Amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ocak 2021 Pazar

Unutmak O Kadar Kolay Değil

Günaydın Dostlar,

İnsanlar gittikleri ülkelerin kültürlerine kaç yılda alışırlar? Arkadaşlarımdan bir tanesi bu konu ile ilgili uzun bir yazı yazmış. Doğal olarak, ben de uzun uzun okudum. Asıl vurguladığı konu da yeni ülkedeki bize uymayan davranış biçimleri.

Rahat bir yaşam biçimine daha çabuk alışıyoruz galiba. Bütün hayatını çok düzenli ve sistemsel olarak yaşayan insanların gelip Alanya’da, Marmaris’te rahatlığa alışması buna en güzel örnek diye düşünüyorum. Bir Orta Avrupalının gittiği bir bakkalda alışveriş yapmadan önce oturup bir de çay içtiğini düşünebiliyor musunuz?


Bu konularda benim en iyi bildiğim yer Amerika. Bambaşka bir anlayış ve yaşam şekli olan bir ülkeye kaç yılda alışıyoruz? Bırakın bizi, Amerikalıların yaşam şekli Avrupa ülkelerine bile uymuyor. Türkiye’de yaşamasam benim gidip de yaşayacağım tek yer Amerika’dır. Avrupa ziyaret etmek için çok güzel ama hiçbir ülkede yaşamak istemezdim. Neden? Çünkü ben Amerika’ya alışığım.

Amerika’ya genellikle insanlar iki türlü duygu ile geliyorlar. Bir kısmı işini veya okulunu bitirip hemen dönmek istiyor. Bir kısmı da her ne kadar kısa bir süre için gelmiş olursa olsun, bir daha hiç dönmek istemiyor. Dönmek için gidip süre çok uzayınca orada kalanlardan bir tanesi de benim.

Alışma süreci kaç yıl sürüyor? Açıkçası bu insandan insana değişiyor. Orada yaşadığımız yıllarda geldiğinin ertesi haftası pasaportunu tahrip edip tükenmez kalemle ismini değiştirenleri bile gördük. Bir de tabii en çok sevdiğimiz, bir ay içinde doğduğu günden beri konuştuğu anadilini unutanlar var.

Benim için Amerikalılaşmaya başlamanın ölçüsü baseball ile başlıyordu. Baseballu anlamaya ve takip etmeye başladığın zaman yavaş yavaş Amerikalı olmaya başlıyorsun. Bizim hiç alışık olmadığımız ve çok da anlamadığımız bir oyun ilginç gelmeye başladıysa senin için karar verme zamanı gelmiş demektir.

Dönme zamanının limitindesindir ve dönülmez noktaya doğru ilerliyorsundur. Okumak için Amerika’ya gelen öğrencilere “Ya okul bitince hemen dönün ya da dönmeniz çok zorlaşır.” tavsiyesinde bulunuyordum. Okuldan sonra çalışmaya başladınsa hele bir de aldığın dolar maaşı bizim buradaki maaşlarla mukayese etmeye başladınsa artık dönmen çok zorlaşmış demektir.

Amerika’ya alışırsın ama yine de bir yanın eksik kalır. Soranlara “Burada fikir özgürlüğü var.” gibi cümleler kursan da günlük yaşamında bu hiç karşına çıkmaz. Arkadaşlarım, “Orada herkes her istediğini söyleyebiliyor.” dese de durum tam da öyle değil. Bu coğrafyadaki gibi, “söyle izi kalsın” modeli orada pek çalışmıyor. Söylediklerini gerektiğinde net bir şekilde ispat edemezsen başına iş alıyorsun. Sen dava açmak niyetinde olmasan bile avukatlar seni kışkırtıyor.

Kültür farklı. İlk işe başladığımda çalışan işçilerden bir tanesi işini yaparken sürekli küfür ediyordu. Küfür için ocakların söndüğü bir ülkeden geldiğim için bana çok ters gelmişti. Gittim amirime söyledim. “Sana mı küfür ediyor?” diye sordu. “Bana değil ortalığa ediyor, net bir hedefi yok.” dediğimde “O zaman bir şey yapamazsın, bırak etsin.” demişti.

Başka ülkelerden gelenler kısa sürede bu duruma alışıyorlar mı? Hem de nasıl. Amerikalılardan daha çok yol alıyorlar. Üstelik bu süre Amerikan sporlarına alışmak kadar da uzun sürmüyor. Bir iki haftada hemen adapte oluyorlar.

Aslında unutmak o kadar kolay bir şey değil. Unutmak istemiyorsan ne lisanını unutursun ne örf ve adetlerini ne de ismini. Doğal olarak yaşadığımız ülkelere uyum sağlamamız gerekiyor. Sağlamalıyız da ama her şeyimizi unutarak değil.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…


8 Nisan 2020 Çarşamba

Amerika'ya Gidiyoruz...

Günaydın dostlar…

“Amerika’ya gitmenin tam da sırası” diye söylenmeye başlamayın hemen, gerçekten gitmeyeceğiz; gidiyormuş gibi yapacağız. Bırakın Amerika’yı, Kadıköy’e gidemez olduk.
Hemen belirteyim, her ne kadar bütün havalimanları kapanmış, bütün uçuşlar durmuş olsa da halen Katar Havayolları ile Amerika’ya gitmek mümkün. İlk önce dört saat ters yöne uçmayı ve elli saatlik bir yolculuğu göze almayı kabul ederseniz, bugün dahi Amerika’ya gidebilirsiniz. Bütün havayolları durmuşken, neden Katar Havayolları uçmaya devam ediyor, o konuda da hiçbir fikrim yok.


Amerika’ya gideceğimiz zaman, evden de o ruh hali ile çıktığımız için, yolculuğun bambaşka bir psikolojisi oluyor. Yurtiçi veya yurtdışı hepimiz defalarca uçtuk. Elli dakikalık bir yolun bir türlü bitmediğini düşündüğünüz hiç olmadı mı? Avrupa’ya giderken, iki-üç saatlik yolculuktan sıkılmadık mı?

Elli dakikalık yol demişken, salgın krizi olmasaydı İzmir’e gidecektim ama planlar yarım kaldı. Ne demişler? Kul kurar kader güler.

İzmir yolunda geçmek bilmeyen elli dakikayı, Amerika uçağına bindiğimizde düşünmüyoruz bile. Yerine oturup, bir şeyler içip etrafına bakarken elli dakika bir anda geçiveriyor. Amerika yolunda ilk bir saatte seyahat havasına bile giremiyoruz.

Aynı şey Avrupa için de geçerli. Bir bardak şarap içiyorum, biraz önümdeki ekranı karıştırıyorum; bir de bakıyorum ki Almanya’yı geçmişiz bile. Anlayacağınız her şey kendinizi nasıl programladığınıza bağlı.

