İşyerleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İşyerleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Eylül 2022 Pazar

Stajyer

Günaydın Dostlar,

Sosyal platformların birinde eski işyerimde staj yapmış bir arkadaşın mutlu veda mesajını okuyunca stajyerlere verimsiz işler yaptırma dönemi bitti herhalde diye düşündüm. Gerçekten de stajyerlere fotokopi çektirme dönemi bitti mi acaba?



Ben hiçbir bütçe döneminde stajyer planlaması yapmazdım ama her zaman da bizle çalışan dört beş öğrenci olurdu. İş arkadaşlarımızın tavsiyeleriyle veya büyük amcaların ricalarıyla birilerinin geleceğini bilirdim.

Bu arkadaşların bir aylığına geldiğini unutup sanki yıllarca bizle kalacaklarmış gibi onlara her şeyi öğretmeye çalışırdık. Adeta bölüme yeni bir arkadaş başlamış gibi plan yapardık. Hiçbir zaman git de fotokopi çek, dediğimizi hatırlamıyorum. Bu tip çalışmayı da ilk benim başlattığıma inanıyorum. Bir iki ay sonra gideceğini bile bile hep burada kalacakmış gibi yaklaşırdık.

Zaten her zaman çalışma ortamının eğlenceli bir ortam olmasına önem verdiğim için birçoğu gitmek istemezdi. Bir aylığına gelip de üç dört ay kalanlar bile oluyordu. Bazıları o kadar çok kaldı ki sonunda birbirlerini ayartıp evlendiler. Dedikodu sevmediğim için isim vermiyorum.

Stajyerlere en büyük katkılarımızdan bir tanesi SAP sistemini öğretmek oluyordu ve hepsi de bu durumdan çok memnundu. Bu arkadaşlardan bir tanesi sistemi o kadar iyi öğrendi ki bizim işe aldığımız kadrolu elemanları eğitmeye başladı.

Tabii her şeyin iki yönü var. Onlar çok şey öğreniyorlardı ama bize de bambaşka bir hava katıyorlardı. Gelip giden dinamik ve heyecanlı çocuklar bize de enerji veriyorlardı. O dönemlerde şirketin içi stajyer doluyordu. Kadrolarımızda boşluk olmadığı için bu arkadaşların birçoğunu işe alamadık ama halen hepsiyle görüşüyoruz. WhatsApp gruplarımızda ve sosyal platformlarda hepsi var.

Yaptığımız bir diğer uygulama da son günlerinde arkadaşlara sunum yaptırmaktı. Bunu da ilk olarak bizim başlattığımızı düşünüyorum. Onlara diyorduk ki “Bize bir sunum hazırla ve bu bir/iki ay nasıl geçti bizle paylaş.” Onlar da bütün açık yüreklilikleriyle bütün mutluluklarını ve gelişmeye açık konuları bizle paylaşırlardı.

Bu sunumlar sırasında çok komik ve çok duygusal anlar yaşanırdı. Aynı anda ağlar ve gülerdik. Sadece bir ay bizle beraber olan bir arkadaş ayrılırken çok ağladığımız günleri hatırlıyorum. Öyle bir bağ oluşuyordu. Bu çocukların hepsi cin gibiydi ve çok iyi yerlere geldiler.

Hiç unutamadığım sözlerden bir tanesi de bir stajyer arkadaşın bana söylediği “Hiçbir işi gücü olmayan bir insan benim kadar yoğun olabilir mi?” cümlesiydi. Bu cümle benim şu andaki durumumu da çok güzel özetliyor. Baktığınız zaman hiçbir işim gücüm yok ama bana gün yetmiyor.

Bir kere daha belirtmek isterim ki “Bir stajyer gelse de getir götür işlerini yapsa.” düşünce tarzını halen taşıyanlar varsa hemen vazgeçsinler. Sanki hep sizle kalacakmış gibi çalışmaya başlarsanız hem kendiniz için hem de stajyer arkadaşlar için çok katma değerli bir iş yapmış olursunuz. Ben bütün iş hayatım boyunca fotokopilerimi hep kendim çektim ve hiç de zararını görmedim. Her fırsatı iki adım atabilmek için kullanırdım. O kadar çok oturuyoruz ki birkaç adım atmak hepimize iyi gelecektir.

Unutmayın ki staj süresinde güzel ve verimli vakit geçiren öğrenciler, mezun olduklarında o şirketlerde çalışmayı çok istiyorlar.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

31 Temmuz 2022 Pazar

Çok Basit

Günaydın Dostlar,

Yaşananlar o kadar basit ki ben bile anlayabiliyorum. Ben anlayabiliyorsam siz haydi haydi anlarsınız. Ben örneğimi futbol üzerinden vereceğim ama bu durumu hayatın her parametresine adapte edebilirsiniz.

Bir şekilde ligi bitiriyorsunuz ve gelecek sezon için ihtiyaçlarınızı belirliyorsunuz. Ligin ikinci yarısını ilk sırada bitirmiş birtakım olarak aslında çok fazla bir ihtiyacınız yok. “Bir golcü, bir sol bek, bir de yedek kaleci alırsam dertlerimin çoğunu çözmüş olurum.” diye düşünüyorsunuz. Bunlar şart olanlar, uygun maliyetle bulursam bir de kanat alabilirim ama şart değil.


Eksiklerimi tamamlayıp başlarına da dünya çapında meşhur bir teknik adam getirebilirsem benden mutlusu olmaz. Unutmayın en büyük ihtiyaç golcü oyuncu. Her ortamda topu kaleye gönderebilecek bir arkadaş arıyoruz. Kaleci kurtarabilir, o ayrı bir konu ama en azından kaleye vurabilsin. Zira takımımızda bal yapmayan arılardan çok fazla var. Sürekli koşsalar da bitiricilik becerileri yok.

Yalvar yakar dünya çapında hocayı getiriyorsunuz. Maddi manevi istediği her şeyi veriyorsunuz. “Sayın Hocam, ilk doğacak çocuğuma da senin adını vereceğim.” diyerek zar zor ikna ediyorsunuz.

Bütün bunlar bizim hocaya yetiyor mu? Yetmiyor tabii. “Ben ekibimle gelirim yoksa başarılı olamam.” diyor. “Tabii hocam lafı mı olur, hemen hallederiz.” diyerek yedi sülalesini de Türkiye getiriyorsunuz. Kendi özel Coca-Cola alıcısı bile geliyor.

Hoca gelir gelmez bizim takımın ilk transferinin bir ön libero olacağı ile ilgili bir haber okuyorsunuz. Ulan, bu da nereden çıktı? Bizim oturmuş bir takımımız var, ihtiyaçlarımız belli, bu bölgede zaten çok oyuncu var deseniz de hoca tutturuyor. “Bu oyuncuyu almazsanız ben başarıyı garanti edemem.” diyor. Çaresiz, hiç planda olmadığı halde ve takımda çok olduğu halde bir ön libero daha alıyorsunuz.

