Sabır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sabır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Temmuz 2015 Perşembe

Çok Çalışmamız Lazım Çok...

Günaydın dostlar.

“İyi ki bir tatile gitti artık bir hafta yazar.” diyeceğinizin farkındayım ama bu “çok çalışma” konusu tatilde gördüğüm bir dans ve akrobasi grubundan kaynaklandı. Adamların, akşam yapacakları şov için bütün bir öğleden sonra nasıl çalıştıklarını görünce, “Vay anasına.” dedim. Sıcak bir havada aynı hareketleri (atmalar, tutmalar, taklalar) defalarca tekrarladılar.
 
“Adamlar” diye yazdığıma bakmayın, grupta çok güzel kızlar da vardı. Ukrayna’dan gelmiş olduklarını söylemem sizlere yeterli ölçüde bir fikir verecektir diye düşünüyorum. Bu gösteri, benim tatil köyü ortamında gördüğüm en güzel gösterilerden bir tanesiydi diyebilirim. Genelde amfi tiyatro gösterilerini pek izlememe rağmen, Ukraynalıları hiç sıkılmadan 1 saat boyunca izledim. Müzikleriyle, hareketleriyle, danslarıyla, kostümleriyle mükemmel bir şovdu.
Bu gibi anlarda benim aklıma hemen, “Bizde niye böyle gruplar yok?” sorusu gelir. Bence, ilk nedeni bu gibi gösteriler için yıllarca çalışmak lazım olması. Bizler sonuç odaklı insanlarız. Yıllar sonra ulaşılması mümkün olacak bir hedef için gece gündüz çalışmak bizi bozar. Bir şey yaptık mı hemen kısa süre içerisinde onun neticesini almak isteriz.

Tabi ki bizim için bu durumun tersi de geçerlidir. Bugün içilen sigaranın, yıllar sonra bizi hasta etme ihtimalini de çok takmayız. Her işimiz anı kurtarmaya yöneliktir.

İkinci bir neden de, vücut yapımızın bu işlere çok uygun olmaması olabilir. Hamurlu ve ağır yapımız parende atmak için çok uygun olmayabilir. Zaten etrafımıza baktığımızda da bu tip ekiplerin ya Uzak Doğu’dan ya da Rusya, Ukrayna gibi ülkelerden çıktığını görüyoruz.
Bugün futbol piyasasında yaşadığımız durum da aynı tip bir ruh halinin eseridir. Yolun yarısına merdiven dayamış eski şöhretleri, Avrupa’da alamayacakları paraları vererek Türkiye’ye getirmeyi bir başarı olarak görüyoruz. Ramazan günü, öğlen sıcağında bu adamları karşılamak için de çoluk çocuk yollara dökülüyoruz.

Başarı konuşmalarımız hep transfer edilen oyuncularla ilgili. Siz hiçbir kulüp başkanın çıkıp da, “Şu anda genç takımlarımızdan yetiştirdiğimiz ve Avrupa’da oynayan 10 tane oyuncumuz var.” gibi bir açıklama yaptığını duydunuz mu? Duyamazsınız çünkü genç oyuncular yetiştirmek emek işi, sabır işi. Bizim o kadar sabrımız da yok, zamanımız da yok. Adam yıldız bir oyucuysa (gençlik filan anlamayız) hemen çıkıp Messi gibi oynamalı.
Konu ne olursa olsun, her şey bir emek istiyor. Tatil beldelerinde seyrettiğimiz 1 saatlik gösterileri hazırlayabilmek için insanlar yıllarca çalışıyorlar. Meyveleri toplama aşamasına gelene kadar da birçoğu maddi, manevi çeşit çeşit zorluklar çekiyorlar.
Michigan’da yaşadığım dönemlerde Amerika atletizm milli takımında yarışan bir atlet benle aynı sitede oturuyordu. Çocuk, o zamanlar (mesafesini hatırlamıyorum) dünya rekortmeniydi ve gayet de mütevazı bir hayatı vardı. Ben sabahın beşinde araba ile işe giderken, çocuk da Michigan’ın buz gibi (-25,-30 derece) havasında sokaklarda antrenman yapardı. İstisnasız her sabah koşardı.

