Değer Vermek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Değer Vermek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Nisan 2019 Çarşamba

Soğan Patates...

Günaydın dostlar…

Bizim çocukluğumuzda durum böyle değildi. Sebze, meyve, hububat anlamında hiçbir sıkıntısı olmayan bir ülke olduğumuz için, insanlar soğan ve patatesin yüzüne bile bakmazlardı. Unutmayalım ki, bu konularda kendine yetebilen yedi ülkeden bir tanesiydik.
O dönemlerde, bu ürünleri yurtdışına satabilmek konusunda çok başarılı değildik ama rahmetli babam bile, “Satmamız şart değil, satamıyorsak da oturup yeriz” derdi. Sonuçta elindeki ürünler her zaman lazım olan bir değerdi.


Zavallı soğan ve patates hiç sorun çıkartmazlardı. Genelde pazarın içinde bile yer bulamazlardı. Pazarın güzel yerleri her zaman daha pahalı meyve ve sebze satanlara, bir de yün donculara ayrılırdı.

Emek Mahallesi’nde her salı günü pazar kurulurdu ve soğan patates satan yaşlı amca her hafta pazarın girişinde olurdu. Meraklı bir yay burcu olarak sorduğumda da, “Biz o kadar önemli bir ürün satmıyoruz, hem fiyatı çok ucuz, hem de çok ağır; o yüzden pazar girişi bizim için çok uygun” demişti.

Soğan Türk mutfağının olmazsa olmazlarından bir tanesi olmasına rağmen hiç saygı görmezdi. Patatese de ekonomik doyurucu yemek olarak bakılırdı. Patates yemeği (çok da severim) birçok aile için cankurtarandı. Bu konulardan hiç anlamam ama muhtemelen içinde soğan da vardı.

Soğan ve patates her zaman "Olsa da olur, olmasa da olur" muamelesi görürlerdi. Neden? Çünkü her zaman varlardı. Yaşlı amcanın bir gün orada olmayacağı veya manavda soğan, patates kalmayacağı kimsenin aklının ucundan bile geçmezdi. “Günün birinde biz yurtdışından soğan ithal edeceğiz” deseniz, millet neresiyle gülerdi sabah sabah söylemeyeyim.

Genelde bu konularda, bu ülkede üç ayrı gündem vardı. Yeşilbiber her sene zam şampiyonu olurdu, yeşil erik ilk çıktığı zaman çok pahalı olurdu ve arz fazlasından üreticiler domates, şeftali vb. ürünleri denize dökerler, ya da yollarda ezerlerdi. O zamanlar ananas, mango gibi şeyleri yemeyi bilmiyorduk.
Peki, soğan ve patates neden bugün bu kadar çok konuşuluyor? Sorun oldu da ondan, değerleri arttı da ondan, erişilmez oldular da ondan, yemekler soğansız tatsız olmaya başladı da ondan, patates yemeği ucuz olmaktan çıktı da ondan… Herkes değerlerini anladı.

Her zaman belirttiğim gibi, hayatımızdaki her şey aslında beş, altı temelin üzerine oturuyor. İster semt pazarları olsun, ister çalışma ortamları hiçbir şey fark etmiyor. Her ortamın kendi soğanı, patatesi var. 

Şirketler soğan ve patates ile dolu. Bu insanlar her yemeğin içinde oldukları halde, hiçbir zaman saygı görmezler. Semt pazarı girişinden daha öteye gidemezler. Aynı soğan, patateste olduğu gibi bunların da yükleri ağırdır.

Her yemekte oldukları halde, genelde "Olsa da olur, olmasa da olur" muamelesi görürler. Zavallı soğanlar her yemeğe kesilip, biçilip, doğranıp yetişeceğim diye yırtınırken, sigara odalarında mangonun faydaları üzerine kulis yapanlar işi götürürler.
Patates yemeğine kimse tenezzül etmez. Patates hakkında yetmiş çeşit eleştiri duyarsınız. Çok kolay bulunduğu ve hiç sorun yaratmadığı için, kimsenin zavallı patatesin varlığından haberi bile yoktur.