Bu senaryo hiç planlamadığınız bütün mevkiler için sürüp gidiyor. Gelen hoca ısrar kıyamet size bir sürü oyuncu aldırıyor. Genelde de bunlar geçmişte beraber çalıştığı oyuncular oluyor. “Ben bildiğim, güvendiğim oyuncuları isterim; seninkileri tanımam.” diyor.

Transfer sezonu biterken bir de bakıyorsunuz ki paralar saçma sapan yerlere harcanmış ve sizin planlarınızda olan öncelikli transferlerin hiçbiri yapılmamış. Elinizde tonla orta saha oyuncusu var ama halen bir golcünüz yok. Her hoca değişikliğinde ihtiyaç olmayan transferlere harcanan parayla dünyanın en iyi golcülerinden biri alınırdı.

Sol bek ihtiyacınız da halen karşılanmadı. Avrupa kupası maçına çıkıp sol bek hataları yüzünden iki tane gol yiyince herkes “Hani biz sol bek transferi yapacaktık?” demeye başlar. Yapamadınız zira paralar saçma sapan yerlere harcandı.

İşin daha da komiği bir de bakarsınız ki ısrarla transfer edilen oyuncuların bir kısmı ya hiç oynamıyor ya da yedek. Güzel kardeşim, madem bunlar oynamayacaktı veya son on beş dakikada oyuna girecekti de ne diye gelir gelmez bize bu oyuncuları transfer ettirdin.

Bu sabah bu örneği futbol üzerinden vermiş olsak da bu durum her atama için geçerli. İşyerlerinde de sık sık insanların geçmişte beraber çalıştıkları insanları yeni şirketlerine getirmeye çalıştıklarını görürüz.

İhtiyaç olan pozisyonlar için bu durumda hiç sorun yok ama bu alımlar genellikle hiç ihtiyaç olmayan pozisyonlar için yaşanıyor. Tanıdığı, bildiği birini getirmek için hiç de ihtiyaç olmayan pozisyonlara transferler yapılıyor, sonra bir de bakıyorsunuz ki halen golcünüz yok.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

26 Haziran 2022 Pazar

Mutsuzum

Günaydın Dostlar,

Bizim mayamız mutsuzluk ve didişme üzerine yoğurulmuştur. Hele bir de didişmeden kaynaklı mutsuzluklara bayılırız. Mutsuzluğun mutluluğu bize her zaman çok cazip gelir. O an için hiçbir derdimiz olmasa bile arabesk dinleyip dertlenmek çok hoşumuza gider.

Geçen sabah ekranlarda gördüğüm genç bir kızın yorumları çok dikkatimi çekti. “Benim sevebileceğim bir erkek sürekli insanlarla didişmeli, bilhassa da sürekli polisle didişmeli.” şeklinde bir yorum yaptı. Her ailenin kalbindeki damat adayı!


Kızların (genelde) efendi çocukları istemediğini bilsek de bunun nasıl bir arzu olduğunu ben anlayamadım. “Sürekli gözaltına filan alınmalı.” diyor genç kız. “Bu gibi işler mutsuzluktan başka bir şey getirmez.” denildiğinde “Biliyorum, bana da o cazip geliyor.” dedi. Nasıl yorumlamamız gerektiğinin takdirini size bırakıyorum.

Yukarıdaki kadar uç örnekler olmasa da didişme ve mutsuzluk birçoğumuz için bir yaşam şeklidir. Sorunlu veya deli bir yanı olmayan insanlar sıkıcı bulunur. Televizyondaki programlarda hiç yapımcıların didişmelere müdahale ettiğini gördünüz mü? Göremezsiniz zira parayı didişmeler ve sorunlar getiriyor. Issız bir adada son derece cici şekilde yaşayan insanları kaç kişi izler?

Aslında haksızlık yapmayalım, müdahale ettikleri de oluyor. Ne zaman? İşler birbirlerini boğma aşamasına geldiği zaman. Bütün programlarda durum aynı. Sürekli didişme, sürekli mutsuzluk. Her şeyin mutlu bir ortamda devam ettiği bir diziyi ben bile izlemem. Zaten pek dizi izlemem, hele de sorunları olmayan bir diziyi hiç izlemem.

Mutsuzluğu sevmekle beraber çoğu zaman mutsuzluğumuzun nedenlerini de doğru tartamayız. İşyerindeki yöneticinin yarattığı mutsuzluğu eşimizden/arkadaşımızdan kaynaklanıyormuş gibi hissedip onları hayatımızdan uzaklaştırırız. Birçok parametrede sorun yokken saçma sapan bir şeye takıp mutsuzluk dağı yaratırız.

İşyerinden ekmek parası geliyor, onu değiştiremeyeceğine göre kız arkadaşını değiştirir. Değiştirir de küçük bir sorun var. Sorun düzelmez. Mutsuzluğun da mutluluğun da başlangıç noktasını iyi tanımlamak gerekir.

“Ben bu işyerinde çok mutluyum.” diyen kaç kişi vardır acaba? Bence sayı çok yüksek değildir. Mutlu da olsak “Ben burada mutluyum.” diyebilmek fabrika ayarlarımızla uyuşmaz. Her ortamda mutsuz olduğumuza inanmamız lazım. Her zaman meyil o tarafa doğrudur.

Mutluluk ile hüzün arasında çok ince bir çizgi vardır ve bazen ikisine de verdiğimiz reaksiyon aynıdır. Fener maçı izleriz ve maç sonunda Fener kazansa da kaybetse de içeriz. “Ağabey ama şimdi üzüntüden içiyorum.” diyerek, bir de açıklamasını yaparız.

Sürekli olarak “Ben mutsuzum.” derken aradığımız mutluluk mudur yoksa mutsuzluktan çıkma çabasının yarattığı heyecan mıdır? Ben bu sorunun cevabını bilmiyorum. Tabii bir şeyi bulabilmek için ilk önce ne aradığını bilmek gerekir. Belki de “Millet bizi mutlu görmesin, nazar değer.” çabasıdır.

Zor günlerden geçiyoruz. Dünyada da ülkemizde de yeteri kadar mutsuzluk var. Bir de biz üstüne olmayan mutsuzlukları eklemeyelim.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

16 Ocak 2022 Pazar

Ruhsuzluk

Günaydın Dostlar,

Ruhsuzluk ve mutsuzluk kol kola gezerler. O yüzden bu yazının başlığı "mutsuzluk" da olabilirdi. Hangisinin hangisini doğurduğu tavuk ile yumurta ilişkisi gibi bir şeydir.



Bütün şirketlerin en büyük hedefi (doğal olarak) para kazanmaktır. Yatırım yapan insanlar, yatırdıkları paranın karşılığını almak isterler. Para kazanamamak da olabilecek en kötü sonuç olarak görülür. Kimsenin anlamadığı veya anlamak istemediği daha büyük sorun ise “mutsuzluk kültürü” oluşmasıdır. Finansal veya işletmeye yönelik sorunları alacağın önlemlerle kısa süre içinde çözebilirsin ama mutsuz ve ruhsuz bir kültürü yıllarca değiştiremezsin.