Uzun yolda iki saat bizi hiç rahatsız etmiyor. Neden? Çünkü kendimizi Amerika’ya göre ayarladık. Hiç kimse uçağa binerken ben iki saat içinde Amerika’da olacağım diye düşünmüyor. 11-12 saatlik bir yolculuğun son bir-iki saati sıkıcı olabilir ama ilk saatlerde kimse sıkılmaz.
Dostlar, bugünlerde yaşadığımız da Amerika seyahati. Ne İzmir’e gitmeye benzer, ne de Brugge’ye gitmeye. İki saatlik bir uçuş düşünürsek sürekli mutsuz oluruz, günler bitmek bilmez. Eski yazılarımda vardır, ben uçağın bozulması neticesinde yollarda sürünerek elli saatte Amerika’ya gittiğimi de bilirim.

Bu günlerde kesinlikle kendimizi Amerika’ya göre ayarlamalıyız. “Yeni bir uçak çıkmış, iki saatte New York’a varıyormuş” gibi laflara çok itibar etmeyin. O uçağın deneme uçuşlarının yapılması aylar, yıllar sürer. Biz normal yolculuğa göre hazır olalım, bir gün iki saatte gideni hazır olursa, ona da memnuniyetle bineriz.
Sıkıntılı günlerden geçiyoruz, bir müddet daha bu yolculuk böyle devam edecek. Etrafımızda uçuşlarla ilgili her gün bu kadar can sıkıcı haber varken, Amerika uçuşu düşünmek kolay bir iş değil ama seyahatin uzun süreceğine fiziksel olarak da, ruhen de hazır olmalıyız. Günde beş yüz kere evin bir ucundan öbür ucuna yürüyorum. Yapacak bir şey yok, bu da böyle bir dönem.
Doğru kaynaktan yeterli miktarda haber alarak bir şekilde Amerika’ya ulaşacağız. Hiç haber takip etmemek olmaz ama bin çeşit haber içinde de boğulmayalım. Yol boyunca sürekli olarak birileri size, “Uçağın yakıtı yetecek mi acaba, yolda yıldırımlar var diyorlar, galiba bir volkan patlayacakmış” gibi haberler verse, daha Amerika’ya varmadan yolculuğu bitirirsiniz.

Dostlar uçak kalktı ve yeni kıtaya muhakkak ulaşacak, yeter ki uçak indiğinde biz de sapasağlam inebilelim. Amerika düşünün, hatta Amerika’nın batısını düşünün.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

23 Ağustos 2019 Cuma

Herkes Bizi Gözetliyor...

Günaydın dostlar…

Birkaç yıl önce “Biri Bizi Gözetliyor” diye bir program vardı. Bir villanın içine doldurulmuş bir sürü genç kurgulanmış hayatlarını yaşarlar, eve yerleştirilmiş kameralar sayesinde bütün Türkiye de onları izlerdi.
Bu evde yaşayan çocukların birçoğu içi boş bir şöhrete sahip olmuşlardı. Ben de dâhil olmak üzere isimlerini bilmeyen yoktu. Attıkları adımı takip ediyorduk. Her şeylerinden haberimiz vardı. Kim kime yılışıyor veya yavaştan da olsa yürüyor hepsini takip edip, fikir yürütüyorduk.


O zamanlar biri bizi gözetliyordu ama günümüzde artık herkes bizi gözetliyor. Ne yapsak takip ediliyoruz. Akıllı cihazlar yaşamımızı takip ediyor ve bizler hakkında bilgi biriktiriyor.

Eskişehir’de yaşadığım dönemlerde, pazar günleri saat 15.00-16.00 gibi dönüş yoluna çıkardım ve arabaya biner binmez telefonum bana, “Hoşnudiye Mahallesi iki saat, yirmi beş dakika” derdi. Kardeşim nereden biliyorsun Eskişehir’e gittiği mi? Biliyor çünkü her gün benim ne yaptığımı takip ediyor. Her pazar günü bu saatlerde Eskişehir’e gittiğimi ezberlemiş.

Sosyal platformlarda her dakika karşımıza tanıyor olabileceğimiz insanların isimleri çıkıyor ve “Bunlarla da arkadaş ol” diyorlar. Ortak arkadaşlarımızı, rehberimizi, gittiğimiz yerleri, çalıştığımız yerleri, okuduğumuz okulları, yemek yediğimiz restoranları, uzaktan baktıklarımızı, yakından baktıklarımızı hepsini biliyorlar.

Bu sabah karşıma çıkan bir aplikasyonda da bu durum gruplara bölünmüş olarak karşıma çıktı. Bunlar okuldan tanıdıkların, bunlar işyerlerinden tanıdıkların, bunlar da oturduğun yerlerden tanıdıkların diye tek tek ayırmış. “Sen yorulma biz her şeyi takip ediyoruz” diyor.

Zannediyorlar ki, ben Ankara Bahçelievler’de yaşayan herkesi tanıyorum veya tanıma ihtimalim var. “Giresun” desen benim bilgim en son Balkaya Pastanesi’nden dondurma aldığım günlerde kalmış. Ey sosyal platformlar, görülüyor ki o kadar da iyi takip edemiyorsunuz.
Amerika ve Çin’in bir birlerini yemesinin arkasındaki en büyük nedenlerden bir tanesi de bu. Ekonomik kavgaların arkasındaki gizli parametrelerden bir tanesi de “Kim takip edecek?” konusu. Yaşananlar Apple ve Huawei arasındaki basit bir ticari rekabet değil. İki devletin takip konusunda üstünlük sağlama savaşı.

Neymiş efendim, kişisel bilgilerin korunması kanunlarla her ülkede güvence altına alınıyormuş. Alınıyor da, bu amcalar benim her pazar günü İstanbul’dan Eskişehir’e gittiğimi nereden biliyorlar?

Dün sabah süpermarketin birinden Eti petit beurre aldım. Bugün sosyal platformlarda karşıma çıkmadık petit beurre reklamı kalmadı. Benim aldığım şeyler bir şekilde gidiyor ve sosyal platform sayfamda anında karşıma çıkıyor. İşin komik tarafı, aldım artık kardeşim, sen geç kaldın. Aslında o da biliyor aldığımı da, hakemlerle oynar gibi, bir sonraki pozisyon için yatırım yapıyor.

Eskişehir’de yaşarken, kaldığım mekânı değiştirmeye karar vermiştim. Daha ben bile ne zaman ve nasıl taşınacağımı bilmezken, herkes bütün detayları benden daha iyi biliyordu. Kaldığım yerdeki çalışana “Ben bir hafta sonra çıkacağım, siz de planlarınızı ona göre yapın” dediğimde, “Evet biliyorum” deyip, benim bütün planımı benden daha iyi anlatmıştı. Durun bir dakika, bunun akıllı cihazlarla alakası yok, bu akıllı dedikoducuların eseri, yanlış yazdım.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

18 Haziran 2019 Salı

Münazara...