Herkes mangonun renginin bir ton açılması, ananasın bir gram kilo kaybetmesi sorunlarıyla uğraşıyordur? Neden? Herkesi tropik meyveler olmadan şirketlerin ayakta kalamayacağına inandırmışlardır da ondan… Herkes onların derdinin peşindedir.
Soğanları, patatesleri kenara atmayalım, her işe koşuyorlar ve sorun çıkartmadan işlerini yapıyorlar diye değerlerini küçümsemeyelim. Döviz ile alınıp satılanların sürekli ilerleyişini görmek, çalışkan soğan ve patateslerin kaderi olmasın. Bir gün bulunamadıkları zaman, mango ile yemek pişiremezsin.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

11 Mart 2018 Pazar

Gereksiz Şeyleri Bilme Zorunluluğu...

Günaydın dostlar…

Geçen akşam, her zamanki Eskişehir – İstanbul yolculuğumu yaparken, bir yandan da Spotify’da oluşturduğum 60’ların, 70’lerin baba müzik gruplarından oluşan listemi diniliyordum.
Yol uzun, düşünecek şok şey var. Aklıma gelen en önemli konu da; bizim gençliğimizde, gereksiz şeyleri bilme zorunluluğu olmasıydı. Şimdiki nesil bu tip şeyleri hayatta kafasına takmıyor, hatta aklına bile getirmiyor.


Birçok grubu sevmekle beraber, benim en çok sevdiğim grup Deep Purple’dı. Sokakta, pazarda seni adam yerine koymaları için de, Deep Purple hakkındaki her şeyi bilmem gerekiyordu. Bu konuya gönül vermiş herkes, bu grupların elemanlarını ezbere sayardı. Sayamazsanız da, “konuya çok da hâkim değil” muamelesi görürdünüz. Bırakın elemanlarını; Ritchie Blackmore ne zaman gruptan ayrıldı, yerine kim geldi konusuna kadar lüzumsuz her şeyi bilirdik.

Günümüzde, kaç genç dinledikleri grupların elemanlarının isimlerini ezbere biliyordur? Çocukların Maroon 5’ın elemanlarının isimlerini ezbere bildiğini düşünebiliyor musunuz? Bırakın bilmeyi, böyle bir konuyu düşünmemişlerdir bile. Zira günümüzün gençleri hayatta kafalarını boş işlerle doldurmuyorlar. Biz, ezber döneminde yaşamış talihsiz insanlar olarak, her boku ezberlemeyi çok önemli bir şey zannederdik.

Durum tabi ki, müzik grupları ile sınırlı değildi. İyi bir Fenerbahçeli olarak, Fener’in de gelmişini, geçmişini ezbere bilirdik. Orada, burada futbol sohbeti yapacaksan, bilmen gerekiyordu. Bir yanlış laf etsen, Sokak İşgüzarlık ve Gereksiz Bilgilere Hâkim Olma Ligi’nde küme düşersin. Bir kere düştün mü de, tekrar şampiyon olup Süper Lig’e çıkmak çok zordur. Sen, bilgisizliğinle insanların güvenini kaybettin, bir daha da aralarına giremezsin artık. Git, gazoz kapağı oynayan çocuklarla sohbet et.

Bizler daha basit düşünen, daha basit şeyleri kafamıza sokmaya çalışan insanlardık. Şimdinin çocukları, daha ziyade kendilerine bir değer katacak konulara meraklılar. Şarkıcının veya futbolcunun özgeçmişini ezberlemek, hiç merak etmedikleri bir konu onlar için. Tabi bu işe özel merakı olanları hariç tutmak gerekiyor.

Neden merak etmiyorlar? Neden olacak, her hangi bir şeyi merak ettikleri zaman, hemen oldukları yerde akıllı telefonlarından cevabını bulabiliyorlar da ondan.
Ben hiç yapmadım ama birçok arkadaşım vilayetlerin plaka numaralarını veya ülkelerin bayraklarını ezberlerdi. Bu durum da matah bir işmiş gibi takdir görürdü. Sık sık şehirlerarası yolculuklarda, “karşıdan gelen araçların plakasının hangi vilayete ait olduğunu bilmece” oyunu oynanırdı. Şimdi ona da gerek kalmadı. Saçma sapan şeyleri ezberleyeceğine, aç Google’ı bak durumu var.
Bazen düşünüyorum da, ne kadar basit şeylerden keyif alıp, kendimizi önemli hissediyormuşuz. Kim bilir belki de bir şeyleri öğrenip akılda tutmanın garip bir cazibesi vardı. Çok az sayıda evde telefon olduğu için, herkes eşinin, dostunun telefon numarasını da ezbere bilirdi.