Neden değiştiremezsin? Ruhsuzluk kültürü, yıllarca minik mutsuzluk parçalarının üst üste konulmasıyla oluşur. Bilerek veya bilmeyerek yaratılan bu dağı, bir gecede aşamazsın. Oluşması nasıl yıllar sürdüyse ortadan yok olması da yıllar sürer. Herkesin maaşını ikiye katlasan yine bir yere varamazsın. Maaş arttırmanın yaratacağı mutluluk en fazla bir iki ay sürer.

Çeşitli şirketlere gittiğim zaman, üst düzey yöneticiler “Bu mutsuzluk kültürü nasıl oluştu, bilmiyoruz.” diyorlar. Ben size anlatayım. Yıllarca yapılan adaletsiz davranışlar ve işlerin adaletsiz yapıldığı yönünde verilen izlenimler yüzünden oluştu. Günü kurtarmak için verilen sözlerin bir daha hiç gündeme gelmemesi yüzünden oluştu. İş yapanların değil de laf yapanların yol alması yüzünden oluştu. Tembellerin işi halledemeyeceği bilindiği için bütün işlerin işi sonlandırabileceklere verilmesi yüzünden oluştu. Maaş ve seviye adaletsizlikleri yüzünden oluştu. Birileri aralıksız çalışırken sigara odalarındakilerin çevre yapması yüzünden oluştu. İnsanların kendilerini benzer şirketlerdeki çalışanların haklarıyla ve kültürleriyle mukayese etmesi yüzünden oluştu. Aralıksız çalışan ama kendini satma yönü güçlü olmayan insanların yok sayılması yüzünden oluştu.


Böyle bir kültür yerleştiği zaman, bunun aşılmasının çok zor olduğunun en güzel örneğini futbol takımlarında görüyoruz. Hocalar gelip gidiyor, futbolcular transfer ediliyor ama bir türlü netice değişmiyor. Neden? Ruhsuzluk ve mutsuzluk kültürü yerleşti de ondan. Yıllardır da devam ediyor. Teknik analizlerle veya oyun sistemleriyle çözülemiyor.

Yeni gelenin mutsuzluk kültürüyle ne alakası var? Bu ortamda bir geçmişi olmadığına göre son derece mutlu ve enerjik geliyor olması gerekmez mi? Gerekir tabii. Zaten öyle de geliyorlar ama havadaki mutsuzluk ve ruhsuzluk baloncuklarının onları da etkilemesi çok uzun sürmüyor. En fazla iki ay içinde sanki yıllardır orada çalışıyormuş gibi davranmaya başlıyorlar.

Fenerbahçe örneğine baktığımızda bu kültürün sadece futbol takımında değil, diğer branşlarda da yerleştiğini görüyoruz. En başarılı olarak gördüğümüz basketbol ve voleybol takımlarında bile eski hırs ve enerji yok. Ruhsuzluk kültürü onları da etkiledi.

Mutsuz insanlarla hiçbir yere varamazsınız. Bütün ortamlar için çok geçerli olan bir parametreden söz ediyoruz. Bir ailede bütün bireylerin sürekli olarak mutsuz olduğunu düşünebiliyor musunuz? İlk fırsat doğduğunda insanlar kendi yollarını çizip o aileden ayrılmak isterler. İşyerlerindeki ailelerde de durum birebir aynı. Kimse yıllarca mutsuz bir şekilde oturmaz. Fırsatını bulan gider. Tabii burada hiçbir neden yokken kendini mutsuz etmek için elinden geleni yapan insanlardan söz etmiyorum. O başka bir sabahın konusu.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

30 Mayıs 2021 Pazar

Alışkanlık Olsun

Günaydın Dostlar,

Çok sıkıntılı günlerden geçtik ve geçmeye de devam ediyoruz.  1,5 yıl kadar önce başlayan salgın herkese maddi ve manevi olarak çok zor günler yaşattı. Bu kadar zorluğun arasında suyun üstünde durmaya çalışırken belki birkaç tecrübeyi de cebimize atabiliriz diye umut ediyorum.

Japonya’ya gittiğim zaman insanların hasta olduklarında işyerlerine maske ile geldiklerini görüp çok etkilenmiştim. “Acaba biz de böyle bir alışkanlık edinebilir miyiz?” diye yüksek sesle düşünüyorum.



İlla da yasal veya toplumsal bir zorlama olması gerekmiyor. Hasta olanlar, burnu akanlar, öksürenler o dönem için işyerlerine maske ile gelseler güzel olmaz mı? Bu kadar süredir takıyoruz, hasta olduğumuzda da bir hafta takabiliriz.

“Maske takmak çok sıkıcı, ben maske takınca nefes alamıyorum.” diyen arkadaşlarım da hasta olduklarında kısa bir süre maske takarlarsa çok büyük bir iş başarmış olurlar. Unutmayalım ki gıda veya ilaç üretiminde çalışan dostlarımız her gün maske takıyorlar.

Sabah sabah bu konu nereden aklıma geldi, onu da anlatayım. Haberlere bakarken “Bu sene mevsimsel grip çok az oldu.” diye bir haber okudum. Bazı insanlar da bunu olduğumuz aşıların yan faydası olarak görüyorlarmış. Konunun hiç uzmanı değilim ama aşının faydasından çok maskeli dolaşıp önlem almamızdan kaynaklanıyor. Herkes maskeli olunca, birçok insan evden çalışınca, okullar kapalı olunca, seyahat azalınca; virüs de bulaşacak yer bulamadı.

Hapşıran, öksüren insanlar toplu taşımalara, işyeri servislerine, okul servislerine maske ile binseler ne kadar güzel olur. Bu hem karşımızdakilere bir saygıdır hem de hastalıkların süratle bulaşmasını önler. Yapar mıyız? Ben umutluyum. Bazı insanların kesinlikle yapacağını düşünüyorum. Nasıl bazı insanlar köpeklerinin arkasından çok güzel bir şekilde topluyorlarsa maskenin de aynı ilgiyi göreceğini düşünüyorum. Nasıl olsa artık hepimizin evinde maske var.

“Maske var.” demişken maskenin de bundan sonra evlerde her zaman bulunan malzemelerden biri olacağını düşünüyorum. Nasıl hepimizin evinde genelde pamuk bulunursa maske de öyle bir şey olacak. Bütün bu yaşadıklarımızdan sonra kendimizi çıplak hissederiz. Ben maske takmayınca yün donumu giymeyi unutmuşum gibi hissediyorum. Her taraf çok bir havadar oluyor.