Günaydın dostlar…

Pazar akşamı, tarihi münazarayı hepimiz izledik. İşin politik boyutundan anlamam ama bana sorarsanız bu tartışma hiç kimseye yaramadı. İki taraf da, “Kazanamazsam bile en azından kaybetmeyeyim” diye düşünen, beraberliğe razı teknik adamlar gibiydiler.
Adaylara yaramadığı gibi, bize de yaramadı. Programı izlerken çok sıkıldım. Sık sık kanallarla oynayıp, yedi tane aslanın zavallı bir zürafaya saldırmasını izledim. Heyecanı olmayan, ruhsuz bir ortamda devam eden tartışma, gerçekten de çok sıkıcıydı.


“Heyecan” yazılarımdan bıktınız ama görüyorsunuz işte, heyecan olmayınca da hiçbir şey olmuyor. Amcalardan biri “Bu gereksiz tartışma yüzünden Survivor’ı kaçırıyorum” ruh halindeydi, diğeri de bin beş yüz kere “Kul hakkı” dedi.

Heyecansız olmuyor dostlar. Günümüzde, işyerlerimizin de en büyük sorunlarından bir tanesi, şirketin hedefleri doğrultusunda heyecan yaratamamak. Üst yönetim dağa gitmek istiyor, çalışanlar havlusunu omuzuna atıp, plaja gitmek istiyor. Neden? Çok basit, üst yönetim çalışanlarıyla beraber şirketin hedefleri doğrultusunda yön birliği sağlayamıyor da ondan. Heyecanı tabana yayamayan şirketler, minimumda günü kurtararak yollarına devam ediyorlar.

Heyecan çok önemli bir konu olmakla beraber, işin bir diğer nedeni de, bizlerin münazara gibi konuları beceremiyor olmamız. Televizyonda güncel konuları tartışma konusunu Amerikalılar çok güzel yapıyorlar. Sunucusu da, katılanı da başka türlü bir hava, başka türlü bir enerji katıyorlar. Konuşma tonunuzdan, aralarda çaldığınız müziğe kadar her şey çok önemli. Nasıl ki, yaptığımız binaları çok ruhsuz yapıyorsak, bu programları da öyle yapıyoruz.

“Ruhsuz program” deyince de, Fenerbahçe için yapılan “Fener Ol” kampanyaları aklıma geldi. Hele televizyondaki programlar korkunçtu. Hadi yapmayı bilmiyorsunuz, insan biraz Amerika’da bu işlerin nasıl yapıldığını izler ve öğrenir.

Uzun yıllar önce, yılda bir defa rahmetli Jerry Lewis kas sorunu olan hastalar için televizyonlarda yardım toplardı. Yıllar içinde de milyarlarca dolar topladı. Program yirmi dört saat boyunca büyük bir enerji ile devam ederdi. Ben bile gecenin geç saatlerine kadar izlerdim.
Sürprizlerle dolu bir programdı. Her an yeni bir sanatçı çıkar, her an meşhur biri arayabilir, büyük şirketlerin yönetim kurulu başkanları gelir, önemli sporcular programa katkı sunarlar, müzik ve enerji hiç bitmez, en önemlisi de toplanan miktar, sürekli ekranda duran bir panoda güncellenirdi. Hedefi canlı olarak görmek ve ne kadar yaklaşıldığını izlemek, insanları motive ediyor, heyecanlandırıyor.

Fenerbahçe’ye yardım olsun diye, Acun Ilıcalı kendi kanalında iki gece düzenledi, bir gece de Star Televizyonu’nda düzenlendi ama ikisi de çok durgundu, çok ruhsuzdu. Hele Star’daki program, uyumak üzere olan bir sunucunun da katkısıyla çok sıkıcıydı. Bunlar güzel çabalar, uğraşanlara çok teşekkür ederiz ama içerik olarak çok yetersizdiler.
Dostlar, durgun ve heyecansız bir ortamda bir iş başaramazsınız. Heyecan yaratacaksın, hedef göstereceksin ki, insanlar da elini cebine atsın. Para vermek kolay bir iş değildir ama istemek daha da zordur. Heyecanı yarat, parayı al.

Bu tip heyecan yaratmalı konuları beceremiyoruz. Yapımız buna müsait değil. Her şeye sonuç odaklı ve işlevsel bakan, hiçbir estetik kaygısı olmayan bir millet olarak, bu yönlerimiz çok fazla gelişmemiş.
Hedefleri ortaya koymak kolay, o hedefler yönünde heyecan yaratmak zordur. Bugün işyerlerinde yaşadığımız başarısızlıkların çoğu, hedeflerin doğru dürüst anlatılamaması ve heyecan yaratılamamasından kaynaklanıyor. Sonunda da ortaya mutsuz kitleler çıkıyor.

Ey işverenler, şirketin hedeflerini çalışanlarınızla paylaşmaktan korkmayın. Her şeyi gizli tutma yılları artık çok geride kaldı. Her gün şirketinin hedeflerini güncel olarak takip edebilen bir çalışan, inanın o hedeflere ulaşmak için daha motive çalışacaktır…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Temmuz 2018 Pazar

Bülent Acar...

Günaydın dostlar…

Benden 3 yaş küçüktü. Bana da her zaman “ağabey” der, her zaman da gerçekten ağabeyiymişim gibi saygı gösterirdi. Babası da babama “ağabey” derdi. Bütün beraberliğimiz boyunca da bir gün bile saygısında, sevgisinde kusur etmedi. Nedenini bilmiyorum ama bu aralar sevgili kardeşim Bülent çok sık aklıma geliyor.
Aynen benim gibi o da bilgisayar okumak için gelmişti Amerika’ya.  Michigan’ın -30 derecelere varan soğuk havasında, gece gündüz beraberce uğraşıp durduk. Allah var, Bülent benden daha çalışkan bir öğrenciydi. Genelde bütün vaktini çalışarak geçirirdi. Ne zaman evine gitsem, çok sigara dumanlı bir ortamda sürekli çalışırdı.


Bilgisayar okumaya karar verdik ama ortada bilgisayar yok. Mevcut tek bilgisayar okulda 500 m2 bir odada duruyor. Allah bilir hafızası da benim şimdiki cep telefonumdan daha küçüktü. Bilgisayar tek olunca da sayılı sayıdaki terminallere günler öncesinden randevu almak gerekiyordu. Gece yarısından sonra genelde biz hep terminal odasında olurduk.

Sevgili Bülent ile güzel bir düzenimiz vardı. Gece yarısı çok fazla mekân açık olmazdı. Nadir açık olan yerlerden bir tanesi de (sadece arabaya servis) Burger King’ti. Genelde Bülent Burger King’ten whopperları alıp, benim eve Late Night With David Letterman seyretmeye gelirdi. O zamanlar gece kuşu gibiydik zira David Letterman’ın şovu gece 1.00 de başlayıp, 2.30’da biterdi. David Letterman, Türkiye de dâhil olmak üzere bugün dünyanın her yerinde yapılmaya çalışılan geç saatteki şovların atasıdır.