Şimdi bütün dünyamız küçük bir telefonun içinde. Telefonumuzu evde unutsak, kendimizi yün donsuz sokağa çıkmış gibi hissediyoruz. Ne ezbere gerek var, ne de hatırlamaya…

Hangisi daha güzeldi bilmiyorum ama sanki ben kendi adıma iki dönemin de güzelliklerini yaşamış olmaktan mutluyum. Kocaman dünyayı da yaşadım, telefonun içine sıkışmış olanını da…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

19 Ekim 2017 Perşembe

Firuz Kanatlı

Günaydın Dostlar,

Şener Şen’in Haydarpaşa’ya indiği gibi elimde bavulumla Eskişehir Tren İstasyonu’ndan çıktığımda, yağan tipi altında bir an için “Ben burada tek başıma ne yapıyorum?” diye düşündüm. Hava karanlık, sokaklar boş ama kar taneleri çok doluydu. Suratıma doğru bir yarışın içindeydiler. “Boş boş uzaklara baktım” demek isterdim ama bakamadım.
Burukluk bir gün sürdü. Ertesi sabah işe başladığımda, Eti kültürünün sıcak havası Eskişehir’in dağlarından yelken açarak gelen bütün buzlu yağmurları ılık bir melteme çevirdi. Sevgili Ali İhsan Bey ilk kahvemi bile elleri ile yaptı. Muhteşem bir yakınlık vardı. İlk gün ile ilgili bütün detaylar halen aklımın bir köşesinde duruyor.


Ben dünyanın en sevimli insanı olmadığıma göre, neydi bu yakınlığın, bu aile ortamının sebebi? Kendimi bir anda ailenin bir parçası gibi hissetmeme neden olan büyünün içinde ne vardı? Burası gerçekten de büyük bir aileydi. İyi niyetli, sakin, kocaman bir aileye gelmiştim. Nedenini bilmesem de, ben Eti’de çalışmazken de, hiç kimseyi tanımasam da kendimi bu aileye çok yakın hissederdim. Yakın arkadaşlarım bilirler, “Burçak ve çay” sohbetleri yapmayı da çok severdik.

İşte o büyünün en ortasında Firuz Baba var. Karşınıza çıkan yakınlığın, sıcaklığın, mütevazı bir hayatın, iyi niyetin hepsinin ama hepsinin temelinde Firuz Kanatlı var. Onun yaşam şekli ve hayata bakış açısı, hem kendi ailesinin bütün fertlerine, hem de bütün çalışanlara örnek olmuş durumda. Ne diyor insanlar biliyor musunuz? Firuz Baba, Gülay Anne… Hatta Eti Anne…

İnsanların severek ve isteyerek birilerine anne, baba diyebilmesi ne kadar güzel ve özel bir duygudur. Patron diyebilirsiniz, amirim diyebilirsiniz, başkanım diyebilirsiniz vb. ama kaç iş yerinde, kaç kişiye gönülden “baba” diyebilirsiniz. Parayı yatırırsın, şirketi kurarsın, patron olursun ama baba olamazsın. Baba olmak parayla satın alınamaz, yürek yatırımı gerektirir.

Sabri Ülker’in vefatı esnasında gazetelerde gördüğümüz sözler, her gün karşımıza çıkan cinsten değildi. Yıllar geçmiş olmasına rağmen, o cümleleri halen tek tek hatırlıyorum. Bu nasıl bir inceliktir, en büyük rakibe bu nasıl bir saygıdır? Herkes başaramaz ama unutmayalım ki Firuz Baba herkes değildi. Sıkıntılı anlarında rakiplerine bile her türlü yardımı yapmayı düşünebilecek kadar kocaman kalpli bir insandı.

Ben kendi adıma Firuz Baba ile konuşma şansı bulamadığım için çok üzgünüm ama bıraktığı muhteşem eserin ve çok doğru yetiştirilmiş aile fertlerinin bir parçası olduğum için de çok mutluyum. Yaşadıklarını, tecrübelerini onun ağzından dinlemeyi çok isterdim.
Dostlar çok özel bir insan bizleri bıraktı ve ebediyete intikal etti. Daha Eti ile hiçbir bağım yokken, Firuz Baba'nın hayatını okumuş ve çok etkilenmiştim. Bu şehir ve bu ülke bir insanı bu kadar çok seviyorsa vardır elbet bir nedeni. Hiçbir şey kendiliğinden kocaman bir sevgi şelalesine dönüşmez.