Bu önlemleri alırken sadece nezle, grip veya soğuk algınlığını düşünmememiz lazım. Dünyada yer kalmayıp insanlarla hayvanlar iç içe girmeye devam ettikçe, maalesef daha yeni virüsler de ortaya çıkacak. Ne olduğunu anlamayıp üşüttüm zannettiğimiz için de o yeni virüsü tüm mahalleye yayacağız. “Bir musibet bin nasihatten iyidir.” diye boşuna söylememişler. Biz de musibetin kralını yaşadığımıza göre, kendimize de minicik bir ders çıkarabiliriz.

Normal bir hastalık zannettiğimiz bir durumun, çok da normal olmadığını anladığımızda iş işten geçmiş oluyor. Hasta olan kişi, bütün herkesi her türlü eski veya yeni hastalıktan korumak için, anında tedbir almalı. Maske takmalı, temizlik kurallarına çok dikkat etmeli ve gerekiyorsa mesafe kurallarına uyarak evden dışarı çıkmamalı.

Maske çok önemli bir konu olsa da, tabii tek konumuz değil. Sarılmalara, öpüşmelere, makas almalara, çocukların yanağını somurmalara da bir son vermeliyiz. Hele hele hastalık belirtisi hissettiğimizde, hemen bütün dokunma aktivitelerimizi sonlandırmalıyız.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Şubat 2021 Pazar

Depodaki Ucuzluk

Günaydın Dostlar,

Macys’de çalıştığım yıllarda biriken stokları azaltmak için yılda üç defa depolardan satış yaparlardı. Mağazalardan gelmiş, birazcık da modası geçmiş ürünler bu satışlarda çok uygun fiyata müşterilere sunulurdu.

Depo satışları hafta sonu yapılırdı ve sabahın çok erken saatlerinde kapılarda büyük kuyruklar olurdu. Ben sabah saat 6.00’da işe geldiğimde saatlerdir orada bekleyen insanları görürdüm. Çok ucuza ürün alabilme sevdası bu insanları uyku tulumlarında geceyi geçirmeye zorlardı. Michigan’da kışların çok sert geçtiğini düşünürsek, bu hiç de kolay bir iş değildi.



Satışlar stoklarla sınırlı olduğu için ürünler tükenmeden bir şeyler almaya çalışırlardı. Bütün hafta sonu devam eden ucuz satışlar, pazar akşamı bittiğinde kendimizi savaştan çıkmış gibi hissederdik.

Benim çalıştığım yer dört katlı ve içinde elektrikli arabalarla dolaşılan çok büyük bir ambardı. Müşterilerin bütün katlara yayılması arzu edilmediği için satış tek bir katta yapılırdı. Satılacak bütün ürünler önceden o katta toplanırdı.

Aldığı ürünün bedelini ödeyen müşteri, faturasının bir kopyasını bana verirdi, ben de aldıkları eşyaların aşağıya gönderilmesini sağlardım. Yazması çok basit oldu ama işleyişte hiç de bu kadar kolay bir iş değildi. Kamyonetiyle, aracıyla eşyasını almaya gelen müşteri; eşyasının henüz aşağıya gelmemiş olduğunu görünce hemen koşarak geri benim yanma gelirdi.

İlk defa bu işe katıldığım zaman bir anda kendimi “Ürünüm aşağıya gelmemiş.” diye bağıran yüzlerce müşterinin ortasında buldum. Faturalarını uzatıp “İlk olarak benimkini yolla, çok bekledim.” diye bağırıyorlardı. Kendi kendime “Allah’ım bittim ben.” dediğimi çok net hatırlıyorum.

Ben orada kıvranırken rahmetli Big Mac lakaplı üst düzey yöneticilerden bir tanesi beni uzaktan izliyormuş. Bir ara yanıma geldi ve “İntihar edecek gibisin.” dedi. Sevgili Mac intihar olmasa bile kaçıp kurtulmak aklımdan geçmedi değil.

“Sana uzanan yüzlerce faturayı veya bağıran yüzlerce insanı hiç düşünme.” dedi. “Güzel diyorsun da düşünmeyeyim de ne halt edeyim?” diye sordum. “Hepsini birden yapamayacağına göre, birer birer yapacaksın.” diye cevap verdi. “Bir taneyi çözeceksin, sonra bir tane daha çözeceksin, inan sonunda hepsi bitecek.” diye bir yorum yaptı. İşte bütün büyü burada gizli. Bu felsefe bana bütün hayatım boyunca çok yardımcı oldu ve birçok kimsenin cesaret bile demeyeceği işleri yapabilmemi sağladı.

Big Mac’in sözleri kırk yıldır kulağımdadır. “Sürekli dağı düşünürsen, tepeyi bile çıkamazsın.” derdi. Çok doğru bir yaklaşım olduğunu yıllarca yaşayarak gördüm. Dağı düşünmediğim için olmazmış gibi görünen çok fazla iş hallettim. Bu düşünceyle eski şirketimde sistemde on binlerce malzeme kodunu düzelttiğimde herkes çok şaşırmıştı. Hiçbir zaman binlerce kodu düşünmem, her fırsatta biraz yaparım, sonunda hepsi biter.

Birçok iş yerine girip çıkıyorum (daha doğrusu salgından önce girip çıkıyordum) ve birçok arkadaşın ağır dağlar altında ezildiğini görüyorum. Herkes kendi dağının en yüksek olduğunu anlatıyor. Unutmayın ki Himalaya Dağları’nı bile çıka çıka bitiriyorlar. Dağın eteklerine gel ve çıkmaya başla, zirveyi görmeye çalışma, bulutlardan göremezsin. Sürekli tırmanırsan zirveye eteklerden bakmana gerek kalmaz. Bir gün mutlaka en tepeye bayrak dikersin. “8.848 metreyi nasıl çıkacağım?" diye düşünmeye başlarsan yoldaki ufak tepeleri bile aşamazsın.

Bilhassa genç arkadaşlara tavsiyemdir, dağıtılan dağların tamamen eşit olması mümkün değil. Dağları karşılaştırmaktansa kendi dağınıza tırmanmaya başlayın. Ne zirveyi düşünün, ne de başkalarının nasıl tırmandığını.

“Güzel söylüyorsun da iş yükünde hiç mi adaletsizlik olmuyor?” diyeceksiniz. Tabii oluyor, hem de çok oluyor. Hatta genelde bütün işler arı gibi çalışanların üzerine kalıyor ama sürekli bunları düşünmek insanları işten soğutmaktan ve isteksizleştirmekten başka bir işe yaramıyor. Düzenli tırmanın, sürekli tırmanın, detaylarda boğulmayın. Yemek ve mola saatlerinden feragat etmenize bile gerek yok. Burçak yemeye de vakit ayırın.

Bir arkadaşım, “Ben Himalaya’ya çıkmaya çalışırken millet ilişkileri sayesinde uzaya gitti.” dedi. Çok doğru. Keşke olmasa ama maalesef her işyerinde bu gibi durumlar çok var. Günümüzde iş hayatındaki başarı hem işini iyi yapmak hem de ilişkileri iyi yönetmekten geçiyor. Her hafta Himalaya’ya çıkıp inseniz, kimsenin bundan haberi yoksa bir işe yaramıyor.

İşini iyi yap, muhakkak işini yaparken eğlenmeye çalış, ilişkilerini doğru yönet ve sürekli olarak dağına tırman. Bir gün tırmanıp üç gün kamp yaparsan zirveyi göremezsin.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

11 Haziran 2019 Salı

Günaydın...

Günaydın dostlar…

Sabahın erken saatlerinde Atatürk Havalimanı’na indiğim günlerden birinde, orada çalışan bir görevliye bir şey sormam gerekti. “Günaydın” deyip sorumu sorduğumda, adamcağız “Bu sabah en az kırk kişi bana bir şeyler sordu ama ilk defa siz günaydın dediniz” demişti. Üzerinden çok uzun yıllar geçmesine rağmen, görevli amcanın mutlu oluşu halen gözlerimin önünde duruyor.
Kabul edelim ki, günaydın demeyi (hatta selam vermeyi) çok da sevmeyen bir milletiz. Hele de sabahın erken saatlerinde iş yerlerinde şansınızı hiç zorlamayın, boş bakışlarla yanınızdan geçer giderler. Neden cevap vermiyorlar? Öyle bir alışkanlıkları yok da ondan.


Aslında tek sorun günaydın değil. “Hayır” demeyi, “Olmaz” demeyi de çok güzel beceremiyoruz. Çoğu zaman karşı taraf kırılmasın diye kaçamak ve hiçbir anlamı olmayan cevaplar vermeye çalışıyoruz. Buradaki hile; “Hayır” demeden hayır diyebilmekte ve konuyu muallakta bırakmaktadır. Bunu iyi başaranlar iş hayatında çok ciddi yol alırlar.

Apartmanın asansöründe birçok insanla karşılaşıyorum ama genelde kimse günaydın veya merhaba demiyor. İlk önce ben söylersem, insanlar da ayıp olmasın diye zoraki bir cevap veriyorlar.

Bizim böyle bir alışkanlığımız yok, Amerikalıların da çok fazla var. “Günaydın” derler, beş dakika sonra seni tekrar görürlerse bir daha derler. Aslında bir kere yeter ama genelde bizim insanımız onu bile demez.

Hele bir de karşı cinse dediyseniz, kafasından geçen ilk düşünce, “Sabah sabah bana neden yılışıyor?” sorusudur. Erken saatlerde işe gitmeyi seven ve de sabah kalkmak ile ilgili hiçbir sorunu olmayan ben, “Günaydın”, “Merhaba” demeyi de severim. Allah’a şükür, saatten bağımsız olarak keyfim de hep yerindedir.

Eski iş yerimde, yine sabahın erken saatlerinde kızcağızın birine günaydın dediğimde, “Sabahın bu saatinde nedir sizi bu kadar mutlu eden şey?” diye bana çıkışmıştı. Günaydın demeyi o kadar olağanüstü bir durum olarak görüyor ki, “Bu sabah adam çok mutlu, ondan bana günaydın dedi” diye düşünüyor.
Bilmez ki, ruh halin ne olursa olsun, işyerinde, okulda, orada, burada karşılaştığın insanlara “Günaydın” demek, selam vermek en temel insanlık vazifelerinden biridir. Ayrıca karşındaki insan da kendini iyi hisseder.

Düşünün; siz insanın birine selam veriyorsunuz, “Günaydın” diyorsunuz, o da “Allah cezanı versin” bakışlarını sana fırlatıp yoluna devam ediyor. Bu gibi durumlarda beni gülme tutuyor ama birçok insan kendini kötü hisseder. En kötüsü de hiç duymamış gibi gidenler. Arkalarından gidip, “Duymadın mı; yoksa bu senin genel asosyal, kaba ruh halin mi?” diye sormak istiyorum. Tabii böyle bir durumun altında yatan genel mesaj da, “Ben sana günaydın demeye bile tenezzül etmem”.
Sabahları ağzımızı açmak istememizin nedenlerinden biri de, akşam geç yatıyor olmamız. Kardeşim yarın sabah iş var, gece kuşu gibi oturmayın da yatın. Çalıştığım dönemlerde erkenden yatardım. Uykusunu alamamış insan ertesi sabah sevimsiz ve isteksiz oluyor.
Bir diğer neden de, çok yüksek oranlardaki sigara ve kahve içimi. “İlk kahvemi/sigaramı içmeden bana kimse bulaşmasın” şeklinde lafları çok duymuşumdur. Güzel söylüyorsun da, biz şu anda rastlaştık, sana günaydın diyebilmek için ilk sigaranı içmeni mi bekleyeceğim?

Şahsi görüşüm, “İyi akşamlar” demek konusunda daha başarılı olduğumuz yönünde. “İyi akşamlar” saati geldiğinde keyfimiz daha yerinde oluyor. Düşünsenize; okul/iş bitmiş, sigara içilmiş, kahve içilmiş, Ebe nine izleme saatimiz gelmiş, artık “İyi akşamlar” dememek için hiçbir nedenimiz yok.

Günaydın stoklamayı bırakalım, zira hiç bitmeyecek kadar çok var. Her sabah sık sık kullanabilirsiniz. İşyerinde, okulda, asansörde, her neredeyseniz gördüğünüz insanlara “Günaydın” demeyi deneyin, bakalım ne olacak?
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

17 Nisan 2019 Çarşamba

Soğan Patates...

Günaydın dostlar…

Bizim çocukluğumuzda durum böyle değildi. Sebze, meyve, hububat anlamında hiçbir sıkıntısı olmayan bir ülke olduğumuz için, insanlar soğan ve patatesin yüzüne bile bakmazlardı. Unutmayalım ki, bu konularda kendine yetebilen yedi ülkeden bir tanesiydik.
O dönemlerde, bu ürünleri yurtdışına satabilmek konusunda çok başarılı değildik ama rahmetli babam bile, “Satmamız şart değil, satamıyorsak da oturup yeriz” derdi. Sonuçta elindeki ürünler her zaman lazım olan bir değerdi.


Zavallı soğan ve patates hiç sorun çıkartmazlardı. Genelde pazarın içinde bile yer bulamazlardı. Pazarın güzel yerleri her zaman daha pahalı meyve ve sebze satanlara, bir de yün donculara ayrılırdı.

Emek Mahallesi’nde her salı günü pazar kurulurdu ve soğan patates satan yaşlı amca her hafta pazarın girişinde olurdu. Meraklı bir yay burcu olarak sorduğumda da, “Biz o kadar önemli bir ürün satmıyoruz, hem fiyatı çok ucuz, hem de çok ağır; o yüzden pazar girişi bizim için çok uygun” demişti.