Şov bitince de istikâmet bilgisayar odası. Allah ne verdiyse otururduk. Hava aydınlana kadar oturup, birkaç saat sonra derse gittiğimiz de olurdu. Nasıl başarırmışız ben de bilmiyorum gençtik herhalde…
 Hep ders çalışmak da olmaz, zaman zaman diğer arkadaşlarla bir araya gelip sabaha kadar King oynadığımız geceler de yok değildi. Çok paramız da yoktu ama yine de viskinin iyisini içmeye çalışırdık. Zavallı Bülent hep sıkıntıdaydı. Ya bir elle çıkar, ya da çıkamazdı. Hiçbir zaman çok rahat bir oyun oynadığını hatırlamıyorum. Çok uğraştık, çok çalıştık, yazdığımız programları yerlere serip dizlerimizin üzerinde çok süründük ama çok da eğlendik.
Sonunda bilgisayar işi bitti, “Hadi MBA yapalım” dedik. Şımardık bir kere, artık kim tutar bizi. Bilgisayarda iyiydik ama MBA’de süperdik. Hiç mütevazı olamayacağım. Öyle bir senelik MBA’lerden de zannetmeyin, tam 78 kredi aldık. Normal üniversite zaten 128 kredi. Neredeyse bir üniversite daha okuduk. Master programına başlamadan önce işletme fakültesinde bir sürü ders almak zorunda kaldık.

MBA zevkliydi. Artık full-time çalışma hayatına da başladığım için paramız da vardı.

MBA programının bilgisayara yakın felsefede ve işleyişte olan derslerinden sürekli 100 alıyorduk. İş hukuku dersinde Bülent’in yaptığı bilgisayar kaynaklı çalışmanın çok benzerini ben de yapmıştım. Bulduğumuz her ortamda bilgisayara sığınıyorduk. İkimiz de 100 almıştık ama profesör üzerine “Çok teknik bir konu çok da bir şey anlamadım” yazmıştı. O devirde bilgisayarlar çok yeni olduğu için, bilgisayarlara yönelik çok fazla kanun maddesi de yoktu dünyada.
Bülent, sık sık bana çeşitli konularda fikir sorar, söylediklerime de değer verirdi. Uygular, uygulamaz o ayrı bir konu ama akıllı bir süzgeçten geçirirdi. Tecrübeye saygısı vardı.
Çalışkandı ama her ortama da uyardı. Bildiğiniz gibi ben dansöz gibi göbek atan erkekleri çok sevmem ama Bülent’e yakışıyordu. Çok da güzel oynardı…

Soğukla boğuştuk, karlarla boğuştuk, olmayan bilgisayarlarda sıra kapmak için boğuştuk, çok sık maddi sıkıntılarla boğuştuk ama sonunda üniversite de bitti, yüksek lisans da bitti. Ben Amerika’da çalışmaya devam ederken, Bülent Ankara’ya dönüp baba işinde çalışmaya başladı.
Ankara’ya döndükten kısa bir sonra da Gölbaşı yakınlarında bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Şaka gibiydi. Yıllarca her dakika bir arada olduğum, kardeşim dediğim insan artık yoktu. İnanması güçtü ama hayatın gerçeği de buydu.

8-9 sene okulları bitirmek için uğraşıp, okullar bittikten sonra 8 sene yaşayamamıştı. Onun da son noktası karanlık bir göcede Konya Yolu’ndaymış. Bir anda onu bizden aldı, götürdü.
Bu kazanın üzerinden belki 20 yıldan fazla zaman geçti. Sevgili Bülent şimdi Karşıyaka’da istirahat ediyor. Babamı zaten çok severdi, yine birbirlerine çok yakınlar. Artık Erdoğan amca da yok. Hepsinin mekânı cennet olsun.

Sevgili Bülent, aradan bu kadar yıl geçti ama ne kalbimdeki yerin değişti, ne de Burger King tiryakiliğim… Her zaman da böyle olacak.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

11 Ağustos 2016 Perşembe

Yükselen Yıldız...

Günaydın dostlar…

Artık televizyon kanallarında açık oturumlardan başka bir şey olmadığı için, her akşam kanal değiştirmekten parmaklarım adale yaptı. Aynı konuların 1500 kere değişik stüdyolarda tartışılmasından ve insanların “işin gerçeğini ben bilirim” tavırlarından çok sıkıldım.
Geçen akşam yine parmaklarıma spor yaptırdığım bir anda karşıma Yılmaz Purple Rose çıktı. Benim bir kabahatim yok, Emina Sandal böyle diyor. Yılmaz amca “Sil Baştan” şarkısını söylüyordu. Türkiye’de yetişmiş en iyi seslerden biri olmasına rağmen, bu şarkı Yılmaz amcaya olmamış. Bu tip patentli şarkılarla çok fazla uğraşmamak lazım, diye düşünüyorum. Sesiniz çok güzel de olsa, yine de kulağa bir garip geliyor.


Sil Baştan şarkısını en güzel söyleyenlerden biri de (daha önceki bir yazımda da belirttiğim gibi) sevgili Murat Bulgak’tır. Ankara’da gerçekten de söylediği şarkılarla o akşam orada olanları silip, süpürmüştü.

Yarışmayı izlediğimde gördüm ki, bu tip yarışmaların akışı Amerika’da ve Türkiye’de birbirinden çok farklı. Sonuçta sizlerin de bildiği gibi bu tip yarışmaların hepsi Amerikan programları. Acun amca da gidip bunların haklarını satın alıp, bu programları Türkiye’de organize edebiliyor. Ben gitsem bahçeye sokmazlar ama o bu işleri çok iyi başarıyor. Şimdiki haline bakmayın, ortada şimdiki hali yokken de başarıyordu.

Yarışmayı izlerken kızcağızın birinin resmen şarkıyı katlettiğine şahit oldum. O kadar kötü söyledi ki elle tutulur hiçbir yanı yoktu. Doğal olarak seyirci oylamasından da çok düşük bir puan aldı. Böyle bir durumda, Amerika’da çok net ve direkt olarak, “yok kardeşim senden şarkıcı olmaz” gibi geri bildirimde bulunuyorlar.

Amerikalı yapıyor ama bizde böyle bir şey mümkün değil. Mustafa Sandal çıkıp da bu tip bir cümle kursa anında bütün Türkiye’yi karşısına alır. Bayılırız ezilenin, mazlumun yanında olmaya. “Kabiliyeti yoksa bile böyle de söylenmez ki” cümleleri havada uçuşmaya başlar. Sanatçının 20 yıl boyunca inşa ettiği kariyeri, bir akşam da, bir cümle ile silinir gider.