Para hepimiz için çok önemli bir parametre. Bunu inkâr edemesek de, örnek liderlerimiz sayesinde bu hayatta paradan çok daha değerli şeyler de olduğunu öğrendik. Nasıl örnek bir insan olunur dersi aldık. Büyük paralar harcasak alamayacağımız bir dersi, sevgili Firuz Kanatlı’dan bedavaya aldık.

Sevgili Firuz Baba, biz seni hiç unutmayacağız. Seni hiç tanıyamamış olsam da, yaptıklarını ve nasıl örnek bir insan olmaya çalıştığını çok iyi biliyorum. Yerleştirdiğin felsefe, Firuz Kanatlı yaşam şekli Eti camiasında sonsuza kadar baki kalacaktır.

Bizlere bıraktığın en büyük hazine, fabrikalar, depolar, işyerleri değil; “yaşarken örnek olmak” dersidir. Mekânın cennet olsun…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

29 Ekim 2016 Cumartesi

Kadın Hakları...

Günaydın dostlar…

Sokaklara dökülüp, “Ben hakkımı isterim.” diye günlerce yürüyüşler mi yapmışlar? Meydanlarda mitingler mi düzenlemişler. Ortam buldukları her yerde bu konuyu dile mi getirmişler? Örgütlenerek bu konuda çalışmalar mı yapmışlar? Yayın organlarında bu konuda makaleler mi yazmışlar? 
Bunlar gibi daha binlerce soru sorabiliriz. Ne yazık ki, bunların hiçbirini yapmamışlar. Hiç beklemedikleri ve talep etmedikleri bir anda, çok ileri görüşlü bir dünya lideri sayesinde, diğer ülkelerde kadınların yıllarca uğraşıp, didinip elde ettikleri hakları bir anda elde etmişler.


Birçok Avrupa ülkesinde bile, kadınlar seçme ve seçilme hakkını çok yakın bir geçmişte elde ettiler. Bundan 100 yıl önce, böyle bir adım atabilmek, nasıl bir cesaretin ve ileri görüşün ürünüdür? Her babayiğit böyle bir harcı karıştırıp da temel atamaz.

Hem binayı yapacaksın, hem de herkes ağzının içine bakarken, bir de cumhuriyet kurmaya kalkacaksın; senin alnından da, ellerinden de öpüyorum Mustafa Kemal Atatürk.

Uğruna savaş verilmediği için de, 100 yıl ilerisini görebilen muhteşem mavi gözlerin attığı adımlar, çok da takdir edilmemiş. Oy verme hakkını elde etmiş ama izinsiz yan komşuya gitme hakkını elde edememiş. Uçurumun büyüklüğüne bakın! Bir yandan ülkenin kaderi için, ülkeyi yönetecekler için oy verme hakkın var, diğer taraftan izinsiz bakkala gidemiyorsun.
Çaresiz ve fedakâr Anadolu kadını, bu iki kayanın arasına gerilmiş ipte, ne yana gideceğini bilemeden yoluna devam etmeye çalışmış. Bugün de durum halen çok farklı değil. Kanunlar hakları vermiş ama hakların devamı evlerde teslim edilmiş mi? Bugün, bu topraklarda yaşayan kaç kadın kocasına sormadan oy kullanabiliyordur sizce?
Konu ister oy kullanmak olsun, ister başka bir şey; kocasına, babasına, ağabeyine sormadan adım atamayan kadınlarımız, ne dünyanın birçok ülkesinden daha ileri bir seviyede haklarının olduğunun farkındalar, ne de böyle bir arzuları var.

İzdivaç programlarına çıkan birçok kadın, “Evleneceğim erkek bana nefes aldırmasın, her adımımı kontrol etsin.” diye yorumlar yapıyorlar. Bildikleri, gördükleri durum bu olduğu için, eşit sayılmak veya eşit muamele görmek gibi bir arzuları da yok.