Bu atletin Amerikan devletinin bütün imkânlarından yararlandığından ve olimpiyat köyünde kampa girip hazırlandığından eminim ama her nerede çalışırsanız çalışın iş yine sonunda dönüp dolaşıp sokaklarda koşmaya kalıyor. Bir gün bana, “Ben koşarken sen de bisikletle benle gelsene, yolda sohbet ederiz” deyince ben de salak salak kabul ettim. Bisiklette olmama rağmen canım çıktı. Oğlan koştu da koştu. Bir şey de diyemedim ama resmen geberdim. Tabi ki o günden sonra aynı turu bir daha yapmamak için her türlü bahaneyi buldum.

İster atletizm, ister tatil köyü gösterileri, ister iş dünyası, ister ilişkiler; konu her ne olursa olsun her şey bir emek istiyor. Büyük başarılar, Piramitler gibi her gün bir taşı diğer bir taşın üzerine koyarak elde ediliyor. Robin Sharma’nın da her zaman söylediği gibi, “Minicik bile olsa her sabah 5 minik taşı (hayatınızdaki iyileştirmeler) üst üste koymayı ihmal etmeyin.”
Çok çalışmaktan daha önemli olan bir diğer konu da, doğru çalışmaktır. Taşı doğru yere koymuyorsanız sabahlara kadar da çalışsanız yolun sonunu göremezsiniz. Çok çalışın, bilgili çalışın, piramidin tepesini muhakkak görün.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

6 Mart 2015 Cuma

Sabır...

Günaydın dostlar.

Dün sabah Emek Mahallesi ile ilgili anılarımı yazarken, yarın sabah sizlerle minik bir anımı paylaşacağım diye söz vermiştim.  Yarın sabah olduğuna göre, Emin’de sözünde dursun o zaman.
İşin enteresan tarafı, yaşananların üzerinden 50 sene geçmiş ve ben dün sabah Emek Mahallesi yazısını yazana kadar da bu konu hiç aklıma gelmemişti.


Bu sabah sizlere sevdiğimiz bir komşumuzun oğlu Sabır’dan bahsetmek istiyorum. Benle aynı yaşlarda, iyi kalpli ama son derece yaramaz bir çocuktu. Okul hayatı da hep yaramazlıklarla ve başarısızlıklarla doluydu.

Dün de bahsettiğim gibi bizim yaşadığımız 71. Sokak çok işlek bir sokaktı. Bütün dolmuşlar, otobüsler oradan geçerdi. O yüzden de biz genelde hep bahçede oynardık. Sokağa çıkarsak ta en fazla kaldırımda duvarın üzerinde otururduk. Yok ki elimizde I-Pad’imiz, Minecraft oynasak…

Yine böyle sıcak bir yaz gününde duvarın üstünde boş boş otururken yanımıza Sabır geldi. Saat te akşamüstü 5.00 gibi. Hava sıcaklığı gayet yüksek olduğu gibi, sıkıntı katsayımız da gayet yüksek. Yaş durumumuzu hatırlamıyorum ama en fazla 5-6 yaşındayız.
Bizim Sabır, “Çocuklar ben çok güzel bir şey buldum.” dedi. Meraklı ve araştırmacı ruhlu çocuklar olarak biz de hemen “Nedir?” diye cevap verdik.
“Gidiyorum yolun ortasına yatıyorum, iki yanımdan arabalar, otobüsler, kamyonlar filan geçiyor çok zevkli.” diye anlattı. Sonra da “Hadi gelin siz de deneyin.” diye bizi de çağırdı. Her haltı denemeye meraklı yay burcu olarak biz de kalktık 4 çocuk uzunlamasına yolun ortasına yattık.

İki yanımızdan vızır vızır arabalar geçiyor ve biz yolun ortasında yüzükoyun yatıyoruz. Etraftan teyzeler filan bağırmaya başladı ama Sabır, “Aldırış etmeyin ben her yattığımda onlar öyle bağırıyorlar.” deyince, bir bildiği vardır her halde diye ona inandık.

Daha aradan 1 dakika geçmemişti ki adamın biri bir anda Sabır’ı dövmeye başladı. Bir de baktık ki babası. Sıra bize de gelmesin diye biz de hemen kalktık kaldırıma çıktık. Sabır’ın dayak yemesi bitince adamcağız bize gelip, “Hadi bizimki geri zekâlı ama sizler akıllı çocuklarsınız buna nasıl uyarsınız?” diye bir de bize çıkıştı.

Babası kendi malını iyi bildiği için, bu fikrin Sabır’dan çıktığını biliyordu. Hiç sormadı bile bu kimin fikriydi diye. Kafadan Sabır’ı dövmeye başladı.

Şimdi düşünüyorum da, yanımızdan geçen araç sürücülerinin yaşadığı şoku düşünebiliyor musunuz? Yolun ortasında yatan dört tane çocuk ve iki yanlarından araçlar geçiyor. Ben, belediye otobüsünün lastiği ne kadar da büyükmüş diye içimden düşündüğümü hatırlıyorum…
Sizlerin de tahmin edebileceğiniz gibi, bu yolun ortasına yatma oyunu bir daha denenmedi. Şu anda hatırlamıyorum ama kesin üstümüz kirlenmiştir, bir sorun da akşam eve gittiğimde yaşamışımdır.

Sabah sabah bu hikâyeyi neden mi anlatıyorum? Her zaman söylediğim bir laf vardır. Çocuk milletinin ne yapacağı hiç belli olmaz derim. Sevgili anneler babalar, çocuklar çok kısa bir süre içinde öyle işler yapabilirler ki küçük dilinizi yutarsınız. Yolun ortasına yatmak gibi…
Sağlıklı kalın, yollara yatmayın…


12 Eylül 2014 Cuma

Canım Öğretmenim Benim...

Hepimizin bildiği gibi bu sabah okullar açıldı. 3 aylık tatil resmen bitti. Bu arada hemen sevgili öğrencilere ve öğretmenlere bir bilgi vereyim, duyduğuma göre dünyanın hiçbir yerinde böyle bir yaz tatili yokmuş. En azından gelişmiş ülkelerde olmadığı kesin.

90 gün de olsa tatil sonunda bitiyor. Süre o kadar uzun ki insanın bu süre içinde yaşam şekli, alışkanlıkları, hayata bakış açısı, gelecekten beklentileri filan değişiyor.
 
Okullar açılıyor dedim ama işin gerçeği son 21 gündür okullar her gün açılıyor. 7 Eylül’den beri her gün birileri başlıyor. Özel okulların bir kısmı 7 Eylül’de başladı, başka bir kısmı da 14 Eylül’de başladı, geriye kalanlar da 28 Eylül’de başladı. Bu açılış tarihlerini kim neye göre belirliyor hiçbir fikrim yok. Bir de yeni öğrenciler okula birkaç gün erken gelsin, okula alışsınlar durumları var. Bu durumu da çok yerinde bir çalışma olarak görüyorum.
Aslında İstanbul için bu çok da fena bir fikir değil. Belki bir nebze de olsa pazartesi günkü şaşkınlığa faydası oluyordur. Hayatında trafiğe çıkmamış tipler, okulun açıldığı ilk gün çocuklarını okula götürmek zorunda kaldıkları için, o gün İstanbul’da bir trafik panayırı yaşanır.

Benim konuştuğum çocuklardan sadece bir tanesi okul açıldığı için seviniyordu. Geri kalan hepsinde suratlar asık, moraller sıfır. 3 ay yetmedi hiç kimseye. Benim küçük kızımın önerisi 3 ay okul 3 ay tatil olması yönünde. Her şey o kadar büyük bir süratle değişiyor ki, kim bilir belki bir gün o da olur.

Bu arada öğrencilerden söz ediyorum ama canım öğretmenlerim daha da üzgün. Yarısı komada, yarısı bitkisel hayatta yaşamlarını sürdürüyorlar. Her sene okullar açıldığında öğretmeniyle, öğrencisiyle, velisiyle çok ciddi bir adaptasyon süreci yaşıyoruz.

Okullar açıldı demek, Emin kırtasiye malzemeleri peşinde koşmaya başladı demek oluyor. Canım öğretmenim yazmış oraya "resim defteri 180 gram olacak" diye ama küçük bir sorun var piyasadaki bütün defterler 165 gram. Zavallı Emin’in grip çıkmadığı kırtasiyeci kalmadı ama hiçbir yerde 180 gram yok. Ne yapalım öğretmen istemiş, yarın bölgeyi daha da genişleterek aramaya devam edeceğiz.

Düşünüyorum da, bilerek yaptığı kesin. Akşam evde oturmuş Ebe nineyi seyrederken canı sıkılıyor ve biraz eğleneyim deyip oraya 180 gram yazıyor. Dün akşam güzel köylüyü izlerken de, Emin’in nasıl deli danalar gibi resim defteri peşinde koştuğunu düşünüp yerlere yatıyordur.
Biliyor musunuz canım öğretmenlerimden gelen kırtasiye talepleri artık markası da belirtilerek geliyor. Bunun nedeni de, artık sınıflarda bu malzemeler tam bir kibbutz usulü kullanıldığı için, kötü markayı kullanmak zorunda kalan çocukların kendini kötü hissetmesiymiş. O yüzden de herkes aynısını alsın istiyorlar. Anlayacağınız, sizin çocuğunuz sınıfta boyama yaparken büyük bir ihtimalle sizin aldığınız boyaları kullanamıyor.
Aslında bu çalışma şekline hak vermemek elde değil. Bu malzemelerin hepsi okulda kalıyor ve her seferinde "hangi malzeme kimindi" derdine düşmek çok zor olur. Öğretmenlerin işi hiç de kolay değil, bir sürü bilgili ve bilmiş çocukla uğraşırken bir de pastel boya kovalayamazlar.

Umarım bütün çocuklar için çok güzel bir sene olur. 2015 yılında çocuğunuzu istediğiniz okula yollayabiliyorsanız, tanrıya her akşam şükredin. Bütün miniklere ve öğretmenlere başarılar diliyor, hepsini tek, tek öpüyorum.

Minikler tamam da, başlıkta da görüleceği üzere ben aslında bu sabah bu yazıyı canım öğretmenlerim için yazıyorum. Çizmelerini giyerek (bizler gibi) çamurlara bata çıka Hamdullah Suphi Tanrıöver İlkokuluna gelen sevgili öğretmenim Melahat Bengi’den, çok şey borçlu olduğum rahmetli Süleyman Tulgan’a kadar bütün öğretmenlerime tekrar teşekkür ediyorum ve hepinizi saygıyla anıyorum.
Öğretmen olmak kolay bir iş değil. İnsanlar kendi çocuklarıyla uğraşamazken birilerinin otobüs dolusu çocukla uğraşması gerçekten sabır ve sevgi işi. Minik yavrularımızı sıfırdan alıp bilgisayara bilgi yükler gibi tek tek bilgileri içeri yüklüyorlar. Hem yükleyeceksin, hem de hafızada kalmasını sağlayacaksın.

Canım öğretmenlerim, çocuklarımız size emanet. Onları en iyi şekilde eğitmek için elinizden gelen her şeyi yapacağınızı bildiğim için sizlere şimdiden çok teşekkür ediyorum. Hafta sonlarının içine etmemek için daha az ödev verirseniz sizleri daha da çok seveceğiz…
Sevgili öğretmenlerim, bu yıl da top şansı yanınızda olsun…