Soğan Türk mutfağının olmazsa olmazlarından bir tanesi olmasına rağmen hiç saygı görmezdi. Patatese de ekonomik doyurucu yemek olarak bakılırdı. Patates yemeği (çok da severim) birçok aile için cankurtarandı. Bu konulardan hiç anlamam ama muhtemelen içinde soğan da vardı.

Soğan ve patates her zaman "Olsa da olur, olmasa da olur" muamelesi görürlerdi. Neden? Çünkü her zaman varlardı. Yaşlı amcanın bir gün orada olmayacağı veya manavda soğan, patates kalmayacağı kimsenin aklının ucundan bile geçmezdi. “Günün birinde biz yurtdışından soğan ithal edeceğiz” deseniz, millet neresiyle gülerdi sabah sabah söylemeyeyim.

Genelde bu konularda, bu ülkede üç ayrı gündem vardı. Yeşilbiber her sene zam şampiyonu olurdu, yeşil erik ilk çıktığı zaman çok pahalı olurdu ve arz fazlasından üreticiler domates, şeftali vb. ürünleri denize dökerler, ya da yollarda ezerlerdi. O zamanlar ananas, mango gibi şeyleri yemeyi bilmiyorduk.
Peki, soğan ve patates neden bugün bu kadar çok konuşuluyor? Sorun oldu da ondan, değerleri arttı da ondan, erişilmez oldular da ondan, yemekler soğansız tatsız olmaya başladı da ondan, patates yemeği ucuz olmaktan çıktı da ondan… Herkes değerlerini anladı.

Her zaman belirttiğim gibi, hayatımızdaki her şey aslında beş, altı temelin üzerine oturuyor. İster semt pazarları olsun, ister çalışma ortamları hiçbir şey fark etmiyor. Her ortamın kendi soğanı, patatesi var. 

Şirketler soğan ve patates ile dolu. Bu insanlar her yemeğin içinde oldukları halde, hiçbir zaman saygı görmezler. Semt pazarı girişinden daha öteye gidemezler. Aynı soğan, patateste olduğu gibi bunların da yükleri ağırdır.

Her yemekte oldukları halde, genelde "Olsa da olur, olmasa da olur" muamelesi görürler. Zavallı soğanlar her yemeğe kesilip, biçilip, doğranıp yetişeceğim diye yırtınırken, sigara odalarında mangonun faydaları üzerine kulis yapanlar işi götürürler.
Patates yemeğine kimse tenezzül etmez. Patates hakkında yetmiş çeşit eleştiri duyarsınız. Çok kolay bulunduğu ve hiç sorun yaratmadığı için, kimsenin zavallı patatesin varlığından haberi bile yoktur.

Herkes mangonun renginin bir ton açılması, ananasın bir gram kilo kaybetmesi sorunlarıyla uğraşıyordur? Neden? Herkesi tropik meyveler olmadan şirketlerin ayakta kalamayacağına inandırmışlardır da ondan… Herkes onların derdinin peşindedir.
Soğanları, patatesleri kenara atmayalım, her işe koşuyorlar ve sorun çıkartmadan işlerini yapıyorlar diye değerlerini küçümsemeyelim. Döviz ile alınıp satılanların sürekli ilerleyişini görmek, çalışkan soğan ve patateslerin kaderi olmasın. Bir gün bulunamadıkları zaman, mango ile yemek pişiremezsin.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

25 Ocak 2019 Cuma

Benim Gördüğümü Sen de Gör...

Günaydın dostlar…

İşte sorun da tam bu noktadan kaynaklanıyor. Senin gördüğünü o görmüyor veya göremiyor. Belki de görmek istemiyor. “Çok açık bir şekilde ortada olan bir şeyi nasıl göremez?” diye dertlenmenin de bir anlamı yok, zira görmek işine gelmiyor.
Onun bugüne kadar gelmesini sağlayan bütün parametrelerin (yetiştirilme tarzı, tecrübesi, tahsili, yaşadıkları, bakış açısı, çevresi) toplamı, bu yaşananlara senin gibi bakmamasına neden oluyor. Sen karşında korkunç bir insan görebilirsin, o baktığı zaman İstanbul’un en büyük aşkını görebilir.


Gerçekleri göstermek çok mu zor? Gerçekten çok zor, senin gerçeklerinle onun gerçekleri arasında bir tane bile ortak küme yok. Hani derler ya “Ayrı tellerden çalıyorsunuz” diye, tam da öyle bir durumdasınız.

Konu ne olursa olsun, bu durumdaki bireylerin takım olmalarına, başarılı olmalarına da imkân yok. Oyun oynayabilmek için ilk önce aynı bahçede olmak gerekiyor. Hedefler o kadar farklı ki, sen maç yapmak istiyorsun, onlar körebe oynamak istiyor.

Bilhassa işyerlerinde görmemenin, duymamanın, karışmamanın bu topraklarda ciddi bir avantajı da vardır. İşine gelmeyen veya düzeltemeyeceğini bildiğin şeyleri görmezden gelmek, çok sık kullanılan bir çalışma (veya çalışmama) şeklidir.

Görmemek kısa vadede sana avantaj sağlar ama uzun vade de “Onu görmedim”, “Bunu görmedim” diyerek bir yere varamazsın. En sonunda birileri çıkar “Neden görmüyorsun kardeşim, her şey gözünün önünde oluyor?” der. Bu gibi durumların en güzel çaresi de, insanların görme açısını görmeleri gerekmeyen lüzumsuz açılara kaydırmaktır.

Açı kaydırma oyunu yüzyıllardır büyük bir başarıyla oynanır. Herkes konuyu istediği açıya çeker ve arka planda devam eden yangının görülmemesini sağlamaya çalışır. Yangını gördüğünü belli edersen, “Yangını gördün de neden söndürmedin?” derler, bu da kimsenin işine gelmez. Yangınla uğraşmak bilgi ister, aynı zamanda da sıcak insanı terletir.
İşyerlerinde görüş açısı değiştirme konusunda yüksek lisans yapmış insanlar vardır. Bu durum ayrıca sadece bizim ülkemize özgü bir durum da değil, dünyanın her ülkesinde var bunlardan. Toplantılarda bir konuşurlar, bir sunumlar yaparlar zannedersin ki toplantı çıkışında hemen gidip dünyayı değiştirecekler. Toplantı biter bitmez de her zaman yaptıkları gibi hiçbir icraata el atmadan, her zamanki gibi boş işler yapmaya devam ederler.

Bunlar boş işler yapıp yoğun görünürler ama bir de bunların hiçbir iş yapmayan türleri vardır. Bu türler boş iş yapmaya bile üşenirler. Yıllardır boş oturdukları için kan dolaşımları da zayıflamıştır. Dedikodular artar da artar. Herkes birbirine “Yöneticileri bunu görmüyor mu?” diye sorar. Yıllar geçer ama kimse bu duruma bir cevap bulamaz. Kim bilir, belki görmüyordur, belki de bizim kan dolaşımı yavaşlamış arkadaş koruma altındadır.

Belki de zavallı yönetici görme açısı değiştirme olayına öyle alışmıştır ki, artık doğru açı ile bakamıyordur.

Düşüncelerimizde ve duygularımızda o kadar katıyız ki, duygusal olarak bağlı olduğumuz her ne varsa onunla ilgili hiçbir kötü şey göremeyiz. Bu durum tuttuğumuz takım için de geçerli, sevdiğimiz insan için de geçerli.
Sen bakarsın “Fenerbahçe kötü oynuyor” dersin, ben bakarım “Fenerbahçe çok iyi top oynuyor” derim. Durun bir dakika; bu iyi bir örnek olmadı, Fenerbahçe’nin çok kötü top oynadığını anaokulundaki çocuklar bile biliyor.

Konu ne olursa olsun; görmek istediklerimizi veya insanların bize göstermek istediklerini değil de, gerçekleri gördüğümüz gün çok yol almış olacağız…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

24 Mayıs 2016 Salı

Hep Aynı Nakarat...

Günaydın dostlar…

Pazar günü İstanbul’da hava çok da iyi değildi. Hava karanlık ve yağmurlu olunca da günün çoğunu evde geçirdim. Küçük bir yürüyüş dışında, günün geri kalanının çoğunu televizyon izleyerek geçirdim.
Boş boş televizyona bakarken genellikle iki program üzerinde yoğunlaştım. Bir tanesi Paramparça dizisi, diğeri de AK Parti Kurultayıydı. Birbirleriyle çok da bağlantısı olmayan bu iki program, bu ülkede, çok uzun yıllar geçse de bazı şeylerin hiçbir zaman değişmediğinin en büyük göstergesiydi.


Paramparça dizisinde gözüme takılan senaryo, bizlerin doğduğumuz günden beri izlemekten bıkıp usandığımız bir konuydu. Dizideki psikiyatrist abla, kendi annesi olduğunu bilmeden bir müşterisine yaklaşıyor, sonra da temizlik işleri yapsın diye alıp kadıncağızı evine götürüyor. Bütün derdi kızına yakın olmak olan teyze de, “ben senin annenim” demiyor ama bu durumu kabulleniyor.

Bu diziyi izlerken, doğal olarak çocukluğumuzun Ayşecik filmleri aklıma geldi. Annesini tanımayan ve parktaki teyze zanneden çocuk senaryolarını en azından 500 kere seyretmişizdir. Gerçekte de parktaki teyze zaten onun annesidir ama çocuk bilmiyordur. 2016 yılına geldik ama halen aynı senaryolar. Bilinmeyen anne parametreli vicdan sömürüsü hikâyeleri ile donatılmış diziler. Ayşecik filmlerini izlerken benim annem 2 mendil dolusu ağlardı ama artık büyüdü o da ağlamıyor.

Bir ülke bir gram mı ileri gitmez? Bıktık artık bu senaryolardan. Artık birileri değişik bir şeyler söylesin. Mesela, çocuğun annesi ayda yeni kurulmuş bir koloniye gitmiş olsun filan. Çocuk büyüdükten sonra da, 25 sene sonra geri dönsün.

Sinemada hiçbir şey değişmemiş de siyasette değişen bir şeyler var mı? Orada da yok. Bu ülkede hiçbir zaman bitmeyen, “sözünü en çok dinleyecek olanı bulma” çalışmaları, kaldığı yerden devam ediyor.

Geçmiş yıllarda defalarca gördüğümüz film tekrar gösterimde. En iyi iş yapacak olanı değil de, en iyi söz dinleyecek olanı arama çabaları, bu toprakların yüzyıllardır değişmeyen bir gerçeğidir. Cumhurbaşkanlığına terfi eden amcaların en büyük derdi, her dediklerine itaat edecek bir başbakan bulmaktır.
Diyeceksiniz ki, bu gerçeği biz de biliyoruz ama Davutoğlu amcanın ne kusuru vardı? Onun hatası, her denilenin %97’sine “tamam” demesiydi. Bu gibi pozisyonlarda bu oran yetmiyor, %100 itaat aranıyor. Ortaya çıkan %3’lük fark bir anda oturduğunuz koltuğu gayet kaygan bir hale getirebiliyor.

Ayrıca bütün kabahati siyasetçilere de yüklemeyelim. Diğer ortamlarda da durum çok farklı değil. Örnek olarak, futbol kulüplerinde veya işyerlerinde durum çok mu farklı? O ortamlarda da başkanlar %100 itaat bekliyorlar. Kimse ağzını açıp da, “gözünün üstünde kaşın var” diyemiyor.

Bir pazar gününde gözüme takılan çok farklı iki ayrı konu; aslında bu ülkede konular farklı olsa da, gerçeklerin hep aynı kaldığını gösterdi bana. Aynı konuları binlerce kere izlemekten de, aynı hikâyeleri binlerce kere dinlemekten de bıkmadık. Her eski masalı bugünün tadında bir kere daha zevkle dinlemekten çok zevk alıyoruz.

Bu sabah yürüyüş sırasında gördüm ki, 50 senelik Frigo Buz bile halen piyasada. O bile değişmemiş. Bir elimizde Frigo, bir elimizde patlamış mısır; hepimize iyi seyirler dostlar.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

18 Nisan 2016 Pazartesi

Çok Yazıkmış...


Günaydın dostlar…
Yazık filan değil. Aslında bu işi çok güzel özetleyen bir atasözümüz da var ama sabah sabah bu tip örnekler vererek tepki çekmek istemiyorum. Nedir bu sabahki konumuz? Çok büyük paralar alarak beceremeyeceğin bir işe kalkışmak.

Paraları alırken güzel, şov yaparken güzel, omuzlarda taşınırken güzel, İstanbul’un en güzel semtlerinde otururken güzel ama beceriksizlik tavan yaptığında hiçbir türlü tepki almayacaksın. Böyle bir dünya yok. Varsa söyleyin de hep beraber gidelim.

Dün akşamki Fenerbahçe maçını seyredenlerin de gördüğü gibi, beceriksiz dünya yıldızlarımız büyük tepki aldılar. Yuh sesleri bütün maç boyunca sürdü gitti. Bu olaydan en çok nasibini alanlar da en pahalı olanlardı. Yani, Van Persie, Nani ve Diago.
Seyircinin sabrı taştı. Kimse unutmasın ki bu seyirci bu statta Alex’i bile yuhaladı. Yıllarca bu takıma inanılmaz başarılar kazandırmış olan Alex, 2-3 maç kötü oynadı diye yuhalandı. Böyledir bu toprakların seyircisi. Geldiğinde seni omuzlarda taşır, kendini kral gibi hissetmeni sağlar, oynamadığın zaman da bir anda seni listenin en alt sırasına indirir…

Futbol bu, çok iyi oynayıp yenilebilirsin de ama seyirci o ruhu, o çabayı göremiyor. Herkesi deli eden ve kâğıt üzerinde de olsa dünya yıldızı olan oyuncuları yuhalamaya iten gerçek, bu isteksizlik ve enerjisizlik durumudur.

Yuhalandılar da ne oldu? Bu duruma daha fazla dayanamayan Van Persie’nin eşi tribünlerde ağlamaya başladı. Bence ağlayacağına, “Hey Persie biraz çalışsana kıçını kaldıracak halin yok, ayağının altından geçen topa vuramıyorsun” diye onu uyarsa daha yararlı olurdu. Hele ki yaşı geçmiş eski yıldızların, belki de herkesten daha çok çalışması gerekiyor. Sen istesen de vücut isteklerine senin istediğin şekilde karşılık vermiyor.
İşin ilginç yanı, teyze ağlayınca, bizim duygusal basınımız hemen bunu manşet yapmaya başladı. Bayılırız mağdurun yanında olmaya. Mağdur edebiyatı, bu toraklarda olduğu kadar başka hiçbir yerde iş yapmaz. Bir anda, Van Persie’nin tuvalete gidecek hali olmadığından kimse bahsetmez oldu. Yazıkmış da, bilmem neymiş de…

Futbolcuları boş verin, kendi dünyamızdan düşünelim. Kamyon dolusu para alarak bir yerlerde işe girsek ve beklenen işi yapamasak, sizce bize ne yaparlar? Hepimiz bir yerlerde çalışıyoruz ve çalışma hayatımız boyunca duymadığımız eleştiri, söylenmedik laf kalmıyor. Bizler 3 kuruşluk maaşımızla bütün bunları sineye çekebiliyorsak, Persie amca ve ailesi de çuvalla para alırken bu eleştirilere katlanabilirler diye düşünüyorum.

Dün akşam bir arkadaşım, “işyerinde amirinin veya başkalarının sana ağır bir şeyler söylemesiyle, bütün bir stadın hep bir ağızdan seni yuhalaması aynı şey değil” diye bir yorum yaptı.

Kesinlikle katılıyorum ama inanın bizlerin aldığı parayla Van Persie’nin aldığı para da aynı şey değil. Hem de hiç değil…
Doğanın kanunu böyle yazılmış. Sana çok artı getiren bir şeyin, her zaman çok eksi getirme riski de vardır. Hepimiz, “aldığım parayı hak edebilmek için elimden gelen her şeyi yaptım” diyebilmeliyiz. Bunu diyebiliyorsan, akşam da yastığına sarılıp bebek gibi uyursun…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

28 Aralık 2015 Pazartesi

Sadece Üç Gün...

Günaydın dostlar…

Bunlar yılın en zevkli günleridir. Sadece 3 günlük bir haftadan söz ediyoruz. Birçok şirket perşembe gününü zaten tatil etti. Etmeyenlerde de öğleden sonra katılımcı sayısı yavaş yavaş azalmaya başlar.
Öğle yemeğinden sonra, “Ben gidebilir miyim?” talepleri gelmeye başlar. Hemen belirteyim; bütün yöneticilik hayatım boyunca, ne Amerika’da, ne de Türkiye’de bu tip taleplerin hiçbirini geri çevirmedim. Yılın son 3-4 saatinde insanları işyerinde tutma manyaklığında olan yöneticilerden hiç olmadım.


Yılın son haftası çok güzel bir haftadır. Hele bir de şirket hedeflerini tutturduysa, son hafta tadından yenmez. Hedeflerini tutturamadığı halde son haftayı büyük bir şenlik havasında geçiren şirketler de görmüşlüğüm vardır. Bu tutumun nedeni, yeni yıla mutlu gitme arzusu mudur yoksa vurdumduymazlık mıdır bilmiyorum ama sanki doğru bir tutum gibi gözüküyor.

Benim CCI’da çalıştığım süre içinde, şirketin hedeflerini tutturamadığı gibi bir durum hiç yaşanmadığı için bizim binada son hafta her zaman çok güzel geçerdi. 17.30’dan sonra binada kalıp birkaç tane puro içmişliğimiz bile vardır. Puro olunca doğal olarak yanında viski de olması gerekiyor. Doğru söylüyorsunuz, bir de çikolata olması şart.

Çok uluslu şirketlerde son hafta demek; yabancı yöneticilerin binada olmama haftası demektir. Portekizli futbolcular gibi hepsi evine gider. Giden sadece üst düzey yöneticiler mi? Tabi ki, hayır. Böyle bir haftada binanın yarısı izinli olur.

Aynı durum sizin iş yaptığınız diğer şirketler için de geçerli olduğu için, şirket dışından da pek bir şey gelmez. Avrupa ve Amerika zaten çoktan defteri kapatmıştır. Bu gibi haftalarda zavallı muhasebe bölümünden başla kimse çalışmaz. Artık yılın özetini yapıp, son dedikoduların üzerinden bir kere daha geçme zamanıdır.

Durumu en ilginç olan da satış bölümüdür. Yıllık hedefini tutturmuş olan satıcılar, son haftada hiçbir şey satmamak için çok ince bir yolda itina ile yürürler. Hedefini tutturamamış olanlar da, nereye ne yığabilirim çabası içinde olurlar.
Dedim ya; çok güzel bir haftadır. Ne çok fazla e-mail gelir, ne de telefon. Binanın içinde garip bir huzur vardır. Bütün yıl boyunca didiştiğiniz insanlara bile gidip sarılmak istersiniz. Herkes birer minik Pollyanna olmuştur.

Böyle bir ortamda, doğal olarak öğlen yemeklerinin süresi de uzar. Her zaman 20 dakika içinde çiğnemeden yuttuğunuz yemekleri, son hafta da daha bir keyifli yersiniz. Güler yüzlü yemek masası sohbetleri sürer gider. Hatta bazı günler sohbet o kadar güzeldir ki, yemek masasındakilerin bir tanesinin odasında, Türk Kahvesi sohbetleri olarak devam eder. Espriler saatte 500 kilometrelik bir hızla havada uçuşurlar.

Son haftada kimse kimseye yöneticilik taslamaz. Yöneticiler yavaş yavaş yılsonu ikramiyelerini hesap etmeye başladıkları için, keyifleri gayet yerindedir. Yıl bitmiş, hedefler tutmuş artık ikramiye zamanıdır.

Son günlerin bir başka özelliği de, bölümlerin kaynaşma günleri olmalarıdır. Sabah kahvaltıları düzenlenir, bazı bölümler beraberce yemeklere giderler, bazıları da göbek atmaya giderler. Birçok şirkette bütün çalışanların katılımıyla yılbaşı yemekleri de yapılır.
Herkes gibi, Emin de yılsonu günlerini çok severdi. Huzurlu, güler yüzlü, sakin ortam; hepimize bütün yıl boyunca yaşadıklarımızı unuttururdu.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…