İstememişler ama rüyalarında bile düşünemedikleri haklar verilmiş. İstemeden geldiği için de hiç kıymeti olmamış. Şimdi biri çıkıp da bana, hiç anlamadığım, hiç de talep etmediğim bir şeyler verse ben de ne yapacağımı bilemem.
Sünnet olduğum zaman bana birçok hediye gelmişti. Oyuncak arabalar, kutu oyunları şunlar, bunlar. Şu anda hiç hatırlamıyorum ama birileri de minicik bir defter getirip bana verip gitmişlerdi. Çok da bozulmuştum. Baktım deftere, sadece 3-5 sayfası var. Yazı yazmaya kalksan yazamazsın. Zaten içinde çok fazla yazı yazacak yer de yoktu. Üstüne üstlük sayfaların yarısı da yazılıydı.
Sonradan öğrendim ki, o bir banka defteriymiş ve bana gelen hediyeler arasında maliyeti en yüksek olanıymış. Ama banka işini hiç bilmediğim için, bir gram takdir etmemiştim. O minik defterin değerini çok sonra anladım. Meğerse o minik defter 1 torba plastik araba, 2 torba Kızma Birader oyunundan çok daha değerliymiş. Benim adıma bankaya o parayı koyan kişi, (o parayı kendi kazandığı için) o defterin değerini biliyordu ama beyni henüz çok fazla gelişmemiş olan Emin, konuyu anlayamadı.

Değerini anlayamadığın bir şeyi, kaybetme korkunda olmaz. Ne zamanki defterin değerini öğrenirsin, o zaman bir telaşa kapılırsın ama senin minik defterdeki para çoktan harcanmış olur.

Ey Anadolu Kadını, minik defterine sahip çık, o defter milyonların kanıyla, alın teriyle kazanılan paralarla oluştu. Bu gün bütün detaylarını anlamıyor olabilirsin ama bir gün kaybedersen çok üzülürsün.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

18 Ağustos 2015 Salı

Değer Vermek

Günaydın dostlar.

“Değer vermek” diye bir başlık attım ama belki de yazımızın başlığı, “Değer Vermemek” olmalıydı. İnsanların kendini değerli hissetmemesi, bu topraklarda her platform için geçerli bir konu ama biz bu sabah daha çok iş ortamındaki durumu inceleyeceğiz.
Yıllardır birçok şirketin içine girer çıkarım ve karşıma çıkan en yaygın durumlardan birisi, insanların çalıştıkları şirketlerin kendilerine değer verdiğini düşünmemesi, konusudur. Burada sorulması gereken soru, gerçekten mi değer verilmiyor yoksa verilen değer çalışanlara hissettirilemiyor mu?

CCI, bu ülkede çalışabileceğiniz en iyi şirketlerden bir tanesidir ama ne yazık ki aynı sorun benim çalıştığım dönemlerde orada da vardı.
“Ben şirketimden çok memnunum, ayrıca da maddi ve manevi olarak şirketimin bana çok değer verdiğini düşünüyorum.”. Bu toprakların insanlarının büyük bir çoğunluğunun yapılarının böyle bir cümle kurmaya müsait olmadığının da farkındayım. Mutluluktan ölsek, yine de böyle bir cümle kuramayız.
Durum böyle iken, nedir insanları mutsuz eden ve değersiz hissettiren? Doğal olarak ilk başta para konusu geliyor. İnsanlar, (doğru veya yanlış) yaptıkları iş için diğer çalışanlarla mukayese edildiğinde adil bir ücret almadıklarını düşünüyorlar. Adam kayırmaca çalışmaları ve kim olduğuna bağlı olarak verilen maaşlar, insanları mutsuzluğa sürüklüyor. Doğal olarak da bu konuda en büyük görev insan kaynakları yöneticilerine düşüyor. Bölüm yöneticileri istese bile, onların bu tip haksızlıklara direnmeleri gerekiyor. Belirlenmiş maaş politikaları ve seviyeleri adamına göre saptırılmadan uygulanmalıdır.

