Pazarcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pazarcı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Nisan 2019 Çarşamba

Soğan Patates...

Günaydın dostlar…

Bizim çocukluğumuzda durum böyle değildi. Sebze, meyve, hububat anlamında hiçbir sıkıntısı olmayan bir ülke olduğumuz için, insanlar soğan ve patatesin yüzüne bile bakmazlardı. Unutmayalım ki, bu konularda kendine yetebilen yedi ülkeden bir tanesiydik.
O dönemlerde, bu ürünleri yurtdışına satabilmek konusunda çok başarılı değildik ama rahmetli babam bile, “Satmamız şart değil, satamıyorsak da oturup yeriz” derdi. Sonuçta elindeki ürünler her zaman lazım olan bir değerdi.


Zavallı soğan ve patates hiç sorun çıkartmazlardı. Genelde pazarın içinde bile yer bulamazlardı. Pazarın güzel yerleri her zaman daha pahalı meyve ve sebze satanlara, bir de yün donculara ayrılırdı.

Emek Mahallesi’nde her salı günü pazar kurulurdu ve soğan patates satan yaşlı amca her hafta pazarın girişinde olurdu. Meraklı bir yay burcu olarak sorduğumda da, “Biz o kadar önemli bir ürün satmıyoruz, hem fiyatı çok ucuz, hem de çok ağır; o yüzden pazar girişi bizim için çok uygun” demişti.

Soğan Türk mutfağının olmazsa olmazlarından bir tanesi olmasına rağmen hiç saygı görmezdi. Patatese de ekonomik doyurucu yemek olarak bakılırdı. Patates yemeği (çok da severim) birçok aile için cankurtarandı. Bu konulardan hiç anlamam ama muhtemelen içinde soğan da vardı.

Soğan ve patates her zaman "Olsa da olur, olmasa da olur" muamelesi görürlerdi. Neden? Çünkü her zaman varlardı. Yaşlı amcanın bir gün orada olmayacağı veya manavda soğan, patates kalmayacağı kimsenin aklının ucundan bile geçmezdi. “Günün birinde biz yurtdışından soğan ithal edeceğiz” deseniz, millet neresiyle gülerdi sabah sabah söylemeyeyim.

Genelde bu konularda, bu ülkede üç ayrı gündem vardı. Yeşilbiber her sene zam şampiyonu olurdu, yeşil erik ilk çıktığı zaman çok pahalı olurdu ve arz fazlasından üreticiler domates, şeftali vb. ürünleri denize dökerler, ya da yollarda ezerlerdi. O zamanlar ananas, mango gibi şeyleri yemeyi bilmiyorduk.
Peki, soğan ve patates neden bugün bu kadar çok konuşuluyor? Sorun oldu da ondan, değerleri arttı da ondan, erişilmez oldular da ondan, yemekler soğansız tatsız olmaya başladı da ondan, patates yemeği ucuz olmaktan çıktı da ondan… Herkes değerlerini anladı.

Her zaman belirttiğim gibi, hayatımızdaki her şey aslında beş, altı temelin üzerine oturuyor. İster semt pazarları olsun, ister çalışma ortamları hiçbir şey fark etmiyor. Her ortamın kendi soğanı, patatesi var. 

Şirketler soğan ve patates ile dolu. Bu insanlar her yemeğin içinde oldukları halde, hiçbir zaman saygı görmezler. Semt pazarı girişinden daha öteye gidemezler. Aynı soğan, patateste olduğu gibi bunların da yükleri ağırdır.

Her yemekte oldukları halde, genelde "Olsa da olur, olmasa da olur" muamelesi görürler. Zavallı soğanlar her yemeğe kesilip, biçilip, doğranıp yetişeceğim diye yırtınırken, sigara odalarında mangonun faydaları üzerine kulis yapanlar işi götürürler.
Patates yemeğine kimse tenezzül etmez. Patates hakkında yetmiş çeşit eleştiri duyarsınız. Çok kolay bulunduğu ve hiç sorun yaratmadığı için, kimsenin zavallı patatesin varlığından haberi bile yoktur.

Herkes mangonun renginin bir ton açılması, ananasın bir gram kilo kaybetmesi sorunlarıyla uğraşıyordur? Neden? Herkesi tropik meyveler olmadan şirketlerin ayakta kalamayacağına inandırmışlardır da ondan… Herkes onların derdinin peşindedir.
Soğanları, patatesleri kenara atmayalım, her işe koşuyorlar ve sorun çıkartmadan işlerini yapıyorlar diye değerlerini küçümsemeyelim. Döviz ile alınıp satılanların sürekli ilerleyişini görmek, çalışkan soğan ve patateslerin kaderi olmasın. Bir gün bulunamadıkları zaman, mango ile yemek pişiremezsin.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

27 Mart 2014 Perşembe

Perşembe Pazarı

Günaydın Dostlar,

Her perşembe Erenköy sokaklarında, sabahın erken saatlerinde semt pazarı kurulur ve akşam hava kararıncaya kadar devam eder. Farklıdır pazarcının hayatı. Diğerlerine benzemez. Ayrı bir dünya, bir yaşam tarzıdır. Ben, her zaman pazarcıların dünyasını sirk hayatına benzetmişimdir. Kendine özgü kuralları, kültürü vardır. Sen yatağında yarım gözle baktığın alarmın çalmasına daha 39 dakika olduğunu görüp mutlu olurken pazarcının günü çoktan başlamıştır. Yazı, kışı, sıcağı, soğuğu, yağmuru, çamuru yoktur bu işin; o pazar muhakkak kurulacaktır.


Sirkte doğan çocukların kaderi nasıl sirkte çalışmak ise pazarcılık da babadan oğula geçer. Bu hayatın içine doğmak ve bu dünyada büyümek gerekir. “Hadi ben işten ayrılayım da pazarcı olayım.” diyemezsin. Bu özel dünyaya ortasından girmek çok zordur. Denersen de en fazla pazar yolunda arabasının arkasından cam tabaklar, bardaklar satan amca kadar girebilirsin bu dünyaya.

Sorumluluğu vardır pazarcının. İnsanlar, akşam yemeği sohbetlerinde “Yarın da kahvaltıdan sonra pazara giderim.” diye planlar yaparken onları ortada bırakamazsın. Ertesi sabah doğacak güneş kadar kesindir perşembe pazarının kuruluşu.

Sabahın erken saatlerinde tahta parçalarını, kartonları, kâğıtları 20 kiloluk boş yağ tenekeleri içinde yakıp elleri ısıtmak; küçük ocaklarda çay demlemek bir pazar geleneğidir. Dünyanın en kaliteli çaylarını karıştırsan karanlık sabahlarda bu minik ocaklarda demlenen çayın tadına ulaşamazsın. Biraz sohbet, biraz hazırlanma, biraz ısınma, biraz çay içmeyle başlar hayat. Adeta bir kabul günüdür. Aile bir araya gelmiştir. Yaşamadan bilmenin imkânsız olduğu garip bir bağdır bu. Yatılı okul tadında bir arkadaşlık, kardeşliktir.

Tentenin ipini Emekli Zabıta Müdürü Mehmet Bey’in bahçe demirine bağlarken akıllarda yine aynı soru vardır. Mehmet Bey uyandığında “Bu ipi buraya bağlamayın diye size 130 kere söylemedim mi?” diyerek yine kızacak mıdır acaba?

Herkesin yeri santim, milim bellidir pazarda. Yün doncu, yine her hafta olduğu gibi köşeden ikinci tezgâhta yerini almıştır. Tezgâhın kısa ayağının altına koyacağı taş da her zamanki gibi yanında. Çok kıymetlidir o taş. Her yere amcayla beraber gider. Sabah karanlığında tezgâhın birazcık kısa olan, sol arka ayağının altına koyacak taşı nereden bulacaksın?

Sebzeler dizilir, meyveler dizilir ve yavaş yavaş pazar hareketlenir. Her ne kadar bağırarak müşteri çekmek yasaksa da kimse dinlemez bu yasağı. Pazarcı; dedesinden, babasından böyle görmüştür. Bağırmadan pazar olmaz.

Pazarın daha tezgâhlar kurulurken gidenler, gündüz gidenler ve de akşam toplanırken gidenler olmak üzere üç tip müşterisi vardır. Akşam son anda uygun fiyatlar yakalamak da mümkündür ama iyisi kaldıysa tabii. Meyveleri, sebzeleri geri götürmeye çalışmak da bir maliyet; o yüzden o saatler her türlü pazarlığa açıktır.

İyisi demişken bizim çocukluğumuzda pazarlarda bir sürü çürük veya çürümesine çok az kalmış meyveler, sebzeler olurdu. Şimdi bakıyorum da her şey gıcır gıcır, bir gram çürük yok. Çürükler de doğal yetiştirilen ürünlerle beraber uçtu, gitti galiba. Artık hiçbir şey çürümüyor. Kırk yılda bir pazara gittiğimde annem “Doğru seç, sakın çürük alma.” derdi ama artık bu uyarı pek geçerli değil.

Dediğim gibi pazarda herkesin bir yeri vardır ve bu noktaların hepsi stratejik olarak ayarlanmıştır. Soğan, patatesin bir ağırlığı olduğu için onlar genelde çıkış noktalarına yakın yerlerde konuşlanmıştır. Kimse, pazarın ortasından kilolarca patates alıp uzun mesafeler taşımak istemez. Ayrıca kültürümüzde yarım kilo patates almak gibi bir şey de yoktur. Nedense onlar en az iki kilo alınır. Daha az alınırsa ayıp mı olur, yasak mıdır ben bunu çözemedim.

Perşembe pazarı bir gelenek, bir buluşmadır. İnsanların gözleri bir yandan da her hafta gördükleri insanları arar. Biz meraklı insanlar olduğumuz için komşuların ne aldıklarına da bakarız çaktırmadan. Sonra da gidip “Ayşe Hanım da torbayı patlıcan doldurmuştu, ne yapacaksa o kadar patlıcanı?” diye dedikodu yaparız.

Karanlık bir Erenköy sabahında, perşembe pazarı yine kuruldu. Yarınını organize etmeye çalışan, yarınını yaşamaya çalışan herkes orada. Yün doncu amca da cam tabakçı beyefendi de pazarda patlıcan bırakmayan Ayşe teyze de.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…