak üzere birçok insan aşı bulundu bu iş bitti havasına girdi.

Aşı hazır havası bir rahatlama getirdi. Dostlarım, size bir haberim var, ortalıkta aşı filan yok. Çok umut verici çalışmalar büyük bir süratle devam etse de şu ana kadar onay almış tek bir aşı yok. Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) henüz hiçbir aşıya onay vermiş değil.

Dostlar, dünyanın aşı çalışması yapılan diğer ülkelerinde de durum çok farklı değil. Yerel veya global otoritelerden onay alabilmiş tek bir firma yok. Şu ana kadar duyduğumuz bütün güzel haberler de hep firmaların beyanları. Bu çalışmaların sonuçları henüz resmi makamlar tarafından doğrulanmadı. Daha dün, %92 koruma sağladığı söylen Rus aşısı olanlardan birçok insanın hasta olduğunu okuduk. Başka bir haberde de Çin aşısının çok da antikor oluşturmadığı yazıyordu. Artık neye inanacağımızı biz de şaşırdık.

Bu nedenledir ki; aşı geldi, salgın bitti artık rahatlayabiliriz ruh haline geçemeyiz. Bir gün o günler de gelecek ama o gün bugün değil. Ayrıca hasta olduktan sonra aşının çok da bir anlamı kalmadığını da unutmamalıyız.

Aşılar günün birinde onaylanacak ve yaygın bir şekilde kullanılamaya başlanacak. Muhtemelen eczanelerde de satılacak ama şu anda bilemediğimiz konu, bunun ne zaman olabileceğidir. Bu aşılar aylar sonra mı bize gelir, yıllar sonra mı gelir hiç fikrimiz yok. Benim şahsi görüşüm, aşılar onaylandıktan sonra bize gelmesinin uzun sürebileceği yönünde. Amcalar bağlantılar yapıyor olsa da, dünyada sekiz milyara yakın insan olduğunu ve bu ülkelerin bir kısmının çok zengin olduğunu unutmayalım.

Haberlerde duyduklarımız doğruysa ülkeler daha şimdiden milyarlarca doz aşı için sözleşmeler imzalamışlar. Avrupa Birliği’nin nüfusunun beş misli kadar miktarda alım yaptığı ve şimdiden bedelini ödediği söyleniyor. Ekonomik sıkıntılar da düşünüldüğünde hangi ülkenin ne kadar aşı tedarik edeceği çok belli değil.

Yarın aşı olacağız havasına girmeyelim, rahatlamayalım. Daha önümüzde uzun bir yol var. Aşılardan bir tanesi yarın onaylansa bile büyük miktarlarda kullanıma açılması çok uzun sürecek. “Yarın onaylansa” demişken, ben böyle bir aşıyı bu aşamada olmam. Artısını, eksisini görebilmek için henüz çok erken. Biraz diğer ülkeler olsunlar da biz de görelim ne olup bittiğini.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

27 Ağustos 2020 Perşembe

Masraf...

Günaydın dostlar…

Doğal olarak hayatımızın her parametresi etkilendi. Eğitimden ekonomiye, spordan ticarete kadar hiçbir şey eskisi gibi değil artık. Maddi ve manevi olarak büyük kayıplarımız var. Dünya genelinde 800 binden fazla insan hayatını kaybetti. Bizde de rakam 6 bini geçti. Milyonlarca insan işini kaybetti, ya da çalıştırdıkları ticarethanelerin gelirleri azaldı.
Gelir kaybı çok büyük olmakla beraber, bu virüs bir de üstüne hepimize masraf çıkardı. Her gün maske, eldiven, dezenfektan, önlük, siperlik, kolonya gibi birçok şey tüketiyoruz. İlk aşamada çok göze batmasa da alt alta yazdığınızda bunlar da bir sürü para tutuyor. Zaten sıkıntıda olan bütçeler, bir de bu masraflarla uğraşıyorlar.


Elimizden geldiği kadar hepimiz bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Kulaklarımız acımasın diye plastik maske aparatları bile aldık. Alıyoruz almasına da bunlar gerçekten işe yarıyor mu?

Her gün kullandığımız maskeler ve önlükler İngiltere’den geri döndü. “Bunlar virüsü önlemiyor” dediler. Üstelik bunu yaptıkları dönemde maske bulmak için ölüyorlardı.

Fransa’ya yolladığımız dezenfektanlar da virüsü öldürmedikleri gerekçesiyle geri döndü. Daha bunun gibi birçok örnek sayabiliriz.
Dün akşam da bizim profesör amcalardan biri, “Maskenin içine üfleyin şişmiyorsa işe yaramıyordur” dedi. Her kafadan bir ses çıkıyor. Neyin işe yarayıp yaramadığı konusunda kaybolup gittik. Bir sürü para harcıyoruz, belki de hiçbir işe yaramıyorlar. Hele de malzemeden çalmaya meraklı coğrafyalarda bu iş büyük bir soruna dönüşüyor.
İşe yarayan malzemeyi biz bilemiyorsak kim bilecek? Tabii bakanlıklardaki amcalar bilecek. Tam olarak Sağlık Bakanlığı’nın konusu mudur yoksa başkasının mıdır bilmiyorum ama birilerinin ilgilenmesi gerekiyor.

Bir onay mekanizması getirilmeli. İmalathaneler ve ürünler denetlenip onaylanmalı. Ben de Sağlık Bakanlığı onay amblemini ambalajın üzerinde görünce güvenle alabilmeliyim. Sucuk üretenlerin bile maske üretmeye başladığı bir ortamda bu işin başka yolu yoktur.

Onaylı, onaysız malzemeler olmalı. Vatandaş yine de gidip onaysızını alacaksa, artık o kendi tercihidir.
Lise yıllarında üç yıl kimya okumuş herkes dezenfektan üretmeye başladı. Sonuçta bunların hepsi kimyasal maddeler. Bir kısmı alerji yapıyor, bir kısmı kaşıntı yapıyor, öksürük yapanı bile var. Virüsü öldüreceğiz derken kendimize zarar veriyoruz.

Tabii bir de bizim virüs iyice ölsün diye çok sıkma alışkanlığımız var. Belki de önerilen miktarın üç mislini sıkıyoruz. Bu da hem bütçeye, hem de bize zarar veriyor.

Bu tip kanunlar, yönetmelikler çok yazılır ama genelde uygulaması çok zordur. Bunları kim takip edecek? Onay aldığı şekilde üretip üretmediğini nereden bileceğiz? Sürekli olarak piyasadan numuneler toplayıp analizlerini yapacağız. Onay aldığı şekilde üretmeyene çok ağır cezalar verilecek. Bu basit bir konu değil, halkın hayatıyla oynanıyor.

Adam milyonlarca liralık malzeme satıyor, gidip birkaç bin liralık ceza kesiyoruz. Bu şekildeki bir uygulamanın caydırıcı olması mümkün değil.
Küçükler bilmez ama uzun yıllar önce Türkiye’de bir yıl şeker sıkıntısı olmuştu. Önüne gelen herkes şeker ithal ediyordu. Gömlek üreticisi firma gelip de “Ağabey elimizde şeker var ister misin?” dediğinde şeker işinin iyice kontrolden çıktığını anlamıştım.

Şu anda da durum çok farklı değil. Herkes Korona pazarından pay kapmak için her şeyi üretmeye başladı. Birilerinin bu işi kontrol altına alıp tüketicileri koruması gerekiyor.
Eski günlerdeki gibi evimize gelenlere kolonya tutmayı ihmal etmeyelim, sağlıkçılarımıza her ortamda destek olalım.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

8 Nisan 2020 Çarşamba

Amerika'ya Gidiyoruz...

Günaydın dostlar…

“Amerika’ya gitmenin tam da sırası” diye söylenmeye başlamayın hemen, gerçekten gitmeyeceğiz; gidiyormuş gibi yapacağız. Bırakın Amerika’yı, Kadıköy’e gidemez olduk.
Hemen belirteyim, her ne kadar bütün havalimanları kapanmış, bütün uçuşlar durmuş olsa da halen Katar Havayolları ile Amerika’ya gitmek mümkün. İlk önce dört saat ters yöne uçmayı ve elli saatlik bir yolculuğu göze almayı kabul ederseniz, bugün dahi Amerika’ya gidebilirsiniz. Bütün havayolları durmuşken, neden Katar Havayolları uçmaya devam ediyor, o konuda da hiçbir fikrim yok.


Amerika’ya gideceğimiz zaman, evden de o ruh hali ile çıktığımız için, yolculuğun bambaşka bir psikolojisi oluyor. Yurtiçi veya yurtdışı hepimiz defalarca uçtuk. Elli dakikalık bir yolun bir türlü bitmediğini düşündüğünüz hiç olmadı mı? Avrupa’ya giderken, iki-üç saatlik yolculuktan sıkılmadık mı?

Elli dakikalık yol demişken, salgın krizi olmasaydı İzmir’e gidecektim ama planlar yarım kaldı. Ne demişler? Kul kurar kader güler.

İzmir yolunda geçmek bilmeyen elli dakikayı, Amerika uçağına bindiğimizde düşünmüyoruz bile. Yerine oturup, bir şeyler içip etrafına bakarken elli dakika bir anda geçiveriyor. Amerika yolunda ilk bir saatte seyahat havasına bile giremiyoruz.

Aynı şey Avrupa için de geçerli. Bir bardak şarap içiyorum, biraz önümdeki ekranı karıştırıyorum; bir de bakıyorum ki Almanya’yı geçmişiz bile. Anlayacağınız her şey kendinizi nasıl programladığınıza bağlı.

Uzun yolda iki saat bizi hiç rahatsız etmiyor. Neden? Çünkü kendimizi Amerika’ya göre ayarladık. Hiç kimse uçağa binerken ben iki saat içinde Amerika’da olacağım diye düşünmüyor. 11-12 saatlik bir yolculuğun son bir-iki saati sıkıcı olabilir ama ilk saatlerde kimse sıkılmaz.
Dostlar, bugünlerde yaşadığımız da Amerika seyahati. Ne İzmir’e gitmeye benzer, ne de Brugge’ye gitmeye. İki saatlik bir uçuş düşünürsek sürekli mutsuz oluruz, günler bitmek bilmez. Eski yazılarımda vardır, ben uçağın bozulması neticesinde yollarda sürünerek elli saatte Amerika’ya gittiğimi de bilirim.

Bu günlerde kesinlikle kendimizi Amerika’ya göre ayarlamalıyız. “Yeni bir uçak çıkmış, iki saatte New York’a varıyormuş” gibi laflara çok itibar etmeyin. O uçağın deneme uçuşlarının yapılması aylar, yıllar sürer. Biz normal yolculuğa göre hazır olalım, bir gün iki saatte gideni hazır olursa, ona da memnuniyetle bineriz.
Sıkıntılı günlerden geçiyoruz, bir müddet daha bu yolculuk böyle devam edecek. Etrafımızda uçuşlarla ilgili her gün bu kadar can sıkıcı haber varken, Amerika uçuşu düşünmek kolay bir iş değil ama seyahatin uzun süreceğine fiziksel olarak da, ruhen de hazır olmalıyız. Günde beş yüz kere evin bir ucundan öbür ucuna yürüyorum. Yapacak bir şey yok, bu da böyle bir dönem.
Doğru kaynaktan yeterli miktarda haber alarak bir şekilde Amerika’ya ulaşacağız. Hiç haber takip etmemek olmaz ama bin çeşit haber içinde de boğulmayalım. Yol boyunca sürekli olarak birileri size, “Uçağın yakıtı yetecek mi acaba, yolda yıldırımlar var diyorlar, galiba bir volkan patlayacakmış” gibi haberler verse, daha Amerika’ya varmadan yolculuğu bitirirsiniz.

Dostlar uçak kalktı ve yeni kıtaya muhakkak ulaşacak, yeter ki uçak indiğinde biz de sapasağlam inebilelim. Amerika düşünün, hatta Amerika’nın batısını düşünün.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

1 Nisan 2020 Çarşamba

Alışkanlıkların Gücü...

Günaydın dostlar…

Arkadaşlarımdan bir tanesi, “Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ağabey” dedi. Bir şeylerin eski haline dönebileceğine olan inancını kaybetmiş. Ben o kadar karamsar değilim. Bu günler de bitecek ve kaldığımız yerden eski yaşantımıza devam edeceğiz.
Edeceğiz etmesine de, virüs öncesi günlerde yaşadığımız gibi yaşamaya devam etmememiz gerektiğini düşünüyorum. Alışkanlıkların gücü karşısında direnmenin çok zor olduğunu da bilmekle beraber, denememiz şart oldu.


Alışkanlıkların gücünden bahsederken, bu konuda yazılmış çok güzel bir kitap da var, okumamış olan dostlarıma tavsiye ederim.

Alışkanlık mıdır yoksa yaşam şeklimiz midir bilmiyorum ama en başta temas ederek selamlaşmayı sonlandırmalıyız. Karşısındakini bu kadar şapur şupur öpen başka bir millet yok. El sıkma var, öpüşme var, sarılma var, makas alma var, kol kola yürüme var; vallahi elli sene evli kalıp bu kadar şey yaşamayan insanlar var.

Her zaman söylediğim gibi, bence Pakistanlıların hafif öne eğilerek selamlaşmaları bu işin en doğrusu. Bu arada zannetmeyelim ki bu virüs işi tamamen bitecek. Bir tanesi bitse birkaç yıl sonra bir diğeri başlayacak. İnsanlarla hayvanlar yaklaştıkça bu sorunlar da artacak.

Belgesel izliyorum; burada aslanlar bir hayvanı yakalıyorlar, arka tarafta evler gözüküyor. Ne yazık ki alanımız gittikçe daralıyor. Hayvanların bünyeleri çok sağlam, fabrika ayarları kuvvetli; onların bünyesinde hiç sorun yaratmayan virüsler bizi öldürüyor.

Şu anda Nijerya’da bambaşka bir virüsten 170 kişinin öldüğünü kaçımız biliyoruz? Maalesef etrafta çok fazla virüs var. Bu trajediden çıkardığımız derslerle alışkanlıklarımızı değiştirmeliyiz.
Hepimiz yıllarca dip dibe restoranlara gitmedik mi? Yanındaki masa duymadan sohbet bile edemezsin. Bu durum ayrıca sadece bizim ülkemize mahsus değil, dünyanın birçok ülkesinde durum aynı. Bu krizle beraber ortaya çıkan masaları birbirinden uzaklaştırma yaklaşımı kriz sonrasında da devam etmeli.

Bizlerin zaten sık sık el yıkama alışkanlığı vardır ama krizle beraber su kurbağasına döndük. Rahmetli babam kolonya kullanmayı çok severdi ve ”Mikrop öldürür sen de kullan” derdi. Her gelene de ikram ederdi. Eski iş yerimde de arkadaşlarımızdan bir tanesi her odasına gittiğimizde kolonya ikram ederdi. Son yıllarda çok ihmal edilmiş olsa da bu tip alışkanlıklara geri dönmeliyiz.

Geçmişten gelen, büyüklerimizin yaptıkları birçok şeyin muhakkak ki bir nedeni var. Hiçbir şey boşa değil. Bence artık herkesin evinde bir kolonya muhakkak olacak.

Evde bir şey yapamayan, sürekli kendini sokaklara atmak isteyen bir millet haline gelmiştik. Hafta sonu dışarı çıkamazsak o hafta sonunu ziyan olmuş sayıyorduk. Bu musibet bizlere tekrardan evlerde kendi kendimize yetebilmeyi öğretti.
Instagram ortamında “Aklından Bir Ülke Tut” diye bir hesap var. Bir kızcağız dünyayı geziyor ve resimler, videolar paylaşıyor. Ben büyük bir zevkle takip ediyorum, hepinize de çok tavsiye ediyorum. En son Hindistan’da yaşıyordu ama bütün bu sorunlar olunca geri dönmek zorunda kaldı. Onu takip ederken Hindistan’da, Pakistan’da geçirdiğim günler ve oralardaki dostlarım aklıma geldi.

Döndü dönmesine de, evine gidemedi. Bir öğrenci yurdunda karantina süresinin dolmasını bekliyor. O kadar kendine yetebilen bir insan ki, orada bile günlerini son derece dolu ve mutlu geçiriyor. Bir kere bile şikâyet ettiğini hiç görmedim. Bu hesabın sahibi olan Berra arkadaşımızdan hepimizin bir şeyler öğrenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bizim ülkemizde (nedendir bilinmez) kalabalığa endekslenmiş bir mutluluk katsayısı vardır. Kalabalıklarla olmazsak mutlu olamıyoruz. Bir restorana, kafeye gitsek; boş görünce hemen tadımız kaçıyor. Popüler olmadığını düşünüyoruz.

İnanın mutluluk kalabalıkta değil. Ne demiş atalarımız “Nerde çokluk, orda kalabalık” Allah’a şükredelim; kalabalığın içinde de, tek başımıza da mutlu olmayı bilelim.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…