Bu konuya doğrudan bağlı olarak ortaya çıkan diğer bir konu da işlerin dağılımı ve iş yükü konusudur. Herkes, en yoğun kendinin olduğunu düşünür ve etrafına da bunu böyle satar ama gerçek hayattaki durum hiç de böyle değildir. Geçen gün bir ambar ortamında yaptığımız çalışmada aynı işi yapması gereken 6 eleman arasında en çok iş yapanın en az maaşı aldığını gözlemledik. Peki, böyle bir durum nasıl oluşuyor? Kimin ne kadar çalıştığını belirleyecek sistemler yerine oturtulmamışsa açıkgözler parayı götürürken, iyi niyetliler de sırtında malları oradan oraya götürüyor. Konu ne olursa olsun, her yönetici çalıştırdığı insanların verimliliği hakkında bilgi sahibi olmalıdır.

Amerika’da hiç kimse bir birlerinin maaşını bilmezdi ama burası Türkiye. Hiçbir şey gizli kalmıyor ve millet birbirinin maaşını SSK kesintisine kadar biliyor. Bütün ay boyunca ortalıkta gezinen birinin ay sonunda en yüksek maaşı alıyor olması, adaletsizlik duygusunun artması için yetiyor da artıyor bile.

Çalışanları mutsuzluğa iten nedenlerden bir diğeri de, aynı bina içinde çalışan çeşitli yöneticilerin farklı uygulamalarıdır. Bölümlerden bir tanesi sürekli dışarılarda yemeklere giderken başka bir bölümde böyle bir konunun gündeme dahi gelemiyor olması, çalışanları ciddi biçimde olumsuz etkiliyor. İşini halleden bölüm, “iş yemeği, müşteri yemeği, yönetici yemeği, şu yemeği, bu yemeği” deyip her akşam restoranlarda dolaşırken, diğer bölümler peynir ekmek bulamıyor. Böyle bir ortamda da adaletsizlik ve kendini önemsiz hissetme duyguları tavan yapıyor.

Seyahat konularında da durum çok farklı değil. Birileri business class uçarken aynı seviyedeki başka birilerinin aynı noktaya ekonomi uçuyor olması, insanların kendini değersiz hissetmesine neden oluyor. Bazı şirketlerde de birileri uçakla giderken diğerleri otobüsle gitmeye zorlanıyor. Sen gitmişsin 1 saatte, adam otobüsle 12 saatte gelmiş. Şimdi sen bu çalışandan şirkete bağlılık mı bekliyorsun? Bu tip harcamalar küçük harcamalardır ama mutsuzluk katsayıları çok yüksektir. Kendini “ikinci sınıf” hissetmeye zorladığın çalışandan “birinci sınıf” iş alamazsın. Seyahat prosedürü çok net olarak belirlenmeli ve her seviye için ayrı ayrı tanımlanmalıdır.
“Verilen sözlerin tutulmaması”, bir diğer önemli konumuz. Yöneticiler 50 çeşit söz veriyorlar ve zaman içinde bu sözlerini unutuyorlar. Yönetim açısından çok da önemli olmadığı için unutulan bu sözler, çalışanın kalbine yeni bir çentik atmaya yetiyor. Zamanla da her yerinden kesilip paramparça oluyor.

Hiçbir yönetici, yerine getirebileceğinden emin olmadığı bir konuda çalışanına söz vermemelidir…

İstisnalar hayatımızın bir parçası ama konunun içinde insan faktörü olduğu zaman istisnalar konusunda çok dikkatli olmalıyız. Bir bakıyorsun, “Böyle bir şeyin olması kesinlikle mümkün değil.” denen bir konu, Ayşe gidip de Fatma gelince mümkün oluvermiş. Çalışanların gözünde de sizin lafınızın hiçbir değeri kalmamış.
İnsanların büyük hassasiyet gösterdiği bir diğer konu da şirket arabası konusu olarak karşımıza çıkıyor. Hemen hemen her şirketin bir “araç politikası" var ama onun dışında neden altında araç olduğu bilinmeyen insanlar da var. Bir şekilde bu arkadaşa görevi gereği bir araç verilmesi doğru bulunmuş ama ne araç politikasına uyuyor, ne de insanlar bu aracın gerekliliği konusunda ikna olmuşlar. Buyurun cenaze namazına. Bazı yöneticiler, arabayla gelen çalışanlarına benzin parası öderken, diğerlerinin ödemiyor olması da ayrı bir rahatsızlık konusu. Bunlar hassas ve şirket içinde sorun yaratabilecek konular olduğu için çok dikkatli uygulanmalılar. Şirketin bir araç politikası olmalı ve de adamına göre istisnalar yapılmamalı.
Her zaman sorun çıkaran bir diğer konu da, “pool car” tabir edilen ortalıkta duran ve de ihtiyaca göre kullanılması gereken araçlardır. Bu araçlarla ilgili tartışmalar ve gereksiz kişiler tarafından kullanıldığına dair yorumlar hiç bitmez. Şimdi nasıldır bilmiyorum ama benim zamanımda CCI, pool carların hepsini yok etmişti ve bu sorun da çözülmüştü. Bizim ülkemizde, ortalığa tahsis edilmiş bir şeylerin 500 çeşit dedikodu yapılmasına neden olmasını önlemek çok zor.

