Okumak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Okumak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2015 Çarşamba

Sabah Yazıları...

Günaydın dostlar…

Her sabah olmasa da son iki yıldır sık sık bu satırlarda buluştuk. Bazen güldük, bazen ağladık ama son aylarda gülecek bir şeyler bulamaz olduk. Etrafımızda bu kadar kan ve gözyaşı varken gülecek bir şey bulmak, gerçekten de çok zor oluyor.
Hepimiz için, bu günlerin en özel konusu, umudumuzu kaybetmeden yaşamımıza devam etmektir. Yıkılan canların, patlayan bombalardan daha derin çukurlar açtığı bir ortamda, ne kadar zor da olsa umuda dört elle sarılmalıyız.

Hiç kimse unutmasın ki, yarın sabah yine güneş doğacak; Emin, yine yazılar yazacak.
Yılın son yazısını sabah yazılarıma ayırdım. 2 yıl boyunca yazılarıma gösterdiğiniz samimi ilgiden dolayı hepinize ayrı ayrı çok teşekkür ediyorum. Bu sene, geçen seneye oranla çok daha az yazı yazmış olmama rağmen, yazılarım toplamda çok daha fazla okundu. Bazen adını bile bilmediğiniz ülkelerde yazılarınızı okunduğunu görmek, gerçekten insanı çok mutlu ediyor.

Doğal olarak, yazılarım en çok Türkiye’de okunuyor. İkinci sırada Amerika Birleşik Devletleri var. Sağ olsunlar, Amerika’da yaşayan dostlarım yazılarımı ilgi ile takip ediyorlar. Üçüncü sıradaki Almanya benim için bir sürpriz. Evet, Almanya’da çok sevdiğim dostlarım var ama üçüncü sıraya yerleşecek kadar çok değiller. Dördüncü sırada Rusya, beşinci sırada da İngiltere var.
İki yıldır bu yazıları yazıyor olmama rağmen, halen bazı dostlarımız yazılarımıza nasıl erişecekleri konusunda tereddüt yaşıyorlar. Aslında çok da haksız da değiller, çünkü yazılar her yerde. Becerebildiğim kadar durumu özetlemeye çalışayım.



 
 
Yandaki resimde de gördüğünüz gibi, yazıların ilk olarak ortaya çıktığı yer; eminevrankaya.blogspot.com.tr adresindeki blog sayfası. Bütün yazılar başka hiçbir platforma gerek kalmadan buradan takip edilebilir. Hatta (sadece web sürümü için geçerli) yazının alt kısmındaki e-mail kutucuğuna e-mail adresinizi girerek, her yazı yazıldığında doğrudan size gelmesini sağlayabilirsiniz. Böylece de yazdı mı, yazmadı mı diye takip etmenize gerek kalmaz.







Bu blog ortamında yazılan yazılar otomatik olarak Facebook platformuna düşüyor. Facebook paylaşım sitesinde, blog sayfamızla adı aynı olan “Sabah Sabah Evrankaya” diye bir sayfamız var. Facebook ana sayfasındaki arama kutucuğuna Sabah Sabah Evrankaya yazıp ararsanız bu sayfaya ulaşabilirsiniz. Sayfaya ulaştığınızda üst kısımda yer alan “Beğen” kutucuğunu tıklayarak sayfadaki her türlü faaliyetten veya yeni sabah yazılarından haberdar olabilirsiniz. Daha önce bu işlemi yapmış olanlar lütfen bir daha yapmasınlar; yaptığınız takdirde “Beğen” işlemini geri almış oluyorsunuz. Bu sayfanın farkı, sabah yazıları dışında irili ufaklı başka paylaşımların da olmasıdır.






 
 
 
Yazılarımızın otomatik olarak düştüğü bir diğer ortam da Twitter ortamıdır. Beni takip eden veya etmeyen herkes, (yandaki resimde de görüldüğü gibi) yazılarımızın linklerini tıklayarak sabah yazılarına ulaşabilirler.
Hepsi olmasa bile, zaman zaman bazı yazılarımızı LinkedIn ortamında da paylaştığımız oluyor.

 
 
 
 
 
 
Yazılarımıza ulaşmanın bir diğer yolu da, arama motorlarında Sabah Sabah Evrankaya yazarak aramaktır. Bunu yaptığınızda yukarıda sözü geçen erişim ortamlarının hepsi ayrı ayrı sıralanmaktadır.








Sizlerin de bildiği gibi, ben bu yazıları hobi olarak, oyalanmaca olarak dostlarım okusun diye yazıyorum. Sabah bilgisayarın başına oturduğumda aklıma ne gelirse, o konuyu yazıyorum. Her şeyin doğal gelişeninin makbul olduğunu düşünen bir insan olarak yazılarımda da aynı felsefeyi uyguluyorum. Bu konuda hiçbir ticari beklentim yok. Sabah yazıları yazmanın bana olan en büyük yararı, çok kötü olan gramer bilgimi biraz geliştirmek oldu.

Doğal olarak, bir şeyler yazdığınız zaman, okunsun diye yazıyorsunuz. Bazen arkadaşlarım bana, “Yazılarını paylaşabilir miyiz?” diye soruyorlar. Bu tip bir soru sormanıza hiç gerek yok. Dediğim gibi, okunsun ve paylaşılsın diye yazıyorum. Hatta arkadaşlarınızı, dostlarınızı davet ederek Sabah Sabah Evrankaya sayfasının büyümesine yardımcı olursanız, ona da ayrıca mutlu oluruz.
Dostlar, yılı bitirdik. İlginiz için sizlere bir kere daha çok teşekkür ederim. İki yıldır yazılarımı bir tane bile sektirmeden okuyan arkadaşlarım var (Allah hepsine sabır versin). Gelecek yılda inşallah daha mutlu yazılarda buluşuncaya kadar, şimdilik hoşçakalın.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…


26 Eylül 2015 Cumartesi

Zap Suyu'nda Köprü Yok...

Günaydın dostlar.

Bütün çocukluğumuz Zap Suyunu karşıdan karşıya geçemedikleri için okula gidemeyen çocukların görüntülerini izlemekle geçti.  Zap Suyu, bu konuda sembol olmakla beraber, Doğu Anadolu’nun birçok yerinde de durum çok daha farklı değildi.
Zor iklim koşulları ve diğer yetersizlikler nedeniyle okula gidemeyen çocukların görüntüleri yıllarca bir mukayese tablosu olarak kullanıldı. Günümüzde de değişen çok fazla bir şey yok. Bir takım iyileşmeler sağlanmış olsa bile halen birçok yerde okula gidemeyen veya çok zor şartlar altında okula yürüyen çocuklar var. Gelip de çocukları kapısının önünden alan servis minibüsleri, bırakın gerçek hayatı rüyalarda bile yoklar.


Bugünün Türkiye’sinde bu görüntülerin halen geçerli olması da hepimiz için ayrı bir ayıptır. Fakir ülkelerin en büyük gerçeklerinden biri olan “gelir dağılımı uçurumu” bu durumun en büyük nedenlerinden biridir. Bu derin konuyu şimdilik bir yana bırakalım da, okuma, öğrenme konusuna gelelim.

Küçüklüğümde, her çocuğun okula gitmek istediğini ama imkânları olmadığı için gidemediğini düşünürdüm ama yıllar geçtikçe bu durumun tam olarak da böyle olmadığını öğrendim. Okul hasretiyle yanıp tutuşan çocuklar olduğu kadar, hiç okula gitmek istemeyen çocuklar da var.

Bu konudaki en büyük şokumu da Almanya’da gurbetçi çocuklarla sohbet ederken yaşamıştım. Şimdiki yıllarda pek yapamıyorum ama eskiden sık sık Almanya’ya giderdim. En keyifli anlarım da orada doğmuş büyümüş Anadolu çocukları ile sohbet ettiğim zamanlardı. Tamam, kabul ediyorum; bir de şarabımı veya kahvemi içerken trenleri seyrettiğim zamanlar var.
Bugünkü durumu bilmiyorum ama o zamanlar bizim çocukların en büyük uğrak yerlerinden biri, Münih’teki Karlsplatz meydanındaki McDonalds’dı. Bir şekilde sohbet açıldığı zaman, onların %75 Türkçe, %25 Almanca sohbetlerine bayılırdım. İşin komik tarafı, eğer bir kelimeyi biri Almanca söylüyorsa, diğer hepsi de Almanca söylüyordu. Sanki bir yerlerde, birileri hangi kelimelerin Almanca, hangi kelimelerin Türkçe konuşulacağına karar vermiş gibi bir durum vardı.

Çocuklarla birçok konuda sohbet eder güler eğlenirdik ama bir gün benim bir sorum karşısın da, hemen hemen hiçbirinin okula gitmediğini öğrendim. “Siz bu saatte neden okulda değilsiniz?” diye sorduğumda, acı gerçek ortaya çıktı. O gün orada benimle sohbet eden iki tür çocuk vardı. Bazıları okulu tamamen bırakmış, bazıları da o gün okulu asmış.
Sonraki yıllarda da durum pek farklı değildi. Çeşitli ortamlarda sohbet ettiğim lise çağındaki gençlerin en az yarısı okula gitmiyordu. Ben mi hep okula gitmeyenlere rastlıyordum, yoksa Almanya’nın bizim çocuklar için gerçeği bu mudur; onu da bilmiyorum. Okulda çok başarılı olan genç sayısı çok azdı.

“Neden okula gitmediklerini” sorduğumda da, “Ağabey ben okulda çok sıkılıyorum” diye cevap veriyorlardı. Bir iki çocuk okulda kendilerine kötü davranıldığından filan söz etti ama çoğu “okul sıkıcı” diyordu. Okulun sıkıcı olduğu kesin. Allah var; ben de ortaokul lise yıllarında okula gitmeyi çok sevmezdim ama Almanya’da doğup, büyümüş ve her türlü imkânı olan çocukların okula gitmek istemeyişine de yine de çok şaşırmıştım.

Etrafınıza baktığınız zaman da, sürekli olarak Almanya’da yetişmiş futbolcuları görüyorsunuz. Eminim çok vardır ama ben hiç Almanya’da yetişmiş dünya çapında profesör veya bilim adamı duymadım. Almanya birinci liginde futbol oynayabilmek de hiç kolay bir iş değil. O da yılların emeğini ve özverisini gerektiriyor ama nedense o tip işleri daha çok seviyoruz. Babamın deyimiyle, “Bizler aylak işlere meraklı bir milletizdir.”.

Beynimizi yormak, bedenimizi yormaktan daha zor geliyor bize. Zaten okumayı ve öğrenmeyi sevmeyen bir millet olduğumuz için, okula gitmek canımızı sıkıyor ve boş işler yapıyormuşuz gibi bir hisse kapılıyoruz. Bütün ömrünü Almanya’da geçirmiş arkadaşlarımın yanında ukalalık yapmak istemiyorum ama benim tecrübem hep okulu terk etmiş çocuklarla doluydu.
Almanya’da doğan çocuklarımızın ne kadarının lise, ne kadarının da üniversite bitirdiğini de ayrıca merak ediyorum. Tabi ki, benim karşıma her zaman bu tip çocukların çıkıyor olmasının nedeni de, diğerlerinin okulda olması da olabilir.

Doğunun hırçın akan sularının üzerinde olmayan köprüler bugün dahi hayatımızın acı bir gerçeği ama imkân bulduğu halde okula gitmek istemeyen çocuklar da hayatımızın başka bir acı gerçeği.
Herkes, her türlü imkânını sonuna kadar zorlayarak okula gitmeli ve kendini geliştirmeli. Okul derken tek tip eğitim kurumlarını kastetmiyorum. Kendinizi geliştirip, bir şeyler öğrenebileceğiniz her enstitü benim için bir okuldur…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

10 Kasım 2014 Pazartesi

Olmasaydın Olmazdı

Günaydın Dostlar,

Mustafa Kemal Atatürk’ün bedeni 10 Kasım 1938’de, saat 09.05’de bu fani dünyaya veda etmiş ve milletimizi büyük bir üzüntüye sevk etmiştir. Bu fiziksel bir veda olmakla beraber, ruhsal veda hiçbir zaman olmamıştır ve hiçbir zaman da olmayacaktır. Her insan bir gün ölecektir ama fikirler hiçbir zaman ölmez.

Kalplerdeki büyük sevgi, saygı ve bağlılığı yerinden kimse çıkartamaz. Atatürk’ü gerçekten anlayan herkesin bu yöndeki inancı tamdır. Konu ne olursa olsun, başka parametrelerin baskısının karanlığı altında değil, Samsun’dan doğan güneşin pırıltısı altında değerlendirilmelidir.  Yapılan her yorum, her ne yönde olursa olsun, kulaktan duyma bilgilerle değil; gerçekten bilerek yapılmalıdır.


Hayatını bu milletinin bağımsızlığına adayan Mustafa Kemal’in ölümü, sömürge altında yaşayan diğer bütün milletleri de derinden etkilemiş ve üzmüştür. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurulmasında büyük paya sahip olmasının yanında, dünya üzerinde bulunan geri kalmış, ezilmiş halkların da örnek aldığı ve kendilerine bir umut penceresi açmalarına neden olan bir liderdi. Atatürk sadece bu ülkenin lideri değil, bir dünya lideriydi.
Atatürk’ün fikir ve düşünceleri etrafında toplanmış olan bizlerin; sadece 10 Kasım’da, 29 Ekim’de değil, onu daha iyi anlamak ve bırakmış olduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne her zamankinden daha çok sahip çıkabilmek için her ortamda çok çalışması gerekmektedir. Ülkemizi, ulu önderin de istediği gibi daha modern bir hale getirmek, refah seviyesini arttırmak elbette ki bu topraklar üzerinde yaşayan herkesin en büyük görevi olmalıdır. Unutmayalım ki bu ülkeyi en çok sevenler, “Bugün ben ülkem için ne yaptım?” sorusunu kendine sorabilenlerdir.

Son zamanlarda, “Atatürk mükemmel bir insan değildi.” gibi sözler okuyorum. Tabii değildi. Böyle bir söze karşı çıkan da zaten ilk kendisi olurdu. Aynı dönemde yaşamadık, beraber kahve içemedik (keşke içebilseydik) ama Atatürk’ün de böyle bir iddiası olduğunu hiç zannetmiyorum. Tanrı'nın kullarının hiç birinin mükemmel olmadığı gibi Atatürk de mükemmel değildi.

Konumuz zaten Atatürk’ün 100 metreyi kaç saniyede koştuğu değil. Konumuz; büyük bir vizyon sahibi, kocaman kalpli, cesur, halkını düşünen, ileri görüşlü bir insanın askeri dehası ve liderlik vasıflarıyla imkânsızı başarmış olmasıdır. Yokluklar içinde iç ve dış mihraklara karşı verilen bağımsızlık savaşıdır. Şöyle yapalım, böyle yapalım demek kolay ama gerçekten bir şeyler yapmak, elini taşın altına koymak zor bir iştir.
Amaç Atatürk’ün başarılı olamadığı konuların listesini yapmak değil. Amacımız araştırmak, okumak ve öğrenmek. Amacımız Atatürk hakkında yazılanlardan önce en başta, Atatürk’ün, kendi yazdıklarını, kendi söylediklerini okumak ve anlamak olmalıdır. Gerçekten anlamak! Anlamıyorsan anlayana kadar tekrar okumak…
10 Kasım gününü, yalnızca Atatürk’ün ölüm yıldönümü olarak değil, Büyük Önder’in fikir ve düşüncelerinin hiçbir zaman ölmeyeceği gerçeğinin de yıldönümü olarak da görmeliyiz.

Atatürk’ün yüzünü görmek muhteşem olurdu ama fikirlerini anlamak, hedeflerini görebilmek, ilkelerini benimsemek onu çok daha fazla mutlu ederdi.  Bunları gerçekten anladığımız zaman ve bu uğurda çalıştığımız zaman, Atatürk’ün bizlere emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti her zamankinden daha kuvvetli ve daha modern bir ülke konumuna gelecektir.

Rahmetli Cem Baba'nın dediği gibi “Sevgili gençler ve her zaman genç kalanlar, Ata'mızın kutsal emaneti olan bu cumhuriyet sizlere emanet.”

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...