Almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mayıs 2022 Pazar

Münih

Günaydın Dostlar,

Salgın henüz başlıyorken en son gittiğim yer Münih’ti. Nitekim döndükten iki gün sonra da bütün uçuşlar durdurulmuştu. O günden bugüne kadar da bir daha hiç uçağa binmemiştim.

Gezmeyi çok seven kardeşlerimin ısrarına dayanamayarak kendimi bir kere daha Münih’te buldum. Kısacık bir gezi olsa da anıları canlandırmaya yetti. Benim için Münih demek anılar demektir. Bu yazının başlığını çok büyük bir rahatlıkla “Anılar” koyabilirdim.



Babamla ilk Münih seyahatimi yapalı kırk yıldan fazla bir süre geçmiş. Bu şehirle ilgili bildiğim çoğu şeyi de babamdan öğrenmişimdir. Kırk yıldır anıları biriktirerek bugüne kadar geldik. Kalbimdeki bütün anıları çıkarıp yan yana dizsem English Garden’a bile sığmaz.

İki yıldır hiçbir yere gitmediğim için giriş çıkışlarda ne sorabilecekleri konusunda çok rahat değildim. Avrupa Birliği uyumlu aşı sertifikam da telefonum da hazırdı. Hemen belirtmek isterim ki hiçbir şey soran olmadı. Dünyadan haberim olmadığı için THY’nin artık Sabiha Gökçen’den uçmadığını da yeni öğrendim. Yurtdışı ve yurtiçi her THY uçuşu Anadolu Jet tarafından yapılıyor.

Münih’te her zaman her yere toplu taşıma ile giden insanlar olarak metro biletimizi aldığımızda şehrin en yoğun ve en merkezi beş istasyonunun üç gün boyunca tadilat çalışmaları nedeniyle kapalı olacağını öğrendik. Kırk yıldır Almanya’ya giderim ama ilk defa böyle bir şey duydum.

Allah var, Alman her türlü önlemi almış; otobüsleri, tramvayları filan ayarlamış ama yine de bana bir garip geldi. Otobüse sadece bir kere bindik. Yürümeyi seven insanlar olarak her gün averajda on yedi bin adım atmışız.

Otobüslerden ve metrolardan bahsederken maske takma durumuna da değinelim. Almanya’da maske takma zorunluluğu toplu taşıma dışında her yerde kalkmış. Sadece taşıtlarda değil, havaalanı ve istasyon gibi yerlerde de maske şartı var. Yanılmıyorsam bizde de durum böyle ama bu topraklarda “Toplu taşıma hariç her yerde kalktı.” dersen pratikte her yerde kalkmış demektir. Almanya’da trenlerde bir tane maskesiz insan görmedik. Hatta çok zengin oldukları için hepsi N95 kullanıyor.

Tadilatta olan yerler sadece metro istasyonları değil. Birçok yerde irili ufaklı çalışmalar var. Sürekli olarak karşınıza tahta perdeler çıkıyor. Şehri yeniden yapmaya karar vermişler gibi görünüyor.

Beni en çok üzen de çuval dolusu anımın olduğu Maredo et lokantasının kapanmış olması oldu. Maredo yarım asırdır o köşede hep vardı ama görülüyor ki salgının yarattığı durgunluğu atlatamamış.

Hertie mağazaları da artık yok. Rakip mağazalardan birine satmışlar ve bütün çehresi değişmiş. İki üç tren parçası aldığım bölüm de kapanıp gitmiş. Konu ne olursa olsun, yıllar sonra bir yerlere gidip de defalarca gittiğiniz mekanları bulamayınca insanın içinde bir burukluk oluyor. Hep hayatımda olan bir parametre daha kapandı gibi hissetmeye başlıyorsunuz.

Tren garındaki metro istasyonu bile kapalıydı. Gara uğrayıp trenleri seyretmeden döner miyim? Mümkün değil. Bir şeyler eksik gibi olsa da yine de kahvemizi içtik, trenleri izledik. Etrafta bir durgunluk vardı. Peron sonundaki bekleme alanındaki bütün yiyecek içecek ünitelerini kaldırmışlar. Sadece bir tane kalmış. Glüten yemesem de oradaki dönerciden bir adet döner pide almak planlarım arasındaydı ama gerçekleştiremedim.

Başka bir Münih değişmezi de Starnberg Gölü kıyısında balık yemektir. Gölü doldurmaya yetecek kadar anıyı oranın sakin ortamıyla baş başa bırakıp Herrsching’e gitmeye karar verdik. Havaalanından S8 metrosuna binip sonuna kadar giderseniz kendinizi çok güzel bir göl kıyışı kasabasında bulabilirsiniz. Münih’in Çeşme’si gibi bir yer. Merkezden metro ile elli dakika kadar sürüyor. Hava çok sıcak, göl çok soğuk olsa da birçok insan göle giriyordu. Zatürre olmamak için biz denemedik bile. Bu kasabanın göl manzaralı butik otellerinde çok rahat iki üç gün geçebilir. Çok fazla restoran ve kafe de var. Kim bilir belki bir gün.

Kısacık Münih seyahati attığımız her adımda birazcık daha azaldı ve çabucak bitti. Yaşananları dağların yeşilliğine, göllerin maviliğine ve trenlerin yorgun yüzlerine bırakarak uçağa bindiğimizde kalbimiz tepesine kadar anılarla doluydu. Hostes bile “Bu kadar çok anıyla uçağa binemezsiniz, ağırlık limiti var.” dedi.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

29 Nisan 2018 Pazar

Yedi Saatte Münih...


Günaydın dostlar…
Almanya’ya seyahat eden dostlarımızın da bildiği gibi, İstanbul’dan Münih’e uçmak, 2 saat 15 dakika kadar bir zaman alır. Hadi beş dakika da ben vereyim 2 saat 20 dakika sürsün. Durum böyleyken, yedi saat de nereden çıktı?

Yedi saat, kargaşa yaşanan bir hafta sonunda, Türk Hava Yolları marifeti ile Sabiha Gökçen’de çıktı. Havaalanı parklarının kapasitelerinin iki misli dolu olduğu, dış alanlarda bile bir milim park yeri olmayan bir günde, zaten işin şekli belli olmuştu. Park görevlisinin “Ağabey dön dur, eninde sonunda bir yer bulursun” önerisi de işe yaramayınca, arabayı da yanımda götürmeye karar vermiştim ki, birden aklıma arabayı İç Hatlar VIP’ye bırakmak geldi.
 
Oradaki görevlinin, “Ağabey burası İç Hatlar için” demesine hiç kulak aldırmadan bir nevi zorla verdim arabayı. Verdim de, oradan Dış Hatlar Terminali’ne yürümek, nereden baksanız 40 dakika alır. Tam “Ne yapsam?” diye kendi kendime sorarken, bir anda THY’nin minibüsü geldi. Haklısınız, öyle bir “pazar yeri” ortamında biraz ballı bir durum oldu.
Araba verildi, bavul verildi, pasaporttan geçildi, uçak tam zamanında yolcu almaya başladı, zamanında körükten ayrıldı, zamanında pistin başına vardı, zamanında da gaza bastı. Bastı basmasına ama pistin üçte birinden biraz fazlasını gitmişken, bir anda frenlere asıldı. Her şey ön tarafa doğru uçtu ve uçak pistin ortasında bir yerlerde durdu.

Çok fazla seyahat eden biri olarak, inerken uçağın son anda geri kalkması durumunu birkaç kere yaşamıştım ama kalkış esnasında, yolun yarısını gitmişken frenlere asılma durumunu ilk defa yaşadım.

Uçak pistin ortasında durdu kaldı. Bu gibi anlarda, insanın aklına “İnşallah başka inen uçak yoktur” düşüncesi geliyor. Belki de vardı da, inmeden geri yükseldi. Bir müddet sonra kaptan pilot konuştu ve “Tam kalkış esnasında sol motorumuz arıza gösterdi,  biz de kalkıştan vazgeçtik” şeklinde bir açıklama yaptı. Kafamda deli düşünceler. Motor mu bozuk, motoru bozuk gösteren gösterge mi bozuk, hangisi acaba? Belki de bizim pilot amcanın kafası bozuk…

Sonunda uçak pistten çıktı ve ters yönden kalktığı noktaya geri gitti. Açık alanda bir yerde park etti. Bozuk motorla THY Erdek uçağını kaldırmayan pilota teşekkür mü etmeliyiz yoksa yaşanan sorun için endişe mi etmeliyiz bilemedik. Bu gibi durumlarda, insan ne hissetmesi gerektiğini gerçekten bilemiyor.

Motor sorunu yarım saat sonra da ortaya çıkabilirdi ve tek motorla gitmek daha sıkıcı bir duruma yol açabilirdi. Hayat biraz da tesadüflere bağlı galiba…
İkinci bir açıklama geldi; “Gösterge bozukmuş, değiştirdik, şimdi motorları çalıştırıp bir deneme yapacağız, sonra da gideceğiz” denildi. Bir müddet bekledik; ne deneme yapıldı, ne de motorlar çalıştı.  

Bizim sevimli, tombiş kaptan amca bu sefer de, “Vallahi götümüz yemedi, biz Türk Hava Yolları’nda güvenliğe çok önem veriyoruz, sizi başka bir uçakla yollayacağız” şeklinde, yeni bir açıklama yaptı. Kelimeler tam olarak böyle olmasa da, mesaj buydu…

Otobüsler geldi, binaya geri gidildi. Bu arada, Burger King’in bize beleş yemek vereceğini de söylemeyi ihmâl etmediler. Boş verin Burger King’i, bu saatte artık ancak şarap içilir. İçelim şarabı ama ne zaman uçak bulabilecekleri de belli değil.

Demokrasilerde her zaman bir çare bulunur. “Havaalanındaki ekranları takip edin, biz uçak bulunca oraya yazacağız” açıklamasıyla kapıdan ayrıldık. Yarım saat kadar sonra da, uçağın 3 saat, 45 dakika gecikmeli olarak kalkacağı bilgisi ekranlarda görünmeye başladı. Zaten uçuştan 3 saat önce de gitmiştim, toplamımız 6 saat, 45 dakika oldu.
Gerçi erken gittiğim iyi olmuş, yoksa arabayı bırakacak yer bulamazdım.