Burada tek tek özetlemeye çalıştığımız konuların ve bunların şirket içinde adil uygulandığının takipçisi olması gereken birim, insan kaynakları bölümleridir. Üzülerek söylemeliyim ki, 27 yıllık çalışma hayatımda ne Amerika’da, ne de Türkiye’de bu konuların adil yürümesi için gidip de diğer birim yöneticileriyle didişen hiçbir insan kaynakları yöneticisi görmedim. Bir, iki arkadaşımın bu yöndeki çabalarını biliyorum ama onlarda çok fazla bir yere varamadılar.

Genelde insan kaynaklarının tutumu, bu gibi konuları bölüm yöneticisine bırakmak şeklinde oluyor. Bölüm yöneticisi yaşananlardan ve çalışanlarının söylenmelerinden mutsuz değilse, insan kaynakları için düğün bayram. Gidip de şimdi durup dururken kavga mı çıkarsınlar?
İnsan kaynakları bir şeyler yapmaya çalışabilir ama gerçekten de burada büyük sorumluluk (bugünkü iş hayatımızın bir gerçeği olarak) bölüm yöneticilerine düşüyor. Konu dönüyor, dolaşıyor gelip “adalet” kelimesinde tıkanıyor. Bu işlerin hepsinin altında adalet ve adil olma duygusu yatıyor. “Yan masadaki çalışanın durumu seni alakadar etmez.” yaklaşımları bu topraklarda yürümüyor. Bırakın bu toprakları Amerika’da bile yürümez.

Sevgili yöneticiler, çözüm sizsiniz. 3 kuruşluk tasarruf yaratacağız diye (üst kattan gelen baskıların da bunda rolü var) 5 kuruşluk mutsuzluk yaratmayın. İnanın aldığımız tasarruf tedbirleri insanları mutsuz etmekten başka bir işe yaramıyor. İşler gerçekten kötü gidiyorsa, çay yapan arkadaşları ve şoförleri işten çıkararak şirketi kurtaramazsınız. Tam tersine herkesin moralini bozarsınız.
Unutmayın ki çalışanlarınızın haklarını korumak ve de genel sistem içinde adil bir konumda bulunduklarından emin olmak da sizin sorumluluklarınız arasında. Çalışanlarınızın hakları ile ilgili makul konuları çeşitli platformlarda anlatmaya çalışmaktan korkmayın. Mantıklı ve nezaket kuralları içinde anlatılmaya çalışılan bir konuya, kimse “Dinlemek istemiyorum” demeyecektir.

Çalışanlarınızla arkadaş olun, dost olun.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

3 Mayıs 2015 Pazar

Kalp Çok Değerli Bir Hediyedir

Günaydın Dostlar,

Her hediye bitmiş miydi de gittin kabini verdin? Başka bir şey versen olmuyor muydu?

İnsan bir paket Burçak alır, götürür. Hadi bilemedin bir şişe Coco Mademoiselle al, götür. Hemen langırt diye kalbini vermek de nereden çıktı?
Verdin kalbini, aldı gitti. Şimdi onunla ne yapacak zannediyorsun? Evindeki en müstesna vitrinin en özel köşesindeki Bohemya kristalini çıkarıp onun yerine mi koyacak zannettin?


Sana kötü bir haberim var arkadaşım. Nereye koydu biliyor musun? Çamaşır deterjanları ile yumuşatıcıların durduğu tozlu rafa koydu. Hatta birazcık da onların arkasına doğru koydu ve dolabın kapağını kapattı. Senin günlerdir sevgilinin kokusu zannettiğin kokular, aslında yumuşatıcıdan gelen gül kokuları.

