Çalışmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çalışmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ocak 2021 Salı

Hatalar Zinciri

Günaydın Dostlar,

Fenerbahçe’nin bir hatalar zinciri olduğunu söyleyenlerin sayısı hiç de az değil. Bir kulübün bütün takımlarına isteksizlik ve ruhsuzluk hastalığı bulaşmışsa o kulüpte teknikle, taktikle çözemeyeceğiniz sorunlar var demektir.

Fenerbahçeli arkadaşlarım, “Ağabey takımda Fenerbahçe ruhu kalmamış.” diyorlar. Son yıllarda ne zaman vardı ki de şimdi bitmiş olsun. O takımda bir tane Fenerbahçeli oyuncu var mı?


Ruh yok, hata çok. Hataları akşama kadar yazsam bitiremem ama ben bu sabah sadece yaptığımız transferlerin bazılarından bahsetmek istiyorum. “18 transfer yaparak transfer şampiyonu olduk” şeklindeki algı yönetiminin yeşil sahada sana bir yararı olmuyor. Artık savaşmadan maç kazanma dönemi bitti. Bütün takımlar belli bir seviyede oyun oynayabiliyorlar.

Gelin şimdi hep beraber bazı transferimize kısaca bir göz atalım. Bakalım içlerinde bir tane elle tutabileceğimiz oyuncu var mı?

Nedenini bilmiyorum ama ben ilk Caner ile başlamak istiyorum. Orta yapabilme yeteneği yüzünden diğer bütün eksikliklerine takımların tahammül etmek zorunda kaldığı oyuncudan söz ediyorum. 32 yaşındaki bu arkadaş kendini “ortacı” zannettiği için asıl görevinin defans yapmak olduğunu bile unuttu. Caner’in hataları yüzünden çok gol yedik. Başka hiçbir ofansif alternatifimiz olmadığı için Caner’in sahanın her yerinden yaptığı yerli yersiz ortalarını çok sever olduk. Her an kırmızı kart görme potansiyeli olduğunu da gündeme bile getirmiyorum.

İkinci ismimiz tabii Sosa. Bir oyuncu bu kadar dükkânı kapamışken nasıl gider de bu transferi yaparsınız? 35,5 yaşındaki Sosa’nın ruhen tatilde olmasından dolayı geçen sene Trabzon şampiyonluğu kaçırmadı mı? Orada ne oynadı ki, burada ne oynamasını bekliyoruz. Bir anda yıllar önceki Beşiktaş’ta oynayan Sosa mı gelecek zannettik? Kendi oynamadığı gibi sıfır katkı vermesi diğer oyuncuları da sinirlendirip moralini bozuyor.

Perotti adı geçince, herkes “Çok iyi bir oyuncu” diyor. Tanımlama doğu ama eksik, çok iyi bir oyuncuydu demek daha iyi olur. 32,5 yaşındaki Perotti artık müzmin bir sakat. Nitekim son yılları da hep böyle geçti. Allah’tan oynamazsan para vermeyiz tipi bir sözleşme yapmışız da paramız ziyan olmadı. Para gitmedi ama oyun beklemeyin. Perotti bundan sonra hep böyle gider. Üç kere oynarsa beş kere oynamaz.

Geçen senenin gol kralı Papiss Cisse de 35,5 yaşında. Geçen sene bulduğu 500 tane gol pozisyonunu doğal olarak Fener’de bulamıyor. Bu arkadaşın en büyük özelliği; en basit golleri kaçırıp, en olmayacak golleri de atmasıymış. Biz şu ana kadar sadece en basit golleri kaçırmasını görebildik. En olmayacak golleri atmasını da sabırla bekliyoruz. Kapalı defanslara karşı başarılı olması zor olan bir açık alan oyuncusu olan bu arkadaş da iyi bir transfer değil. Hiç işe yaramayacak bir maçta üç gol atabilir ama sana çok fazla maç kazandıramaz. Nerdeyse benim yaşıma yaklaşmış yaşı da cabası.

Manevi nedenlerle alınmış olsa da, Gökhan Gönül’ün de 36 yaşında olduğunu unutmayalım. Önümüzde bir Atiba Hutchinson örneği var ama herkes Atiba değil. Gökhan da birkaç maç oynayarak, birkaç maç sakatlanarak sezonu tamamlar. Zaten arka arkaya çok fazla maç oynayınca pili bitti.

Samatta 28 yaşında. Kısacası, yaş sorunu yok. En verimli çağındaki bu arkadaş, geçen sene sadece 7-8 maçta oynadı. Çok harika olsa zaten orada oynatırlardı. “Orada oynayamadı ama bizim ligde başarılı olur” sevdasından artık vazgeçmemiz gerekiyor. Oynayan adam (ama az ama çok) her yerde oynar.

Bedelsiz olarak Fenerbahçe’ye gelen 28 yaşındaki Mame Thiam, hazırlık maçında üç gol atınca büyük olay oldu. Bütün dostlarımız, “Muhteşem bir oyuncuyu bedavaya aldılar, bu işte bir iş var” yorumları yapmaya başladılar. Dostlar, merak etmeyin. Zaten o günden sonra dün akşama kadar bir daha da bir şey oynamadı.

Enner Valencia da 31 yaşında. Zaten bizim takımda 30 yaşın altında oyuncu bulmak çok kolay bir iş değil. Gençleşme vaatleri unutuldu gitti. Şartlar takımları yine emeklilerle yola devam etmeye zorladı. Ne kadar heyecanı kalmamış arkadaş varsa hepsi burada. 32 yaşından büyük yabancı oyuncu transferine kesinlikle izin verilmemeli. Ruhu emekli olmuş sporculara dövizle ödeme yapmaktan bıktık artık.

Bir başka transferimiz Kemal Ademi hakkında da bir şeyler yazmak istiyordum ama yanlışlıkla alındığını düşündüğüm için yazmamaya karar verdim. İnternetten alışveriş yapmanın da bu tip riskleri var.

Son sözüm de teknik direktörümüz Erol Bulut için. Bazen çok iyi ve çok çalışkan olmak yetmiyor. Karşı takımı oynatmamak üzere planlar yaparak bazı takımlarda günü kurtarabilirsin ama Fenerbahçe’de olmaz. Topu karşı takıma verelim gibi bir yaklaşımı ben ömrüm boyunca Fenerbahçe’de görmedim. Burası geride bekleyip kontratak yakalamayı bekleyecek bir kulüp değil. Oynatmayarak başarılı olan adamlar, oynatmaları da gerektiğinde genelde başarılı olamıyorlar. Bizim yerli modelimiz olan oynatmamanın yurtdışına çıktığımızda ne kadar aciz kaldığını çok net olarak görebiliyoruz. Eski kısır taktikleri bırakıp büyük düşünmek gerekiyor.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Temmuz 2018 Pazar

Bülent Acar...