3 saat, 45 dakika bekle, 2 saat, 25 dakika uç, 45 dakika da aralarda indi, bindiyi topladığınız zaman tam 7 saat etti. 3 saat erken gitmeyi ve 1 saat de Almanya’da havaalanından çıkmayı saymıyorum bile.
Uçak bu kadar geç gidince, aynı beklemeyi Almanya’da bu uçak ile Sabiha Gökçen’e dönecek yolcular da yaşadı. Onlara da Burger King verdiler mi bilmiyorum ama onlar için çok sıkıcı olduğu kesin.

Uçak, Orta Doğu Ülkeleri’ne mensup vatandaşlarla dolu idi. Yaşlı bir amcanın, “Bu aynı uçak, ismini mi değiştirdiniz?” sorusu da günün esprisi olarak kaldı. Ne yalan söyleyeyim, yeni uçağın ismine ben de baktım; “Kars” yazıyordu… Hatta bırakın yeni uçağı, perşembe günü döndüğüm uçağın ismine bile baktım. Erdek uçağı geldiyse; tamir edilmiştir, her türlü testleri yapılmıştır ama insan yine de bir bakıyor…
Sen, evde Almanya’ya 2,5 saatte uçmayı planlarsın ama senin haberin olmadan kader 7 saatlik bir plan yapar. Boşuna dememişler, “Kul kurar kader gülermiş”…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

13 Eylül 2016 Salı

Sonunda Ben de Milli Oldum...

Günaydın dostlar…

Geçen gün yazdığım Almanlar konusu ve ondan önceki günlerde başıma gelenler, beni “Allah bilir Almanlar zehirlenmiyordur da.” diye düşünmeye itti. Bugüne kadar etrafımda birçok zehirlenen arkadaşım olmuştu ama ben hiç zehirlenmemiştim. Geçen hafta içinde zehirlenerek, bu eksikliğimi de giderip milli oldum.
Almanların zehirlenmediğini düşünüyorum zira minicik bir kasabada, tren istasyonunun yanında döner satan Türklere ait bir büfenin çok sıkı bir şekilde denetlendiğine şahit olmuştum. Sonrada kendi kendime “Ulan burası bile bu kadar denetleniyorsa, bu adamlar büyük şehirlerde kuş bile uçurtmuyorlardır.” diye düşünmüştüm…


Siz ne zannetmiştiniz? Yoksa Fatih Terim’in Arda Turan’ın yerine beni milli takıma davet ettiğini mi düşündünüz? Çok komiksiniz dostlar. Bu kadar genç oyuncu dururken, beni ne yapsın milli takımda?

Yay Burcu olduğum için seyahat etmeyi ve dışarlarda yemek yemeyi severim ama bilmediğim restoranlara da gitmem. Alıştığım ve mutlu olduğum bir restoranı kolay kolay değiştirmem. Her bulduğum restorana saldırsaydım veya da hadi orayı da deneyelim, burayı da deneyelim yaklaşımı içinde olsaydım, eminim bu kadar beklemeye gerek kalmadan çok daha önce zehirlenirdim.

Babamın bana tavsiyelerinden bir tanesi de, bilmediğim restoranlarda yemek yememe konusuydu. “Hele hele balık ve eti bilmediğin yerlerde kesinlikle yeme.” derdi.

Bu olayı yaşarken arkadaşımın biri, “Zehirlendiğini nereden anladın?” diye sordu. Cevabı gerçekten de çok basit. Google’a girdim ve “Zehirlenme belirtileri nelerdir?” yazdım. Halsizlik, baş ağrısı, mide krampları, iştahsızlık gibi birçok belirti sıralandı. Ateş hariç geri kalan bütün belirtilerin bende olduğunu da görünce, “Ben zehirlenmiş olabilirim.” diye düşünmeye başladım.

Sağ olsunlar Ayşın ve İbrahim de dünyanın öbür ucundan bu durumu teyit ettiler. “Tamam, zehirlendim.” diyorsun ama bu konudaki diğer ana hastalıkların da belirtileri zehirlenme olayından çok da farklı değil. Yine de insanın içinde bir huzursuzluk oluyor. Ateşim de olsa belki Acil Servise giderdim ama ateş durumu olmayınca gitmedim.
2 gün boyunca aklınıza gelen her türlü sorunu yaşayıp bir gram yemek yiyemedim. Ailemizin çakma doktoru Ayşın da, “Boş ver yeme, 48 saat aç dur, sadece su iç.” deyip durdu. Yemek yememek sorun değil de, yıllardır besleyip büyüttüğüm göbeğim küçülecek diye çok korktum.

Her şeyin ağırlığı yaşandıktan sonra anlaşılıyor. Bu olayı yaşadıktan sonra ben de anladım ki, bu güne kadar, ben bu zehirlenme olayını çok da ciddiye almamışım. Etrafımdaki insanlar, “Ben zehirlendim.” dediği zaman, basit mide sorunları gibi düşünüyordum ama gördüm ki çok daha kapsamlı bir olay.

Zehirlenince insanın bütün sistemi çöküyor. Neredeyse 2 gün boyunca, yataktan kalkıp koltuğa yattım, koltuktan kalkıp yatağa yattım. İnsan bazen, “Kolumu kaldıracak hâlim yok.” der ya, bende de işte tam öyle bir durum vardı. Zehirlenme olayı bütün her şeyimi etkiledi. Kafam bile çalışmamaya başladı…

Tabi ki bu olayla beraber “Acaba ne yedim de oldu?” sorusu gündeme gelmeye başlıyor. Açıkçası ben neden kaynaklandığını bulamadım ve kabahati yemeğin yanında gelen salataya buldum. Bu tip sorunlar genelde yeşil bitkilerin doğru dürüst yıkanmasından kaynaklanıyor. Yeşil salatayı ben evde kendim yıkadığım zaman çok iyi yıkıyorum ama dışarılarda ne kadar iyi yıkanıyor Allah bilir.
Defalarca, zehirlenme ihtimalin yüksek olan ülkelere git, hiçbir şey olmasın sonra tut İstanbul’un göbeğinde zehirlen. Bu gibi durumlarda ne denir? “Olacağı varmış herhalde” mi demeliyim yoksa “Kaderden kaçılmıyor.” demek daha mı doğru olur…

Belki de en doğru yorum, “Bilmediğiniz yerlerde, bilmediğiniz şeyleri yemeyin yoksa Emin gibi zehirlenirsiniz.” cümlesinde gizlidir…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

10 Eylül 2016 Cumartesi

Almanlar Bizi Çok Kıskanıyor...

Günaydın dostlar…

Son iki gündür gece gündüz kesilen elektrikler, bana bir kere daha Almanların bizi ne kadar çok kıskandığını hatırlattı. Düşünüyorum da, aslında Amerikalılar da kıskanıyordur. 17 seneye yakın bir süre Michigan’da yaşadım ama bir kere bile elektriklerin kesildiğini görmedim.
Kış aylarında -30 dereceye kadar düşebilen hava sıcaklıkları bir kere bile elektriklerin veya suların kesilmesine neden olamadı. Hatta 1,5 metre biriken karlar bile su borularını patlatamadı. Şanssız millet bunlar, bu zevkleri yaşayamıyorlar.


Sisteme bakım yapılır, elektrikler kesilir; şimşek çakar, elektrikler kesilir; kediler trafolara girer, elektrikler kesilir; komşular kızar doğalgazı keser, elektrikler kesilir. Almanların biraz bu bakım işine önem vermeleri gerekiyor. Hiç elektrikler kesilmediğine göre, demek ki hiç de bakım yapmıyorlar.

Bizde olsa, değerli belediye başkanlarımız çıkar, “Tarihte görülmemiş miktarda kar yağdı, o yüzden elektrik ve su sistemimiz çöktü.” diye açıklama yaparlardı. Belediye demişken; çok amaçlı kullanımı olan altgeçitlerimizi de kıskanmamaları mümkün değil. Güneşli günlerde altgeçit, yağmurlu günlerde de kapalı yüzme havuzu olarak kullanabileceğiniz karma yapılarımızı kıskanmaktan geberiyorlar.

Biz her akşam televizyon başında aziz şehitlerimizin haberleri ile kahrolurken, onlar böyle bir acıyı belki de hiç yaşamadan hayatlarını tamamlıyorlar. Averaj bir Alman ömrü boyunca televizyonda kaç kere şehit haberi izliyordur? Belki 0, belki de 1-2. Minik yavruların gözyaşları içinde kaybolup gitmenin çaresizliğini bilemez onlar. 20 yaşındaki çocukların tabutları yan yana dizilmişken, kendini çok lüzumsuz hissetmenin ağırlığını taşıyamaz onlar.
Kocaman otoyollarda son sürat basıp gidiyorlar ama bir kaza yapmayı bile beceremiyorlar. Kaza yapmayalım diye herkes pür dikkat araba kullanıyor. Rahat ol kardeşim, bir eline sigaranı al, öbür elinle telefonunu tut, diğer elinle de direksiyonu idare edersin. Müziğin ritmine göre gaza da bastın mı, senden havalısı yoktur bu dünyada. Trafik kazası mı? Olacak o kadar ama… Her güzelin bir kusuru var. Bu kadar havalı araba kullanıp, herkesi kendine hayran bırakmak için, tabi ki birazcık da riske girmek gerekiyor. Bu konuda bir gram hava atmayı beceremeyen Alman bizi kıskanmasın da kimi kıskansın? Almanlar daha fazla üzülmesin diye, trafik kazalarında dünya lideri olduğumuzdan filan hiç bahsetmiyorum. Yazık onları da çok ezmeyelim.
Ben her gün çöken çatıların, devrilen vinçlerin, yıkılan duvarların, uçan reklam panolarının, kayan toprakların, sel basan mahallelerin, haberleri ile uyanırken, Almanlar konuyu bile anlamıyor. Adamların hayatında bir gram heyecan yok. Telefon direği devrildi diyorsun adam “Niye?” diyor. Niye denir mi kardeşim. Direk bu, yan da yatabilir, isterse de tamamen devrilir. CCI’da çalışırken bahçeden toprak numunesi almaya çalışan insanların neden bütün binayı elektriksiz bıraktıklarını Avrupalılara anlatmak biraz zor olmuştu. Adam müneccim mi? Nereden bilsin binaya gelen ana kabloların oradan geçtiğini…

Her konuda olduğu gibi, inşaat konusunda da Almanya bizden çok geride kalmış durumda. Hangi şehre giderseniz gidin, uçakla inerken yeşil alanlar ve bu alanların içindeki masal evlerden başka bir şey göremiyorsunuz. Her yer tek katlı, benim oyuncak trenin evlerine benzeyen evlerle dolu. Oyuncak şehir mi, gerçek şehir mi belli değil. Gidip de bir Allah’ın kulu da o evlerin ortasına şöyle güzel 8-10 katlı beton bir bina dikemiyor. Bu Almanlar beton dökmenin ileri gitmişliğin bir sembolü olduğunu anlamıyorlar mı?

Almanya’da çok yağmur yağıyormuş, o yüzden de her taraf yemyeşilmiş. Külliyen yalan. Bir kere çok yağmur yağsaydı, yollardan aşağıya doğru çamurlu sular akardı. Defalarca Almanya’ya gittim, hiç böyle bir şey görmedim. Zavallı Alman çocukları, kaldırımın kenarından akan sularda bir şeyler yüzdürmenin zevkini hiçbir zaman bilemeyecekler.

Son istatistiklere göre, son zamanlarda ülkemizde neredeyse her gün bir kadın cinayeti işleniyormuş. Bunların çok büyük bir çoğunluğu da en yakınındakiler tarafından işleniyor. Bir Alman akşam televizyonun karşısına oturduğu zaman her seferinde bir kadın cinayeti haberi izleyebiliyor mudur? Hiç zannetmiyorum. Muhtemelen her gün yolda, sokakta, otobüste, trende, vapurda, kalabalık her alanda taciz edilmenin ne demek olduğunu da bilmiyorlardır. Her gün böyle bir dramı yaşayamayan halkların, bizleri kıskanmak en büyük haklarıdır.

Allah bilir Almanlar her gün bir terör olayı da yaşamıyordur. Böyle bir riskle sokağa çıkmanın ne demek olduğunu da anlayamazlar. Dedim ya, hayatları çok monoton. Onlar orada her gün aynı saatte, aynı trendeki, aynı koltuğuna otururken, biz burada “Tren toptan patlar mı acaba?” derdindeyiz. Hayatıyla kumar oynamayı beceremeyen Almanlar, o yüzden buradaki renkli hayatı çok seviyorlar.
Bu sabah son olarak da her zamanki gibi trenlerden bahsetmek istiyorum. Almanların hiç aksamayan, bir dakika bile şaşmayan tren seferleri de çok can sıkıcı. Bütün ülkeyi demiryolları ile örmüşler. Hayatlarında hiçbir beklenti yok. Zaten her şey yapılmış bitmiş. Ama Emin için hayat öyle mi? Zavallı Emin halen her gün balkonundan bakıp Marmaray Projesi’nde bir ilerleme göreceğini ümit ediyor. Bir ilerleme göremese bile en azından Emin’in bir hedefi var…

Bir dönemler bir iş yaptığımız bir Alman bana, “Bu ülkede hiç kimsenin acelesi yok, bu duruma bayılıyorum.” demişti. Ben de ne cevap vereceğimi bilememiştim. Adam iyi bir şey mi söyledi, kötü bir şey mi söyledi, belli değildi. Sanki iyi bir şey söylüyormuş kalıbı altında, rahatlığımızı bize sokuşturmuştu.
Bunlar bu sabah aklıma gelen birkaç konu. Oturup biraz daha düşünsek daha neler bulabiliriz. Kim bilir, belki de kıskandıkları bunları hiçbir değil de, dünya çapında meşhur futbolcularımızdır. Siz söyleyin dostlar; bütün bu bilgilerin ışığı altında, Almanlar bizi kıskanmak da haksız mı?

 Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

26 Eylül 2015 Cumartesi

Zap Suyu'nda Köprü Yok...

Günaydın dostlar.

Bütün çocukluğumuz Zap Suyunu karşıdan karşıya geçemedikleri için okula gidemeyen çocukların görüntülerini izlemekle geçti.  Zap Suyu, bu konuda sembol olmakla beraber, Doğu Anadolu’nun birçok yerinde de durum çok daha farklı değildi.
Zor iklim koşulları ve diğer yetersizlikler nedeniyle okula gidemeyen çocukların görüntüleri yıllarca bir mukayese tablosu olarak kullanıldı. Günümüzde de değişen çok fazla bir şey yok. Bir takım iyileşmeler sağlanmış olsa bile halen birçok yerde okula gidemeyen veya çok zor şartlar altında okula yürüyen çocuklar var. Gelip de çocukları kapısının önünden alan servis minibüsleri, bırakın gerçek hayatı rüyalarda bile yoklar.


Bugünün Türkiye’sinde bu görüntülerin halen geçerli olması da hepimiz için ayrı bir ayıptır. Fakir ülkelerin en büyük gerçeklerinden biri olan “gelir dağılımı uçurumu” bu durumun en büyük nedenlerinden biridir. Bu derin konuyu şimdilik bir yana bırakalım da, okuma, öğrenme konusuna gelelim.

Küçüklüğümde, her çocuğun okula gitmek istediğini ama imkânları olmadığı için gidemediğini düşünürdüm ama yıllar geçtikçe bu durumun tam olarak da böyle olmadığını öğrendim. Okul hasretiyle yanıp tutuşan çocuklar olduğu kadar, hiç okula gitmek istemeyen çocuklar da var.

Bu konudaki en büyük şokumu da Almanya’da gurbetçi çocuklarla sohbet ederken yaşamıştım. Şimdiki yıllarda pek yapamıyorum ama eskiden sık sık Almanya’ya giderdim. En keyifli anlarım da orada doğmuş büyümüş Anadolu çocukları ile sohbet ettiğim zamanlardı. Tamam, kabul ediyorum; bir de şarabımı veya kahvemi içerken trenleri seyrettiğim zamanlar var.
Bugünkü durumu bilmiyorum ama o zamanlar bizim çocukların en büyük uğrak yerlerinden biri, Münih’teki Karlsplatz meydanındaki McDonalds’dı. Bir şekilde sohbet açıldığı zaman, onların %75 Türkçe, %25 Almanca sohbetlerine bayılırdım. İşin komik tarafı, eğer bir kelimeyi biri Almanca söylüyorsa, diğer hepsi de Almanca söylüyordu. Sanki bir yerlerde, birileri hangi kelimelerin Almanca, hangi kelimelerin Türkçe konuşulacağına karar vermiş gibi bir durum vardı.

Çocuklarla birçok konuda sohbet eder güler eğlenirdik ama bir gün benim bir sorum karşısın da, hemen hemen hiçbirinin okula gitmediğini öğrendim. “Siz bu saatte neden okulda değilsiniz?” diye sorduğumda, acı gerçek ortaya çıktı. O gün orada benimle sohbet eden iki tür çocuk vardı. Bazıları okulu tamamen bırakmış, bazıları da o gün okulu asmış.
Sonraki yıllarda da durum pek farklı değildi. Çeşitli ortamlarda sohbet ettiğim lise çağındaki gençlerin en az yarısı okula gitmiyordu. Ben mi hep okula gitmeyenlere rastlıyordum, yoksa Almanya’nın bizim çocuklar için gerçeği bu mudur; onu da bilmiyorum. Okulda çok başarılı olan genç sayısı çok azdı.

“Neden okula gitmediklerini” sorduğumda da, “Ağabey ben okulda çok sıkılıyorum” diye cevap veriyorlardı. Bir iki çocuk okulda kendilerine kötü davranıldığından filan söz etti ama çoğu “okul sıkıcı” diyordu. Okulun sıkıcı olduğu kesin. Allah var; ben de ortaokul lise yıllarında okula gitmeyi çok sevmezdim ama Almanya’da doğup, büyümüş ve her türlü imkânı olan çocukların okula gitmek istemeyişine de yine de çok şaşırmıştım.

Etrafınıza baktığınız zaman da, sürekli olarak Almanya’da yetişmiş futbolcuları görüyorsunuz. Eminim çok vardır ama ben hiç Almanya’da yetişmiş dünya çapında profesör veya bilim adamı duymadım. Almanya birinci liginde futbol oynayabilmek de hiç kolay bir iş değil. O da yılların emeğini ve özverisini gerektiriyor ama nedense o tip işleri daha çok seviyoruz. Babamın deyimiyle, “Bizler aylak işlere meraklı bir milletizdir.”.

Beynimizi yormak, bedenimizi yormaktan daha zor geliyor bize. Zaten okumayı ve öğrenmeyi sevmeyen bir millet olduğumuz için, okula gitmek canımızı sıkıyor ve boş işler yapıyormuşuz gibi bir hisse kapılıyoruz. Bütün ömrünü Almanya’da geçirmiş arkadaşlarımın yanında ukalalık yapmak istemiyorum ama benim tecrübem hep okulu terk etmiş çocuklarla doluydu.
Almanya’da doğan çocuklarımızın ne kadarının lise, ne kadarının da üniversite bitirdiğini de ayrıca merak ediyorum. Tabi ki, benim karşıma her zaman bu tip çocukların çıkıyor olmasının nedeni de, diğerlerinin okulda olması da olabilir.

Doğunun hırçın akan sularının üzerinde olmayan köprüler bugün dahi hayatımızın acı bir gerçeği ama imkân bulduğu halde okula gitmek istemeyen çocuklar da hayatımızın başka bir acı gerçeği.
Herkes, her türlü imkânını sonuna kadar zorlayarak okula gitmeli ve kendini geliştirmeli. Okul derken tek tip eğitim kurumlarını kastetmiyorum. Kendinizi geliştirip, bir şeyler öğrenebileceğiniz her enstitü benim için bir okuldur…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

12 Aralık 2014 Cuma

Tren Garında Kahve Keyfi

Günaydın Dostlar,

Aslında kahve içmeyi çok da sevmem ama trenlere olan düşkünlüğümü herkes bilir. Babamın 1964 yılında Almanya’dan getirdiği oyuncak trenim halen durur. Artık o eski halinden eser olmasa da yine de ilk gün alınan parçalar da elli yıldır benimledir.

Ankara’da tren garına tek başıma gitmek zor işti ama İstanbul’a geldiğimizde, dayımların evinin istasyona çok yakın olmasından dolayı istasyona yürüyüp trenleri seyretmişliğim vardır.
 
Ne kadar büyüseniz de eski alışkanlıklar, eski tutkular kolay kolay değişmiyor. Halen trenleri çok severim ve tren deyince benim aklıma gelen ilk yer Almanya’dır. Almanya’nın birçok şehrini gördüm (Berlin’i, Düsseldorf’u, Sttutgart’ı da severim) ama benim için Münih’in yeri bambaşkadır.
Münih’te birçok yeri babamın sayesinde öğrenmiş olsam da bugün artık ben de sağını solunu iyi bilirim. Oradaki otelimizin tren istasyonunun dibinde olması da başka bir güzel tesadüftür. Babam da trenleri çok severdi. Hiç oyuncak treni olmamış, büyüdüğü şehirde hiç tren olmamış birinin trenleri sevmesi de ayrı bir ilginç konudur. Evet, kesinlikle soya çekim diye bir şey var.

Eskiden Münih’e gezmek ve arkadaşlarımı görmek için de giderdim ama son yıllardaki gidişlerimin hepsi iş için olmuştu. Bütün gün süren toplantılar akşamüstü saat 17.00 gibi biterdi ve ondan sonra yemek buluşmasına kadar bir iki saat ara verilirdi. Bazen de yemek filan yoktu ne isterseniz onu yapardınız. Bu saat diliminde gidip zaman geçirdiğim bana iyi gelen yer Münih Tren İstasyonu'dur. Aynı atasözünde de söylendiği gibi gidip yarım saat filan trenlere bakardım.

Aynı atasözünde de söylendiği gibi gidip yarım saat filan trenlere bakardım. Günün bütün yorgunluğu gider. Gelen giden trenler, koşuşan kalabalık her akşam aynı senaryolar tekrar tekrar oynanır. Peronları hafif yukarıdan gören bir noktadaki sadece üç tane masası bulunan kahve dükkânına oturup, sütlü kahvemi alıp trenleri seyretmeye bayılırım. Düşündüm de ben orada otururken hava genelde hep soğuktur. Demek ki ben Münih’e hep kışın gidiyorum. Çok sıcak bir havada orada oturduğumu hiç hatırlamıyorum.
Bazen de kalkan trenlerin nereye gittiklerini düşünürüm. Bilhassa uzak şehirlere giden trenler daha çok dikkatimi çeker. Geçeceği şehirleri, içlerinde kimlerin olduğunu ve kime gittiklerini düşünürüm. Gerçi Almanya yaşamının hiçbir heyecanlı tarafı yoktur ama ben yine de düşünürüm. Böyle bir ortamda da insan kendini birilerini yolcu etmeye gelmiş filan gibi hissediyor.
Nasıl heyecan olsun? Adam alıyor sezonluk biletini; her sabah her akşam aynı vagonda aynı koltuğa oturup, gidip geliyor. Akşam dönüşlerinde, koltuklarına oturup kırmızı şaraplarını içerken kitap okuyarak seyahat etmeleri her zaman benim de canımı istetmiştir. "Adamların keyfe bak, bir de bizdeki kapıların zor kapandığı trenlere bak." diye de sık sık düşünürdüm.

Başta da belirttiğim gibi çok fazla kahve sevmem ama soğuk havada tren garında o kahve süper gider. Metrodan inip trenlere koşanları, son anda binenleri veya binemeyenleri görmek çok keyiflidir. İş dağılımı yoğun bir kalabalık vardır ama bir saat sonra ortalarda kimse kalmaz ve istasyon tenhalaşır. Herkes evine gitmiştir. Benim de zaten her gittiğimde o küçücük üç masalı kahveci dükkânında yer bulabilmemin en büyük nedeni, o saatlerde ortalarda benden başka boş adam olmamasıdır.

Aynen havaalanları gibi tren istasyonlarının da kendine özgü bir havası vardır. Orası başka bir dünyadır. Orada her bir duygu trenlerle gelir, trenlerle gider. Giden belki sevgilidir, belki de bir fırsattır. Yıllar önce Münih’ten, İstanbul’a da tren vardı ve akşamları kalkardı. Kaç günde ülkeye ulaşırdı bilmiyorum ama İstanbul Treni'nin kalkışı ayrı bir görüntüydü. Bir anda etraf çakma Haydarpaşa’ya dönerdi.
Trenler gitti, etraf tenhalaştı, Emin’in de kahvesi bitti. Saatler ilerledikçe de trenler seyrekleşir. Artık kalkıp otele geri dönme zamanıdır. Allahtan yün donumu giymişim yoksa bu soğukta oturulmaz o demir sandalyelerin üzerinde.

Bir gün bizim de Almanya’daki gibi trenlerimiz olması umuduyla hepinize güzel bir gün diliyorum.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

1 Mayıs 2014 Perşembe

Amerika'da Hayat Biraz Daha Farklı...

Günaydın dostlar...

Son günlerde yaşanan Almanya ve Amerika tartışmaları ister, istemez beni de Amerika’da ki hayatın inceliklerini düşünmeye zorladı. Bugün herkes yazmış, Alman cumhurbaşkanının eşini aldatması, Alman vatandaşlarının hiç umurunda olmamış, bizde olsa kıyametler koparmış.

İlk olarak, bizde kıyametler kopar mıydı, ondan çok emin değilim. Bence kıyametin şiddeti, bu işi kimin yaptığına göre değişirdi. Meltem de olabilirdi, tufan da. İkinci olarak da, Amerika’da da Bill Clinton – Monica Lewinsky olayı yaşandığında, bu olay kimsenin öncelik sırasında ilk üçe giremedi. “Helal olsun babaya, bulmuş genç kızı kaçırmayacak tabi ki fırsatı” diyenlerin sayısı da hiç az değildi.

Amerika’da milletin namusu veya cinsel hayatı gerçekten kimseyi fazla ilgilendirmez. Bizim gibi ülkelerde de, her zaman yanlış nedenlerden dolayı ilgilendirir. Namus konusu gündeme geldiğinde, yapmadığı kalmayan insanlar bir anda mahalle bekçiliğine soyunur.
Bambaşka hayatları, bambaşka şartları ve kültürleri bu şekilde birbirine mukayese etmek, çok doğru bir iş mi, ondan da emin değilim. Bunların hepsi, toplam bir paket oluşturuyor. O paketlerin içinden cımbızla bir parametreyi çekip, mukayese yaparak bir takım sonuçlara varmak bizi doğru noktalara getirmez.

Irkçılık yüzünden spor kulübünün başkanına, "Seni artık bu camiada istemiyoruz" demişler. Muhtemelen de, "Sen kulübünü de sat toptan git" diyecekler. Bizde olsa böyle olmazmış. Irkçılık dünyanın neresinde olursa olsun korkunç bir konu bunun tartışılacak bir yanı olmadığı kesin.

Amerika’da, ırkçılık uzun bir geçmişi olan ve bugün de halen gündemde olan hassas ve ciddi bir konudur. Ben, bizdeki ne yaptığını bilmez birkaç futbol seyircisinin aptalca eylemlerini ırkçılık olarak yorumlamıyorum (onlar takımları adına bir şeyler yaptıklarını zanneden zavallılar) ve Türkiye’de, Amerika boyutlarında bir ırkçılığın olmadığını düşünüyorum.

Amerika’da gizli ve aleni ırkçılık halen devam etmektedir. Amerikalılar bu konularda öyle hassastırlar ki, hiçbir şeyi Kuzey – Güney diye bölmezler. Spor grupları, ligleri de, şirket yapıları da, her zaman doğu, batı diye bölünür. Tarihte yaşanmış bölünmüşlüklere benzer bir yapı ortaya çıkarmama konusunda çok hassas davranırlar.

Bizde de silah merakı vardır, Amerikalılarda da ama onların silah olayına bakışı çok farklıdır. Ben, bir arkadaşımın evine gitmiştim ve garajında ve evin bodurumun da depoladığı silahları görünce çok şaşırmıştım. Evde bir cephanelik vardı. Birçok otomatik silah ve bunlara ait mühimmatla doldurmuştu evi. Nedenini sorduğumda, “Günün birinde zenciler ile çıkacak olan iç savaşa hazırlanıyorum” demişti. Daha sonraki yıllarda, bu tip birçok insan olduğuna şahit oldum. Ayrıca bunlar normal her gün bir arada olduğumuz insanlardı.

Amerikalıların birçoğu silahlara meraklıdır. Irkçılık bu merakın içinde küçük bir parametre olarak görülebilir. Adam öldürmeyi denemek isteyen ve de adam nasıl ölüyor diye merak eden de çoktur. Adam yığmış eve bir cephanelik ama kullanamıyor. Bu tiplerin bazıları alıyorlar silahlarını yanlarına adam öldürebilecekleri yerlere gidiyorlar. Suriye gibi, Libya gibi, Irak gibi, iç savaş olan, yönetime karşı savaşan güçlerin yanına gidip, silahlarını deneme, adam öldürme şansı buluyorlar. Sağa, sola gidip 50 kişiyi tarayanlarda genelde bu profillerden çıkıyorlar.

Amerikalılar çok bireysel yaşarlar. Bizdeki gibi grup halinde yaşama durumu orada hiç yoktur. Örnek olarak, bir milletvekili partisi ne düşünürse düşünsün, işine gelmeyen ve de seçim bölgesine yararlı olmayacak bir oylamada “evet” oyu atmayabilir. Birçok milletvekili ve senatörde oylarını çoğunluğun ne istediğine göre atarlar. O nedenle de, Amerika’da kulis faaliyetleri belki de hiçbir ülkede olmadığı kadar önemlidir.

Türkiye, Amerika, Almanya birbirlerine mukayese edilemeyecek kadar farklı toplumlar. Refah düzeyleri, eğitim durumları, kültürleri, geçmişleri, beklentileri, yaşamları çok farklı ülkeler.

Biz at, avrat, silah deriz, Amerikalı, baseball, hot dogs,  apple pie and Chevrolet der…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...