İzmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İzmir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2023 Çarşamba

Raylı Sistemler Kasım 2023

Günaydın Dostlar,

Raylı sistemlerin her türlüsünü severim. Bırakın gerçeğini oyuncağına da ilgim büyüktür. Tabii sadece sevmekle kalmıyorum, çok sık kullanıyorum da. İstanbul gibi bir şehirde bir yere raylı sistemle gidebilme imkânı varsa muhakkak kullanılmalıdır. Çok mecbur olmadıkça dışarıya hayatta arabayla çıkmam. Trafik ve park sorunu insanı yıpratıyor.

Çok sevdiğim ve çok kullandığım için de çok takip ederim. Yapımı devam eden hatları veya devam edemeyenleri hepsini yakından izlerim.

Fırsat buldukça yapımı devam eden hatların durumunu sizlerle paylaşacağım.


İstanbul

M11 Gayrettepe İstanbul Havalimanı hattında Gayrettepe İstasyonu’nda test çalışmaları devam ediyor. Seçimlerden önce projenin ikinci etabının devreye alınması ve Gayrettepe İstasyonu’nun yolcu kabul etmeye başlaması bekleniyor. Böylece tam otomatik hattın toplam uzunluğu 37,5 kilometre olacak.

M11 İstanbul Havalimanı-Halkalı projesinin fiziksel ilerleme oranı %92’ye ulaştı. Yaklaşık 56 kilometrelik ana hat tünellerinin tamamı bitirildi. Kayaşehir’e kadar olan ilk etabın Mart 2024’te hizmete açılması planlanıyor. Halkalı bağlantısının da 2024 sonunda tamamlanacağı belirtiliyor.

M9 Ataköy-İkitelli hattının Ataköy – Bahariye kesiminin 2024 Mart ayında açılması planlanıyor. Projede fiziksel ilerleme oranı %90 seviyesine ulaştı. 17 Kasım’da tüm sinyalizasyon işlerinin tamamlanıp aralık ayında test sürüşlerine başlanması hedefleniyor. Proje; Bakırköy, Bahçelievler, Küçükçekmece, Bağcılar ve Başakşehir ilçelerinden geçiyor. Proje bedeli (72 adet araç dahil) 10,6 milyar TL.

M3 Bakırköy-Kirazlı projesinde fiziksel ilerleme oranı %88’e ulaştı. 17 km’lik TBM kazısı tamamlandı. Ray montajı çift yönlü olarak devam ediyor. 17 km’lik ray hattının 15 km’si döşendi ve ray işlerinde %90 ilerleme sağlandı. 8,4 kilometre uzunluğundaki 8 istasyonlu projenin 2024 Şubat ayında hizmete geçmesi planlanıyor. Bir saatte tek yönde 70 bin yolcu taşıyabilecek olan hattın proje bedeli (72 adet araç alımı dahil) 10,7 milyar TL.

M5 Çekmeköy-Sultanbeyli etabında ilerleme oranı %90’a yaklaştıı. 6,5 kilometrelik hattın tünel inşaatı tamamlandı. Çekmeköy - Samandıra Merkez olarak belirlenen ilk kesimin Mart 2024’te hizmete açılması bekleniyor. Hattın diğer bölümünün de 2024 yılının sonunda hizmete geçeceği belirtilmiştir. Bu sayede Sultanbeyli’den Üsküdar’a kadar kesintisiz ulaşımın sağlanması mümkün olacaktır. Toplam yatırım büyüklüğü (150 adet araç dahil) 14,4 milyar TL.

M12 Göztepe-Ümraniye metro hattında fiziksel ilerleme oran %70’i geçti. Projede TBM kazıları tamamlandı ve ray döşeme işleri devam ediyor. 13 kilometre uzunluğundaki 11 istasyonlu hattın 2025 yılında tamamlanması hedefleniyor.  Toplam bütçesi (56 adet araç alımı dahil) 20,1 milyar TL.

M20 Sefaköy-Tüyap (Beylikdüzü) metrosu için onay bekleniyor. Metronun dış borçlanma talebi belediye meclisinde onaylanmış olsa da ne yazık ki 2023 yatırım programında yer almadı. 19,5 kilometre uzunluğundaki hat Sefaköy’den başlıyor. Metrobüs hattı ile birçok noktada entegrasyonu olan bu güzergâh 10 istasyondan oluşuyor ve Tüyap arkasındaki depo ve bakım merkezinde son buluyor.

M7 Esenyurt Uzatmasında ocak TBM kazıları başlamıştı İlk aşamanın 2025 yılı sonunda bitirileceği açıklandı. Şu anda fiziksel ilerleme oranı %30 civarında. Birinci etabın uzunluğu yaklaşık 7 km. Mecidiyeköy-Mahmutbey hattının devamı niteliğinde olan projede, ilk aşamada dört yeni istasyon inşa ediliyor. Bu projenin yatırım bedeli (220 adet araç dahil) 28,7 milyar TL.

M7 Kabataş Uzatmasında da çalışmalar devam ediyor. Kabataş İstasyonu’nun gelecek sene hizmete açılması bekleniyor. Beşiktaş İstasyonu’nun açılışının ise 2027 yılını bulabileceği konuşuluyor. Kabataş İstasyonu hizmete açıldığında trenler Beşiktaş İstasyonu’nu pas geçecek şekilde işletilecek.

M10 Pendik Sabiha Gökçen ve M4 Tuzla Uzatma hattında iptal edilen ve yeniden ihalesi yapılan projede çalışmalar tekrar başladı ve fiziksel ilerleme oranı %50’yi geçti. Bu yıl 979 milyon lira bütçe ayrılan hat, 13 kilometrelik 8 istasyonlu iki bağımsız metro hattından oluşuyor. Projenin 2025 yılında bitirilmesi planlanıyor. Toplam yatırım bedeli (240 adet araç dahil) 18,3 milyar TL.

M1B Kirazlı Halkalı metrosu yeniden ihale edilecek. Bir türlü yol alamayan ve sadece %8’lik fiziksel ilerleme kaydeden hat için yeni bir ihale yapılması bekleniyor. Toplam yatırım bedeli (272 adet araç dahil) 31,5 milyar TL.

M14 Altunizade-Çamlıca metrosunun da 2024 yılının ilk yarısında tamamlanması hedefleniyor. Şu ana kadar%35-%40 civarında fiziki ilerleme kaydedildi. 3,5 kilometrelik metro hattının toplam yatırım tutarı (10 adet araç dahil) 3,8 milyar TL.

T6 Sirkeci-Kazlıçeşme raylı sistem projesinde geçtiğimiz günlerde katener hattına enerji verildi. Projenin 2023 yılı sonunda açılması için yoğun çaba harcanıyor. Test sürüşleri devam eden proje kapsamında 7,3 km uzunluğunda yürüyüş yolları ve bisiklet parkurları da yapılıyor. Toplam yatırım tutarı 1,5 milyar TL.

Yüksek Hızlı Tren

Ankara-İzmir yüksek hızlı tren hattının 2028 yılında hizmete alınması planlanıyor. Bu güne kadar çalışmaların %58’i tamamlandı. 9 istasyonlu hat Afyonkarahisar, Uşak, Manisa ve İzmir gibi illerimizin de hızlı tren ile buluşmasını sağlayacak. Hattın maliyetinin 10 yılda 15 kat arttığı konuşuluyor. Proje maliyeti 56 milyar TL olarak güncellenmiş durumda.

Ankara-Bursa yüksek hızlı tren hattının 2026 yılında hizmete alınması planlanıyor. Bu projedeki en önemli konu hattın isminin hızlı tren hattı olarak güncellenmesi. Maalesef “yüksek” kısmını kaybettik. Proje maliyeti 24 milyar TL olarak açıklandı.

İstanbul’da ve diğer birçok şehirde raylı sistem çalışmaları devam ediyor. Bu sabah bir kısmını sizler için özetlemeye çalıştım. Bakalım önümüzdeki günlerde ne gibi gelişmeler göreceğiz.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…


3 Kasım 2020 Salı

Kurtarma Ekipleri...

Günaydın dostlar…

Hepsi en yakın akrabamız oldu. Günlerdir kalbimiz Rıza Bey Apartmanı’nda, Doğanlar Apartmanı’nda, Barış Sitesi’nde ve diğer apartmanlarda atıyor. Minik Elif dün sabah hepimize umut oldu. Onu kurtaran ağabeylerden bir tanesinin parmağını sımsıkı tutmuş halini görüp de ağlamayan, gözleri dolmayan var mı?

Rıza Bey Apartmanı’nda saatlerce İnci’ye destek olan UMKE personeli sevgili Edanur ablanın emekleri nasıl ödenir? İnci’yi hiç bırakmadı. İyileştiğinde keman dinleme sözü bile aldı. Çıktığında da, “İnci’yi almadan oradan çıkmayacaktım” dedi. Söylemesine gerek bile yoktu, biz bunu zaten görebiliyorduk. Allah’a şükürler olsun ki sözünü yerine getirebildi, İnci’yi almadan çıkmadı.



Günay’ı hiç yalnız bırakmayan ağabey, sen de diğerleri gibi bir kahramansın. Enkaz altından gönderdiği çekimleri hepimiz gördük. Günay’a ilk ulaşıldığı andaki minicik açıklık, ekiplerin inanılmaz çalışması neticesinde bir umut tüneline dönüştü. O ortamda çekimler yapan, mesajlar yollayabilen çok akıllı ve bilinçli bir çocuk da kurtarma ekiplerimizin tarifsiz çalışmaları sonunda enkazdan çıkarıldı.

Mucizeler yaratan kurtarma ekiplerinin bulduğu, “Ben kedi sesi çıkarayım siz içeri köpek yollayın beni bulsun” diyen Buse’nin o konuşması hep kulaklarımda. Unutmak mümkün değil. Kendini biraz topladığında da “Ben kurtuldum ama annem gitti “ dediğinde beni bitirdi. Birçok mucizede üzüntüyü de, sevinci de yan yana yaşadık.

Her detaya, her canlıya önem veren ekipler Yılmaz Erbek Apartmanı’ndan Umut adlı kediyi de çıkardılar. Rıza Bey Apartmanı’nda İnci’yi kurtardılar çok mutlu olduk ama İnci’nin köpeğini de unutmadılar. Hiç umutlarını kaybetmediler, her detayla çok sıkı bir şekilde uğraştılar. “İğneyle kuyu kazmak” tabiri var ya, gerçekten de öyle oldu.

Barış Sitesi’nde bir kediyi bulmak için iki defa üst katlara çıktılar ama bir türlü bulamadılar. “Bu kadar işin arasında defalarca kedi peşine mi düşeceğiz?” hiç demediler. Bir umut olsa bir kere daha da giderler.

Depremden yedi saat sonra küçük Gizem de kurtarıldı. Çok hafif bir şekilde yaralanmıştı ama mutlu olamıyordu. Köpeği Ares halen enkazın altındaydı. Enkazın başından ayrılmak istemiyordu. Ağabeylerin, ablaların muhakkak köpeğini bulacaklarına çok inanıyordu. Duaları kabul oldu, bizim kahraman ekipler Ares’i de kurtardılar.

Bir parantez de CNN muhabirlerine açmak istiyorum. Arama kurtarma ekibi olmasalar da ilk saatlerden itibaren canla başla çalıştılar. Onlar da büyük bir özveriyle çok uzun saatler çalıştılar. Sevgili Sema ve Mücahit de büyük çaba gösterdiler ama benim gözümün önünde muhabir Ceylan’ın koşturmaları var. Her enkazdan kurtulanla defalarca duygu patlaması yaşadı. Kendini kaybedip bağırmaya başlıyordu. “Elif çıktı, Elif çıktı” diye bağırmalarını duymayan var mı? Her kaybettiğimizle çok üzüldü. Muhabir de olsa bu işleri yaşamak kolay değil. Her anı içinde birebir yaşadı. Görevini inanılmaz güzel yaptı, hem de yürekten yaptı.

Bütün bu hikâyeleri kahraman arama kurtarma ekipleri sayesinde yaşadık. Hiçbirinin ismini bile bilmiyoruz. AFAD deyip yürüyoruz. Afet ve Acil Durum Yönetim Başkanlığı olduğunu kaçımız biliyoruz. İtiraf edeyim, UMKE’nin ne demek olduğunu ben de bilmiyordum. Ulusal Medikal Kurtarma Ekibi demekmiş. AKUT, Kızılay, itfaiye ekipleri, sosyal toplum kuruluşları ve diğerleri hepsi inanılmaz çalıştılar. ,

“Hiç uyuyabildiniz mi?” diye soruyorlar. “Böyle bir ortamda inanın bir gram uykum yok” diye cevap veriyorlar. Gerçekten de öyle. Bazen canları pahasına bu enkazın içine girerek gösterdikleri çabalar hiç unutulmayacak.

Büyük amcalardan bir tanesi, arama kurtarma ekiplerinin sayısının arttırılacağından bahsetti. İyi güzel de, varmak istediğimiz nokta bu değil ki. Bu insanlar birer kahraman ama sürekli işi onlara bırakamayız. Ekiplerin sayısını değil, sağlam binaların sayısını arttırsak daha iyi olmaz mı?

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

2 Kasım 2020 Pazartesi

Bugün Öğrendim...

Günaydın dostlar…

Depremlerden sonra televizyon programlarında yorum yapan profesör amcalardan bir tanesi, “İzmir’in sahil kesiminin toprak yapısı bina yapmaya çok uygun değildir, hele Bayraklı hiç uygun değildir” dedi. Daha sonra birçok başka amca da bu görüşü tekrarladı.

Bu bilgiyi bugün mü öğrendik? Durum böyleydi de bu binaları neden yaptık? Sorunun cevabının çok net olduğunu bilsek de yine de insanın içinden “Başka yer mi kalmamıştı?” demek geliyor. Sonuçta; kumdan kaleler yapmıyoruz, gerçek insanlar oturuyor bu binaların içinde.


“Toprak yapısı alüvyondur, kum gibi çok kötü bir topraktır” deniliyor. Bunu bile bile insanlar gidip oralara bina yapıyorlar. Onlar yapıyorlar; birileri de onaylıyor, af çıkartıyor. Bornova ve Bayraklı’da bu tip binlerce bina olduğu konuşuluyor.

Bugüne kadar bu durumu bilmiyorduk, bugün öğrendik. Madem öğrendik şimdi ne yapacağız? Bu binaları yıkacak mıyız, güçlendirme çalışması mı yapacağız? Gerçi yıkılan iki binada da güçlendirme çalışması yapılmış, o da ayrı bir konu.

Yıkılan bu binaların ve boşu boşuna yitip giden canların bizler için son uyarı olduğunu düşünüyorum. Allah Baba “Her şeyi bana bırakın” dememiş. Akıl vermiş ki kullanalım diye. Hayvanlar bile nerenin güvenli olup olmadığını çok iyi araştırıyorlar. Yavrularını saklayabilecek bir mağara bulduğu zaman metrekaresine bakmıyor. Güvenli mi, her hangi bir yönden bir tehlike gelir mi, üstüme yıkılır mı gibi konuları süzmeye çalışıyor.

Bizim ülkemizde; kaç kişi binanın statik hesaplarını, mimari planını, inceleyerek ev alıyor? “Mutfağı da büyükmüş, çok fazla da dolabı varmış” diyerek karar veriyoruz. Binanın yapıldığı zemini zaten hiç konuşmayalım.

İstanbul’da ve diğer şehirlerimizde büyük depremler olacağı kesin. Hatta İzmir’de bile. Bir fay kırıldı ama İzmir ve çevresinde büyük depremler yaratabilecek birçok fay hattı var. İki gün sonra bunlardan bir tanesi daha kırıldığında yine Doğanlar Apartmanı’nda yaşadığımız görüntüleri yaşayacağız.

Sadece yirmi binanın çökmesiyle neler yaşandığını gördük. Bir de binlerce, on binlerce binanın çöktüğünü düşünün. Kim kime yardıma gidecek? Televizyon kameraları çöken binalara yardım ekiplerinden daha önce geldi. Öğrendik ki, bu gibi durumlarda en azından yolları açık bırakmalıyız.

Vatandaşlar iyi niyetle ellerinden geleni yapmaya çalıştılar ama bu şekilde davranarak birçok tehlikeli duruma da yol açabilirlerdi. Birçok artçı depremin olduğu bir ortamda yüzlerce insanın enkazın üstüne çıkmasının ne kadar riskli bir durum olduğunu düşünebiliyor musunuz?

Her şeye para bulan devletimiz bir türlü bu evleri güçlendirecek veya yeniden yapacak parayı bulamıyor. Bunun kolay bir iş olmadığının, yıllarca süreceğinin farkındayım. En riskli binalar tespit edilerek, her sene bütçeye bu işler için belli bir miktar para konmalı. Üçüncü Lig takımlarına stat yapmaktan daha önemli bir konu olduğunu düşünüyorum.

Bu konuya çok uzak olmakla beraber, toprağın da bir beton taşıma kapasitesi olabileceğini düşünüyorum. Çok cahilce atıyorsam konunun uzmanlarından özür dilerim. Belki de yıkılan riskli binaların yerleri boş kalmalı. İdare ortaya çıkıp, “Buranın toprak yapısı artık bir binayı daha kaldıracak durumda değil” demeli.

İnşaat aşamasındaki denetimlerin doğru dürüst yapılmadığını görüyoruz ama görülüyor ki, apartmanlarda yaşam başladıktan sonra da bir takım denetimler gerekiyor. Adam kolon mu kesmiş, apartmanı mı büyütmüş, yangın merdivenini kilere mi çevirmiş hiçbir şey belli değil.

“Şiddetli yağmur yağacak vatandaşlarımız her türlü önlemi alsın” gibi lafları pek sevmem. Zavallı vatandaş ne önlem alacak? Yüz yıldır yapılmayan yağmur suyu deşarj sistemlerini mi kuracak? Alt geçitlerin, evlerin, işyerlerinin pasajların, bahçelerin, parkların suyla dolmasını nasıl önleyecek? Diğer afetlerde de durum çok farklı değil. Hele de deprem için kendini bilinçlendirmekten başka yapabileceği hiçbir şey yok.

Şunu kabul edelim ki, insanlar parasız. Oturdukları yerleri güçlendirecek paraları yok. Kesinlikle devletin bu işe el atması gerekiyor. Bir şeyler yapılsa da, çok yetersiz.

Uzun lafın kısası: Takdir-i ilahinin arkasına sığınamayız. İşin gerçeği şudur ki, 97 yıldır bu ülkeyi yönetenler şehirlerimizi depreme hazırlayamadılar. Artık makûs talihimizi değiştirip; zayıf zemin, zayıf bina, zayıf kurtulma şansı sarmalından kurtulmamız gerekiyor.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

8 Nisan 2020 Çarşamba

Amerika'ya Gidiyoruz...

Günaydın dostlar…

“Amerika’ya gitmenin tam da sırası” diye söylenmeye başlamayın hemen, gerçekten gitmeyeceğiz; gidiyormuş gibi yapacağız. Bırakın Amerika’yı, Kadıköy’e gidemez olduk.
Hemen belirteyim, her ne kadar bütün havalimanları kapanmış, bütün uçuşlar durmuş olsa da halen Katar Havayolları ile Amerika’ya gitmek mümkün. İlk önce dört saat ters yöne uçmayı ve elli saatlik bir yolculuğu göze almayı kabul ederseniz, bugün dahi Amerika’ya gidebilirsiniz. Bütün havayolları durmuşken, neden Katar Havayolları uçmaya devam ediyor, o konuda da hiçbir fikrim yok.


Amerika’ya gideceğimiz zaman, evden de o ruh hali ile çıktığımız için, yolculuğun bambaşka bir psikolojisi oluyor. Yurtiçi veya yurtdışı hepimiz defalarca uçtuk. Elli dakikalık bir yolun bir türlü bitmediğini düşündüğünüz hiç olmadı mı? Avrupa’ya giderken, iki-üç saatlik yolculuktan sıkılmadık mı?

Elli dakikalık yol demişken, salgın krizi olmasaydı İzmir’e gidecektim ama planlar yarım kaldı. Ne demişler? Kul kurar kader güler.

İzmir yolunda geçmek bilmeyen elli dakikayı, Amerika uçağına bindiğimizde düşünmüyoruz bile. Yerine oturup, bir şeyler içip etrafına bakarken elli dakika bir anda geçiveriyor. Amerika yolunda ilk bir saatte seyahat havasına bile giremiyoruz.

Aynı şey Avrupa için de geçerli. Bir bardak şarap içiyorum, biraz önümdeki ekranı karıştırıyorum; bir de bakıyorum ki Almanya’yı geçmişiz bile. Anlayacağınız her şey kendinizi nasıl programladığınıza bağlı.

Uzun yolda iki saat bizi hiç rahatsız etmiyor. Neden? Çünkü kendimizi Amerika’ya göre ayarladık. Hiç kimse uçağa binerken ben iki saat içinde Amerika’da olacağım diye düşünmüyor. 11-12 saatlik bir yolculuğun son bir-iki saati sıkıcı olabilir ama ilk saatlerde kimse sıkılmaz.
Dostlar, bugünlerde yaşadığımız da Amerika seyahati. Ne İzmir’e gitmeye benzer, ne de Brugge’ye gitmeye. İki saatlik bir uçuş düşünürsek sürekli mutsuz oluruz, günler bitmek bilmez. Eski yazılarımda vardır, ben uçağın bozulması neticesinde yollarda sürünerek elli saatte Amerika’ya gittiğimi de bilirim.

Bu günlerde kesinlikle kendimizi Amerika’ya göre ayarlamalıyız. “Yeni bir uçak çıkmış, iki saatte New York’a varıyormuş” gibi laflara çok itibar etmeyin. O uçağın deneme uçuşlarının yapılması aylar, yıllar sürer. Biz normal yolculuğa göre hazır olalım, bir gün iki saatte gideni hazır olursa, ona da memnuniyetle bineriz.
Sıkıntılı günlerden geçiyoruz, bir müddet daha bu yolculuk böyle devam edecek. Etrafımızda uçuşlarla ilgili her gün bu kadar can sıkıcı haber varken, Amerika uçuşu düşünmek kolay bir iş değil ama seyahatin uzun süreceğine fiziksel olarak da, ruhen de hazır olmalıyız. Günde beş yüz kere evin bir ucundan öbür ucuna yürüyorum. Yapacak bir şey yok, bu da böyle bir dönem.
Doğru kaynaktan yeterli miktarda haber alarak bir şekilde Amerika’ya ulaşacağız. Hiç haber takip etmemek olmaz ama bin çeşit haber içinde de boğulmayalım. Yol boyunca sürekli olarak birileri size, “Uçağın yakıtı yetecek mi acaba, yolda yıldırımlar var diyorlar, galiba bir volkan patlayacakmış” gibi haberler verse, daha Amerika’ya varmadan yolculuğu bitirirsiniz.

Dostlar uçak kalktı ve yeni kıtaya muhakkak ulaşacak, yeter ki uçak indiğinde biz de sapasağlam inebilelim. Amerika düşünün, hatta Amerika’nın batısını düşünün.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

20 Mayıs 2016 Cuma

Acele İşe Şeytan Karışır...

Günaydın dostlar…

Her zaman olduğu gibi, yine sevgili kızımla İzmir’de çok güzel vakit geçirdik. Hem işimizi hallettik, hem de gezdik eğlendik. Ayıptır söylemesi çok güzel akşam yemekleri de yedik. Bu yemeklerin bir tanesinde 18 yıldır görmediğim bir arkadaşımla ve sevgili kızıyla buluşmak da ayrı bir güzellik oldu.
Çok fazla İzmir’de bulunmuş ve orada çok fazla dostu olan bir insan olarak, herkes gibi ben de İzmirlilerin tez canlı yapısını çok iyi bilirim. Her İzmir’e gittiğimde sürekli koşturmaca içinde olan yaşam tarzlarına ayak uydurabilmek için ben de koşturur dururum.


Enerji dolu ve hızlı yaşam tarzı tamam ama bu sefer gördüm ki, sevgili İzmirliler bu konuyu biraz daha da abartmışlar.

Cumartesi öğleden sonra İzmir’e vardığımda bindiğim taksici amca, otobana çıktıktan sonra kendini Niki Lauda zannetmeye başladı. Ben de önde oturduğum için, ne kadar hızlı gittiğini görmek çok kolay olmuyordu ama bir ara gözümün ucuyla baktığımda 170’den daha yüksek bir hızla gittiğini gördüm.

Amcaya dönüp, “benim acelem yok, bu kadar hızlı gitmenize gerek yok” dedim fakat amca, gıcık gıcık bana baktıktan sonra, “ama benim acelem var” diye cevap verdi. “Aceleniz de olsa, siz yine de biraz yavaşlasanız iyi olur” deyip, ben de 5 numaralı ters ve asabi bakışlarımı yaptım. Bizim taksici amca, bakışlarımdan etkilenmiş olacak ki, 130’a düştü. Daha sonra da trafik arttı ve bir daha da hızlanamadı.
Ben cumartesi günü gittim, Pazar günü de Ankara’dan kızım geleceği için, onu karşılamaya bir kere daha havaalanına gitmem gerekti. Ne yaptık? Aynen öyle. Bindik bir taksiye, bir kere daha Adnan Menderes’in yollarına düştük. Her taksici gibi bu da hemen o kritik soruyu sordu. “Otobandan mı gidelim ağabey?” “Tamam, otobandan gidelim” dediğimde de, bir kere daha kendimi Formula I yarışının ortasında buldum.
İlk günkü amca en azından deliler gibi basıyordu ama riskli işler yapmıyordu. Pazar gününün amcası, hem hızlı gidiyordu, hem de bulduğu en ufak bir boşluktan geçmeye çalışıyordu. Nasıl bir çılgınlık, anlatamam. Bu arada hemen belirteyim; bu amcaların ikisinin de yaşları benden büyüktü. Anlayacağınız, her zamanki gibi laf olsun diye amca demiyorum.
Ben, 30-40 dakikada filan gideceğimizi düşünürken, 20 dakikada kendimi havaalanında buldum. Bir bakıma da iyi oldu, bana da kuşum gelmeden bir şeyler yiyecek vakit kaldı.

Aylin geldikten sonra, üçüncü taksi yarışımız için hazırdık. Gaziemir’i filan geçip de otobana çıkar çıkmaz, amca direk 170’e vurdu. Bu sezon, saatte 170 km hızla gitmek, İzmir’de çok moda. Biniyorsun taksiye 5 dakika sonra 170 gitmeye başlıyorlar. Yol bomboştu ama yine de bu kadar hızlı gitmenin anlamı ne?

Bizim anlayamadığımız başka bir gerçek var diye düşünüyorum. Bu kadar çok basınca, taksimetre de çok basıyor herhalde. Bir diğer ihtimal de, müşteri kapma yarışı. Hemen Emin’i başlarından defedip, geri gidip yeni müşteri almak istiyorlar.

3. amca da benden büyüktü ama onun bir başka özelliği daha vardı. Araç 170 gidiyor ve amcanın gözleri kapalı gibi duruyordu. Ne zaman baksam, hep kapalı gibiydi. “İnşallah alt kısımlarında bir yerlerde azıcık da olsa bir açık kısım vardır” diye düşündüm…
Sevgili İzmirli kardeşlerim, dostlarım; bu aceleci hallerinize artık bir son verin. Siz son sürat yaşamaya alışmışsınız ama biz İstanbullular korkuyoruz. Biz geldiğimiz zaman biraz yavaşlarsanız çok memnun olacağız.

Otobanda hız limitlerini aşmayın, emniyet şeridine girmeyin, riskli işler yapmayın, hepsinden de önemlisi Allah’a emanet olun
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

22 Şubat 2016 Pazartesi

Kalbim Ege'de Kaldı...

Günaydın dostlar…

İzmir’in her zaman kalbimde ayrı bir yeri vardır ama bu şehirden mi kaynaklanıyor yoksa çok sevdiklerimden mi diye düşündüğümde, sevdiklerim çok ağır basıyor. Tartının diğer kefesi havada kalıyor.
Bu kadar çok sevdiklerim olmasına rağmen yıllardır İzmir’e gidemiyordum. Hani insanın üzerine “bir türlü kıçını kaldıramama” ruh hali çöker ya, bende de bu konuda o durumdan vardı. Sonra ne yaptım? Tipik bir yay davranışı olarak, bir anda karar verip, kalkıp İzmir’e gittim.


En son yazacağım cümleyi hemen en başta yazayım. Her zamanki gibi yine çok güzel vakit geçirdim. Etrafımızda bu kadar sıkıntı ve gözyaşı varken, herkesin kafasında bin bir türlü endişe varken; İzmir’e gidip de ortalarda Asena gibi oynamayı planlamıyordum ama yine de dostları görmek gerçekten çok iyi geldi. Hemen belirteyim; İzmir’de de durum çok farklı değil. Hiç kimsenin çok fazla keyfi yok, herkes endişe ve üzüntü ile yaşananları takip ediyor.

Balık rakı mı dediniz? Bu dediğiniz ortam çok fazla yaşandı. Şubat ortasında, 26 derece havada, denizin dibinde oturmuş kardeşimle sohbet ederken rakı içmeden olmazdı. Zaten biz içmesek, İzmirliler bu duruma çok kızarlardı. Denizin o kadar dibindeydik ki, neredeyse akşam yemeği turu teknesindekilerle kadeh tokuşturacaktık. İzmir’in bütün çöplerinin denizin üzerinde geçit töreni yapıyor olması bile keyfimizi kaçıramadı.

Denizin dibindeki masalara karşı eskiden beri bir zaafım vardır. Nedenini bilmiyorum, çocukluğuma inmek lazım. Bu durumu bilen sevgili kardeşim de neredeyse masayı denizin içinde ayırtmış. Tek kelimeyle ortam harikaydı. Sohbet ve dedikodu da güzeldi ama hiç heveslenmeyin onu burada paylaşmıyorum.

Tamam tamam, madem çok ısrar ediyorsunuz azıcık bir dedikodu vereyim. İnek büyütmek işinden vazgeçen sevgili kardeşim, solucan üreticiliğine soyunmuş. “O da ne demek?” diye bana sormayın zira ben de bilmiyorum. Çok merak edenler, kendisine yazabilirler.

İzmir günleri o kadar dolu geçti ki, kahvaltıda ayrı arkadaşlarımla buluştum, öğlen yemeğinde başka bir grupla, akşam yemeğinde de ayrı bir grupla. Buna rağmen İzmir’de yaşayan dostlarımın çok küçük bir bölümünü görebildim. Kimse sitem etmesin sizleri de en kısa zamanda görebilmeyi çok istiyorum.
Şimdi oradan bir tanesi çıkacak ve “bütün yemekleri yazmışsın ama öğleden sonra çay sohbetlerini eklememişsin” diyecek. Bu konuyu da böylece kapsama alanımıza aldıktan sonra sizlere daha ilginç bir konudan bahsedeyim. Arkadaşlarımdan bir tanesi, özçekim eğitimi almış ve telefonu eline aldığı gibi şahane resimler çekebiliyor. Anladığım kadarıyla, telefonu hangi açıdan nasıl tutacağını filan kursta öğretmişler. Garson da 150 tane resim çekti ama başarılı olamadı.

Tabi ki, İzmir’in en popüler pastanesinde en popüler masayı ayarlayan sevgili Oğuzhan’a da ayrıca çok teşekkür ediyorum. Söylediğine göre, o masayı ayarlamak için perşembe akşamından gidip, orada sabahlamış.
Kaldığım otelin Kordon’da ve Alsancak’ın azma mekânlarının dibinde olması büyük bir avantaj oldu. Hemen hemen her yere yürüyerek gittim. Kıbrıs Şehitleri Caddesi'nden sapılan bir sokakta bulunan ve içeri zar zor bin çeşit rica ile girilen bir mekânda içmediğim bira kalmadı. Adam dünyanın her yerinden bira getirmiş diye, ben de sanki onların hepsini içmek zorundaymışım gibi bir sorumluluk içine girdim. Sohbet çok güzel olunca, ortam güzel olunca biralar da su gibi gitti.
Biraları içtik ama içeri girip de doğru bir masaya oturana kadar anamız ağladı. Güzel bir masaya ancak 3 aşamada ulaşabiliyorsunuz. Öküz’ün kapanmış olması can sıkıcıydı ama ne yapalım artık; Allah başka dert vermesin.

Otelin civarında gitmediğim yer kalmadı. Her yere yürüyerek ulaşabilmek çok hoşuma gitti. Sadece dün gece Levent Marina tarafına giderken taksiye bindim. Onun dışında her yere yürüyerek ulaştım.

Sayılı gün çabuk geçti, İzmir’de güzel hatıraları ile geride kaldı. Bazı dostlarımı, sevdiklerimi gördüm, bazılarını göremedim ama şunu bilmenizi isterim ki, kalbim Ege’de sizlerle kaldı…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

23 Aralık 2015 Çarşamba

Önceliklerin Belirlenmesi...

Günaydın dostlar…

Bir şeyler yapmaya karar verdiğiniz zaman (her yere yetecek kadar paranız olmadığı için) önce en acil olanlarından başlarsınız.
Örnek olarak: Yeni bir yol yapacaksanız, ilk önce gider trafiği en yoğun olan, ihtiyacın en çok olduğu yolu yenilersiniz. Bu nedenledir ki, ilk önce Ankara – İstanbul yolu yapılmıştır. Önceliklerin belirlenmesi ve yatırımların buna göre yapılması doğru bir yaklaşımdır. Yapmış olduğunuz bir otobandan yılda 100 araç geçiyorsa, bu çok doğru bir yatırım olmayabilir.


Aynı durum futbol stadyumları için de geçerlidir. Allah var, son yıllarda ülkemizde çok güzel stadyumlar yapıldı. Birçok eski stat yıkılarak yerine dünya standartlarında modern statlar yapıldı. Öncelik belirleme çalışmaları eminim bu statlar için de yapılmıştır.

Hemen şunu da belirteyim; bu statların beton kısımları iyi hoş ama asıl futbolun oynanacağı çim alanların hepsi birbirinden kötü. Ne de olsa beton uzmanlık alanımız, çim işini beceremiyoruz.

Yapılan çalışmalar neticesinde, Türkiye’de en acil stadyum ihtiyacının Kayseri’de olduğuna karar verilmiş ve 2009 yılının Mart ayında yeni Kayseri stadı hizmete açılmış. “Neden Kayseri?” diye bana sormayın, amcaların bir bildiği vardır herhalde.

İkinci en büyük ihtiyaç neredeymiş? Evet, doğru tahmin ettiniz, o da Rize’deymiş. Kayseri stadının açılışından 5 ay sonra da yeni Rize Şehir Stadyumu hizmete açılmış.

Sıra da hangi şehir var diye merak ettiniz değil mi? Sizi daha fazla meraklandırmayayım. Kayseri ve Rize stadyumlarından sonra 5 Mayıs 2010 tarihinde Urfa stadı açılmış. Güneydoğu’da en acil ihtiyaç Urfa’daydı herhalde.
Urfa Stadı’nın açıldığı dönemlerde; Galatasaray, amcalara gidip “Biz bu stadı yapamıyoruz” demiş ve sevgili devletimiz el vermek zorunda kalmış. Devletin de desteğiyle, ite kaka da olsa 15 Ocak 2011 tarihinde Galatasaray stadında ilk maç oynanmış. Güzel de bir stat oldu, hepimize hayırlı olsun. İyi bir Fenerli olarak bir gün bu statta bir Avrupa Kupası maçı seyretmek istiyorum.

Galatasaray stadı araya sıkıştırıldıktan sonra, sıra gelmiş Mersin’e. Mersin stadı da 23 Mart 2014 tarihinde halkımızın hizmetine açılmış. Yanılmıyorsam bu stat Akdeniz Oyunları için yapıldı, böylece de Mersin bir stat kazanmış oldu. Bir ara çimi kumda futbol oynuyor gibiydi ama şimdi ne durumda bilmiyorum.

Mersin’i de açtık, sıra geldi İstanbul Büyükşehir Belediye’sinin stadını yenilemeye. Allaha şükür, 2014 yılının Temmuz ayında bu iş de tamamlanmış. Hemen arkasından da 7 aşamada tamamlanan Kasımpaşa stadyumu tamamlanmış.

2014 yılının sonuna doğru, çok güzel yepyeni bir stat daha hizmete açılmış. Yok yok İzmir değil, Konya stadı.
Son olarak da bu sabah bu konuya girmemize neden olan Bursa stadı açıldı. Ne zaman mı? 2 gün önce. Bursa’ya da çok güzel bir stat yapıldı. Büyük bir futbol şehri olan Bursa’ya ve orada yaşayan kardeşlerimize hayırlı uğurlu olsun.

Geçen gün Ankara’ya giderken gördüm, bir stat da Sakarya’ya yapılıyor. Şu anda Sakarya Spor kaçıncı kümede bilmiyorum ama demek ki ihtiyaç acilmiş.
“Eskişehir gibi bir futbol cennetinde stat yokken, Sakarya’da neren çıktı?” demeyin. Yazımın başında da belirttiğim gibi, bu yatırımlar ihtiyaçlara göre belirleniyor. İhtiyaç olsaydı İzmir, Eskişehir, Adana gibi şehirlere de statlar yapılırdı.

Şu anda inşaatı devam eden daha birçok stat var ama ben ne aşamada olduklarını çok da bilmiyorum. Yanılmıyorsam; Antalya Stadı da bitmek üzere ve 2016’da açılacak.
Gördüğünüz gibi, öncelikleri iyi hesap etmek gerekiyor. Ülkemizin daha nice statlara sahip olmasını diliyorum.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

30 Haziran 2014 Pazartesi

İzmir'i Görmeden Olmaz

Günaydın Dostlar,

Aylardır internette dönüp duruyor, tahmin ediyorum görmeyeniniz de kalmamıştır. “İzmir’i görmeden olmaz.” diyor. Üstelik görmek de yetmiyor, İzmirli birini sevmen ve rakı içmen de diğer aranılan şartlar. Sabah sabah ne kadar çok şart değil mi?

Nedense internette dönen bu tip yazıların hepsi de hep İzmir içindir. Diğer vilayetler için hiç böyle bir şey göreniniz var mı? Bu tip yazıları İzmirliler mi başlatıyor acaba?

Üstelik konu biraz da muallakta. Örnek olarak Çeşme'yi görsen oluyor mu mesela yoksa ille de merkez ilçeyi mi görmen gerekiyor? “Rakı içmen şart.” derken rakının büyükşehir belediye sınırları içinde mi içilmesi gerekiyor yoksa Alaçatı’da içilen rakı da sayılıyor mu?
Yazanlar, çizenler; ne zaman ellerine bir fırsat geçse hemen İzmir yazıveriyorlar. İnternette ben hiçbir zaman “Giresun’da rakı içmeden ölmeyin.” gibi bir yazı gördüğü mü hatırlamıyorum. Net olarak “rakı” diye belirttiklerine göre, Ilıca Kumsalı'ndaki büyük otelin denizin üzerindeki barında içilen bir kokteyl sayılmaz diye düşünüyorum. Öyle olsa "içki" diye yazarlardı, çok detaylı olarak rakı diye belirtmişler.

Rakı içilecek tamam da kimle içileceği net olarak belirtilmemiş. Arkadaşlarla içilse olur mu? Kızdan da bahsettiğine göre rakının kızla beraber mi içilmesi gerekiyor acaba? Çeşme Marina’da kızla beraber içilen rakı bütün şartlara uyuyor gibi geliyor bana. Bu konuda İzmirli uzman arkadaşlardan görüş bekliyoruz.

İzmirli kıza aşık olacaksın ama o da çok net değil. Aranan şart kızın İzmir’de doğmuş olması mıdır yoksa kütüğünün İzmir’de olması mıdır? Kızın da sana aşık olması gerekiyor mu acaba? İzmir’in ilçelerinde doğmuş bir kıza aşık olursan ne olacak? Her zaman Tokat’ın kızlarının çok güzel olduğunu duyarız. Hatta benim Sivaslı bir arkadaşım, “Sivaslılar kız istemeye muhakkak Tokat’a giderler.” derdi. Hal böyleyken neden internet ortamında “Tokatlı (veya Muğlalı) bir kıza aşık olmadan ölmeyin.” lafları dolaşmaz.
Aslında yazı “seveceksin” diyor ama komşunun kızı gibi mi seveceksin yoksa büyük bir aşkla mı seveceksin o konu biraz muallakta. Ben bu sabah, bu cümleleri "Doğru dürüst seveceksin." denmek istenmiştir varsayımıyla yazıyorum.
Amaç İzmir doğumlu olmak veya yedi sülalesinin İzmirli olması değil bence, amaç İzmir kalbi taşımak. İzmirliliği dışından çok içinde yaşayan bir kıza aşık olacaksın. Hani hep derler ya “Ruhu güzel olsun.” diye, buradaki arzu da ruhu İzmirli olsun.
Neden ille de "İzmirli bir kızı seveceksin." diye yazılmış o da ayrı bir konu. Aynı durum İzmir erkekleri için geçerli değil diye anlıyorum.
İzmir, benim en sevdiğim şehirlerden bir tanesidir. Allah'a şükür; orada çok fazla dostum, arkadaşım, sevdiklerim var. Benim için her zaman sohbetin de eğlencenin de  rakının da dostluğun da dibine vurulduğu bir yer olmuştur. Çok uzun süredir de gidemedim ama ilk fırsatta bir İzmir yapmak istiyorum.
Mevsim belirtilmediğine göre her mevsim olabilir diye düşünüyorum. Yay burcu olduğuma göre biraz değişik olmam gerektiği için ben İzmir’e ve Çeşme’ye yazın değil de kışın gitmeyi seviyorum. Her zaman Alaçatı’nın boş sokaklarını ve Köşe Kahve'nin boş masalarını, insan yoğunluğundan yürünemeyen günlerine tercih ederim.

Unutmayın, yapacağınız iş çok basit; İzmir’e gideceksiniz, İzmirli bir kızı seveceksiniz (İzmir’e gitmeden sevip sonra gitseniz de olur) ve onunla İzmir’de rakı içeceksiniz. "Çok basit." diyenleri duyar gibiyim. Sizlere tek bir sözüm var,  siz öyle zannedin.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

26 Şubat 2014 Çarşamba

Artık Sevmeyeceğim

Günaydın Dostlar,

Kalpten sevinirdik, çok da mutlu olurduk. Avrupa Kupası maçı olduğunda hepimiz o gün maçı olan takımın taraftarı olurduk.
Radyodan maç dinlediğimiz yıllarda, Göztepe’nin 1969 yılında Avrupa Kupası’nda yarı finale çıkmasına çok mutlu olmuştuk. Fenerbahçe kazanmış gibi kutlamıştık. O dakikada, bizim için hangi takımın sahada olduğu çok da fark etmiyordu. Önemli olan, bizim takımlarımızdan bir tanesinin Avrupa’da bir başarı yakalamış olmasıydı.


Halit Kıvanç’ın, Orhan Ayhan’ın, Necati Karakaya’nın anlatımlarıyla radyodan maç dinlemek bambaşka bir ayrıcalıktı. Sözlerindeki heyecanı sahadaki pozisyonlara yansıtmaya çalışmak herkesin hayal gücüne kalmıştı.

Göztepe, Avrupa kupalarında yarı final oynayan ilk takımımızdır. O yaşlarda Emin hiç İzmir’e gitmemişti, Göztepe neresi onu da bilmezdi ama Adnan Süvari’nin yönetimindeki Ali, Ertan, Gürsel, Halil, İhsan, Fevzilerin olduğu efsane kadronun Avrupa’daki başarılarından hepimiz mutlu olurduk, gurur duyardık.

Bu başarı, kadrosunda bir tane bile yabancı oyuncu olmadan yakalanmıştı. Bugün dahi kadrosunda hiç yabancı oyuncu olmadan Avrupa’da yarı final oynamış başka bir takımımız yoktur.

Severdik Göztepe’yi, sevinirdik başarılarıyla. Göztepe kalecisi Ali, milli takımın da değişmez kalecisiydi. Taraftarı olmadığım halde, benim duvarımda Fevzi’nin bir posteri asılıydı. Her yıl rahmetli Metin Oktay ile beraber gol krallığı yarışının içinde olurlardı ve genelde bir tanesi kazanırdı.

Bu kadar sevilen ve başarılı bir takımın, üstelik de Türkiye’nin en büyük illerinden İzmir’in çok da seyircisi olan bir takımının, bu hallere düşmesi de ayrı bir başarı öyküsüdür ama o başka bir yazının konusu. Göztepe gibi Avrupa’da başarıları olmasa da aynı durum Karşıyaka için de geçerli.
Ne oldu bize de hiç tanımadığımız Göztepe’nin Avrupa’daki başarılarından mutlu olurken hiç kimseyi sevmediğimiz bu günlere geldik. Emin, iyi bir Fenerli olarak Galatasaray UEFA kupasını aldığında bayram etmese de mutlu olmuştu. Bugün artık neden mi mutlu olamıyoruz? Çok basit. Sebebi para. Günümüzde, Avrupa’da bir maç kazanan takım artık öyle ciddi paralar kazanıyor ki kazanılan paralar da diğer takımlara yol, su, elektrik olarak geri dönüyor!

Günümüzde kulüplerin finansal yapısı, farkı yaratan en önemli parametrelerden bir tanesidir. Para çok olduğu zaman en iyi tesisleri de yapıyorsunuz, en iyi oyuncuyu da alıyorsunuz, en iyi teknik adamı da. Rakip takımın Avrupa’da maç kazanması demek, sana karşı maddi olarak güçlenmesi demek. Bunu da doğal olarak hiçbir taraftar istemiyor. Artık bu maçları bir milli maç havasına sokmanın da bir anlamı yok zira Avrupa maçlarında takımlar sahaya on bir tane yabancı ile çıkıyorlar. Bu ülkeden diye sahaya çıkan oyuncuların da %60’ı zaten Avrupa doğumlu.

Tuttuğu takım dışında bir takım Avrupa’da maç kazanınca artık taraftarların %90’ı mutlu olmuyor. Kutuplaşmalar, kulüpçülük, ortamı geren parametreler, yöneticilerin başarısızlıklarını örtmek için yaptığı maksatlı açıklamalar işi bu düzeye getirdi. Bir de tabii olayın muazzam maddi boyutu. Efendim her kazanılan maçın ülke puanımıza katkısı oluyormuş ve dolaylı olarak bizim tuttuğumuz takımlar da bu durumdan pozitif bir şekilde etkileniyormuş. İnanın bu hesaplar, formüller artık kimsenin umurunda değil. “Hele siz bu sene bir yenilin de seneye Allah kerim!” düşüncesi var hepimizin kafasında.

Bu akşam yine başka bir sarı kırmızılı takımın Avrupa Kupası maçı var ve oynayan takımın taraftarları bütün kalpleriyle sahada veya televizyon başında her türlü desteği göstereceklerdir. Bu işten epeyce canı sıkılmış olanların ve diğer futbolseverlerin kafasında ise artık tek bir düşünce var: “Artık sevmeyeceğim!”.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…