Verdin kalbini, alıp gitti. Şimdi kalbinin içine sıçarsa görürsün gününü. Yatağa yattığın her akşam kalbine bir şey yapmaması için Allah’a dua et.

Verdin kalbini, alıp gitti. Git geri iste, verecek mi bakalım! Hayatta vermez. Artık onun oldu. O gelip de senden kalbini istemedi. Salak salak sen kendi ellerinle teslim ettin. Mahkemeye gitsen “Kalbimi geri istiyorum.” desen kazanamazsın. Hâkim adama demez mi ki “Kendi gönül rızanla vermişsin.” diye.
“Hâkim bey ben ne yaptığımı bilmiyordum, o da beni seviyor zannettim, verdim kalbimi.” diye istediğin kadar ağla. Hiçbir mahkemede o kalbi geri alamazsın.
Deterjandı, yumuşatıcıydı derken bir gün eli çarpsa ve kalbin yere düşüp bin parça olsa ne halt edeceksin? Öyle deme, her an kalbinin parçalarını yerlerden toplayabiliriz. O da iyi niyetliyse ve de kırılan kalbinin parçalarını toplayıp sana geri vermek istiyorsa tabii. Yoksa o da yok. Toplar hepsini, atar çöpe, sen de kalpsiz kalırsın.


Tek bir kalbin vardı, onu da orantısız bir şekilde hediye ettin.

Hediye demişken büyük şirketlerin hepsinin bir hediye kabul etme prosedürleri vardır. Eski işyerimde de böyle yazılı bir uygulama vardı. Detaylarına girmeyeceğim ama özet olarak, birine bir yerlerden bir hediye geliyorsa o hediyenin günlük yaşamında alabileceği hediyelerden daha abartılı olmaması gerekiyordu.
Örnek olarak bir insana bir kutu çikolata hediye gelebilir ama Patek Phillippe saat hediye gelemez. Şirketlerin yaşamında orantısız hediyeler hiçbir zaman kabul görmez.

Şirketlerin bile kabul etmediği orantısız bir hediyeyi sen gidip birilerine veriyorsun. Kalp verebileceğin en orantısız hediyedir. Verdiğin kişinin onun özelliğini ve değerini iyi anlamış bir insan olması şarttır. Yanlış birine verirsen gider koyar olmadık bir yere, sonra geri de alamazsın. Eşinden dostundan kalbinle ilgili haber bekler durursun.

Yere düşüp kırılan bir kalbin diyelim ki bütün parçalarını topladın ama yine de bir yerlerde toplayamayacağın minicik parçalar kalır. Senin arkandan getirir elektrik süpürgesini, çeker hepsini içine, olur biter.

Büyük bir sabırla ve azimle yeniden dağılan kalbini toplamaya çalışırsın. Bu 100 bin parçalık bir puzzle yapmaktan daha zor bir iştir. Güçle ve sabırla bir şekilde bir yerlere getirirsin. Minicik parçalar kaybolmuş ama görünüşünü etkilemedi. Dışarıdan bakınca fark edilmiyor.
Dışarıdan fark edilmese de sen biliyorsun o parçaların eksik olduğunu. Allah kahretsin ki o parçacıklar eksik artık.

Zar zor toparlayıp yapıştırdığın kalbini bir daha hediye edebilmek için nasıl güveneceksin insanlara? Zaten eğreti duruyor, en ufak bir yanlış harekette hemen yeniden dağılabilir. Unutma ki her dağılışında bir takım minicik parçacıklar daha kaybolur.
Eksikler yavaş yavaş gözle de görülür hale gelir.

Dağılan ve birleştirilen kalp o kadar hassastır ki ona talip olacak kişinin kalbi pamuklar içinde taşıması gerekir. Sertçe bir yere bile koyamazsın, her an bir yerleri kopabilir. Unutma, çok zor toparladın. Uzun geceler Fettah Can ile beraber tek tek birleştirdiniz o parçaları.
Korkarsın artık, veremezsin. "Verdim gitti." diyemezsin. Artık eskisi gibi sağlam değil kalbin. Çamaşır suyu yüzünden yerlere düştü parçalandı.

Kalbine talip olan şahıs, elinde pamuk bir kalp koruması ile gelmediyse hemen yolla gitsin. Alır kalbini, koyar musluk açıcıların, kireç sökücülerin arkasına ve bu sefer Emin bile kurtaramaz seni.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın...