Futbolcular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Futbolcular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ekim 2016 Cumartesi

Farklı Bir Yaşam

Günaydın Dostlar,

Bazı hayatlar ve yaşam şekilleri diğerlerinden çok farklıdır. Örnek olarak çok fazla gitmemiş olmama rağmen, her zaman sirk çalışanlarının bambaşka bir hayatları olduğunu düşünmüşümdür. Sirkte çalışmak bir meslek değil bir yaşam şeklidir.
Sirk hayatında başarılı olabilmek için o hayatın içine doğmanın şart olduğunu düşünüyorum. Muhakkak ki istisnalar vardır ama eminim ki sonradan bu hayata dâhil olup da başarılı olanların sayısı yok denecek kadar azdır.


Sirklerdeki hayvanların nasıl eğitildiği konusunu bu sabahlık bir kenara bırakalım. O konu başka bir sabahın yazısı ama hepimizin bildiği gibi sirkler sürekli bir arada olmayı gerektiren farklı bir yaşam şeklidir. O sistemin içinde yaşarlar, yatarlar, kalkarlar ve çalışırlar. Hem de çok çalışırlar. Siz hiç saat 5.00 olduğunda evine giden sirk cambazı gördünüz mü? Sirk yıldızlarının birçoğu da karavan yaşamının içine doğmuş, kendinden öncekileri görerek ve onlarla çalışarak yıldız olmuş kişilerdir. Bu yıldızları normal okullarda yetiştiremezsiniz. Havada uçmayı öğretsen bile sirk yaşamının ruhunu kalplerine sokamazsınız.

Sirk yaşamı toplam bir pakettir. Fiziksel zorluklarıyla, koloni yaşamıyla, yollarda geçen bir ömürle verilen bir yaşama savaşı. Az da olsa ölüm tehlikesi bile vardır. İşin hem ticari yönünü hem de gösteri yönünü iyi idare edebilmeyi gerektirir. Her akşam binerce insanı bir çadırın içinde toplayıp onlara memnun kalabilecekleri bir gösteri sunabilmek her babayiğidin harcı değildir.

Benzer bir durumun futbolcular için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Üniversiteye giderek futbolcu olamazsın. Evet, Allah vergisi bir kabiliyetin olması gerekiyor ama tek başına bu da yeterli değil. Küçük yaşlardan beri bu ortamın içinde büyüye büyüye yıldız oluyorlar.

Ben koltuğumda yün donumu giymiş otururken onlar kısa şortla, buz gibi bir yağmur altında yerlere düşüp kalkıyorlar. Buz gibi su birikintilerinin içine düşüyorlar. Dizlerinden kan akarken, kafalarında beş dikiş varken futbol oynamaya çalışıyorlar. Yıllarca bu hayata alışmışlar. Küçüklükten beri çamurlu suların içine düşüp, sonra yeniden kalkıp koşmanın bu hayatın bir parçası olduğunu öğrenmişler.

Kamplara girip günlerce ailenden uzak kalmak veya deplasman seyahatlerine gitmek birçoğumuzun hiç bilemeyeceği bir hayattır. Herkes uyumaya hazırlanırken, soğuk bir cuma akşamında çoluğu çocuğu bırakıp, kampa gitmek kolay bir duygu değildir. Çocuklar okul gezisine gitse insanlar askere gider gibi uğurluyorlar.
Bu gibi çocukluktan başlayan ve o oluşumun içine doğmak gerektiren konulardan en önemlisinin de askerlik olduğunu düşünüyorum. Bazı çocuklar asker olmak için doğmuştur ve askerliğin gerektirdiği ruh halini, azmi ve cesareti içlerinde barındırırlar. Asker Üniversitesinden mezun olarak asker olunamayacağı görüşündeyim. Evet, askerlik de bir meslektir ama bambaşka bir ruh hali ve yaşam tarzıdır.

Askerlik derken benim gibi kısa dönem askerlik yapmış insanları kastetmiyorum. Bu işi gerçekten yapan ve askerliği yaşayan insanlar için söylüyorum. Kışlasıyla, eğitimiyle, lojmanlarıyla, yaşam tarzıyla, tayinleriyle, ast üst ilişkileriyle, orduevleriyle; askerlik bambaşka bir yaşam tarzıdır.

Allah korusun, çalıştığımız iş ortamında bir arkadaşımızı kaybetsek haftalarca kendimize gelemiyoruz. Kimsenin canı iş yapmak istemiyor. Ama askerlik öylemi?  Bugün arkadaşını kaybeden kahraman er, yarın yine savaşmaya gidiyor. Üç ay hastanede yatıyor, iyileşir iyileşmez yine görevinin başına dönüyor. Her an bir yerlerde ölümün onu da bulabileceğini, şehit olabileceğini bile bile gidiyor.
İşin gerçeği, bu konuyu düşünmüyor bile. Çocukluk günlerinden beri aldığı eğitimin etkisiyle sadece verilen emirleri yerine getirmeyi, bu toprakları korumayı düşünüyor. Böyle görmüş, böyle alışmış. Kardan döşekte yatıp fırtınadan yorganı örtmeye alışmış. Etrafındaki büyüklerinden de böyle görmüş.

Naçizane görüşüm, vatanı korumak için gözünü kırpmadan canını verecek insanlar; başka bir meslek grubunu yetiştirmek için kullanılan bir anlayışla yetiştirilemezler. Üniversitede okutarak sirkçi de yetiştiremezsin, futbolcu da, asker de. Bazı meslekler, küçük yaşlarda edinilen becerilerin, yetkinliklerin ortak bir havuz içerisinde yoğrulmasıyla ortaya çıkarlar.
Sözünü ettiğimiz her üç konuda da asıl tema senden önce aynı yollardan geçmiş insanlarla bir arada yaşamış olmaktır. Bütün ömrü futbol sahalarında geçen çocukların veya bütün ömrü askeri okullarda ve kışlalarda geçen insanların başına Emin’i getirmekle, aynı yolları yürümüş birinin getirilmesi arasında dağlar kadar fark vardır.

Unutmayın, karşınızdakinin ayakkabılarını giymeden; onun neler hissettiğini bilemezsiniz.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

10 Eylül 2016 Cumartesi

Almanlar Bizi Çok Kıskanıyor...

Günaydın dostlar…

Son iki gündür gece gündüz kesilen elektrikler, bana bir kere daha Almanların bizi ne kadar çok kıskandığını hatırlattı. Düşünüyorum da, aslında Amerikalılar da kıskanıyordur. 17 seneye yakın bir süre Michigan’da yaşadım ama bir kere bile elektriklerin kesildiğini görmedim.
Kış aylarında -30 dereceye kadar düşebilen hava sıcaklıkları bir kere bile elektriklerin veya suların kesilmesine neden olamadı. Hatta 1,5 metre biriken karlar bile su borularını patlatamadı. Şanssız millet bunlar, bu zevkleri yaşayamıyorlar.


Sisteme bakım yapılır, elektrikler kesilir; şimşek çakar, elektrikler kesilir; kediler trafolara girer, elektrikler kesilir; komşular kızar doğalgazı keser, elektrikler kesilir. Almanların biraz bu bakım işine önem vermeleri gerekiyor. Hiç elektrikler kesilmediğine göre, demek ki hiç de bakım yapmıyorlar.

Bizde olsa, değerli belediye başkanlarımız çıkar, “Tarihte görülmemiş miktarda kar yağdı, o yüzden elektrik ve su sistemimiz çöktü.” diye açıklama yaparlardı. Belediye demişken; çok amaçlı kullanımı olan altgeçitlerimizi de kıskanmamaları mümkün değil. Güneşli günlerde altgeçit, yağmurlu günlerde de kapalı yüzme havuzu olarak kullanabileceğiniz karma yapılarımızı kıskanmaktan geberiyorlar.

Biz her akşam televizyon başında aziz şehitlerimizin haberleri ile kahrolurken, onlar böyle bir acıyı belki de hiç yaşamadan hayatlarını tamamlıyorlar. Averaj bir Alman ömrü boyunca televizyonda kaç kere şehit haberi izliyordur? Belki 0, belki de 1-2. Minik yavruların gözyaşları içinde kaybolup gitmenin çaresizliğini bilemez onlar. 20 yaşındaki çocukların tabutları yan yana dizilmişken, kendini çok lüzumsuz hissetmenin ağırlığını taşıyamaz onlar.
Kocaman otoyollarda son sürat basıp gidiyorlar ama bir kaza yapmayı bile beceremiyorlar. Kaza yapmayalım diye herkes pür dikkat araba kullanıyor. Rahat ol kardeşim, bir eline sigaranı al, öbür elinle telefonunu tut, diğer elinle de direksiyonu idare edersin. Müziğin ritmine göre gaza da bastın mı, senden havalısı yoktur bu dünyada. Trafik kazası mı? Olacak o kadar ama… Her güzelin bir kusuru var. Bu kadar havalı araba kullanıp, herkesi kendine hayran bırakmak için, tabi ki birazcık da riske girmek gerekiyor. Bu konuda bir gram hava atmayı beceremeyen Alman bizi kıskanmasın da kimi kıskansın? Almanlar daha fazla üzülmesin diye, trafik kazalarında dünya lideri olduğumuzdan filan hiç bahsetmiyorum. Yazık onları da çok ezmeyelim.
Ben her gün çöken çatıların, devrilen vinçlerin, yıkılan duvarların, uçan reklam panolarının, kayan toprakların, sel basan mahallelerin, haberleri ile uyanırken, Almanlar konuyu bile anlamıyor. Adamların hayatında bir gram heyecan yok. Telefon direği devrildi diyorsun adam “Niye?” diyor. Niye denir mi kardeşim. Direk bu, yan da yatabilir, isterse de tamamen devrilir. CCI’da çalışırken bahçeden toprak numunesi almaya çalışan insanların neden bütün binayı elektriksiz bıraktıklarını Avrupalılara anlatmak biraz zor olmuştu. Adam müneccim mi? Nereden bilsin binaya gelen ana kabloların oradan geçtiğini…

Her konuda olduğu gibi, inşaat konusunda da Almanya bizden çok geride kalmış durumda. Hangi şehre giderseniz gidin, uçakla inerken yeşil alanlar ve bu alanların içindeki masal evlerden başka bir şey göremiyorsunuz. Her yer tek katlı, benim oyuncak trenin evlerine benzeyen evlerle dolu. Oyuncak şehir mi, gerçek şehir mi belli değil. Gidip de bir Allah’ın kulu da o evlerin ortasına şöyle güzel 8-10 katlı beton bir bina dikemiyor. Bu Almanlar beton dökmenin ileri gitmişliğin bir sembolü olduğunu anlamıyorlar mı?

Almanya’da çok yağmur yağıyormuş, o yüzden de her taraf yemyeşilmiş. Külliyen yalan. Bir kere çok yağmur yağsaydı, yollardan aşağıya doğru çamurlu sular akardı. Defalarca Almanya’ya gittim, hiç böyle bir şey görmedim. Zavallı Alman çocukları, kaldırımın kenarından akan sularda bir şeyler yüzdürmenin zevkini hiçbir zaman bilemeyecekler.

Son istatistiklere göre, son zamanlarda ülkemizde neredeyse her gün bir kadın cinayeti işleniyormuş. Bunların çok büyük bir çoğunluğu da en yakınındakiler tarafından işleniyor. Bir Alman akşam televizyonun karşısına oturduğu zaman her seferinde bir kadın cinayeti haberi izleyebiliyor mudur? Hiç zannetmiyorum. Muhtemelen her gün yolda, sokakta, otobüste, trende, vapurda, kalabalık her alanda taciz edilmenin ne demek olduğunu da bilmiyorlardır. Her gün böyle bir dramı yaşayamayan halkların, bizleri kıskanmak en büyük haklarıdır.

Allah bilir Almanlar her gün bir terör olayı da yaşamıyordur. Böyle bir riskle sokağa çıkmanın ne demek olduğunu da anlayamazlar. Dedim ya, hayatları çok monoton. Onlar orada her gün aynı saatte, aynı trendeki, aynı koltuğuna otururken, biz burada “Tren toptan patlar mı acaba?” derdindeyiz. Hayatıyla kumar oynamayı beceremeyen Almanlar, o yüzden buradaki renkli hayatı çok seviyorlar.
Bu sabah son olarak da her zamanki gibi trenlerden bahsetmek istiyorum. Almanların hiç aksamayan, bir dakika bile şaşmayan tren seferleri de çok can sıkıcı. Bütün ülkeyi demiryolları ile örmüşler. Hayatlarında hiçbir beklenti yok. Zaten her şey yapılmış bitmiş. Ama Emin için hayat öyle mi? Zavallı Emin halen her gün balkonundan bakıp Marmaray Projesi’nde bir ilerleme göreceğini ümit ediyor. Bir ilerleme göremese bile en azından Emin’in bir hedefi var…

Bir dönemler bir iş yaptığımız bir Alman bana, “Bu ülkede hiç kimsenin acelesi yok, bu duruma bayılıyorum.” demişti. Ben de ne cevap vereceğimi bilememiştim. Adam iyi bir şey mi söyledi, kötü bir şey mi söyledi, belli değildi. Sanki iyi bir şey söylüyormuş kalıbı altında, rahatlığımızı bize sokuşturmuştu.
Bunlar bu sabah aklıma gelen birkaç konu. Oturup biraz daha düşünsek daha neler bulabiliriz. Kim bilir, belki de kıskandıkları bunları hiçbir değil de, dünya çapında meşhur futbolcularımızdır. Siz söyleyin dostlar; bütün bu bilgilerin ışığı altında, Almanlar bizi kıskanmak da haksız mı?

 Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

26 Eylül 2015 Cumartesi

Zap Suyu'nda Köprü Yok...

Günaydın dostlar.

Bütün çocukluğumuz Zap Suyunu karşıdan karşıya geçemedikleri için okula gidemeyen çocukların görüntülerini izlemekle geçti.  Zap Suyu, bu konuda sembol olmakla beraber, Doğu Anadolu’nun birçok yerinde de durum çok daha farklı değildi.
Zor iklim koşulları ve diğer yetersizlikler nedeniyle okula gidemeyen çocukların görüntüleri yıllarca bir mukayese tablosu olarak kullanıldı. Günümüzde de değişen çok fazla bir şey yok. Bir takım iyileşmeler sağlanmış olsa bile halen birçok yerde okula gidemeyen veya çok zor şartlar altında okula yürüyen çocuklar var. Gelip de çocukları kapısının önünden alan servis minibüsleri, bırakın gerçek hayatı rüyalarda bile yoklar.


Bugünün Türkiye’sinde bu görüntülerin halen geçerli olması da hepimiz için ayrı bir ayıptır. Fakir ülkelerin en büyük gerçeklerinden biri olan “gelir dağılımı uçurumu” bu durumun en büyük nedenlerinden biridir. Bu derin konuyu şimdilik bir yana bırakalım da, okuma, öğrenme konusuna gelelim.

Küçüklüğümde, her çocuğun okula gitmek istediğini ama imkânları olmadığı için gidemediğini düşünürdüm ama yıllar geçtikçe bu durumun tam olarak da böyle olmadığını öğrendim. Okul hasretiyle yanıp tutuşan çocuklar olduğu kadar, hiç okula gitmek istemeyen çocuklar da var.

Bu konudaki en büyük şokumu da Almanya’da gurbetçi çocuklarla sohbet ederken yaşamıştım. Şimdiki yıllarda pek yapamıyorum ama eskiden sık sık Almanya’ya giderdim. En keyifli anlarım da orada doğmuş büyümüş Anadolu çocukları ile sohbet ettiğim zamanlardı. Tamam, kabul ediyorum; bir de şarabımı veya kahvemi içerken trenleri seyrettiğim zamanlar var.
Bugünkü durumu bilmiyorum ama o zamanlar bizim çocukların en büyük uğrak yerlerinden biri, Münih’teki Karlsplatz meydanındaki McDonalds’dı. Bir şekilde sohbet açıldığı zaman, onların %75 Türkçe, %25 Almanca sohbetlerine bayılırdım. İşin komik tarafı, eğer bir kelimeyi biri Almanca söylüyorsa, diğer hepsi de Almanca söylüyordu. Sanki bir yerlerde, birileri hangi kelimelerin Almanca, hangi kelimelerin Türkçe konuşulacağına karar vermiş gibi bir durum vardı.

Çocuklarla birçok konuda sohbet eder güler eğlenirdik ama bir gün benim bir sorum karşısın da, hemen hemen hiçbirinin okula gitmediğini öğrendim. “Siz bu saatte neden okulda değilsiniz?” diye sorduğumda, acı gerçek ortaya çıktı. O gün orada benimle sohbet eden iki tür çocuk vardı. Bazıları okulu tamamen bırakmış, bazıları da o gün okulu asmış.
Sonraki yıllarda da durum pek farklı değildi. Çeşitli ortamlarda sohbet ettiğim lise çağındaki gençlerin en az yarısı okula gitmiyordu. Ben mi hep okula gitmeyenlere rastlıyordum, yoksa Almanya’nın bizim çocuklar için gerçeği bu mudur; onu da bilmiyorum. Okulda çok başarılı olan genç sayısı çok azdı.

“Neden okula gitmediklerini” sorduğumda da, “Ağabey ben okulda çok sıkılıyorum” diye cevap veriyorlardı. Bir iki çocuk okulda kendilerine kötü davranıldığından filan söz etti ama çoğu “okul sıkıcı” diyordu. Okulun sıkıcı olduğu kesin. Allah var; ben de ortaokul lise yıllarında okula gitmeyi çok sevmezdim ama Almanya’da doğup, büyümüş ve her türlü imkânı olan çocukların okula gitmek istemeyişine de yine de çok şaşırmıştım.

Etrafınıza baktığınız zaman da, sürekli olarak Almanya’da yetişmiş futbolcuları görüyorsunuz. Eminim çok vardır ama ben hiç Almanya’da yetişmiş dünya çapında profesör veya bilim adamı duymadım. Almanya birinci liginde futbol oynayabilmek de hiç kolay bir iş değil. O da yılların emeğini ve özverisini gerektiriyor ama nedense o tip işleri daha çok seviyoruz. Babamın deyimiyle, “Bizler aylak işlere meraklı bir milletizdir.”.

Beynimizi yormak, bedenimizi yormaktan daha zor geliyor bize. Zaten okumayı ve öğrenmeyi sevmeyen bir millet olduğumuz için, okula gitmek canımızı sıkıyor ve boş işler yapıyormuşuz gibi bir hisse kapılıyoruz. Bütün ömrünü Almanya’da geçirmiş arkadaşlarımın yanında ukalalık yapmak istemiyorum ama benim tecrübem hep okulu terk etmiş çocuklarla doluydu.
Almanya’da doğan çocuklarımızın ne kadarının lise, ne kadarının da üniversite bitirdiğini de ayrıca merak ediyorum. Tabi ki, benim karşıma her zaman bu tip çocukların çıkıyor olmasının nedeni de, diğerlerinin okulda olması da olabilir.

Doğunun hırçın akan sularının üzerinde olmayan köprüler bugün dahi hayatımızın acı bir gerçeği ama imkân bulduğu halde okula gitmek istemeyen çocuklar da hayatımızın başka bir acı gerçeği.
Herkes, her türlü imkânını sonuna kadar zorlayarak okula gitmeli ve kendini geliştirmeli. Okul derken tek tip eğitim kurumlarını kastetmiyorum. Kendinizi geliştirip, bir şeyler öğrenebileceğiniz her enstitü benim için bir okuldur…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Genelleme Yapma...

Günaydın dostlar.

Genelleme yapmayı hiç sevmem. Yapanı da, “Herkesi aynı kefeye koyma kardeşim” diye de uyarırım ama bu sabah canım genelleme yapmak istiyor. Bu sabahki konumuz, Portekizli futbolcular. Bu futbolcuların birçoğunun yolu İstanbul’dan geçtiği için artık genel özellikleri hakkında bir fikir sahibi olduk diye düşünüyorum.
En başta, futbol maçlarına bize hiç ama hiç uymayan bir bakış açıları var. Bizim canımızı ortaya koyduğumuz, en büyük gurur kaynağımız olan konulardan bir tanesini onlar oyun olarak görüyorlar. Takım yenildikten sonra barda eğlenen futbolcuları görmek bizim kaldırabileceğimiz bir durum değildir. Eve gitmeli, yas ilan etmeli ve ailece ağlamalılar.


Bizim futbolculara uyan özellikleri ise, bunların da bizimkiler kadar tembel olması ve antrenman yapmayı sevmiyor olması. Bireysel yetenekleriyle idare etmeye çalışıyorlar. Bu sabah haberin birin de geçmişte Fenerbahçeli futbolcuların kampta pide ve lahmacun yediğini okudum ve “yuh” dedim. Bir pide yedikten sonra bırakın futbol oynamayı insanın canı sokakta yürümek bile istemez. Yeni gelen teknik adam bu duruma şok olmuş ve tesislerde hamur işlerini yasaklamış. Zavallı Mehmet Topuz ne yiyecek şimdi?

Portekizli futbolcuların hemen hemen hepsinin gece hayatı var. Bunun canlı örneğini Beşiktaş futbol takımını Portekiz milli takımına çevirdiğinde yaşamıştık. Maşallah hiçbiri barlardan çıkmadı. Bu durumdan akıllanmayan Fener, futbol takımını Portekizli doldurarak şimdi aynı rezilliği bir de kendi yaşamak istiyor. İşin ilginç yanı, maçtan önceki gece barlarda azmayı yanlış bir davranış olarak ta görmüyorlar. “O ayrı, o ayrı” düşüncesi hepsine yerleşmiş. Futbolcu dediğin sütünü içer, saat 10.00 gibi de yatar.

İstisnasız hepsi maç seçiyorlar. İşlerine gelmeyen maçlardan önce ya sakatlanıyorlar, ya da kart görüyorlar. Hava mı soğuk, ortam mı zor veya başka bir neden mi var, bu tip deplâsmanlarda Portekizlileri unutabilirsin.

Kart görmek demişken, hepsinin kart görme potansiyeli de oldukça yüksek. Her an kart görüp takımı eksik bırakabilirler.

Bence en büyük özellikleri de hepsinin her zaman kendine oynaması. Bireysel oynama katsayıları çok yüksek. Takım olamadıkları için hiçbir zaman da turnuvalarda başarılı olamıyorlar.
Futbolcu alırken doğal olarak ilk önce teknik becerisine ve futbol oynayabilme kabiliyetine bakıyoruz ama diğer yaşamsal parametrelerde çok önemli. Nice dünya yıldızları bu ülkeye gelip buradaki kültüre ayak uyduramadıkları için başarılı olamadılar. Sadece futbol oynamak yetmiyor, gittiğiniz yerin yaşam şekline de ayak uydurabiliyor olmanız gerekiyor.

Başka hiçbir Avrupa ülkesinde bulamayacakları paralarla, yalvar, yakar buraya getirdiğimiz oyuncuları daha sonra kontrol edemiyoruz. Gerçekten oynamak isteyen ve kalpten gelmek isteyenleri getirmeye çalışmamız lazım.

Başta da belirttiğim gibi, Fener bu sene takımı Portekizli cennetine çevirdi. Bu furyada Porto’da oynayan ve Mert Günok’tan daha iyi olduğunu düşünmediğim Brezilyalı kaleciyi bile aldılar.

Ne demiş atalarımız? Bütün Portekizlileri toplayayım derken bir de bakmışsın Portekiz’de oynayan Brezilyalılar da sepetin içine girivermiş.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

23 Haziran 2015 Salı

Fakir Başarır

Günaydın Dostlar,

Sevgili babam, “Maddi imkânları kısıtlı evlerde büyüyen çocuklar, genellikle zengin evlerde doğmuş çocuklara nazaran daha başarılı olurlar.” derdi. Bu tespit ne kadar doğrudur bilmiyorum ama gerçek bir payı olduğu da kesin.
Geçen akşam bir kanalda Süleyman Demirel’in hayat hikâyesini izliyordum. O programı izlerken gerçekten de Demirel’in çok kısıtlı imkânları olan bir aileden geldiğini gördüm. Babamın tezini doğrular nitelikteydi.


Birkaç ay önce de Kemal Kılıçdaroğlu’nun hayat hikâyesini izlemiştim. Onun da ortak paydası çok limitli imkânları olan bir aileden geliyor olmasıydı. Herkesin hayat hikâyesini bilmiyorum ama etrafınıza baktığınız zaman bugün en tepedeki liderlerin birçoğu hep çok kısıtlı imkânları olan ailelerden gelmişler.

Belki vardır ama çok zengin bir aileden gelmiş bir siyasi lider ben hiç duymadım.

Sporcularda da durum çok farklı değil. Bugünün başarılı sporcularının hemen hemen hepsi çok limitli imkânlarla büyümüşler. Siz hiç Robert Kolej’de okumuş ve çok meşhur olmuş bir futbolcu duydunuz mu?
Çocukları Fenerbahçe voleybol okuluna götürdüğümüz dönemlerde derslerin bitmesini beklerken oradaki eğitmenlerle sohbet ederdim. “Bu spor okullarındaki binlerce çocuk arasından yetişmiş ve A takımına girmiş çocuklar var mı?” diye sorardım. Onlar da “Kesinlikle hayır.” diye cevap verirlerdi.
“Neden?” diye sorduğumda da cevabı “Bunlar parası olan ailelerin çocukları, bunlardan yıldız çıkmaz, yıldız dar gelirli ailelerden çıkar.”  şeklinde olurdu. Spor okullarından yıldız çıkmıyor. Yıldızlar, takımların zaman zaman yaptıkları seçmelerde göze batan çocuklardan çıkıyor.

Amerika’da da durum çok farklı değil. Orada yaşadığım dönemlerde bir televizyon programında sadece bir tane zengin aile çocuğunun NBA’de oynadığını duymuştum. Detroit Pistons’da oynayan Bill Laimbeer, zengin bir aileden geliyordu ve bu bir istisnaydı. Hatta “Babası kendinden zengin olan tek NBA oyuncusu.” şeklinde espriler yapılıyordu.

Ferdi Tayfur, bir röportajında “Ben aslında komedyen olmak istiyordum ama bu kadar sıkıntı, bu kadar dert olan bir evden komedyen çıkmaz.” demişti. Sanat dünyasında da durum diğer sektörlerden çok farklı değil. İbrahim Tatlıses ve diğer sanatçıların hayatlarını incelediğinizde de durumun çok da farklı olmadığını görüyorsunuz.
Babamız, her şeyimiz, Atatürk’ümüz de fabrikatör çocuğu değilmiş. O da yine çok mütevazı imkânları olan bir aile de büyümüş.
Baktığınız zaman bütün bu insanların ortak yanları bir şeyleri başarma hırsı ile dolu olmalarıdır. Bu hırs kiminde az var, kiminde daha çok var ama hepsinde var. Unutmayalım ki Atatürk de küçüklüğünden itibaren her zaman hırslı bir insanmış. Genelleme yapmak istemiyorum ama bu insanların çoğunlukla yapılanı beğenmeme ve sürekli tenkit etme gibi özellikleri de var. Düşündüğünüz zaman bu durum başarma hırsları ile de doğru orantılı.

Dünyanın kanunu böyle yazılmış. Bir şeyleri çok kolay elde edebiliyorsan o zaman çok da kıymeti olmuyor ve insanlardaki başarma hırsı düşüyor. Çocukların her dediğini yapmaya çalışmak mücadele ruhu olmayan nesiller yetiştirmekten başka bir işe yaramıyor. Bu şekilde yetişmiş ve mücadele ruhu olmayan çocuklar da en ufak bir zorlukta hemen pes ediyorlar.

Bugün sokaklarda otomobillerin camını silmek zorunda kalan çocukların birçoğu yarın bir yerlerde lider olacaklar. Hayatı en derin çizgileriyle yaşayan bu çocuklar, birçok insanın beş yüz sene yaşasa kazanamayacağı tecrübeyle donanıyorlar.
Hepsinin Allah yardımcısı olsun.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

7 Nisan 2015 Salı

Çok Para Az Akıl...

Günaydın dostlar.

Herkes bana futbol dünyasında yaşanan rezillikleri soruyor. Bugünlerde bu konuyu en çok merak edenler de futbolla çok fazla ilgisi olmayanlar. Aslında belki de yazının başlığı “Çok Para Çok Akıl” olmalıydı. Bize ters geldiği için; bizler yaşananları akıllı işler olarak görmüyoruz ama belki de doğrusu onların yöntemleridir.
Merakta olan arkadaşlarımız için futbolumuzun neden bu halde olduğunu önem sırasına göre özetlemek istiyorum.



Para: Bütün yaşananların en büyük nedeni bu işte inanamayacağınız kadar çok para olması. Başkanından tutun da, toto satanına kadar, futbola bulaşan herkes bu pastadan payını alıyor.
Kutuplaşma: Ülkenin her yerini kaplamış, kutuplaşmış, kin ve nefret dolu atmosferin futbolu da etkilemesi kadar doğal bir durum olamaz. Artık tatlı rekabet diye bir şey kalmadı; hepsi nefrete dönüştü.

Kulüp Başkanları: Her şeyi ben bilirim yöneticilik anlayışının yaygın olduğu günlerde, kibirli kulüp başkanları da bu anlayışın zirvesindeler. Yaptıkları yorumlarla ve verdikleri demeçlerle ortamın gerilmesine katkı sunan en büyük grup kulüp başkanlarıdır. Başarısızlıkları örtmek ve konuyu saptırmak için olmayan düşmanlara saldırmak artık günümüzde geçerli bir yöntem haline geldi. Bu işlerin düzelmesinin en ufak bir ihtimali varsa, (her ne kadar taban bu tip karakterlere bayılsa da) kulüpleri bu çakma mafya babası görünüşlü, maço tavırlı, kibirli, kimsenin görüşüne saygısı olmayan insanlardan temizlemek şarttır.
Futbol Yorum Programları: Futboldan başka her şeyin konuşulduğu, maç heyecanı ile söylenmiş sözlerin cımbızla çekilerek defalarca tekrarlanmasının sağlandığı programlar, ortamın gerilmesinin en büyük nedenlerinden biridir. Evlere kadar gidip hakemlerin ailelerini rahatsız eden bu tip programlara dur demenin zamanı geldi de geçti bile. Bağra çağıra, herkesin aynı anda konuştuğu ortamlar, zaten bahane arayan fanatiklere kötü örnek oluyorlar. Bu programların haber alma özgürlüğünden ziyade ortamın gerilmesine hizmet ettiklerini düşünüyorum. Sık sık gördüğümüz kabadayı tavırlı restleşmeler de işin cabası.
Futbolcular: Şımarıklıktan ne yapacağını şaşırmış, kulüplerin her ne yaparsa yapsın sürekli arkasında durduğu futbolcular, insanlarda maça gitme zevki bırakmadılar. Doğru dürüst çalışmayan, laf dinlemeyen ama konuşmaya gelince çeneleri ayaklarından daha çok işleyen futbolcular, insanları futboldan soğuttular. Düşünün ki, üst düzey yönetici olarak çalışan bir insan, bu futbolcuların bir, iki senede yaptığı parayı, bütün hayatı boyunca çalışarak yapamıyor. Çok parayı kontrol edebilmekte bir maharettir.

Seyirciler: Tuttukları takımı hayatlarının başköşesine oturtmuş, olmayan paraları ile maça giden insanlarımız. Her laftan görev çıkarmaya hazır, takım fanatikliğini çoluk çocuğunun bile önüne geçirmiş nefret dolu taraftarlar. Bir takım saçma sapan işler yaparak, takımına hizmet ettiğini sanmanın dayanılmaz hafifliği. Ne yazık ki futbol takımları hayatımızın bir numaralı gurur kaynağı olarak yaşamaya devam ediyor. Bunun bir eğlence olduğunu, sinemaya gider gibi bir şey olduğunu hiçbir zaman anlayamayacağız. Bırakın eğlenmeyi, biz bundan dolayı hayatı kendimize ve etrafımızdakilere zehir ediyoruz.

Köşe Yazarları: Bu konudaki köşe yazarlarının hemen hemen hepsi eski futbolcu veya hakemler. Bir de neden bu konunun uzmanı olduğu bilinmeyen 3-5 isim var. Bu yazarların birçoğunun yazıları gayet sübjektif ve geçmişte oynadıkları veya tuttukları takımlar açısından yazılmış yazılar. Zaten gerilmeye meraklı olan ortama bir odunda bunlar atıyorlar.

Bu listeyi politikacıları, futbol federasyonunu, hakemleri filan ekleyerek daha da genişletebiliriz ama ben ana unsurların yukarıda sıraladıklarım olduğunu düşünüyorum.

İşler şu anda tamamen kontrolden çıkmış ve tam bir nefret havasına bürünmüş durumda. Kimse artık kendi stadından başka bir yere gidip maç bile izleyemiyor. Radikal bir şeyler yapmanın şart olduğunu düşünüyorum.
İlle de başımıza büyük bir felaket gelmesi gerekmiyor. Her şeye iş işten geçtikten sonra reaksiyon göstermek gibi bir âdetimiz vardır ama bu sefer önceden tedbir alınmasının şart olduğu görüşündeyim.

İngiltere başbakanı Margaret Thatcher, İngiliz holiganların gittikleri ülkelerde olay çıkarmalarından bıkmış ve yıllarca İngiliz takımlarını Avrupa kupalarına yollamamıştı. Örnek olarak bizde de, “Ligleri 1,5 yıl tatil ettim, yeter artık bu rezillik.” diyebilecek bir babayiğit var mı?
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

23 Mart 2015 Pazartesi

Şımarıklığın da Bir Sonu Olmalı...

Günaydın dostlar.

Emenike’nin o golü atamaması bir sürpriz değil. Öyle bir becerisi olmadığını bütün dünya âlem biliyor. Ona kızan Fenerbahçeliler de bunu biliyor. Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük golcüsü olan Hakan Şükür’de atamazdı. Onun da böyle bir becerisi yoktu.
Diyeceksiniz ki, o zaman Fenerlilerin derdi ne kardeşim? Onların derdi oyuncuların artık tavan yapan şımarıklıkları, umursamaz tavırları ve seyirciyle didişmeleri. Senin maaş almanın tek nedeni bu seyircilerse, o zaman onlarla didişmeyeceksin kardeşim. Seyirciyle kavga etmeye başladığın gün bittin sen. Bu kavgayı kazanamazsın…


Emenike’de sezon başında seyirciyi karşısına aldığı gün bitti.

Durum böyle iken, Emenike dünkü maçta neden oynadı? İlk nedeni, İsmail Kartal’ın Aziz Yıldırım karşısında dik duracak cesareti olmamasıdır. İkinci ve daha önemli nedeni de, Emenike bu kadar kötüyken, yerine oynatacağın oyuncuların daha kötü olmasıdır. Buna inanmak zor ama gerçekler ne yazık ki böyle…

Sow, gol attı ama oynadığı süre içinde Emenike’den daha kötüydü. Skora bakıp aldanmayalım, dün akşam takım yine çok kötü oynadı. Aylardır 3-4 oyuncu takımı sırtladı taşıyor. İleri uçta oynayan Sow, Kuyt, Webo, Diego hepsi birbirinden formsuz.
Bir tane adam eksiltemiyorlar, koşarken bir tane adamı geçemiyorlar. Son anlarda gelen tesadüfi bir gol olmasaydı, bu sabah bambaşka şeyler konuşuyor olurduk. 5 gol attıkları Gaziantep maçı da dâhil olmak üzere, Fenerbahçe, Trabzon maçından beri çok kötü oynuyor.
Oyuncuların üzerinde garip bir isteksizlik ve umursamazlık var. Bunun nedenlerinden bir tanesi de ileri uçtaki oyuncuların geçen yaz dünya kupasında oynamış olmaları. Hiç şaşmıyor, dünya kupasından sonra futbolcular genelde iyi bir sezon geçirmiyorlar. Bu durumu zaten bekliyorduk ama bu kadarını beklemiyorduk.

İkinci ve daha önemli nedeni de, yılsonunda sözleşmesi bitecek olan Webo, Kuyt gibi oyuncularla yeniden sözleşme imzalanmayacak olmasıdır. Şurada kalmış 2-3 ayım ne diye kıçımı yırtayım ruh hali hepsine yerleşmiş.

Yukarıda da söylediğim gibi kimse galibiyete aldanmasın, takım çok kötü. Dün akşam da kötü bir şeyler olacağını düşünen futbolcular sakatlanıp, sakatlanıp tüydüler. Bu hafta Fenerbahçe, Rize deplasmanına gidecek. Orada kazanabilir mi? Çok zor…
Ben olsam Emenike’ye bir daha Fenerbahçe forması giydirmem ama takımlar o kadar muhtaç durumdalar ki, aylardır bütün bu şımarıklıkları yapan oyuncuyu yalvarıp, yakarıp yeniden sahaya sürmeleri çok yüksek bir ihtimal. Hiç hak etmediğin, hayatında göremeyeceğin paraları alacaksın, her türlü şımarıklığı yapacaksın, umursamaz tavırlarınla 2 santimden topu kaleye yuvarlayamayacaksın, sonrada en ufak bir eleştiri kaldıramayacaksın. Böyle bir dünya yok.
Emenike amca, bu ülke ayda 900 TL maaş alabilmek için işitmediği laf kalmayan insanlarla dolu. Şımarıklığın da bir üst sınırı olmalı.

Emre’nin insanları usandıran küçük dev adam tavırları, Biliç’in sinsice ortalığı germeleri derken insanlarda futbol zevki bırakmadınız. Bir de üstüne kibirli başkanları ekledin mi, ortada futbol diye bir şey kalmadı…

Dikkatimi çeken bir diğer konuda artık insanların hiçbir şeyi umursamıyor olması. Eskiden olsa böyle bir maçtan sonra insanlar birbirlerini kızdırmak için 500 tane şey yazarlardı. Herkes o kadar mutsuz ki kimse artık yazı bile yazmıyor. Ülkenin genel mutsuzluğu ve futbolun çirkinlikleri bu sektörü bitme noktasına getirdi.
Fenerbahçe kazandı. İyi güzel mutlu olduk ama futbola karşı 3-5 yıl önceki hevesin, arzun var mı derseniz, kesinlikle yok… Saha içinde ve dışında bu kadar kalitesiz işlerin görüntülendiği, bir gram seyir zevki kalmamış bir futbol maçını seyretmek inanın artık çok zor geliyor. Maçı seyrederken 50 kere kanallarla oynuyorum…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

2 Ocak 2015 Cuma

Yılın İlk Çalışma Günü...

Günaydın dostlar.

“Yılın ilk çalışma günü” diye yazdığıma bakmayın, aslında 2 Ocak günü işyerlerinde hiçbir çalışma olmaz. Zavallı muhasebeciler yılı kapatmakla ve son kalan faturaları girmekle uğraşırlar, onların dışında da kimseden verimli bir çalışma alamazsınız.
Koskoca bir yıl geride kalmıştır. Şimdi bir-iki-üç diyerek yeniden başlamak hiç de kolay bir iş değildir. 365 gün satış yapmışsınız veya 365 gün satınalma yapmışsınız ve sonunda yıl bitmiş. Milyonlarca ambalaj satmışsınız veya almışsınız ama artık hepsi geçen yılın raporlarında kalmış. Bu sabah sıfırdan tekrar başlama zamanı.


2 Ocak sabahı, o beklediğiniz sıfırdan başlama motivasyonu, kimsede yoktur. Herkes işe ilk defa başlamış gibi bir ruh hali içindedir. Geçen iki gün ve yapılan yılbaşı kutlamaları insanlara çıkış kapısının yerini bile unutturmuştur.

Futbolcular üç gün ara ile iki tane maç oynasalar, hemen “Konsantre olamadık” diye yaygaraya başlıyorlar. Bir de kendi halini düşün. 365 gün arka arkaya maç yapmışsın, şimdi iki gün sonra tekrar sahaya çıkıp aynı motivasyonla yeni bir maça başlaman gerekiyor. Senin üç gün dinlenme şansın bile olmadı.

Bu arada tabii şöyle de bir gerçek var, 2 Ocak günü binanın yarısına yakını izinlidir. Hele şirketinizde çalışan yabancılar varsa, onlar o kadar zaman önce ülkelerine giderler ki, döndüklerinde suratlarını bile hatırlayamazsınız. Şimdi binanın yarısı da yokken, sizin de oturup kendinizi parçalamanızın bir âlemi yok.

Birçok insan zaten ofisinde değildir. Bazı alanlarda büyük bir sessizlik hâkimdir. Tatil süresince ısıtıcıları da kapattıkları için binalarda soğuk ve sessiz bir görüntü vardır. Gelenler de sessizce çay içiyor veya boş gözlerle bilgisayara bakıyorlardır. Herkes işle ilgili bir konuya girmemek için azami önem gösterir.

İnsanlar biraz kendilerini topladıktan sonra yılbaşı gecesi dedikoduları başlar. Emin’in sabah yazısı da bu arada okunur. Çayımızı içtik, poğaçamızı yedik artık sohbete başlayabiliriz. Kim evde kutlamış, kim dışarı gitmiş gibi her türlü konunun irdelenme vakti gelmiştir.

Bence insan kaynakları bölümleri, her yılbaşında kimin yılbaşını nerede kutladığına dair bir tablo hazırlayıp herkese yollasın da çalışanlar da çeşit çeşit dedikodu yapmaktan kurtulmuş olsunlar.
Öğretmenlerin böyle bir şansı yok, her zamanki gibi sınıfın önüne çıkıp ders anlatmak zorundalar. Böyle yazınca da hemen “Onlar da üç ay tatil yapıyorlar” diye yorumlar yapılıyor. Yapsınlar vallahi, dokuz ay boyunca çocuklara bir şeyler öğretmeye çalışmak hiç de kolay bir iş değil. Bu sabahın konusu değil ama artık üç ay tatil de kalmadı. Okullar çok daha önceden öğretmenlerin dönmesini istiyorlar.

Bu gibi durumlarda genelde yırtamayan ofis ortamında çalışmayanlardır. Onların işleri sonuç odaklı ve bireysel işler olduğu için ofis ortamı gibi dalga geçmeleri çok kolay olmaz. Hava ne kadar soğuk ve karanlık olursa olsun işlerin de devam etmesi gerekiyor. Ofistekiler yılbaşını kimin kiminle kutladığının dedikodusunu yaparken, onlar soğuk havada yol yapıyorlar.

Yılbaşı tatilinden döndüğünüz zaman gerçekçi ilk çalışma günü 5 Ocak günüdür. Artık tatil iyice bitmiştir ve insanlar daha bir çalışma niyetiyle işe gelirler. Bırakın tatili, yeni yılın bile beş günü geçmiş oluyor. Zaman hızla akıp gider, bir bakarsınız yeni yıl da eskimiş.
İlk birkaç gün sağa, sola yanlışlıkla geçen yılın tarihini yazarız ama sonra ona da alışırız. Bu çift taraflı bir yol. Yeni gelen yıl da bize alışır. Yeni yılda yapacağımız hataların yanlış tarih atmakla sınırlı kalmasını diler, hepinize güzel bir yıl dilerim.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…