Hiçbirimiz böyle bir cümleyi kaldıramayız. Böyle bir cümle sonunda, hele bir de yarışmacı ağlamaya başlarsa bu topraklarda senden canisi olmaz. İşin komik tarafı bu tip bir yorum alan yarışmacı, bütün eksiklerine rağmen bir anda herkesin desteğini arkasına alacağı için de, bir gecede şöhret olur.
Bu kadar net olmaktan korkan jüri üyeleri, 70 çeşit kıvırtmaca açıklama yapıyorlar. Bu tip kıvırtmaların başında da, yanlış şarkı seçimi konusu geliyor. “Bu seçim biraz yanlış olmuş” cümlesi en büyük cankurtaran simidi. İşin komik tarafı, oraya katılan yarışmacılar en iyi söylediklerine inandıkları parçalarla sahneye çıkıyorlar. Demek ki bir de başka türlü bir seçim olsa daha neler izleyeceğiz.

İkinci bir politik cevap da, “sen seneye muhakkak yine gel”. Bu cümlenin tercümesi de şu şekilde oluyor; ben şimdi seni başımdan savıp, bu geceyi kurtarayım da, seneye kadar kim öle kim kala.

Bu tip yarışmalarda, konuşur gibi söylenen monoton şarkılarla hiçbir yere varılamayacağını ben bile anladım ama yarışmacılar anlayamadılar. Yarışmalara katılıyorlar ama işin gerçeğinden haberleri yok. Sen istediğin kadar güzel sesin olduğunu düşün ama işin gerçeği, “Kafama sıkar giderim” her zaman Neşeli Günler müzikalinin açılış parçasından daha yüksek puan alır.

Peki, Amerikalılar neden böyle domuzcuk gibi yorumlar yapıyorlar? Onlara sorarsanız “işin doğrusu bu” diyorlar. Kıvırtmaca yorumların yarışmacıları gereksiz yere ümitlendirdiği görüşündeler. “Şarkıcı olamayacağını söyleyelim ki, o da gitsin kendine başarılı olabileceği yeni bir yol çizsin” mantığıyla hareket ediyorlar.
Hangisi daha doğru bilmiyorum ama bizim kültürümüzün bu kadar direkt yorumları kaldıramayacağı çok net. Yarışmacı kaldırabilse bile, televizyon başındaki seyirciler kaldıramaz.

İşin doğrusunu ben de bilmiyorum. Karşımızdakinin hislerini de düşünerek hareket etmeliyiz, hassas olmalıyız diyoruz ama belki de hep gerçekleri konuşmaktan çekindiğimiz için, hep de gerçeklerden uzak yaşıyoruz…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Uzun Tatil...

Günaydın dostlar…

Doğal olarak benim yaşam tarzını en iyi bildiğim iki ülke, Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri’dir. Her ne kadar 1 yıl kadar İngiltere’de de yaşamış olsam da, Avrupa’nın birçok ülkesine defalarca gidip gelmiş olsam da; onların yaşam tarzı hakkında çok da bir şey söyleyemem.
Sabah yazılarımda da sık sık Amerika’daki yaşam ile bizim yaşamımızı mukayese ederim. Bu haftaki uzun tatil vesilesi ile de, Amerika’daki ve Türkiye’deki tatiller konusu gündeme geldi. Biz farkında olmasak da, biz burada 9 gün tatil yaparken, dünyanın diğer bölgelerinde yaşam bütün parametreleri ile devam ediyor.


Bütün bir hafta boyunca burada kimseye ulaşamayan Amerikalı bir arkadaşım, e-mail atmış, bana ülkede neler olduğunu soruyor. Terör olaylarından ve 3-5 günde bir patlayan bombalardan dolayı, bir şekilde ülkede sistem çöktü, iletişim sorunu var zannetmiş.

“Sorun yok, biz tatildeyiz” dediğimde adamcağız şoka girdi. “Bütün bir hafta mı?” diye şaşkınlık içinde sorduğu zaman da beni bir gülme tuttu. Gülmekten adama cevap yazamadım. Yabancıların aklına gelen bazı soruları, bizler bin sene düşünsek bulamayız.

Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi Amerika’da bütün tatiller birer gündür. İster dini bayram olsun, ister milli bayram olsun iki gün süren tatilleri bile yok. Bunların da hepsini toplasanız yarım düzine kadar ya eder, ya etmez. “Tam olarak ne tatili bu?” diye sorduğunda, “dini bir bayram” dedim ama beni yine bir gülme tuttu. “Sizin 5 günlük dini bayram tatiliniz mi var?” şeklinde yeni soru geldi.

Bu saf ve net sorular karşısında kelimenin tam anlamıyla gülmekten öldüm. “Aslında bayram 3 gün ama hükümet kararıyla 5 güne çıkarıldı” diye yazdığımda, “Neden?” diyeceğini adım gibi biliyordum. “Piyasa biraz durgun da, iç turizm biraz hareketlensin diye verilmiş bir karar” diye cevap verdim. Bizim amca da, “Anladım bu seneye özgü bir durum” yazdığında beni bitirdi. “Vallahi actually sık sık oluyor” diye gözyaşları içinde cevap yazdım.

“Ne güzel ya, sık sık 3 günlük bayramlar bütün bir haftaya yayılıyormuş” yorumunun hemen arkasından beklediğim diğer soru da geldi. “Sizin başka böyle bayramınız var mı?” Koptum ve bir daha koptum. “Var var iki ay sonra bir tane daha geliyor ama o 4 günlük” yazdım. “3 günlük bir tatil bütün haftaya yayılıyorsa, 4 günlük tatilin bütün haftaya yayılması no brainer” dediğinde; kültürlerin bakış açılarının ne kadar farklı olduğu bir kere daha su yüzüne çıkmış oldu.
Bana sorduğu bir diğer soru da, diğer Müslüman ülkelerde de bu işin böyle olup olmadığı konusuydu. Asıl merak ettiği konu da, iç turizmi canlandırmak için onların da böyle bir şey yapıp yapmadığı konusuydu. Güzel bir soru. Açıkçası hiçbir fikrim yok. Ben daha önce hiç duymadım ama belki tatili uzatan ülkeler vardır.
Amerikalı sürekli düşünüyor. “Belki de onlarda iç turizm canlıdır” diye düşündü. Ülkelerin birçoğunda turizm yok ki, canlısı olsa…

Ayrıca, uzatmıyorlarsa da onlar çalışsınlar. Biz çok ileri gitmiş, Almanya tarafından bile kıskanılan bir ülke olduğumuz için uzun tatiller yapabiliriz. Her sene Karadeniz Dağları’ndan güldür güldür denize akan sel sularını Almanya kıskanmayacak da, ben mi kıskanacağım?

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

7 Haziran 2016 Salı

Herkes Kapısının Önünü Temizlesin...

Günaydın dostlar…

“Herkes kapısının önünü temizlerse bütün şehir temiz olur” sözünü hepimiz duymuşuzdur. Bu söz Avrupa’da ve Amerika’da pratikte de büyük karşılık bulan bir paylaşımdır. Bilhassa Amerika’da bahçenin ve kapının önünün temizlenmesi hiç bitmeyen bir uğraştır.
Amerika açısından baktığımız zaman; kapının önünün temizlenmesi konusunun sadece süpürmek ve/veya yıkanmaktan ibaret olmadığını görürüz. Michigan gibi eyaletlerde, en önemli konulardan bir tanesi de karların temizlenmesidir.


Hukukçu değilim ama bildiğim kadarıyla, kapınızın önündeki ve bahçenizdeki karları, buzları temizlemezseniz, biri de gelip kafasını kırarsa sorumluk size ait oluyor. Her daim mahkemeye verilme korkusuyla yaşayan Amerikalılar, bu konuya da azami önem gösterirler.

Amerika, Avrupa iyi güzel de, “kapının önünü temizleme” konusu Türkiye’de nasıl yürüyor? Bizdeki temizlik, eline hortumu alıp her yerin içine etmekten ibaret. Allah var doğduğumuz günden beri hortumla sağı solu ıslatmaya karşı bir merakımız vardır. Bu merak yüzünden, Emin de sabahtan akşama kadar Beylerbeyi’ndeki bahçeyi sulardı.

İki konuya büyük zaafımız vardır. Hortumla bir yerleri sulamak, bir de hortumdan su içmek. Sıcak bir yaz gününde bahçe sulayan bir insanın hortumundan içilen suyun tadı dünyanın en iyi kaynak sularında bile yoktur. Suyun boynumuzdan midemize doğru akmasına bile aldırış etmeyiz. İçeriz de içeriz…

Allah var temiz milletizdir! Evimizin dükkânımızın önünü ıslatmaya bayılırız. Dükkânın kapısından kaldırıma doğru su tuttuğumuz zaman, etraf mis gibi olur. “Ama akan sular toz toprakla karışıp, kaygan bir balçık halinde kilometrelerce sağa sola akıyor” gibi bir yorum sakın yapmayın. O kadar kusur kadı kızında bile olur. Ayrıca 5 tane cadde geçerek denize ulaşan sular, bahaneyle etrafı da yıkamış oluyor.

Etrafı ıslatmayı seviyoruz. Hortumu alıp oraya buraya su tutmak psikolojimize iyi geliyor. Eskiden oyun merkezlerinde tazyikli su fışkırtan oyuncaklar filan olurdu. Hemen itiraf edeyim, onlarla oynamayı ben de çok severdim.
Dediğim gibi ıslatmayı seviyoruz. Ondan sonrası yok. Islattıktan sonra paspasla etrafı temizlemek, suları toplamak gibi bir yaklaşımımız hiç yok. Millet de geri zekâlı olmasın. Yerlerin ıslak olduğunu gördüğüne göre adımlarını ona göre atsın. Buna rağmen de düşerse demek ki kaderinde düşmek varmış. Belki de “düşmek” yürüme işinin fıtratında var.

Bir de bu işi daha ileri götürenler var. Bazı tertemiz kardeşlerimiz, hortumla ıslatma işine bazen deterjan da karıştırıyorlar. Demin tarif ettiğimiz senaryonun aynısı bu sefer de deterjanlı sularla yaşanıyor. 15 metrekarelik bir alanı temizleyen vatandaşımız, 1500 metrekarelik bir alanın deterjanlı pis sularla kaplanmasına neden oluyor. Bu tip temizlik çalışmaları çok zevkli oluyor. Erenköy’den yola çıkardığın deterjanlar, 25 ayrı sokaktan geçerek 2,5 saat içinde Marmara Denizi’ne ulaşıyor.

Aslında düşünüyorum da, belki de bu pis suların üzerinde taşımacılık filan gibi bir şeyler yapabiliriz. Boşuna akmasınlar. Elektrik üretimi de iyi bir fikir olabilir.

Deterjanlı sular, dükkânın önündeki kıç kadar alanı gıcır gıcır yaptığı gibi, bir güzel tarafları daha var. Normal suya göre çok daha kaygan oldukları için insanların kafalarını kırmalarının ihtimalini de arttırıyorlar.
Tamam, laf sokuşturma işini bir kenara bırakalım ama işin gerçeği, sabah yürüyüşlerinde benim de sık sık gördüğüm gibi; bu tip kaygan zeminlerde kayıp düşmeyen insan kalmadı. Az bir düşüp doğrulanları da gördüm, yere düşüp bir daha hiç doğrulamayanları da. Kucağında çocuğuyla kayıp düşen kadıncağızın görüntüsü yıllardır gözümün önünden gitmiyor.

Sevgili komşularım; kapınızın önünü ıslatacaksınız diye (“temizleyeceksiniz diye” demiyorum) yüzlerce insanın kayıp düşmesine neden oluyorsunuz. Ya bu sevdadan vazgeçin, ya da ıslattığınız, içine ettiğiniz yerleri temizleyin.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

24 Mart 2016 Perşembe

Her İşin İçindeyiz...

Günaydın dostlar…

Hayatının yarısına yakın bir kısmını Amerika’da yaşamış bir insan olarak savcı amcanın bugünlerde şokta olduğunu düşünüyorum. Şokta olduğu için bizimkilerin yazılarına laf yetiştirmeye de başladı. Çok yakında; savcı amca Fenerbahçeli mi yoksa Galatasaraylı mı tartışmaları da başlar.
Bizim karizmatik savcının ismi, Preet Bharara. Amerika’nın en meşhur savcılarından biri olarak tanınıyor. Bilhassa da para işlerindeki sakatlıklara bakıyor. Bugüne kadar hep yüksek profilli ve medya ilgisi çok yoğun olan davalarla uğraşmış. Bir tanesi hariç, bu davaların hepsini de kazanmış ve insanları mahkûm ettirmiş. Mahkum ettirdikleri arasında çok büyük isimler de var. Daha büyük hedefleri de var. Günün birinde daha yüksek pozisyonlara da gelmesine kesin gözüyle bakılıyor.
Herkes kendine göre bir takım yorumlar yaparken en güzel yorum da sevgili Günhan Hanım’dan gelmiş. “Savcı ne kadar yakışıklı değil mi?” diye yazmış. Bu yorum bana Amerika’daki kadınların sadece yakışıklı olduğu için Clinton’a oy vermesini hatırlattı.

Bütün bunları yapmış ama bu amcaya bugüne kadar kimse, “senin için yaprak sardım, yolluyorum; yarasın tosunuma” diye tweet atmamıştır. Adamcağız, tercüme bile ettirse işin içinden çıkamaz. Anadolu çocuğunun biri, “ağabey gel de küçük bir sofra kuralım, enfes şalgam suyumuz var” diye yazmış. Öyle güzel davetler var ki, benim bile gidesim geliyor.

Çok meşhur bir savcı dedim ama Twitter’daki takipçi sayısı sadece 6000 civarındaydı. Bize bulaşınca sayı 2 gün içerisinde 200000’i geçti. Amerikalıların kendinden başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen yapısını, bizim her işin içinde olan yapımızla mukayese ettiğiniz zaman, bu rakamlar makul gibi duruyor. Takipçi sayısı çok yakında bir milyonun da üzerine çıkar…
Sözü geçen 6000 kişinin çoğu da bu işlerle ilgilenen insanlardır. Sokaktaki Amerikalı hayatta gidip de bir savcıyı takip etmez. Hatta bu savcının takip ettiği davalardan haberi bile olmaz. Geri kalmış ülkelerde herkes politikacı olduğu için, ülkece atladık konunun içine. Tabi ki bir de hepimiz futbol hakemiyiz.

Merak ediyorum; akşam eve gittiğinde, eşine “hayatım bugün adamın biri bizi Türkiye’ye davet etti, yengeyi de al gel, bizim misafirimiz olun” yazmış, diye anlatıyor mudur acaba! Şurası kesin ki, bu dava ile birlikte bütün hayatları değişti. Anadolu çocukları ile uğraşmanın ne demek olduğunu şimdi anlayacak. Bir günde, bütün hayatı boyu aldığından daha çok tweet almaya başlayacak.

Bir gün, bir iş için bizim savcı amca Türkiye’ye gelmeye kalkarsa, havaalanında Drogba’nın gelişi gibi karşılama yapılacak vallahi. İnsanların ilgisinden korumak için zırhlı Mercedes filan tahsis etmek gerekecek.

Savcı tamam da; biz Amerika’da yaşarken, Amerikalıların en çok tanıdığı Anadolu çocuğu, Mehmet Ali Ağca idi. Muhtemelen şimdi Reza amca da ikinci sıraya yerleşecektir. Atatürk ismini bilen de çok var ama ne yazık ki bu ikisi kadar olmayacaktır. Tabi ki son yılların televizyon fenomeni, Doktor Öz’ü de unutmamak lazım.
Emin’in tek bir arzusu var. İster Amerika, ister Türkiye hiç fark etmez. Yeter ki adalet yerini bulsun. Suçlu olan cezasını çeksin, olmayan da hayatına devam etsin. Hak yerini bulsun, şehitlerimizin çocukları incinmesin.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

23 Mart 2016 Çarşamba

Hayırsever Reza Amca...

Günaydın dostlar…

Her zaman belirttiğim gibi; ben bu politik işlerden çok anlamıyorum. Zaten anlasam da, bu işleri gayet güzel yazan insanlar varken, bir de benim yazmaya çalışmama hiç gerek yok.
Reza amca, konusuna getirilen en ilginç açıklamalardan bir tanesini, sevgili Tolga Tanış zaten yazmış. Aşağıdaki bağlantıdan bu yazıyı okuyabilirsiniz. Bence, çok ilginç ve net bir açıklama. Ayrıca, bu yazının bu olaylardan çok önce yazıldığını da belirtmek isterim.

http://sosyal.hurriyet.com.tr/Yazar/Tolga-Tanis_322/Zarrablara-veda_29583333
Ben, olayın politik yönünü bir kenara bırakıp, yaşananlara matematiksel olarak yaklaşmak istiyorum.

Basından okuduğumuz kadarıyla, Reza amca, ailesi ile beraber, dünyanın en masum hislerini taşıyarak, Florida’ya tatile gitmiş. Eğer ki, bu ihtimal doğruysa ve bizim amca başına gelmesi muhtemel işleri hiç düşünmeden, South Beach’de eğlenmek için Miami’ye gittiyse, dünyanın en saf insanıdır.
South Beach, uzaktan baktığınız zaman güzel görünür ama dünyanın her çeşit insanının köşe kapmaca oynadığı tehlikeli bir bölgedir. Bir yanda kumların sıcaklığı, diğer yanda da otellerin, restoranların soğukluğu vardır. Dikkatli olmazsanız, yolculuğunuz buzhanede de bitebilir, çok sıcak, kasvetli bir ortamda da.
Belki de bizim hayırsever amca, “bize her yer Ankara” felsefesini çok iyi benimsediği ve de kendine çok güvendiği için, kimsenin kendisine bir şey yapabileceğine inanmıyordu.

Ortağı, ülkelerin bir tanesinde çok ciddi cezalara çarptırılmış biri; “Amerika, bu ambargo delme işlerine çok sinir oluyordu, Allah korusun bu ülkede başıma bir iş gelmesin” diye düşünmez mi? Bu kadar da göstere göstere Amerika’ya gidilir mi?

Ülkelerin ekonomisini değiştirecek kadar, zeki ve sokak cini olan bir insan, nasıl olur da bu kadar saf olabilir? Saflığın da bir sınırı var. O zaman hiçbir şey hissettirmeden, pusuya yatıp, sinsi sinsi bugünü bekleyen Amerikalıları da ayrıca tebrik etmemiz gerekiyor. Demek ki, böyle bir şey yapacaklarını hiç kimseye hissettirmeden, sabırla beklediler.
Hadi diyelim ki Reza amca bu ihtimali düşünemedi, etrafındaki ağabeyleri, amcaları, dayıları, akıl verenleri de mi düşünemedi?

Kanunlara ve kurallara uymayı bir yaşam şekli olarak benimsemiş bir insan olarak, geçen kış Amerika’ya gittiğimde; girişte sıkıntı çıkarır diye, sevgili kardeşime simit bile götüremedim. Amerika’ya girerken, yanınızda getirdiğiniz yiyecekler konusunda çok hassas davranıyorlar. Geçmişte bu konuda insanların yaşadıkları sıkıntıları da bildiğim için böyle bir riske girmek istemedim.

Ben, sorun çıkmasın diye simit götürmeye çekiniyorum, amca yıllarca ambargoları delmiş, hiçbir şey yokmuş gibi elini kolunu sallayarak tatile gidiyor. Kendine güvenmek güzel bir şey ama fazlası da insanı gerçeklerden uzaklaştırır.

Bir diğer ihtimal de, bizim hayırsever amcanın bilerek ve büyük bir pazarlığın parçası olarak, Amerika’ya gitmiş olma ihtimalidir. Aile ile beraber gitmek de, kamuflajın bir parçasıydı. Bu amcanın varlığını ve söyleyeceklerini kullanarak, bazı çevreler, biz de dâhil olmak üzere bazı ülkeleri köşeye sıkıştırmaya çalışabilirler. Önümüzdeki günlerde bu gibi konulardaki gelişmeleri hep beraber takip edip göreceğiz.
Tolga Tanış’ın da belirttiği gibi; işi bitenler yavaş yavaş tasfiye ediliyor. İran’ın normal global ilişkilere dönmesiyle de, bizim amca ve benzerlerine artık ihtiyaç kalmadı. Büyük pazarlıkların sonunda neler ortaya çıkacağını, önümüzdeki günlerde hep beraber göreceğiz.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

1 Şubat 2016 Pazartesi

Amerikalı Gibi Baseball Oynamak

Günaydın Dostlar,

Zaman zaman çeşitli konuların Avrupa’ya veya Amerika’ya mukayese edilmesini şaşkınlıkla karşılıyorum.  Hayatımızın hiçbir parametresi benzemiyor  ve eşit değil. Konulardan bir tanesini cımbızla çekip “Biz de Amerikalılar gibi baseball oynayabiliriz.” demek, bana hiç doğru gelmiyor.
Amerika’da çok uzun yıllar yaşamış ve onların yaşam şekillerini ve değerlerini oldukça iyi bilen bir insan olarak, nasıl onlar gibi baseball oynayabileceğimizi bir türlü anlayamıyorum. Baseball Amerikalıların hayatının önemli bir parçası. Doğdukları günden itibaren (ama az ama çok) baseball oynuyorlar.



Hayatımızın hiçbir parametresi aynı değilken Amerikalı gibi baseball oynayabilmemiz pek mümkün gözükmüyor.

İlk gözüme çarpan konu, bağımsız yargı konusu oluyor. Oradaki tam bağımsız yargıyı, bizdeki hiçbir dönemde bağımsız olamamış yargıya mukayese ettiğimde bana pek de eşitmiş gibi gözükmüyor. Bu ülkede yargı her zaman çeşitli odaklardan etkilenmiştir. Tam bağımsız yargı gibi bir kültürümüz hiçbir zaman olmadı.

Tam bağımsız yargı yok da tam bağımsız basın var mı? O da yok. Amerika’daki basın özgürlüğü dünyanın hiçbir yerinde yok. Basın çok güçlü olduğundan dolayı, Nixon’un, Clinton’un başına gelenleri unutmayalım. Tabii her yolun bir de dönüş şeridi var. İspat edemeyeceği bir yazıyı yazanın da canına okuyorlar. Bir şeyler yazıyorsanız kanıtlarınızın güçlü olmasında yarar var. Basın konusu demokratik hayatın çok önemli bir parametresidir ve bu iki ülke arasında basın özgürlüğü konusunda dağlar kadar fark var.
Peki ya üniversiteler? Onlar da tam bağımsız. Adeta devlet içinde devlet gibiler. Kendilerini çok farklı ve bağımsız birer ilim ve araştırma kuruluşu olarak görüyorlar. Bir üniversite bir karar aldığı zaman epeyce bir ses getiriyor. Hiçbir devlet büyüğü çıkıp da, üniversitelere, “sen şunu şöyle yapacaksın,” diyemiyor.
Amerika’da sendikalar da çok güçlü ve üyelerinin haklarını sonuna kadar savunuyorlar. Hükümettekilerle yakınlaşma gibi bir çabaları da hiç yok. Çok radikal bir şeyler yapmadığı müddetçe; bir işçiyi işten çıkartmak, hemen hemen imkânsız gibi bir şey. Bir şekilde çıkartsanız bile, sendikaların gücü sayesinde 3-4 hafta sonra geri gelebiliyorlar.

Particilik konusu da çok farklı işliyor. Bütün partinin aynı yönde oy kullanması gibi bir konu hiç yok. Hangi partiye mensup olursa olsun, adamlar kendi temsil ettikleri bölgelerin menfaatlerine göre oy veriyorlar. Kimse “acaba nasıl oy versem,” diye genel başkanlarının ağızının içine bakmıyor. Çarşaf liste, yorgan liste gibi kavramların baş harfini bile anlamazlar.

Bence, belki de bütün bunlardan daha önemli olan parametre, Amerikalıların uzlaşmacı kültürüdür. Amerikalılar, bir orta yol bulmayı severler. Ötekileştirmek veya insanları kutuplaştırıcı tavırlar içinde olmak, Amerikalıların bulaşmayı hiç sevmediği tabu konulardır. Bu konuların takibinde olan sivil toplum örgütlerinden de ödleri patlar.
Amerika, başkanıyla, partileriyle, meclisiyle, senatosuyla, bağımsız yargısıyla, tam bağımsız basınıyla, güçlü sivil toplum örgütleriyle, güçlü üniversiteleriyle, nefreti körüklemeyen ve insana değer veren yapısıyla, güçlü sendikalarıyla bambaşka bir ortamdır. Bırakın Türkiye’yi, Avrupa’ya bile benzemez. Herkesin herkesi kontrol ettiği çok güçlü bir sistem kurulmuştur.

Elbette ki, bu sistem de mükemmel bir sistem değildir ve bazı tıkanma noktaları vardır ama o coğrafyada iyi işleyen ve insanlar tarafından benimsenmiş, özgürlükçü bir yapıdır. 500 çeşit ırktan ve dinden insanı, tek bir bayrak altında toplayıp, huzurlu ve adil bir şekilde yaşamalarını sağlayan bir sistemdir. Geçmişi ne olursa olsun, herkesin kendini Amerikalı hissettiği çok özel bir dengedir.

Amerika’da yaşarken bir gün boş bulduğumuz bir baseball sahasına yayılıp “biz de baseball oynayalım,” demiştik. Kendi çapımızda attık, vurduk, yakaladık. Tam çok da güzel oynadığımıza inanıyorduk ki, bizi seyretmekte olan Amerikalı çocuklardan bir tanesi gelip, “Bu oyunun adı ne?” diye sorunca, yıkıldık.

Anadolu çocukları, ellerine baseball sopalarını alıp, baseballcu olduklarını zannederlerse, işte böyle küçük çocukların espri konusu olurlar. Ne demişler? Alışmadık götte don durmaz, durup dururken baseball oynanmaz. Bir baseball geçmişin veya kültürün mü var da, baseball oynayacağım diye çıkıyorsun ortaya?
Şimdi sizlere soruyorum? Yaşam şeklimiz, kültürümüz, tarihimiz, kurumlarımız, çalışma şeklimiz, hayata bakış açımız, tavırlarımız, yaklaşımlarımız, yaşam seviyemiz gibi parametrelerin hiçbiri Amerika’ya uymazken; bizim Amerikalılar gibi baseball oynamamız mümkün müdür?

Unutmayalım ki, Amerikalılar, “Biz, baseball, hot dogs, apple pie ve Chevrolet’e aşığız,” diyorlar; biz de at, avrat, silah diyoruz…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…