Günaydın dostlar…

Benden 3 yaş küçüktü. Bana da her zaman “ağabey” der, her zaman da gerçekten ağabeyiymişim gibi saygı gösterirdi. Babası da babama “ağabey” derdi. Bütün beraberliğimiz boyunca da bir gün bile saygısında, sevgisinde kusur etmedi. Nedenini bilmiyorum ama bu aralar sevgili kardeşim Bülent çok sık aklıma geliyor.
Aynen benim gibi o da bilgisayar okumak için gelmişti Amerika’ya.  Michigan’ın -30 derecelere varan soğuk havasında, gece gündüz beraberce uğraşıp durduk. Allah var, Bülent benden daha çalışkan bir öğrenciydi. Genelde bütün vaktini çalışarak geçirirdi. Ne zaman evine gitsem, çok sigara dumanlı bir ortamda sürekli çalışırdı.


Bilgisayar okumaya karar verdik ama ortada bilgisayar yok. Mevcut tek bilgisayar okulda 500 m2 bir odada duruyor. Allah bilir hafızası da benim şimdiki cep telefonumdan daha küçüktü. Bilgisayar tek olunca da sayılı sayıdaki terminallere günler öncesinden randevu almak gerekiyordu. Gece yarısından sonra genelde biz hep terminal odasında olurduk.

Sevgili Bülent ile güzel bir düzenimiz vardı. Gece yarısı çok fazla mekân açık olmazdı. Nadir açık olan yerlerden bir tanesi de (sadece arabaya servis) Burger King’ti. Genelde Bülent Burger King’ten whopperları alıp, benim eve Late Night With David Letterman seyretmeye gelirdi. O zamanlar gece kuşu gibiydik zira David Letterman’ın şovu gece 1.00 de başlayıp, 2.30’da biterdi. David Letterman, Türkiye de dâhil olmak üzere bugün dünyanın her yerinde yapılmaya çalışılan geç saatteki şovların atasıdır.

Şov bitince de istikâmet bilgisayar odası. Allah ne verdiyse otururduk. Hava aydınlana kadar oturup, birkaç saat sonra derse gittiğimiz de olurdu. Nasıl başarırmışız ben de bilmiyorum gençtik herhalde…
 Hep ders çalışmak da olmaz, zaman zaman diğer arkadaşlarla bir araya gelip sabaha kadar King oynadığımız geceler de yok değildi. Çok paramız da yoktu ama yine de viskinin iyisini içmeye çalışırdık. Zavallı Bülent hep sıkıntıdaydı. Ya bir elle çıkar, ya da çıkamazdı. Hiçbir zaman çok rahat bir oyun oynadığını hatırlamıyorum. Çok uğraştık, çok çalıştık, yazdığımız programları yerlere serip dizlerimizin üzerinde çok süründük ama çok da eğlendik.
Sonunda bilgisayar işi bitti, “Hadi MBA yapalım” dedik. Şımardık bir kere, artık kim tutar bizi. Bilgisayarda iyiydik ama MBA’de süperdik. Hiç mütevazı olamayacağım. Öyle bir senelik MBA’lerden de zannetmeyin, tam 78 kredi aldık. Normal üniversite zaten 128 kredi. Neredeyse bir üniversite daha okuduk. Master programına başlamadan önce işletme fakültesinde bir sürü ders almak zorunda kaldık.

MBA zevkliydi. Artık full-time çalışma hayatına da başladığım için paramız da vardı.

MBA programının bilgisayara yakın felsefede ve işleyişte olan derslerinden sürekli 100 alıyorduk. İş hukuku dersinde Bülent’in yaptığı bilgisayar kaynaklı çalışmanın çok benzerini ben de yapmıştım. Bulduğumuz her ortamda bilgisayara sığınıyorduk. İkimiz de 100 almıştık ama profesör üzerine “Çok teknik bir konu çok da bir şey anlamadım” yazmıştı. O devirde bilgisayarlar çok yeni olduğu için, bilgisayarlara yönelik çok fazla kanun maddesi de yoktu dünyada.
Bülent, sık sık bana çeşitli konularda fikir sorar, söylediklerime de değer verirdi. Uygular, uygulamaz o ayrı bir konu ama akıllı bir süzgeçten geçirirdi. Tecrübeye saygısı vardı.
Çalışkandı ama her ortama da uyardı. Bildiğiniz gibi ben dansöz gibi göbek atan erkekleri çok sevmem ama Bülent’e yakışıyordu. Çok da güzel oynardı…

Soğukla boğuştuk, karlarla boğuştuk, olmayan bilgisayarlarda sıra kapmak için boğuştuk, çok sık maddi sıkıntılarla boğuştuk ama sonunda üniversite de bitti, yüksek lisans da bitti. Ben Amerika’da çalışmaya devam ederken, Bülent Ankara’ya dönüp baba işinde çalışmaya başladı.
Ankara’ya döndükten kısa bir sonra da Gölbaşı yakınlarında bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Şaka gibiydi. Yıllarca her dakika bir arada olduğum, kardeşim dediğim insan artık yoktu. İnanması güçtü ama hayatın gerçeği de buydu.

8-9 sene okulları bitirmek için uğraşıp, okullar bittikten sonra 8 sene yaşayamamıştı. Onun da son noktası karanlık bir göcede Konya Yolu’ndaymış. Bir anda onu bizden aldı, götürdü.
Bu kazanın üzerinden belki 20 yıldan fazla zaman geçti. Sevgili Bülent şimdi Karşıyaka’da istirahat ediyor. Babamı zaten çok severdi, yine birbirlerine çok yakınlar. Artık Erdoğan amca da yok. Hepsinin mekânı cennet olsun.

Sevgili Bülent, aradan bu kadar yıl geçti ama ne kalbimdeki yerin değişti, ne de Burger King tiryakiliğim… Her zaman da böyle olacak.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

19 Nisan 2016 Salı

Bazıları Oynar Bazıları Seyreder...

Günaydın Dostlar,

Bu dünyada iki ayrı grup olduğunu düşünürüm. Bir oynayanlar grubu vardır, bir de oynayanları seyredenler. Bizler seyredenler grubundan oluyoruz. Hatta bırakın bizleri bu coğrafyadaki herkes seyredenler grubuna dâhil. Ortadoğu’nun tamamı da dâhil olmak üzere, bizler fabrika ayarlarımız seyretmeye ayarlanmış olarak doğuyoruz. Orijinal ayarlar bu şekilde olduğu için de sonradan onları değiştirmek çok zor oluyor.
Konumuz ne olursa olsun, biz her zaman uzaktan izliyoruz. Adamlar televizyon üretiyor, biz o televizyonlarda sabahlara kadar dizi seyrediyoruz. İşin yaratıcılık, bilgi ve çok çalışma gerektiren kısmını onlar yapıyor, aylaklık ve boş boş oturma kısmı da bize kalıyor.



Sabahlara kadar izleyerek, yapımcısını Türkiye’nin en zengin adamlarından biri yaptığımız, yarışma programlarında da durum çok farklı değil. Adamlar üretiyor, biz de para vererek benzer bir yarışmayı bu ülkede yapma hakkını satın alıyoruz. İşyerinde oynayan onlar, parasını verip seyreden bizler.
Sabah yürüyüşleri sırasında, duvarlarda gördüğüm bir ilan dikkatimi çekti. Çocuklar için Uzakdoğu’dan gelmiş bir şovdan bahsediyordu. Düşündüm kendi kendime de bu yaşa geldim bir tane bile bu tip yerli bir şov görmedim. Yine onlar oynuyor,  biz seyrediyoruz. Onlar çalışıyor, didiniyor, yaratıyor; biz parasını verip seyrediyoruz. Ne de olsa yapımızda bir ağalık vardır.

Basketbol ve voleybol takımlarımız Avrupa’da final oynuyor diye böbürleniyoruz ama baktığınız zaman takımların çoğu yabancı oyuncularla dolu. Anadolu çocuklarının oyunda kalma süresi %10'u geçmez. Oyunun tamamının %90’ını yabancılar oynuyor. Teknik kadroların bile hepsi yabancı. Adamlar oynuyor, biz parasını verip seyrediyoruz.

Tabii futbolda da durum çok farklı değil. Yabancılar oynuyor biz seyrediyoruz. Yabancı olmayanlar da %90 Avrupa’da doğmuştur. Aynı çocuk Türkiye’de doğunca olmuyor, Almanya’da doğunca oluyor. Neden? Çünkü orası oynayan topraklar, burası seyreden topraklar.

Oynama kabiliyetimiz yok ama seyretme konusunda çok başarılıyız. Bazen tek tük oynayan birileri çıktığı zaman onlar da gidip Amerika’da, Avrupa’da oynuyorlar. Dün akşam, gazete manşetlerinde bir şeyler oynayan başarılı bir doktora öğrencisi ile ilgili bir haber gördüm ama iki satır okuyunca onun da bu çalışmalarını Amerika’da Harvard Üniversitesi’nde yaptığını öğrendim. Neden? Çünkü orası oynayan topraklar.
Havasından mıdır, suyundan mıdır bilmiyorum ama ne yazık ki bu topraklar oynamaya hiç uygun değil. Yapabileceğin tek şey düğünlerde göbek atmak olabilir. 5000 yıldır göbek atmaktan başka bir milim ileri gidemedik. Siz hiç buralarda yaşayan bir kişinin bir şeyler icat edip de bütün dünyaya sattığını duydunuz mu?

Turizm sezonunun yavaş yavaş açılıyor olması Türkiye’nin yine bir animatör cennetine dönüşeceğini müjdeliyor. Ruslar, Ukraynalılar oynuyor, biz parasını verip seyrediyoruz. Turistik tesislerde sahnede görebileceğiniz tek yerli ekip folklor ekibidir. Genelde ya göbek atarız ya da en fazla folklor oynarız. Beş metreden düşen kızı kucağında tutanlardan bizim ülkede yetişmiyor.

Kentsel dönüşüm kapsamında etrafımız inşaatlarla doldu. Bizim sokakta tahmin edebileceğiniz her türlü makine var. Yıkanı var, deleni var, yükleyeni var, parçalayanı var, her çeşidi var. Kim üretmiş bu makinaları? Tabii oynayanlar. Biz ne yapıyoruz? Onların ürettiği makinaların kamyonlara taş, toprak yüklemesini seyrediyoruz. Hatta bu iş için para vermeniz bile gerekmiyor.

En başarılı olduğumuz konulardan biri de trenlere bakmaktır. Hepinizin bildiği gibi trenleri izlemeyi ben de çok severim. Şarabını yudumlarken, gara girip çıkan trenleri izlemenin bambaşka bir keyfi vardır. Adam trenleri üretir, biz seyrederiz.
Adamların aya inişini izleriz ama dönüp de bir arpa boyu yol alamayız. 100 yılda, Muş’un yokuş yollarından Ankara’nın bağlarına kadar gelebildik.

Seyreden milletler, her zaman paralarını oynayanlara vermek zorundalardır. Adam yapar, sen izlersin, bittiğinde de adamı zengin edersin. Ürettiğin 130 milyon ton patates de adamın yaptığı köprünün bir ayağının bile parasını karşılamaz. Sen neden yapamıyorsun? Çünkü o çalışırken sen yarışmadan bu hafta kimin gönderileceğinin dedikodusunu yapıyordun.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Nisan 2016 Perşembe

Başarı

Günaydın Dostlar,

Etrafımdaki herkes büyük bir yarış içinde. Çocuklarını yüksekokullara ve daha sonra gelecek olan iş hayatına hazırlayabilmek için zavallı annelerin, babaların yapmadıkları kalmıyor. Maddi, manevi bütün imkânlarını ortaya döküyorlar.
Kimimiz bu uğurda iki ev parası harcıyoruz, kimimiz de oradan buradan kısıp gerekirse aynı ayakkabıyı on sene giyerek çocukları okula yolluyoruz. Herkes inanılmaz ve acımasız bir yarışın içinde.

Yarışanlar kim? Bir numarada anneler var. Kesinlikle bu yoldaki en hırslı kişiler anneler. Çocuklar daha yolun başına gelmeden anneler yolun yarısına koşuyorlar. Babalar da hırslı ama annelerin hırsı ile mukayese bile kabul etmez. Doğru tahmin ettiniz, en az hırslı olan da çocuklar.
 
Akademik yönü güçlü olan çocuklar okul hayatında başarılı oluyorlar. Hele bir de hem çalışkan hem de zeki iseler onları kimse durduramıyor. En iyi okullardan en iyi derecelerle mezun oluyorlar.
Çocuk okulu bitirdikten sonra iş yine anne babaya düşüyor. Okullara yatırdığınız parayı bin yıl içinde geri alabilmeniz için çocuğu bir yerlerde işe sokmanız gerekiyor. Bunu nasıl başaracaksınız? Türkiye’deki diğer bütün konularda olduğu gibi tabii ilişkileriniz sayesinde. Ahmet amcaya rica edeceksiniz, Ayşe teyzenin tanıdığına soracaksınız ki çocuk bir yere girebilsin.

Bu korkunç yarışın içindeki çocukların çalışmak ve testlere hazırlanmak dışında başka hiçbir şey için vakitleri kalmıyor. En büyük ilişkiler okul yıllarında başlar ve seni bütün iş hayatın boyunca taşır. Hele de bizim ülkemizde bu parametrenin önemi çok büyüktür ama gelin görün ki bizim zavallı, testlere programlanmış çocukların arkadaşla filan uğraşacak zamanları kalmıyor. Bilgisayar oyunları oynamayı arkadaşlarla vakit geçirmekten daha çok sever bir hale geldiler.

“Ben odaklı” ve fabrika ayarları şahsi başarıya ayarlanmış olan çocuklar, iş hayatına başladıkları zaman muazzam bir bocalama geçiriyorlar. Birileri bu çocukların karşısına çıkıyor ve takım olmaktan filan söz etmeye başlıyor. Çocuk şokta. Ne takımı kardeşim? “Ben birinci olmaya geldim buraya, bana değer katmayacak hiçbir işin de içinde olmam.” diye söylenmeye başlıyor.

Okul yıllarında ilişkilerini geliştiremeyen apartman çocukları, her türlü ilerleyişin ilişkiler sayesinde yürüdüğü iş ortamında bocalayıp kalıyorlar. Dünyanın en iyi işini de yapsa kendi dünyasında yaşadığı ve de ilişkiler halkasına dâhil olamadığı için hiçbir yere varamıyor. Kendi varamadığı gibi her akşam beraber takılan insanların sürekli olarak yarış arabası gibi yanından geçip gittiğini görüyor.

Sen istediğin kadar “Ben ondan çok daha başarılıyım.” diye kıçını yırt. Sen çalışırken diğerleri rakı masalarında işleri bitirdiler bile. Sen, bütün gün çalışarak sağladığın bin gramlık başarıyı kimselere anlatamazken diğerleri yemek masasında bir gramlık başarılarını arka arkaya beş kez anlatıyorlar. Bütün okul süreci boyunca çok başarılı olmuş olan çocuk bir darbe daha yiyor. Millet ilişkilerini geliştirirken o bir tane daha soru çözmüş ama günümüzün iş hayatında bir işe yaramıyor.
İş hayatında, düzgün iş yapmak çok önemlidir ama başarılarını çeşitli ortamlarda anlatabilmek, sunabilmek yaptığın işten çok daha önemli bir parametredir.

Anadolu takımlarında gol kralı olduktan sonra Fenerbahçe’ye gelip sıradan bir oyuncu olmanın psikolojisini kaldıramayan futbolcular gibi ortada kalıyorlar.
Sevgili Muhtar Kent’in “Bugün iş hayatındaki başarının %70’i ilişkilerden geçer.” dediği söylenir. Doğru mu bilmiyorum ama söylememişse bile bu düşünce çok doğru bir tespittir.
“Ben kendi işimi yaparım, eşek gibi de çalışırım, müdür olurum.” Güzel diyorsun da sevgili kardeşim, senin bu yaklaşımla ilerleme şansın %15’den fazla değil. İç ilişkiler halkasına dâhil olmadığın için ilerleme konusu gündeme geldiğinde senin adın bile geçmez.

Bizim çocukluğumuzda “Çok düzgün bir insan, evinden işine gider, akşam da iş çıkışı hemen evine döner.” gibi bir tarif vardı. Genelde erkekler için kullanılan bu tarif iyi bir şeydi. Mazbut aile babası imajı o devirlerde para ederdi.

Üzülerek söylüyorum ki bu devirde beş para etmez. Herkes toplanmış yemek yerken sen evinde oturuyorsan müdür de her akşam bir arada olanlardan biri olur, sen de evinde oturmaya devam edersin.
İlişkilerin Amerika’da da iş hayatında büyük rolü vardır ama bu topraklarda hemen hemen bütün işler ilişkilerle dönüyor. Okullar çocukları akademik olarak hazırlıyor ama değişen pazar şartlarında ilişkiler için de bir şeyler yapmalılar. Şehir hayatının getirdiği bireyselleşmeler, çocukları başarının elektronik bir oyunda beş gol atmak olduğunu düşünmeye itiyor. Bütün hayatını elinde tabletlerle geçiren çocuk da iş hayatına girer girmez ilk golünü yiyor.

Sevgili çocuklar, bu sabahki yazım size. Akademik başarı şart, yabancı lisan öğrenmek şart ama bunlara paralel olarak ilişkileri çok iyi yönetmek de şart. Otuz yaşından sonra ilişkilerinizi büyütemezsiniz. En uzun ilişkiler okul ilişkileridir. Hemen belirteyim, bu yaz ben liseden mezun olalı tam kırk sene geçmiş olacak ama ben halen lise arkadaşlarımla büyük bir sevgi ile görüşüyorum.
Bunu yazarken de “Gidin ona buna yılışın.” demek istemiyorum. Düzgün, seviyeli, akıllı ilişkilerden söz ediyorum. Bir gün bir iş yerine girdiğinizde hiç beklemediğiniz bir anda okul arkadaşınızın karşınıza çıkması kadar güzel bir şey yoktur. Ortak bir geçmişiniz olan insanlarla her zaman daha rahat konuşursunuz.

Gençler, unutmayın diye bir daha tekrar ediyorum. Bugün iş hayatındaki başarının en az %70’i ilişkilere endekslidir.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

9 Kasım 2015 Pazartesi

Anadolu Çocukları Nerede?

Günaydın dostlar…

Anadolu çocukları kayboldu. Evet dostlar, doğru okudunuz, gerçekten de Anadolu çocukları kaybolmuşlar. İşin acı tarafı, nerede olduklarını da kimse bilmiyor. Etrafımızda bizden başka herkesin olduğu günlerde, bizim çocuklar kalabalığın içinde kaybolup gitmişler.
Türkiye'de iş yapan yabancı şirketlerin bütün üst düzey yönetici pozisyonlarını yabancılarla doldurmasına alışmıştık ama görülüyor ki durum düşündüğümüzden de vahim. Bu topraklardan iyi bir üst düzey yönetici çıkmayacağına inanan şirketler büyük bir hızla ülkeyi ex-pat cenneti haline getirmeye devam ediyorlar.


Yöneticiler tamam. Bizim çocuklarla evlenen yabancıların özel okullarda yabancı dil öğretmeni olmalarını da kabul etmiştik ama yolcu uçaklarımızın yarısının yabancılar tarafından kullanıldığını bilmiyorduk. İşsizlikten kıvranan, 80 milyonluk bir ülkenin birkaç bin tane pilot yetiştirememesi ne kadar acı bir durum.

Doğduğumuzdan beri futbol takımlarımızda 3-4 tane yabancı oyuncu görmeye alışmıştık ama bugün bu sayının 14 olduğunu biliyor musunuz? 11 kişilik takımlarda, 14 tane yabanı oyuncu oynuyor. Anlayacağınız, yedekler bile yabancı. Bu arada hemen şunu da belirteyim, yerli diye oynayanların %75’i de gurbetçilerimiz.

Tabi ki, olay sadece futbolcularla sınırlı değil. Teknik direktörler, sportif direktörler, antrenörler, masörlerin de birçoğu yabancı.

Basketbolda da durum çok farklı değil. Dün akşam Fenerbahçe – Banvit maçını izliyordum, sahada bir tane yerli oyucu yoktu. 10 tane yabancı kendi aralarında maç yapıyor, bizler de eğleniyoruz. Tam petrol şeyhlerine döndük.

Sizlerin de bildiği gibi voleybolda da durum aynı. Takımlar baştan sona yabancı oyuncular ve teknik adamlarla dolu. Voleybolun tek farkı, kuvvetli altyapısı olan takımlar sayesinde yerli oyucuların da yetişiyor olması. Diğer iki branşta artık yerli oyuncu da yetişmiyor.
Hadi diyelim ki, spor ve iş dünyası ayrı bir konu ama şehirlerimizde de durum çok farklı değil. Ruslar Antalya’da yaşıyor, Almanlar Alanya’da, İngilizler Marmaris’te ve liste bunun gibi uzayıp gidiyor. Tatile gelmiş insanları kastetmiyorum, sözünü ettiklerim gerçekten de bu şehirlerde yaşıyorlar. Nasıl ve niye buralarda yaşama izni alabiliyorlar, onu da Allah bilir.

Ülkeyi dolduran yabacılardan söz ederken kesinlikle Suriyeli dostlarımızdan söz etmiyorum. Onlar, büyüklerin oluşturduğu rezilliğin bedelini ödeyen yersiz yurtsuz kalmış talihsiz insanlar. Allah kimseyi o duruma düşürmesin. İş dünyasına onların da etkisi olmuyor değil ama yapacak bir şey yok. Yanlış politikaların bedelini hep beraber ödüyoruz.

Saat 5.00 gibi televizyonu açıyorum, karşıma evlenme programları çıkıyor. Hem de öyle bir iki tane filan değil. İnanmayacaksınız ama o saatlerde en azından 7-8 tane evlenme programı var. Bu tip bir program sunmayan bir tek Emin kalmış. Bu programlarda kimler var? Orası da İran’dan ve Orta Asya Cumhuriyetleri’nden gelen dostlarımızla dolmuş. Evlenmek bahane birçoğunun tek bir amacı var, o da Türkiye’de yaşamak. İkinci amaçları da bu programlar sayesinde bir şekilde meşhur olmak.

Bizim ülkenin bir garip tarafı da, gelenin yerleşiyor olması. Adam futbol oynamaya geliyor, 6 ay futbol oynuyor; sonra da 60 sene burada yaşıyor. Boğaz’ın havasını teneffüs eden bir daha geri gidemiyor.
Danışmanlık şirketleri, eğitim verenler, iş bulanlar zaten hepsi tepesine kadar yabancılarla dolu. Hepimizin evlerinde kullandığı yardımcılar da ayrı bir konu. Bir ara bizim ülkede Moldovya’dan daha çok Moldovyalı vardı. Şimdi pek kalmadı. Neden mi? Zenginleştiler de ondan. Biz de her gün koyun sayar gibi artan işsizlik rakamlarını sayıyoruz.

Sevgili dostlar, bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Bu durumun bir kısmını kendimiz yarattık, bir kısmını da yanlış politikalar neticesinde büyüklerimiz yarattı. Her zaman söylediğim bir sözüm vardır; “Mızmızlanarak elinizdeki işleri kaybetmeyin, sonra aynı işi başkaları yapmaya başladığı zaman çok ağlarsınız”.
Konu her ne olursa olsun, yaptığınız işi iyi yapın, kaliteli yapın; kimse de daha iyi yapanını aramak zorunda kalmasın.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

26 Eylül 2015 Cumartesi

Zap Suyu'nda Köprü Yok...

Günaydın dostlar.

Bütün çocukluğumuz Zap Suyunu karşıdan karşıya geçemedikleri için okula gidemeyen çocukların görüntülerini izlemekle geçti.  Zap Suyu, bu konuda sembol olmakla beraber, Doğu Anadolu’nun birçok yerinde de durum çok daha farklı değildi.
Zor iklim koşulları ve diğer yetersizlikler nedeniyle okula gidemeyen çocukların görüntüleri yıllarca bir mukayese tablosu olarak kullanıldı. Günümüzde de değişen çok fazla bir şey yok. Bir takım iyileşmeler sağlanmış olsa bile halen birçok yerde okula gidemeyen veya çok zor şartlar altında okula yürüyen çocuklar var. Gelip de çocukları kapısının önünden alan servis minibüsleri, bırakın gerçek hayatı rüyalarda bile yoklar.


Bugünün Türkiye’sinde bu görüntülerin halen geçerli olması da hepimiz için ayrı bir ayıptır. Fakir ülkelerin en büyük gerçeklerinden biri olan “gelir dağılımı uçurumu” bu durumun en büyük nedenlerinden biridir. Bu derin konuyu şimdilik bir yana bırakalım da, okuma, öğrenme konusuna gelelim.

Küçüklüğümde, her çocuğun okula gitmek istediğini ama imkânları olmadığı için gidemediğini düşünürdüm ama yıllar geçtikçe bu durumun tam olarak da böyle olmadığını öğrendim. Okul hasretiyle yanıp tutuşan çocuklar olduğu kadar, hiç okula gitmek istemeyen çocuklar da var.

Bu konudaki en büyük şokumu da Almanya’da gurbetçi çocuklarla sohbet ederken yaşamıştım. Şimdiki yıllarda pek yapamıyorum ama eskiden sık sık Almanya’ya giderdim. En keyifli anlarım da orada doğmuş büyümüş Anadolu çocukları ile sohbet ettiğim zamanlardı. Tamam, kabul ediyorum; bir de şarabımı veya kahvemi içerken trenleri seyrettiğim zamanlar var.
Bugünkü durumu bilmiyorum ama o zamanlar bizim çocukların en büyük uğrak yerlerinden biri, Münih’teki Karlsplatz meydanındaki McDonalds’dı. Bir şekilde sohbet açıldığı zaman, onların %75 Türkçe, %25 Almanca sohbetlerine bayılırdım. İşin komik tarafı, eğer bir kelimeyi biri Almanca söylüyorsa, diğer hepsi de Almanca söylüyordu. Sanki bir yerlerde, birileri hangi kelimelerin Almanca, hangi kelimelerin Türkçe konuşulacağına karar vermiş gibi bir durum vardı.

Çocuklarla birçok konuda sohbet eder güler eğlenirdik ama bir gün benim bir sorum karşısın da, hemen hemen hiçbirinin okula gitmediğini öğrendim. “Siz bu saatte neden okulda değilsiniz?” diye sorduğumda, acı gerçek ortaya çıktı. O gün orada benimle sohbet eden iki tür çocuk vardı. Bazıları okulu tamamen bırakmış, bazıları da o gün okulu asmış.
Sonraki yıllarda da durum pek farklı değildi. Çeşitli ortamlarda sohbet ettiğim lise çağındaki gençlerin en az yarısı okula gitmiyordu. Ben mi hep okula gitmeyenlere rastlıyordum, yoksa Almanya’nın bizim çocuklar için gerçeği bu mudur; onu da bilmiyorum. Okulda çok başarılı olan genç sayısı çok azdı.

“Neden okula gitmediklerini” sorduğumda da, “Ağabey ben okulda çok sıkılıyorum” diye cevap veriyorlardı. Bir iki çocuk okulda kendilerine kötü davranıldığından filan söz etti ama çoğu “okul sıkıcı” diyordu. Okulun sıkıcı olduğu kesin. Allah var; ben de ortaokul lise yıllarında okula gitmeyi çok sevmezdim ama Almanya’da doğup, büyümüş ve her türlü imkânı olan çocukların okula gitmek istemeyişine de yine de çok şaşırmıştım.

Etrafınıza baktığınız zaman da, sürekli olarak Almanya’da yetişmiş futbolcuları görüyorsunuz. Eminim çok vardır ama ben hiç Almanya’da yetişmiş dünya çapında profesör veya bilim adamı duymadım. Almanya birinci liginde futbol oynayabilmek de hiç kolay bir iş değil. O da yılların emeğini ve özverisini gerektiriyor ama nedense o tip işleri daha çok seviyoruz. Babamın deyimiyle, “Bizler aylak işlere meraklı bir milletizdir.”.

Beynimizi yormak, bedenimizi yormaktan daha zor geliyor bize. Zaten okumayı ve öğrenmeyi sevmeyen bir millet olduğumuz için, okula gitmek canımızı sıkıyor ve boş işler yapıyormuşuz gibi bir hisse kapılıyoruz. Bütün ömrünü Almanya’da geçirmiş arkadaşlarımın yanında ukalalık yapmak istemiyorum ama benim tecrübem hep okulu terk etmiş çocuklarla doluydu.
Almanya’da doğan çocuklarımızın ne kadarının lise, ne kadarının da üniversite bitirdiğini de ayrıca merak ediyorum. Tabi ki, benim karşıma her zaman bu tip çocukların çıkıyor olmasının nedeni de, diğerlerinin okulda olması da olabilir.

Doğunun hırçın akan sularının üzerinde olmayan köprüler bugün dahi hayatımızın acı bir gerçeği ama imkân bulduğu halde okula gitmek istemeyen çocuklar da hayatımızın başka bir acı gerçeği.
Herkes, her türlü imkânını sonuna kadar zorlayarak okula gitmeli ve kendini geliştirmeli. Okul derken tek tip eğitim kurumlarını kastetmiyorum. Kendinizi geliştirip, bir şeyler öğrenebileceğiniz her enstitü benim için bir okuldur…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

17 Eylül 2015 Perşembe

Zaman Daralıyor...

Günaydın dostlar.

Hazır akşama Fener’in maçı varken, biraz dedikodu yapalım mı? Hürriyet Gazetesi, “Fener’e iyi haber, 'Sakatlığı geçen Nani bu akşam oynayabilecek’.” diye başlık atmış. Bu iyi habere nedense bir gram bile sevinemedim.
 
Zaten bu sene Fenerbahçe’nin en büyük şansızlığı, Nani ve Van Persie’nin çok kötü çıkmaları. Tabi ki Manchester United’da oynadıkları seviyeleri beklemiyorduk ama bu kadar kötü olacaklarını da tahmin etmiyorduk. Manchester seviyesinin yarısı bile gelse yeterdi fakat o bile gelmedi.
İkisi de çok büyük hayal kırıklığı. Bu dünya da bir gram adalet varsa bu akşam ikisinin de ilk 11’de başlamaması gerekiyor. Hele Van Persie ve Fernandao hiç olmuyor. Takım geçen seneki kadar kötü oynayacaksa bu kadar transfere ne gerek vardı?

Düşünün ki, 2 tane eski dünya yıldızı almışsınız, tonla para vermişsiniz ve vermeye de devam edeceksiniz ama ikisinin de kıçını kaldıracak halleri yok. Bu durum ister istemez diğer oyucuları da etkiliyor. Sen yırtınacaksın, adamlar hiçbir şey yapmayacak ama günün sonunda en yüksek parayı onlar alacaklar.

Bir şansızlık da Pereira. Oyuncuların kendi kendilerine çalışacaklarına filan inanıyor. Zannedersin ki adam Almanya’dan geldi. Sanki Portekizli futbolcular çalışmaya çok meraklı da aynı şeyi bizimkilerden bekliyor. Sevgili Pereira, “bunlar profesyonel her daim kendilerini hazır tutarlar” görüşü bu topraklarda hayatta yürümez.
Hazırlık maçları da dâhil olmak üzere neredeyse 15 tane maç izledik ama bana takımın koşacak hali yokmuş gibi geliyor. Henüz bir tane bile doğru dürüst top oynadığımız maç yok. Böyle deyince de birçok insan bana, “Öyle diyorsun da takım lider.” diye cevap veriyor. Doğru söylüyorsunuz, tesadüfi gollerle ve bireysel çabalarla gelmiş bir liderlik var. Takım oyunundan eser yok.

Böyle giderse 1-2 ay sonra, “Emenike iyiydi ya, en azından sürati vardı.” filan diye konuşmaya başlayacağız. Hazırlık maçlarında iyi gibi görünen Fernandao, lig başlayınca balon gibi söndü. Takım her zamanki gibi ileride çoğalamıyor ve bir tane bile gol pozisyonuna giremiyor. Bu gidişat gerçekten çok kötü ve birkaç hafta içinde de düzelecekmiş gibi durmuyor.
Geçmişi bilen insanlar, teknik heyete ve oyunculara bu ülkede Alex’in bile yuhalandığını hatırlatmalı. Geldiğinde stadın yarısını doldurarak seni bağrına basan taraftarlar, bir anda sana bağırıp çağırmaya başlarlar. “2 hareket yapar idare ederim” düşüncesiyle geldiyseniz; bu durumu burada kimseye yediremeyeceğinizi sizlere şimdiden belirtmek isterim.
Fener çok kötü de diğerleri çok mu iyi? Tabi ki iyi değiller.

Geçen akşam Galatasaray’ın da halini gördük. Her zaman söylediğim gibi, “yazık bu ülkenin paralarına”. Bu tip maçlarda oynasınlar diye alınan Podolski ve Sneidjer gibi adamlar saha da hiç yoktu. Babacığım sen bu maçta oynamayacaksan ne zaman oynayacaksın? Son vuruşları her zaman bir hayal kırıklığı olmuş olan Umut Bulut, kurtarıcı olarak sahaya sürülüyor. Tabi ki bir de Burak Efendi var. Onun hakkında da birkaç cümle yazmam gerekiyor. Lütfen maçları dikkatli izleyin. İster milli maç olsun, ister Galatasaray’ın maçı, Burak her maçı sanki birileri rica etmiş de ayıp olmasın diye gelmiş oynuyormuş gibi oynuyor. Bir takım garip havalar, bakışlar, pozlar ama icraat sıfır.

Ne Fener’in, ne de Galatasaray’ın taraftarları mutlu. Takımlardan biri servet harcadı, diğeri sanki bir sportif başarı hedefi yokmuş gibi davrandı ama sonuçta ikisi de aynı noktaya vardı. İki takım da son derece kötü futbol oynuyor. İşin kötü tarafı haftalar geçtikçe bir iyiye gidiş de görmüyoruz.
Alarm zilleri çalıyor, zaman daralıyor. Bu taraftar, bu isteksiz ve enerjisiz kötü oyuna en fazla birkaç hafta daha tahammül eder. Bu akşam ki maç mı? Bir şey olmaz. Futbol biraz da tesadüfler oyunudur. Maç 5-0 bile bitebilir ama bu hiçbir şeyi değiştirmez. Fener her zamanki kısır ve beceriksiz oyunuyla hepimizi deli eder.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

23 Haziran 2015 Salı

Fakir Başarır

Günaydın Dostlar,

Sevgili babam, “Maddi imkânları kısıtlı evlerde büyüyen çocuklar, genellikle zengin evlerde doğmuş çocuklara nazaran daha başarılı olurlar.” derdi. Bu tespit ne kadar doğrudur bilmiyorum ama gerçek bir payı olduğu da kesin.
Geçen akşam bir kanalda Süleyman Demirel’in hayat hikâyesini izliyordum. O programı izlerken gerçekten de Demirel’in çok kısıtlı imkânları olan bir aileden geldiğini gördüm. Babamın tezini doğrular nitelikteydi.


Birkaç ay önce de Kemal Kılıçdaroğlu’nun hayat hikâyesini izlemiştim. Onun da ortak paydası çok limitli imkânları olan bir aileden geliyor olmasıydı. Herkesin hayat hikâyesini bilmiyorum ama etrafınıza baktığınız zaman bugün en tepedeki liderlerin birçoğu hep çok kısıtlı imkânları olan ailelerden gelmişler.

Belki vardır ama çok zengin bir aileden gelmiş bir siyasi lider ben hiç duymadım.

Sporcularda da durum çok farklı değil. Bugünün başarılı sporcularının hemen hemen hepsi çok limitli imkânlarla büyümüşler. Siz hiç Robert Kolej’de okumuş ve çok meşhur olmuş bir futbolcu duydunuz mu?
Çocukları Fenerbahçe voleybol okuluna götürdüğümüz dönemlerde derslerin bitmesini beklerken oradaki eğitmenlerle sohbet ederdim. “Bu spor okullarındaki binlerce çocuk arasından yetişmiş ve A takımına girmiş çocuklar var mı?” diye sorardım. Onlar da “Kesinlikle hayır.” diye cevap verirlerdi.
“Neden?” diye sorduğumda da cevabı “Bunlar parası olan ailelerin çocukları, bunlardan yıldız çıkmaz, yıldız dar gelirli ailelerden çıkar.”  şeklinde olurdu. Spor okullarından yıldız çıkmıyor. Yıldızlar, takımların zaman zaman yaptıkları seçmelerde göze batan çocuklardan çıkıyor.

Amerika’da da durum çok farklı değil. Orada yaşadığım dönemlerde bir televizyon programında sadece bir tane zengin aile çocuğunun NBA’de oynadığını duymuştum. Detroit Pistons’da oynayan Bill Laimbeer, zengin bir aileden geliyordu ve bu bir istisnaydı. Hatta “Babası kendinden zengin olan tek NBA oyuncusu.” şeklinde espriler yapılıyordu.

Ferdi Tayfur, bir röportajında “Ben aslında komedyen olmak istiyordum ama bu kadar sıkıntı, bu kadar dert olan bir evden komedyen çıkmaz.” demişti. Sanat dünyasında da durum diğer sektörlerden çok farklı değil. İbrahim Tatlıses ve diğer sanatçıların hayatlarını incelediğinizde de durumun çok da farklı olmadığını görüyorsunuz.
Babamız, her şeyimiz, Atatürk’ümüz de fabrikatör çocuğu değilmiş. O da yine çok mütevazı imkânları olan bir aile de büyümüş.
Baktığınız zaman bütün bu insanların ortak yanları bir şeyleri başarma hırsı ile dolu olmalarıdır. Bu hırs kiminde az var, kiminde daha çok var ama hepsinde var. Unutmayalım ki Atatürk de küçüklüğünden itibaren her zaman hırslı bir insanmış. Genelleme yapmak istemiyorum ama bu insanların çoğunlukla yapılanı beğenmeme ve sürekli tenkit etme gibi özellikleri de var. Düşündüğünüz zaman bu durum başarma hırsları ile de doğru orantılı.

Dünyanın kanunu böyle yazılmış. Bir şeyleri çok kolay elde edebiliyorsan o zaman çok da kıymeti olmuyor ve insanlardaki başarma hırsı düşüyor. Çocukların her dediğini yapmaya çalışmak mücadele ruhu olmayan nesiller yetiştirmekten başka bir işe yaramıyor. Bu şekilde yetişmiş ve mücadele ruhu olmayan çocuklar da en ufak bir zorlukta hemen pes ediyorlar.

Bugün sokaklarda otomobillerin camını silmek zorunda kalan çocukların birçoğu yarın bir yerlerde lider olacaklar. Hayatı en derin çizgileriyle yaşayan bu çocuklar, birçok insanın beş yüz sene yaşasa kazanamayacağı tecrübeyle donanıyorlar.
Hepsinin Allah yardımcısı olsun.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Kasım 2014 Cumartesi

Onun Suçu Değil ki...

Herkes Fatih Terim’e yükleniyor ama bu yaşananlar kesinlikle onun suçu değil.

Herkes tüpçü amcaya yükleniyor ama bu yaşananlar kesinlikle onun da suçu değil.
Ne o, ne bu, ne yapısal reformlar, ne de kulüplerin altyapı sorunlarına eğilmemesi veya bu doğrultuda yatırım yapmaması. Bunların hepsi gerçek sorunlar olmakla beraber, şu anda milli takımızın aldığı sonuçların nedeni değil. Kore’de dünya üçüncüsü olurken bu sorunlar yok muydu?


Tabi ki bu sorunların hepsi o zaman da vardı. Sorunlar bunlar değilse, o zaman neden maç kazanamıyoruz, neden arka arkaya 3 pas yapıp karşı kaleye gidemiyoruz?

Sorun milli takımda yıldız oyuncu olmamasında. Kim söylüyor bunu? Arda Turan. Milli takımın tek yıldızı diye düşündüğümüz adam, “Milli takımda yıldız oyuncu yok ki.” diyor. Zaten de yıldız değilmiş gibi oynuyor.

Bizler, 4 büyüklerde oynayan Anadolu çocuklarını yıldız oyuncular zannediyoruz ama alakası yok. Hepsi vasat ve vasat altı oyuncular. Adam yokluğundan hepsi yıldız oldu ve görülmemiş maddi imkanlara kavuştu. Bu oyunculara verilen paralar sürdürülebilir bir süreç değil. Astronomik rakamlar kulüplerimizi altından kalkamayacakları borçlarla karşı karşıya bıraktı. Dün televizyonda duydum, Burak, Selçuk, Emre gibi futbolcuların her türlü gelirlerinin (sadece futbol gelirleri, reklamlar filan hariç) toplamı yılda 4 milyon Euro’ya ulaşıyormuş. Yuh diyorum. Bu rakam ayda 1 milyon TL eder. Bu çocuk havalanmasında, kim havalansın? 1000 tane işçinin bir ayda kazandığı parayı bunlar kendi başlarına kazanıyorlar.
Bizim vasat oyuncularımızın yanına, yine astronomik paralarla bir de modası geçmiş yabancıları getirip takım kuruyoruz. Adamlar başka hiçbir yerde bu paraları bulamadıkları ve de bu kadar rahat edemedikleri için koşa koşa Türkiye’ye geliyorlar. Ne zaman geliyorlar? Avrupa’da piyasaları bitince veya 30 yaşını geçtiklerinde.
Arkadaşlar, gerçekçi olalım. Bizim milli takımımız zaten her zaman başarısızdı. Bu turnuvalara da zaten genelde gidemezdik. Yakaladığımız tek başarı, dünya üçüncülüğü ve Galatasaray’ın UEFA şampiyonluğudur. Futbol tarihimizde başka da başarımız yoktur. Avrupa şampiyonasını saymıyorum bile, zira orada biraz Allah korudu, biraz Fatih Terim balı devreye girdi, biraz mucizeler imdadımıza yetişti de bir yerlere geldik.

Galatasaray iskeletli bir jenerasyonun yakaladığı başarıların dışında zaten başka da başarılı bir takım olmadı ki. Şu anda milli takımda oynayan Selçuk, Volkan, Umut, Bekir, Burak, Caner, Bilal gibi oyuncular, milli takımla ne zaman başarı yaşadılar ki şimdi yaşasınlar.

Bizim takımımızın normal oyunu ve seviyesi budur. Geçmişte yaşananlar anormaldi ama biz onu hemen sanki normal durumumuzmuş gibi benimsedik. O bir rüzgardı geldi geçti. Bir daha da olur mu Allah bilir.

İşin garibi ne biliyor musunuz? Bizim ligimizdeki en büyük futbolcu grubu, yabancı oyuncular. Her takımda 7-8 tane yabancı oyuncu var. İkinci en büyük grup Avrupa’da doğan gurbetçiler. En küçük grup ta Anadolu’da doğan futbolcular. Bence bu tablo bile durumu çok net ortaya koyuyor.

Uzun yıllar sonra gelecek bir başarı için yıllarca çalışmak, hiç bize göre bir iş değil. Spor okullarından A takımına oyuncu çıkması yüzdesi on binde birmiş. Alt yapı olsa ne olacak. Yıldız oyuncu yetişmiyor. Arda’dan sonra çıkan başka yıldız oyuncu var mı?
Biz sabırsız bir milletiz hemen netice isteriz. Çalışmayı, antrenman yapmayı da sevmeyiz. Yapabileceğimizin en iyisini yapmak gibi bir arzumuz yoktur ve hiçbir zaman da olmamıştır. Dolayısıyla başarı da gelmez.

Şimdi önümüzde bir milli maç daha var. Maçın neticesi ne olursa olsun, bu gerçekleri değiştirmez. Limitli teknik kabiliyetleri olan, koşamayan, enerjisiz, egosu paradan tavan yapmış futbolcularla bu kadar olur. Ara sıra bir iki maç kazanır, süperiz diye yaygara yapar, mutlu oluruz…

8 Nisan 2014 Salı

Psikolojik Savaşı Kazanmak...

Günaydın Dostlar,

Pazar akşamki Galatasaray – Fenerbahçe maçı bize bir kere daha gösterdi ki psikolojik savaşı kazanmak oyunu kazanmaktan çok daha önemli. Psikolojik savaşı kazandığın zaman zaten genelde oyunu da kazanıyorsun. İki tarafta da maçtan ziyade psikolojik savaşı kazanmak için sahaya çıkmış oyuncu sayısı çok fazla olunca oyun da derbi maçından başka her şeye benzedi. Tarihlerinin en pahalı takımlarını kurmuş iki takım ancak bu kadar kötü futbol oynayabilirlerdi.

"Ne oldu maçta?" diye soruyorsanız, hemen yazayım. Emre’nin zaaflarını iyi bilen Melo psikolojik savaşı kazandı. Kırk dakika boyunca tam bir kör düğüşü içinde devam eden ve bunlar mı bu ülkenin en iyi iki takımı denilen maç, kırkıncı dakikada Galatasaraylı Felipe Melo’nun psikolojik savaşı kazanmasıyla bitmiş oldu. Genelde ikinci yarılarda rakiplerine üstünlük kuran ve yüksek kondisyonuyla maçın sonlarına doğru avantaj sağlayan Fenerbahçe bu avantajını daha başlayamadan kaybetmiş oldu. Artık günümüzde işin psikolojisini idare edebilmek iyi bir futbolcu olmaktan daha önemli. Babamın dediği gibi “İnsanoğlu akıllı olacak ve bu tuzaklara düşmeyecek.”

Yıllar önce oynanan bir Fenerbahçe – Trabzonspor maçının son dakikalarında Anelka’nın düşürülmesiyle Fener bir penaltı kazanmış ve maçı bu penaltı sayesinde kazanmıştı. Maç sonu röportajlarında Trabzon’un o zamanki hocası Şenol Güneş'e “Hocam penaltı mıydı sizce?” filan diye sorduklarında çok sevdiğim bir cevap vermişti. “Penaltı olup olmaması hiç önemli değil, akıllı oyuncu, maçın son dakikalarında o şekilde ayağını oraya sokmayacak, Anelka hafifçe topa dokunarak bizim oyuncuyu tuzağa düşürdü.” demişti. İnsanoğlu akıllı olacak ve bu tuzaklara düşmeyecek.
Amerikan futbolunda “huddle” dedikleri oyuna başlama dizilişinde herkes bilir ki o beş on saniye içinde futbolcular birbirlerine söylemediklerini bırakmazlar. Karşı taraftaki de sinirlenip yumruk atarsa oyundan atıldığıyla kalır. Bütün amaç karşı taraftakini aciz duruma düşürmektir. İnsanoğlu akıllı olacak ve bu tuzaklara düşmeyecek. Yirmi yıldır futbol oynayan oyuncuların artık bunları biliyor olması lazım.

Sahalarda durum böylede hayatın diğer platformlarında farklı mı? Hiç farklı değil, orada da durum aynı. O ortamlarda da psikolojik savaşı kazananlar işlerini hallediyorlar.

Okullarda iyi öğrenci, düzgün öğrenci, başarılı öğrenci olanlar değil; psikolojik savaşı kazananlar herkesin konuştuğu çocuklar oluyorlar. Günümüzde politik olmak, ikiyüzlü olmak, başkalarıyla uğraşmak; doğru bir şeyler yapmaktan çok daha önemli bir hale geldi.
İş yerlerinde de durum çok farklı değil. Birileri dünyadan habersiz, aralıksız çalışırken etrafta dolaşanlar, politik olanlar, onun bunun dedikodusunu yapanlar, sigara odası kulislerini başarıyla tamamlayanlar; genelde bu savaştan galip çıkıyorlar.. Hatta ve hatta bu insanların sistem nazarında bir cazibeleri de oluyor. Tecrübeleriyle, çalışma ahlaklarıyla, bilgileriyle, tahsilleriyle vs. diğerleriyle başa çıkamayacağını anlayan insanlar, diğerlerini sistemin gözünden düşürmek için büyük bir psikolojik savaş veriyorlar. Her ortamda ikiyüzlülük,  üçyüzlülük, beşyüzlülük artık çok yaygın bir durumda. Günün çoğunu başkalarını etkilemek için kullananlar, genelde gününün çoğunu iş yaparak geçirenlerden daha başarılı oluyorlar.
Yaşananlarda bu gerçekleri doğruluyor. Örnek olarak yıllardır hakkında söylenmedik şey bırakılmayan ama her daim de başrolde olan Emre, Volkan, Sabri gibi oyuncular bu durumun bir ispatıdır.

İyi iş yapmanın değil de denileni yapmanın daha makbul olduğu günümüz iş çevrelerinde bu şahıslar, her türlü işin içinde oldukları için genelde daha başarılı oluyorlar. Emre gibi her saniye yaygara yapanlar da, Burak gibi her dokunuşta insanları aldatmaya çalışanlarda, iki ayrı taktikle de olsa sistemi etkileme konusunda çok başarılılar.


Siyasette de durum çok farklı değil. Çok yakın bir geçmişte etkileme gücü olanın, psikolojik savaşı kazananın ne kadar etkili olabileceğini hep beraber gördük.
 Diyeceksiniz ki "İyi güzel de bütün bunlar doğru ve güzel işler değil." Kesinlikle katılıyorum ama oyunun bu kaidelerle oynandığı bir ortamda, konu ne olursa olsun, ister sahada ister sokakta ister okulda ister iş ortamında psikolojik savaşı kazanamayanların başarılı olması mümkün değil. Bknz : 06 Mart 2014 tarihli Emre – Melo savaşı.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın...