Çok Çalışmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çok Çalışmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2021 Pazar

Çok İstemek

Günaydın Dostlar,

Çok istemek ile bir şeyleri “takıntı” haline getirmek arasında çok büyük bir fark vardır. Bu iki durumun çektikleri ve yaydıkları enerji bile farklıdır. Çok istediğimiz bazı konular takıntı haline dönüşmeye çok uygundurlar.


“Başarıya ulaşmak için çok istemek gerekmiyor mu?” diye soruluyor. Kesinlikle gerekiyor. Olimpiyatlarda madalya alabilmek için "çok istemek" olmazsa olmazımız. Hatta bu konuyu takıntı haline bile getirip her selam verene “Ben olimpiyatlara gideceğim.” bile diyebilirsiniz. Tabii olimpiyat gibi konularda sadece istemek de yetmiyor. Yıllarca çok çalışmak ve olimpiyat hazırlığının her türlü parametresini yerine getirmek de gerekiyor. Bu gibi konular çok kapsamlı ve hem fiziksel hazırlık hem de ruhsal hazırlık gerektiriyor. Dünya çapında sportif bir başarı elde edebilmek, zaman zaman çalışmakla değil, bunu bir yaşam şekli haline getirmekle mümkündür.

İş hayatında da durum çok farklı değil. Başarılı olup ilerlemek için çok istemek gerekli olsa da tek başına yeterli değil. Çok çalışmak, daha da önemlisi yaptığın işi doğru ortamlarda satabilmek de gerekiyor.

Çok istemek önemli bir konu olsa da, kendimizin kontrol edemeyeceği konularda da takıntıya dönüşebiliyor. Tanışıyorlar, seviyorlar, evleniyorlar, yürümüyor, boşanıyorlar. Boşanınca da “ayrılsak da benimsin” takıntısı devreye giriyor. Boşandıktan sonra bitmeyen takıntıların haberlerini maalesef her gün iç sayfalarda okuyoruz. Güzel kardeşim, istenmiyorsan dön arkanı ve git. Hatta mahalleden bile geçme.

Bazı şeyler doğal gelişir. Doğal gelişmeyi bozduğun ve bir şeyleri zorladığın zaman negatif enerji çekme ihtimalin çok yüksek olduğu gibi eskiyi de bulamayabilirsin. “İlle de bir sevgili edineceğim.” veya “İlle de evleneceğim.” de çok sık karşılaştığımız diğer takıntı konularımızdır. Unutmayın ki gönül konularında çok isteyerek bir yere varamazsınız. “Aşk filan hikâye, ben yeter ki evleneyim.” görüşü çok yaygın olmakla beraber, milyonlarca mutsuz ve umutsuz evliliğin en büyük nedenlerinden biri olduğu da kesindir.

Sevmek, aşık olmak, evlenmek gibi konular çok istemekle veya çok zorlamakla olabilecek konular değildir. “Çok peşinde koşarsam, çok sevdiğimi görür.” görüşüne inanmışların takıntılı takipleri hiç bitmez. Bu gibi davranışlar bizim çocukluğumuzda 50 yıl önce modaydı. İnanın, artık hiçbir geçerliliği yok. İnsanlar artık çok net. Bir şeyler olacaksa zaten ilk gördüğün anda, hiç beklemediğin anda olur.

Çok zorlamak, kendinizi negatif enerjiler ırmağının içinde bulmanıza da neden olabilir. Hayat tecrübem göstermiştir ki, akışı kendi haline bıraktığınızda daha güzel şeyler oluyor. Güzel şeyler hiç ummadığınız, hiç beklemediğiniz zamanlarda karşınıza çıkar. Merak etmeyin Allah herkesi görüyor. İçindeki seni de görüyor, dışındaki seni de.

Böyle söyleyince de, “Kendi haline bıraktım yıllardır yönetici/müdür olamadım” gibi yorumlar alıyorum. Başta da belirttiğim gibi, kendi haline bırakıp bırakmayacağımız konuları çok iyi seçmemiz gerekiyor. İş hayatı hiçbir şey yapmadan akışına bırakabileceğimiz durumlardan biri değildir. Yıllarca yan gelip yatıp kendimizi bir gram geliştirmezsek, “beni yönetici yapmadılar” yaygarası yapma lüksümüz de olmaz. Kendini geliştirmek senin elinde olan bir şeydir, her yaşta, her zaman yapabilirsin. Sonuçta, umutsuz bir aşk değil. Az veya çok muhakkak bir karşılık alırsın. Her daim kendini geliştir ve şans kapıyı çaldığında hazır ol. Bir kere gidince, bir daha da ne zaman geleceği hiç belli olmaz.

Çok olgun yaşlarda çok başarılı akademik çalışmalar yapan arkadaşlarım var. Hiçbir zaman geç kalmış sayılmazsınız. Çok isteyin, elinizden gelen her şeyi yapın. “Seni istemiyorum” denilen yerde de bir dakika bile durmayın. Alın kalbinizi, koyun cebinize, dönün evinize. Sizi de çok isteyecek biri muhakkak çıkacaktır.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

9 Mayıs 2021 Pazar

Hayır Diyemeyenler

Günaydın Dostlar,

Hayatın her aşamasında geçerli olmakla beraber bu sabahki konumuz işyerlerinde 'hayır' diyemeyenler. Bazı çalışanlar yıllarca kalabalığın arasına karışarak hiç iş yapmadan durumu idare ederken her türlü iş (bilhassa da angarya ve problemli işler) üstüne kalan zavallılar.

İşten sıyırabilmek de doğuştan gelen bir meziyettir. Bazı arkadaşlar bunu çok iyi başarabilirken bazı arkadaşlarımız da her konuya “Ben hallederim.” şeklinde yaklaşarak her şeyin üstlerine kalmasına neden olurlar. Bunlar genellikle iyi yetiştirilmiş, küçük yaşlarda da ev içindeki sorumluluklarından kaçamayan, dürüst ve iyi niyetli kişilerdir.



Doğal olarak, işten sıyırma yeteneği çok gelişmiş olan arkadaşların laf edebilme becerileri de çok gelişmiştir. Çok iyi bilmedikleri bir konuyu demagoji ve laf salatasıyla geçiştirebilirler ve bunu yaparken de sanki konuya son derece hakimmiş gibi bir imaj verirler. Bir sürü laf ederek ve olmayan yoğunluklarını anlatarak anında işten sıyırırlar. En çok kullanılan yöntemlerden biri de "Benim başka bir ortamda çok daha önemli bir işim var." hikâyesidir. Bu kişiler çok az emekle işi götürebilmeyi çok iyi becerirler.

En tehlikeli durumlardan biri de karşıdakinin iş yoğunluğuna üzülmektir. Az iş yapanlar, yoğunluktan bunalmış rolünü çok iş yapanlardan çok daha iyi oynarlar. “Bugün çok bunalmış, ben ona biraz yardım edeyim.” dediğin gün, bittiğin gündür. Senin üstüne kalan konular genellikle iyi niyetli yardımlar yüzünden kalır. Unutma ki bugün "çok yoğunum" rolünü oynayabilen insan, yarın da oynar. Allah bilir bizim gariban iyi niyetli kardeşimiz ondan daha yoğundur.

İşin ilginç yanı, bütün bu angaryalar ve problemler üzerlerine kalan arkadaşlar; bu durumdan kurtulsalar çok kuvvetli ihtimalle kuruma bütün bunları üzerlerine yıkanlardan daha çok değer sağlayacaklardır.

Sevgili arkadaşımız Yekta Özözer de bu konuyu ‘Kurumsal Yağ Sanatı” kitabında çok güzel bir şekilde işlemiş. Arzu eden arkadaşlara şiddetle tavsiye ederim. Yılların tecrübesiyle artık hepimiz her türlü inceliği öğrendik. Yekta, bu tip üstünüze kalan angarya ve/veya yangın söndürme işlerine King oyunundan esinlenerek “Rıfkı” adını vermiş. King oynarken nasıl Rıfkı’yı yediğiniz zaman genelde batıyorsanız kurumsal hayatta da durum çok farklı değil. Herkes birbirine Rıfkı yedirmeye çalışıyor ve bu duruma ‘hayır’ diyemezseniz işlerin altında boğulup kalıyorsunuz.

Fabrika ayarlarımızın işten kaçmaya ayarlı olduğu bir ortamda, “Nasıl yardımcı olabilirim?” gibi sorular veya “Benim için hiç sorun değil.” gibi yorumlar Rıfkıları üzerinize çekmek için yıldızlı davetiye göndermek gibidir.

Rıfkılar her zaman mı zararlıdır? Hayır değiller. Bu işleri yaparken de çok şey öğrenebilirsiniz ama bunun bir gelenek olmasını önleyecek hassas çizgiyi de geçmemek lazım. Bir Rıfkı üstünüze kaldığında, hem bir şeyler öğrenip hem de amirinize kimsenin çok da istemediği bir angarya işi yaptığınızı gösterebiliyorsanız akşam gönül rahatlığıyla uyuyabilirsiniz.

Bir problemi çözmek için ilk önce bir sorununuz olduğunu kabul etmeniz gerekiyor ya, Yekta’ya göre bu durum da çok farklı değil. İlk önce, herkesin bütün angarya işleri üzerinize yıktığını görüp kabul etmeniz gerekir. ‘Kabul etme’ durumu tedavi olmanın ilk aşaması. Bir gecede bu duruma düşmediniz, bir gecede de çıkamazsınız.

Durumu kabullendikten sonra; hallederim, bir şey değil, ben yardım edebilirim, bir sorunun olursa mutlaka bana gel, rica ederim, lafı mı olur, yazık adamcağıza, ben tarif edebilirim, ben nasıl yapıldığını hatırlıyorum gibi cümleleri çok dikkatli kullanmak gerekiyor.

Angarya işler şirketlerde hiç bitmez. Hele de büyük kurumsal şirketler angarya iş cennetidir. Kendini satmaya yönelik sunumlar havada uçuşur. Siz durumu kabullendikten sonra da devam edecektir. Önemli olan seçici olabilmektir. Yeni bir Rıfkı ortaya çıktığında, her ne kadar doğuştan gelen özellikleriniz sizi zorlasa da hemen ortaya atılmamayı öğrenmeniz gerekiyor. Bu arada hemen belirteyim, Yekta’nın da söylediği gibi bunları öğrenene kadar hepimiz iş hayatında çok Rıfkı yedik. Hatta yediğimiz Rıfkı’lar Karadeniz’e köprü bile olur.

Rıfkı yememeyi öğrendikçe zaman içinde millete Rıfkı çakar duruma bile gelebilirsiniz. Doğal olarak şirketlerde en çok Rıfkı yiyenler çalışkan tiplerdir. Bunlar bütün hayatları boyunca hep çalışkan olmuşlardır. Onlar sürekli ders çalışırken diğerleri kahvelerde Rıfkı yememeyi öğreniyorlardı. Her parametre bir arada olmuyor. Çok çalışkan arkadaşların genellikle işten kaytarabilme becerileri çok gelişmemiştir.

Sürekli olarak çok çalışmak ve her türlü angarya işi yapmak ne yazık ki bugünün iş dünyasında size yardımcı olmaz. Önemli olan işleri amirlerinizin görebileceği ve kendinize bir şeyler katabilecek şekilde yapabilmektir. Yıllardır Excell tabloları ve sunumlar hazırlayıp başkalarının bunları çeşitli ortamlarda satmasını sağlıyorsanız artık ‘Rıfkı Hastalığı’ durumunu kabul etme zamanınız gelmiş de geçiyordur bile.

Daha önce de belirttiğim gibi, angarya da olsa her iş size bir şeyler katabilir ama bunun şirket kültürü haline dönüşmesini önlemeniz lazım. Sevgili kardeşim Seza, kedisine “Beni her gördüğünde aklına mama gelmesin.” derdi, insanların da sizi her gördüğünde akıllarına Rıfkı’lar gelmemeli. Rıfkı’ların herkese olabildiği kadar eşit dağıtılmasını sağlayabilmeliyiz.

Her türlü angarya konuya ve probleme atlayıp her yangını söndürmezsem benim kariyerimi kötü etkiler korkusundan kurtulun. Göreceksiniz ki dünyanın sonu gelmeyecek.

Sözü yine Yekta’nın son sözü ile bitiriyorum. Rıfkılar nereye gideceklerini çok iyi bilirler. Sürekli size geliyorlarsa iş yaşamı oyun kurallarını henüz iyi öğrenememişsinizdir. Suçu başkalarında değil kendinizde arayın.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın… 

28 Mart 2021 Pazar

Hiç Fotoğrafım Yok...

Günaydın Dostlar,

“Daha geçen gün binlerce fotoğrafı düzenledim diyordun, ne demek hiç fotoğrafım yok?” dediğinizi çok net olarak duyabiliyorum. Allah’a şükür fotoğraf çok da iş seyahati için gittiğim yerlerde hiç çekmemişim.

Görevli olarak dünyanın birçok yerine gittiğim halde, oralarda çekilmiş bir tane bile fotoğrafımın olmadığını fark ettim. Sohbetler sırasında öğrendim ki, arkadaşlarımın çoğu için de durum çok farklı değil. Hepimiz işleri bitirip dönmeye odaklanmışız ve “Şurada iki saniye duralım da birazcık poz verelim.” dememişiz.



Bütün gün süren toplantılar, akşam grupça yenilen yemekler ve yemek sonrası otel odasında Türkiye’deki işlerimizi takip etmeler. Bütün seyahatlerimiz böyle geçmiş. Sonuçta siz seyahattesiniz diye Türkiye’deki işler durmuyor. Cevap yazılması gereken e-mailler, onaylanması gereken siparişler hepsi sizi bekliyor.

O zamanlar resim çekmek bu kadar kolay olmasa da yine de mümkündü. Niepce öncesi günlerden bahsetmediğimize göre bizim içimizde yokmuş. Çalışmaktan başka hiçbir şey düşünememişiz.

En az 15 kere Viyana’ya gitmiş olsam da, Viyana sokaklarında bir tane bile fotoğrafım yok. İnsan otelin kapısının önüne çıkar da orada çektirir bari. Hiçbir şeye kafamız çalışmamış. Sürekli olarak, ‘sonra gezmek için geldiğimizde çektiririz’ gibi bir hisse kapılmışız ama ‘sonra’ hiç gelmemiş.

Viyana böyle de, Brüksel daha mı farklı? Orada da durum çok farklı değil. Grupça yediğimiz akşam yemeklerinde bile bir tane fotoğraf çektirmek hiç aklımıza gelmemiş. En az 15-20 kere de Brüksel’e gitmişimdir ama bırakın bir taneyi yarım tane bile fotoğrafımız yok. Bir yere gidemesek de Grand Place’de yemek yemişliğimiz vardır. İnsan iki fotoğraf çekmez mi?

Tamamen gezmeye ve oradaki arkadaşlarımızı görmeye yönelik olarak Bakü’ye gitmiştik. O yüzden Bakü’de çekilmiş çok güzel fotoğraflarımız ve anılarımız var. Keşke Kazakistan, Kırgızistan gibi diğer ülkelerde de çekilmiş bir sürü fotoğrafımız olsaymış. Bakü’ye de kendimiz kalkıp gitmeseydik muhtemelen orada da olmazdı.

En üzüldüğüm yerlerden bir tanesi de Ürdün. Ürdün’e defalarca gittim ama bir tane bile fotoğrafım yok. Bir tane bile fotoğrafımı çekmediği için ben Firas’ı suçlarım. Ürdün’de o kadar çok fotoğraf çekilecek yer var ki, insan birinde bile mi çektirmez. Keşke dünyanın en tuzlu sularında nasıl batmadığımın bir fotoğrafı olsa, ne güzel olurdu. Madaba’daki çok sevdiğim bahçe restoranı da olurdu. Bir gün Firas’ın beni yeniden gezdirmesi gerekecek.

Ne Irak’ta, ne de Suriye’de; hiçbir yerde çekilmiş tek bir fotoğrafım yok. Piramitleri de Kahire’de bir toplantı sırasında öğle yemeği arasında görmüştük. Bizi koştur koştur götürüp getirmişlerdi. İyi ki de yapmışız yoksa onları da göremeyecektik. Şehirden uzak daha mistik bir yer bekliyordum ama olsun yine de çok güzeldi. Paraya kıyıp develerle resim çektirmediğime şimdi pişman oldum.

Cape Town’da dönüş gününde uçak saatine kadar epeyce vaktimiz vardı. Genelde uçaklar akşama doğru veya sabaha karşı kalkıyorlar. Tecrübeli arkadaşlarım taksi tutmuş kısa bir tura çıkıyorlardı. Son anda ben de onlara katıldım da epeyce bir yer gördüm. Masa Dağı’ndan en güney noktaya kadar birçok yere gitmiştik.

Udapiur’da bir yanlışlık olmuş ve birçok çekim yapmışız. Çok güzel bir yer olmasının bizi etkilediğini düşünüyorum. İyi ki de yapmışız, zira gitmesi oldukça zor ve sapa bir yer. Her nedense Udapiur’da gösterdiğimiz başarıyı Hong Kong ve Macau’da gösterememişiz. Sonuçta, onlar da çok uzak noktalar ve her zaman gidilemeyecek yerler.

Moskova’da otele çok yakın olduğu için toplantılardan sonra yemeğe kadar olan arada Kızıl Meydan’a yürüdüğümüzü hatırlıyorum. Hava korkunç soğuk olsa da birkaç fotoğraf çekmeyi başarabilmişiz.

Her yıl en az bir kere gittiğim Atlanta’dan da hiçbir şey yok. Son sabah her yer kapalıyken sevgili dostum Gülgün’le boş sokaklarda çektiğimiz fotoğraflar da olmasa sıfıra sıfır elde var sıfır durumu olacakmış.

En başarısız olduğum noktalardan biri de Londra. İş için de, gezmek içinde defalarca gittiğim bir yer olmasına rağmen tek bir fotoğrafım yok. Hadi benim içimde yok, demek ki yanımdakilerin de yokmuş. Sevgili dostum Selim olsa yüzlerce çekerdi.

Son olarak da Rio’dan bahsetmek istiyorum. Rio’ya üç kere gittim ve epeyce resmim var. Cape Town’da öğrendiğimiz yöntemi Rio’da da uyguladık. Yarım günlük taksi turuyla bütün turistik yerleri gezdik. Gençlik yıllarımda gittiğimde de birçok yeri zaten gezmiştim. Corcovado halen aynı.

Bu örnekleri çoğaltabilirim, Tokyo’dan tutun da Pakistan’a kadar çok geniş bir yelpaze var. Yelpaze var da fotoğraf yok. Sevgili dostlar, bir yere gittiğiniz zaman iki saatliğine de olsa bir yerleri görmeye çalışın. Havaalanı yolunda bile olur. “Nasıl olsa bir daha geliriz” diyoruz ama genelde de daha bol zamanlı bir imkân hiç olmuyor. Gerekirse cebinizden ödeyerek bir gece daha kalın.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

21 Mart 2021 Pazar

Kimse Çok Sevmiyor

Günaydın Dostlar,

İş hayatımız boyunca hepimiz sevmediğimiz birçok işi yapmak zorunda kalıyoruz. Makamınız ne olursa olsun herkes bu durumdan payını alıyor. Şirketin birinde CEO veya yönetim kurulu başkanı olan bir kişi, hiç mi sevmediği işleri yapmıyor? İnanın yapıyorlar.

Devlet başkanları bile bu durumdan muaf değiller. Onlar da çok sevmeseler de birçok iş yapıyorlar. Belki de hepimizden çok. Yaptıkları binlerce işin ve verdikleri kararların hepsi çok mu keyifli zannediyorsunuz.



Çarşamba sabahı sevgili kardeşlerim Olcay ve Şükrü ile bu tip konulardan konuşurken söz döndü dolaştı Fenerbahçeli Palkas’a geldi. Pelkas ortada oynamayı çok seviyor ve en başarılı olduğu yer de orası ama taktik gereği veya ihtiyaçlar gereği bazen sol tarafa da konabiliyor.

Ben de sol tarafta çok başarılı olamadığını düşünüyorum ama oraya konduğu zaman elinden geleni de yapmıyor. Hemen keyfi kaçıyor. Çok beğenmediğin bir iş olabilir ama en azından bir çaba göster. İş hayatında hangimize soruyorlar “Bu işi sever misin?” diye.

Ben bütün iş hayatım boyunca verimsiz işleri yapmayı çok sevemedim. Yılda iki tane sunum hazırlayıp beş tane toplantı yapan şirketler var, diğer yanda da sunum ve toplantı için yaşayan şirketler de var. Hepsine bir şekilde ayak uydurup istenenleri yapmanız gerekiyor. Kimseye “Ben bu işi çok da sevmiyorum.” diyemezsiniz.

Çok sevmeyebilirsiniz ama bu devirde yaptığınız iş değil, o işi nasıl sattığınız daha önemli. Yerleri süpürüp pırıl pırıl yapsanız da “Ben yerleri tertemiz yaptım.” diye her ortamda yaygara yapmazsanız çoğu kişinin haberi bile olmaz.

Yerinde oynatılmayan futbolcunun hemen tadı kaçıyor. Ofislerde, fabrikalarda, oralarda, buralarda çalışan bizler ne yapalım. Her çalışanın gününün bir bölümü çok da sevmediği işleri yaparak geçiyordur. Üstelik sporcuların aldığı paranın binde birini de almadan yapıyorlar bu işleri. İşyerlerinde tek dert işlerin yapılmasıdır. İşleri yaparken mutlu olup olmadığınız genellikle ikinci planda kalır, hatta üçüncü planda kalır.

Profesör doktorların ihtiyaç anında hastaların altını temizlediğini gördüm. Eminim onlar da çok mutlu olmuyorlardır. İhtiyaç anında masanızın büyüklüğünün çok bir anlamı kalmıyor.

Amerika’da ilk işe başladığımda çalıştığım şirket, bizi ‘Gerektiğinde herkes her işi yapabilir.’ kültürüyle yetiştirdi. Müşterilerin araçlarına mobilya yüklemekten tutun da bitmek bilmez depo satışlarına kadar her işi yaptık. Böyle bir kültürle büyüdüğüm için bana hiçbir iş zor gelmez. Masam ne kadar büyük olursa olsun; gerektiğinde Excell tablolarını da hazırlarım, gece yarılarına kadar sevkiyatları da organize edebilirim. Sistemdeki on binlerce kodu düzelttiğim de vardır.

Kimsenin çok fazla iş seçme şansı yok. Hepimiz sokaktaki gerçeklerin karşımıza çıkarttığı işleri yapmak zorundayız. ‘Bu benim işim değil.’ düşünce tarzı kendinizi mutsuz etmekten başka bir işe yaramaz. Zaten çalıştığı şirketi kendi şirketi gibi gören bir kişi bu tip düşünceler içine girmez. Kendi şirketiniz olsa hiç çekinmeden hepsini yapacaktınız.

Tabii bu durumların ille de iş yerlerinde olması gerekmiyor. Evde yaptığımız işleri düşünün. Evdeki işlerin hepsini çok severek mi yapıyoruz? Ben süper ev temizlerim ama ütü yapmaktan nefret ederim. Sürekli evde çalışan insanlar da sevmeseler de yaptıkları her işin hakkını vermeye çalışıyor. Herkes elinden gelen en iyi yemeği yapmaya çalışır, kimse “Ben aşçı değilim, bu durumdan çok mutsuzum, bugün de yağını koymayayım.” demez.

Bu devirde her şey gittikçe zorlaşıyor. Para kazanma rekabeti her gün artıyor. Ancak minik farklılıkları yaratabilen ve değişimlere ayak uydurabilen şirketler ayakta kalabilecek. İş seçerek değil, bu minik farklılıkları yaratarak çalıştığımız işyerlerinin para kazanabilmesini sağlamalıyız. Son elli yılda yaptıklarımızla önümüzdeki elli yılda yol alamayız.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Haziran 2020 Pazar

Hayal Etmek...

Günaydın dostlar…

Trenleri ve model trenleri çok sevdiğimi duymayan kalmadı. Küçüklüğümden beri her türlü raylı sisteme karşı özel bir ilgim vardır. Geçen gün sağır sultan aradı, trenleri sevdiğimi o bile duymuş.
Trenimi kuracak daimi bir yerim olmadığı için; yılda bir kere salonun ortasına kurar, üç dört hafta sonra da toplarım. Bu çok zahmetli ve ideal olmayan bir durum olmakla beraber şu anda başka bir seçeneğim yok. Aslında bırakın şu anı bu iş zaten yarım asırdır böyle yürüyor.


Böyle bir hobimin olması yakın arkadaşlarımın birçoğunun garibine gider. Ne zaman tren kursam, “Bu trenlerin dönüp durmasından ne zevk alıyorsun, anlamıyorum” şeklinde yorumlara maruz kalırım. Aslında bütün trenler eninde sonunda başladıkları yere dönerler. Tek fark benimkinin daha çabuk dönüyor olması.

Bu dünyada her şeyin hayal etmekle başladığına inananlardanım. Model trencilik işi de hayal edebilmeden hayatta olmaz. Sen onları boş boş dönüp duran trenler olarak görüyorsan zaten bu hobi sana göre değildir.

Hemen belirteyim, maddi ve manevi olarak zaten zahmetli de bir hobidir. Trenlerin bakımıyla, onarımıyla, kurulmasıyla, sökülmesiyle uğraşabilmek için gerçekten de bu işe gönül vermiş olmanız gerekir. Kendi trenini yapabilen arkadaşlarımız bile var ama bende maalesef öyle bir kabiliyet yok.

Hayal edebilen için; hem çok güzel, hem de çok rahatlatıcı bir uğraştır. O minik trenlerle dünyanın bütün dertlerini çözersiniz. Yeri geldiğinde vagonları umut ile doldurup günlerce taşıyabilirsiniz.

Hayal edebilmek sadece biz trenciler için değil, herkes için çok önemli bir başlangıç noktasıdır. Konunuz ne olursa olsun önce hayal edin. İş yerinde yıllardır beklediğin masa bir gün muhakkak boşalacaktır. O masada kendini hayal edebiliyor musun, görebiliyor musun? Göremiyorsan hiç boşuna bekleme.
Okula başladığın gün kendini kep atma töreninde hayal et. Bunu başarabilirsen yolun yarısına gelmişsin demektir. Umut etmekle hayal etmeyi karıştırmayalım, hepimizin umutları var ama hayal edip gözünün önüne getirebilmek bambaşka bir şey.

Olimpiyat şampiyonlarından sık sık “Küçüklüğümden beri hayalim olimpiyatlarda şampiyon olmaktı” gibi yorumlar duyarız. Bunu hayal edemeyen bir insanın yirmi yıl sonra elde edilecek bir başarı için motive olması mümkün değil. Her şeyden önce kendini o madalya kürsüsünde hayal edebilmen lazım.
Her şey bir hayalle başlar. Herkes birbirine “Ben seni çok seviyorum” diyor. Diyorlar demesine de, kendini sevdiğinle beraber her ortamda hayal edebiliyor musun? Kocaman kadehlerden kırmızı şarap içiyor musunuz? Önce hayal et, sonra nasıl olsa içersiniz. Edemiyorsan dönüp duran trenler gibi her zaman başa dönersin.
Anladık çok seviyorsun ama en sıkıntılı gününde yanında olduğunu hayal edebiliyor musun? Soruyu tersine çevirelim. En sıkıntılı gününde o senin yanında olur mu? Göremiyorsan, treni perona doğru yavaş yavaş getir.

Hayallerin karşıya bağlı olmasın. Sen kendi hayalini kur, karşının hayaliyle kesişip kesişmeyeceğini yaşayıp görelim. Olacağı varsa zaten doğal olarak gelişir. Hayalleri tesadüf ettirmeye çalışmak güzel bir süreç olmaz.

Çok sıkıntılı günlerden geçiyoruz. Bilim adamlarının çalışmaları ve fedakârlıklarıyla inşallah en kısa zamanda bu dönemi de atlatacağız. Bilim adamlarının tavsiyelerine uyarsak; hem salgın daha az yayılır, hem de dedikodular.
Ben güzel günleri hayal edebiliyorum. Bir gün yeniden başa döneceğiz ve Kadıköy’ün kalabalık sokaklarında, akrabalarınla bile o kadar yakın oturmadığın dip dibe masalarda hep beraber oturacağız.

Unutmayın her şey ilk önce hayal etmekle başlar..
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

27 Ekim 2016 Perşembe

Konservatuar Öğrencileri...

Günaydın dostlar…

Hafta sonu epeyce maç izledim. Maçlar bitince de, futbol yorum programlarını seyretmeyi hiç sevmediğim için, epeyce bir süre ses yarışmasına çıkan çocukları izledim.
Yarışmacıların birçoğunun konservatuar mezunu veya konservatuar talebesi olması beni çok şaşırttı. Konservatuar tahsili alan çocukların, pop müzik parçaları söyleyerek bu tip bir yarışma içinde olmalarını, boşa gitmiş bir tahsil olarak gördüm. Gönlüm, bu kadar özel bir tahsil almış çocukların daha özel, daha büyük işler yapmasını istiyor.


Aslında bu konu benim uzmanlık alanıma hiç girmiyor. Opera (veya konservatuarın başka bir bölümünde) okuyan bir çocuğun, okul bittikten sonra ne yapması gerektiğini de bilmiyorum ama mezuniyet sonrası hepsine bir iş imkânı olmadığı da kesin. Şu anda Türkiye’de aktif olarak çalışan kaç tane opera, bale var onu bile bilmiyorum.

Gördüğüm kadarıyla, ülkedeki konservatuar sayısı da çok artmış. Bu durum güzel bir gelişme olmakla beraber, günümüzün ekonomik ve politik gerçekleri ile çok da uyumlu bir parametre değil. Operanın, balenin, tiyatronun günden güne küçüldüğü bir ortamda, bütün bu konservatuarlardan mezun olan çocuklar ne yapacaklar?

Sorumun cevabını da ben vereyim. Ekonomik kaygılarla ve meşhur olma umuduyla televizyondaki yarışma programlarına saldıracaklar veya bulabildikleri yerlerde sahne almaya çalışacaklar. Elemelerde başarılı olamadıkları zaman da, sanatsal bir hayal kırıklığından ziyade ekonomik bir çöküş yaşıyorlar. Birçok aile umutlarını çocuklarının bir şekilde meşhur olup, bir yerlerde sahne almasına bağlamış. Çocuklardan çok aileler yıkılıyor.

Hani derler ya, “Çocukluğuna inmek lazım” diye; bende de bu konuda çocukluktan kalma bir takıntı var diye düşünüyorum. Bizim çocukluğumuzda, konservatuardan mezun olanlar, gidip de pop müzik şarkıları söylemezlerdi. Bu tür şarkıları müziğin daha basit bir formu olarak görürlerdi.

Konservatuarda okuyup da pop müzik şarkı söyleme işini başlatanlar Sertap Erener, Levent Yüksel gibi isimlerdir. Belki onlardan önce de bu işi yapanlar vardı ama benim aklıma gelen ilk örnekler Sezan Aksu çırakları dönemine denk geliyor.
“Sana ne kardeşim millet ne söylerse söyler.” dediğinizi duyar gibiyim. Çok da haklısınız. Sonuçta ülkede demokrasi var. Sanki operalarımızda herkese yetecek kadar iş var. İşin en acı tarafı da, bu topraklarda sanatı sanat için yapma şansının hemen hemen hiç olmaması. Sanat da diğer konular gibi genelde hep para için yapılıyor.
Benim bildiğim kadarıyla konservatuarlara girmek hiç de kolay bir iş değil. Doğuştan Allah vergisi bir kabiliyetin olması ve çok çalışman gerekiyor. Eminim girdikten sonra da çıkmak kolay değildir. Eski komşumun oğlunun bütün gece boyunca “aaaaaaa”, “oooooo” diye sesler çıkararak çalıştığını dün gibi hatırlarım.

Bu kadar çok kabiliyetin ve emeğin gerektiği bir ortamda, hedeflerin pop müzik yarışmaları, bar sahneleri veya türkü barlar olması, bana boşa gitmiş bir emek gibi geliyor. Amacın sadece sahneye çıkmaksa, her türlü tahsili yapıp, (sesin güzelse) yine sahneye çıkabilirsin. Tornet yapabilmek için roket mühendisliği okumanıza gerek yok diye düşünüyorum.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Eylül 2016 Çarşamba

Dünyanın En Yeteneksiz İnsanı...

Günaydın dostlar…

Böyle düşündüğüm için kendimi çok kötü hissediyorum ama biri gelip de bana “Dünyanın en yeteneksiz insanı kim?” diye sorsa, içimden “Ozan Tufan” demek geliyor. Sürekli milli takımda oynayan bir oyuncu için neden böyle düşündüğümü de bilmiyorum ama kafamda dolaşan düşünceleri de kontrol edemiyorum.
Ozan’ın 2 metre uzağındaki bir arkadaşına pas atamayışının, böyle düşünmemde büyük bir etkisi olmuş olabilir ama bence mesele bundan daha da derin. Kim bilir belki de 1,5 sene kadar önce katıldığı bir ödül töreninde, herkes takım elbiseliyken onun kot pantolonla gelmiş olması da bilinçaltımda negatif bir etki yaratmış olabilir.


Bu davranışını, katıldığı törene saygı duymamak olarak yorumlamışımdır. Hayatımda hiçbir ödül törenine veya düğüne kot pantolon ile gitmedim, gitmem de.

Beni etkileyen bir diğer konu da, Ozan’ın yüzündeki ifade diye düşünüyorum. “Sen ne söylersen söyle, ben bildiğimi okurum.” gibi bir yüz ifadesi var. Sanki anlattıklarınız bir kulağından giriyor, diğer kulağından çıkıp gidiyor şeklinde bir bakışı var. Tabi ki bir de, bizim bütün futbolcularımızda olan, “Ben her şeyi biliyorum, bana kimse bir şey öğretemez.” yaklaşımı…

Sevgili Ozan kardeşim, biz senin ileriye doğru pas atamayacağının bilincindeyiz. Senden bu tip hareketler beklemiyoruz ama 2-3 metre yanındaki adama pas atıyorsun, top 4-5 metre uzağa gidiyor. Bunu nasıl becerebildiğini bir türlü anlayamıyoruz. Kaplumbağa hızında oynanan bir ligde, dibindeki adama pas vermeyi beceremiyorsan, hangi ligde becereceksin?
Bence, benim bu konudaki sorunum çocukluğumda yaşadıklarımdan kaynaklanıyor. Bütün gençlik yıllarımı Kemalettin Şentürk’ü izleyerek geçirmek, bende tedavisi mümkün olmayan izler bıraktı. Kemalettin de Ozan’ın oynadığı pozisyonda oynuyordu ve 1500 yıl kadar oynadı. Belki de bana öyle gelmiş olabilir.
Şimdiki gibi o zaman da tonlarca transfer yapılır ama lig başladığında yine Kemalettin oynardı. En kötü taraflarından biri de zaman zaman kendini Ortega zannetmesiydi. Ön libero pozisyonundan forvetlere araya paslar filan atmaya kalkardı. Sevgili kardeşim, sen 3 metrelik pası atamıyorsun, 30 metrelik pası nasıl atacaksın?

Gençliğimiz Kemalettin ile geçti. Emekli olana kadar da oynadı. Misket atabileceğiniz mesafeye top atmayı beceremeyen Kemalettin, bütün Fenerbahçelilerin ömründen 3-5 yıl silmiştir.

Sonunda Kemalettin gitti ama bu sefer de yerine ikizi Selçuk Şahin geldi. Allah’ım neydi günahımız? Neredeyse görüntüleri bile birbirlerine benziyordu. Yine aynı yeteneksiz davranışlar, yine aynı beceriksizlikler, 2-3 metre uzağa pas atamamalar, en olmadık yerde top kaptırmalar ne isterseniz vardı. Kemalettin yetiştirse ancak bu kadar olurdu.
Aynı senaryo bir kere daha tekrarlandı. Her sene bir sürü transfer yapıldı ama sezonun çoğunda o pozisyonda Selçuk oynadı. Allah var Selçuk da, Kemalettin de işin müdafaa yönünde genelde iyiydiler ama ileri gitmeye kalkınca, tam bir kâbus.
Selçuk da zaman zaman Alex gibi paslar atmak isterdi ve takımı zora sokardı. Kardeşim yıllardır bu ligde oynayan bir futbolcusun, attığın bir tane de pas yerini bulmaz mı? İnsan kendini hiç mi geliştiremez? Ne bileyim, demek ki olmuyor. Yeteneğin yoksa 20 sene de ligde oynasan bir gram ileri gidemiyorsun.

Ömrümüzden 3-5 yıl da Selçuk götürdü. İşin acı tarafı artık büyüdük ve Ozan’a verecek 3-5 yılımız kalmadı. Eskiden her pas ve son vuruş becerisi olmayan futbolcu için 3’er, 5’er harcıyorduk ama artık bizde de fazla kalmadı. Üzgünüm kardeşim Ozan, sona kalan dona kalır…

Herkes Ozan’a çok kızıyor ve elinden geleni yapmadığını düşünüyor ama ben çok da aynı fikirde değilim. Çocuk bir şeyler yapmaya çalışıyor ama yeteneği bu kadar. Ozan yırtınsa şimdiki durumundan en fazla %10 daha iyi oynar. Onun üstünde bir seviye olmaz. Son Bursa maçında yuhalanmasına da çok üzüldüm. Kendi de zaten şaşkın şaşkın baktı etrafa…
Bir senelik Appiah güzelliği dışında 3 tane ön libero ile ömrümüz geçti. Şimdi de Ozan ve orta sahadaki Ozan türevleri ile çile dolduruyoruz. Birbirinin kopyası 5 tane adam var. Bunun sorumlusu ne benim, ne de Ozan. Sorumlu, 15 senedir “Her şeyi ben bilirim.” zihniyeti ile kulübü yöneten ve maddi ve manevi olarak dibe vurmasını sağlayan düşünce tarzıdır…

3 ön libero ve 1 başkanla bütün ömrünü geçirirsen, karşılığında da üçün……. Neyse, yine annem kızacak şimdi, en iyisi ben bitireyim…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

18 Nisan 2016 Pazartesi

Çok Yazıkmış...


Günaydın dostlar…
Yazık filan değil. Aslında bu işi çok güzel özetleyen bir atasözümüz da var ama sabah sabah bu tip örnekler vererek tepki çekmek istemiyorum. Nedir bu sabahki konumuz? Çok büyük paralar alarak beceremeyeceğin bir işe kalkışmak.

Paraları alırken güzel, şov yaparken güzel, omuzlarda taşınırken güzel, İstanbul’un en güzel semtlerinde otururken güzel ama beceriksizlik tavan yaptığında hiçbir türlü tepki almayacaksın. Böyle bir dünya yok. Varsa söyleyin de hep beraber gidelim.

Dün akşamki Fenerbahçe maçını seyredenlerin de gördüğü gibi, beceriksiz dünya yıldızlarımız büyük tepki aldılar. Yuh sesleri bütün maç boyunca sürdü gitti. Bu olaydan en çok nasibini alanlar da en pahalı olanlardı. Yani, Van Persie, Nani ve Diago.
Seyircinin sabrı taştı. Kimse unutmasın ki bu seyirci bu statta Alex’i bile yuhaladı. Yıllarca bu takıma inanılmaz başarılar kazandırmış olan Alex, 2-3 maç kötü oynadı diye yuhalandı. Böyledir bu toprakların seyircisi. Geldiğinde seni omuzlarda taşır, kendini kral gibi hissetmeni sağlar, oynamadığın zaman da bir anda seni listenin en alt sırasına indirir…

Futbol bu, çok iyi oynayıp yenilebilirsin de ama seyirci o ruhu, o çabayı göremiyor. Herkesi deli eden ve kâğıt üzerinde de olsa dünya yıldızı olan oyuncuları yuhalamaya iten gerçek, bu isteksizlik ve enerjisizlik durumudur.

Yuhalandılar da ne oldu? Bu duruma daha fazla dayanamayan Van Persie’nin eşi tribünlerde ağlamaya başladı. Bence ağlayacağına, “Hey Persie biraz çalışsana kıçını kaldıracak halin yok, ayağının altından geçen topa vuramıyorsun” diye onu uyarsa daha yararlı olurdu. Hele ki yaşı geçmiş eski yıldızların, belki de herkesten daha çok çalışması gerekiyor. Sen istesen de vücut isteklerine senin istediğin şekilde karşılık vermiyor.
İşin ilginç yanı, teyze ağlayınca, bizim duygusal basınımız hemen bunu manşet yapmaya başladı. Bayılırız mağdurun yanında olmaya. Mağdur edebiyatı, bu toraklarda olduğu kadar başka hiçbir yerde iş yapmaz. Bir anda, Van Persie’nin tuvalete gidecek hali olmadığından kimse bahsetmez oldu. Yazıkmış da, bilmem neymiş de…

Futbolcuları boş verin, kendi dünyamızdan düşünelim. Kamyon dolusu para alarak bir yerlerde işe girsek ve beklenen işi yapamasak, sizce bize ne yaparlar? Hepimiz bir yerlerde çalışıyoruz ve çalışma hayatımız boyunca duymadığımız eleştiri, söylenmedik laf kalmıyor. Bizler 3 kuruşluk maaşımızla bütün bunları sineye çekebiliyorsak, Persie amca ve ailesi de çuvalla para alırken bu eleştirilere katlanabilirler diye düşünüyorum.

Dün akşam bir arkadaşım, “işyerinde amirinin veya başkalarının sana ağır bir şeyler söylemesiyle, bütün bir stadın hep bir ağızdan seni yuhalaması aynı şey değil” diye bir yorum yaptı.

Kesinlikle katılıyorum ama inanın bizlerin aldığı parayla Van Persie’nin aldığı para da aynı şey değil. Hem de hiç değil…
Doğanın kanunu böyle yazılmış. Sana çok artı getiren bir şeyin, her zaman çok eksi getirme riski de vardır. Hepimiz, “aldığım parayı hak edebilmek için elimden gelen her şeyi yaptım” diyebilmeliyiz. Bunu diyebiliyorsan, akşam da yastığına sarılıp bebek gibi uyursun…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Ekim 2015 Perşembe

Prim Almayı Hak Ettiniz...

Günaydın dostlar.

Hepimiz iş dünyasında çalışmış veya şu anda çalışmakta olan kişileriz. İş dünyasının gerçeklerini çok iyi bilen insanlar olarak gelin bu sabah bir düşünme oyunu oynayalım.
Şöyle bir senaryo düşünelim. Çalıştığınız iş yeri sizin için sezon başında bir takım hedefler belirliyor. Hedefler zor değil. Normal şartlar altında güle oynaya yerine getirebileceğiniz hedefler fakat tembelliğinizden, rahatlığınızdan, umursamazlığınızdan, hatta biraz da şımarıklığınızdan yılın ilk yarısında bu hedeflerle ilgili olarak bir milim yol alamıyorsunuz.


Amiriniz ve patronunuz sıkıntıya girmeye başlıyor. İşler gecikti ve sene sonuna da yetişmesi zor gözüküyor. Başlıyorlar size söylenmeye ve sizi eleştirmeye. “Aylar geçti bir gram iş yapmadın, ne olacak bu işin sonu?” diye size sorduklarında; siz de “Hallederiz ya dert etmeyin” diye bir cevap veriyorsunuz.

Patron mutsuz, patron endişeli; patron ne yapacağını bilemiyor. Sizi kovup, yerinize yeni birini alsa, yeni gelene tuvaletin yerini gösterene kadar yıl bitecek. Allah kahretsin ki size mahkûm durumda. Etrafındakilere “Ne yapalım gidebileceğimiz yere kadar gideceğiz” gibi cümleler kuruyor.

Herkes endişe ile yaptığınız işte ne kadar yol alabileceğinizi izliyor. Baştan işleri sıkı tutup doğru dürüst çalışsaydınız hiç bunlara gerek kalmayacaktı ama şu anda bunları konuşmak için çok geç.

Lafı uzatmayalım; yılın ikinci yarısında işi bir şekilde şansınızın ve başkalarının da yardımıyla son saniyede bitiriyorsunuz ama insanların da analarından emdikleri süt burunlarından geliyor. Stresten yöneticinizin içmediği ilaç kalmıyor. Zar zor da olsa balınızın da yardımıyla bir şekilde işinizi bitirdiniz ya, şimdi hemen eski şımarık, kendini beğenmiş günlerinize geri dönüyorsunuz ve “Ben başarılarımdan ötürü prim istiyorum” diyorsunuz.

Böyle bir senaryoda eğer şanslı bir insansanız kovulursunuz. Şanslı değilseniz ilk önce dayak yiyip sonra kovulma ihtimaliniz de var. Patron arkanızdan “Bir daha seni bu mahallede görmeyeyim” diye de bağırabilir.
Yukarıda anlatmaya çalıştığımız senaryonun aynısı bizim milli futbol takımımız için de geçerli. Sürecin detaylarında farklılıklar olabilir ama ana parametreleri aynen bu şekilde. Onlar da müthiş bir prim talep ediyorlar. Senaryonun gerçek hayata uymayan tek yanı, futbolcuların bu primi alacak olması. Yanılmıyorsam 60 milyon Avro gibi bir rakam konuşuluyor.

Gazeteler, “Tarihi Prim” diye başlıklar atmaya başladılar bile. Düşünün ki, bizim takımımız İzlanda’ya karşı iki tane maç yapmış ve 180 dakika boyunca bir tane bile gol pozisyonuna giremeden ikinci maçı kazanmış. Tamam, balına filan bir gol attık ama o da yetmiyor ki. Bir de Kazakistan’ın deplâsmanda Letonya’yı yenmesi gerekiyordu. Hani reklamlarda çocuk “Ballıyız” diyor ya, o da oluyor. Son dakikada Kazakistan’da kazanıyor.

Bizim Avrupa Kupasına gidebilmemiz için 25 ayrı balın arka arkaya gelmesi gerekiyordu ama bir şekilde hepsi arka arkaya geldi. Ekşi Sözlük’te “Fatih Terim Balı” diye yeni bir terim tanımlamamız gerekiyor.

Milli takımız Avrupa Kupası finallerine gitmeye hak kazandı. İyi, güzel ama açıkçası etrafımızda bu kadar üzüntü varken; yüzlerce evde insanlar akrabalarının, çocuklarının kazaklarına, terliklerine sarılmış otururken; milli takım bir maç kazandı diye ben her şey güllük gülistanlıkmış gibi davranamam.
İstersek maçı 99-0 kazanalım ama ne yalan söyleyeyim bana 99 saniyelik bile bir mutluk getirmiyor. Ana üzüntüleri günlük mutluluklarla örtemiyorum.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

6 Eylül 2015 Pazar

Kırk Yılda Bir Kere...

Günaydın dostlar.

Kırk yılda bir olmayacak bir şey başarıyoruz, ondan sonra da sanki o bizim normal halimizmiş gibi havalara giriyoruz. Bu durum her konu için geçerli olmakla beraber bugünlerde bunun en canlı örneğini futbol konusunda yaşıyoruz.
Bazen birçok tesadüf bir araya geliyor ve mucize bir süreç yaşıyoruz. Örnek olarak, Avrupa kupasında yarı finale yükseldiğimiz süreç böyle bir süreçtir. Son saniyede çatala giden toptan tutun da, Fatih Terim balına kadar birçok şeyin bir araya geldiği bir ortamda tarihi bir başarı yaşadık. Sonra ne yaptık? Hemen kendimizi Avrupa’nın en iyi takımlarından biri zannetmeye başladık.


Kendimize gelmek de yarar var. Normal olan bizim bu turnuvalara gidemememiz. Genelde de zaten gidemiyoruz. Kaç turnuva olmuş ve biz kaçına gidebilmişiz? Sanki her turnuvanın değişmez takımıymışız gibi havalara giriyoruz hemen. Ben yarım asırdan fazla bir süredir bu ülkede yaşıyorum ve milli takımın 2, Galatasaray’ın 1 başarısı dışında da başka bir başarı görmedim. Demek ki averaj olarak 17-18 senede bir kere bir balık atıyoruz ama normal seviyemiz bu değil.

Bizim fiziksel yapımız da, psikolojik yapımız da futbol oynamaya hiç ama hiç uygun değil. Ne enerjimiz var, ne teknik becerimiz var, ne de bu işlerin psikolojisini kaldıracak ruh halimiz.

Maçları dikkatli izleyin. Bizim oyuncularımız atılan pasları bile kontrol edemiyorlar. Pası birazcık hızlı atarsan top ayaklarına çarpıp 10 metre öteye gidiyor. Hiçbir zaman topu kontrol etmeyi başaramıyorlar. Topu durduramayınca da sanki her zaman yaparmış da şimdi yapamamış gibi bir takım havalı hareketler yapıyoruz ama bu tip karizma arttırıcı roller işin gerçeğini değiştirmiyor. İşin topsuz kısmında çok havalı ve çok başarılıyız ama çimlere çıktığımız zaman havamız bir anda sönüveriyor.

Hızlı atılan topu alamayacağını bilen bir diğer oyuncu da bu sefer pası yavaş atıyor. Top yavaş gidince de hızlı akına çıkamıyorsun. Hızlı akına çıkamayınca da sen gelene kadar adam kalesinin önüne duvar örüyor. Bu arada dikkatimi çeken bir diğer konu da, dünyanın çeşitli yerlerinde hızlı paslaşmayı becerebilen oyuncular, Türkiye’ye gelince başaramaz oluyorlar. Havamız da veya suyumuz da bir terslik var ama ben çözemedim…

Pas atamıyoruz da peki gol atabiliyor muyuz? Onu hiç atamıyoruz. Bizim ülkede kesinlikle golcü yetişmiyor. Golcülük farklı bir iştir. Bu doğrultuda düşünebilecek bir kafa yapısına sahip olman gerekiyor. Topun olacağı yeri iyi sezerek orada olabilme yetkinliğine sahip misin? Değilsen hiç boşuna uğraşma. Türkiye’nin en çok gol atan oyuncusu Hakan Şükür’ün golcülükle uzaktan yakından alakası yoktu. Düşündüğünüz zaman, Ümit Karan çok daha fazla “golcü” düşünce tarzı ve vuruşları olan bir oyuncudur.
Olayın bir de fiziksel özellikler boyutu var. Bunun da en başında hızlı olmak ve iyi koşmak gerekiyor ama maalesef biz de ikisi de yok. Bizim burada hızlı koştuğunu zannettiğimiz oyuncu, Avrupa maçlarında kaplumbağa kardeş gibi kalıyor. Önüne gelen her oyuncu ondan daha hızlı koşuyor.
Boy, pos desen; o da yok. Kenarlardan bir sürü orta yapıyoruz ama kafa vuracak adamımız yok. Milli takımın boy ortalaması, Avrupa’nın ortaokul takımları seviyesinde bile değil. Diyeceksiniz ki, “Müller çok mu uzun boyluydu da dünyanın en büyük golcülerinden biri oldu?” Bu sorunun cevabı zaten sorunun içinde gizli; sizin de belirttiğiniz gibi Müller golcüydü. Gol koklamak ve gol atabilmek ayrı bir yetenektir.

Biz ne yapıyoruz? Bir takım gol pozisyonu gibi bir şeylerin içinde buluyoruz kendimizi ama ne pozisyon gol pozisyonu, ne de bizim takımımız da golcü var. Golcü olmayan adam da topa 500 kere de vursa golü atamıyor.

Golcü yetişmediği gibi, bizim ülkede kaleci de yetişmiyor. Şu andaki mevcut kalecilerden daha iyilerini yetiştirmemiz hiçbir şekilde mümkün değil. Hantal ve sürekli konsantre eksikliği fazla olan yapımızla en fazla bu kadar oluyor. Bir Anadolu çocuğunun saniyede kendini yere atması çok kolay bir iş değil.
Sizin de bildiğiniz gibi bizim oyunculara laf da söylenemiyor. Kimse cesaret edip de, “Senin bu yönün eksik, gel bu konuda çalışma yapalım.” diyemiyor. Beyler zaten her şeyin en iyisini biliyor. Kaleci Rüştü, ilk meşhur olmaya başladığında yan toplarda zayıftı, 50 sene top oynadı, emekli olurken halen zayıftı. Kimse bu yönünü bir gram geliştiremedi. Bu tip satırlar yazarken de nedense hep aklıma futbolcuların çalışmalardan sonra nasıl "taş fırında pişmiş pideler yedikleri" konusu geliyor.

Bu kadar laf ettikten sonra bu akşamki maç ile ilgili de birkaç laf etmeden geçmek olmaz. Bu akşamın normal sonucu Hollanda’nın (her ne kadar bugünlerde onlar da çok kötü olsalar bile) maçı kazanmasıdır ama futbol bu, her türlü sonuca açık bir oyun. Fatih amcanın balı devreye girer, Arda 25 tane çalım atıp gol atar veya Burak’ın yaptığı orta kaleye girer, her şey olabilir. Bir anda kendimizi dünyanın en iyi futbol ülkesi zannetmeye başlarız.
Gün sonunda umarım ben yanılırım ama bu akşam Türkiye’nin maçı kazanma ihtimali en fazla %30’dur.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

16 Temmuz 2015 Perşembe

Çok Çalışmamız Lazım Çok...

Günaydın dostlar.

“İyi ki bir tatile gitti artık bir hafta yazar.” diyeceğinizin farkındayım ama bu “çok çalışma” konusu tatilde gördüğüm bir dans ve akrobasi grubundan kaynaklandı. Adamların, akşam yapacakları şov için bütün bir öğleden sonra nasıl çalıştıklarını görünce, “Vay anasına.” dedim. Sıcak bir havada aynı hareketleri (atmalar, tutmalar, taklalar) defalarca tekrarladılar.
 
“Adamlar” diye yazdığıma bakmayın, grupta çok güzel kızlar da vardı. Ukrayna’dan gelmiş olduklarını söylemem sizlere yeterli ölçüde bir fikir verecektir diye düşünüyorum. Bu gösteri, benim tatil köyü ortamında gördüğüm en güzel gösterilerden bir tanesiydi diyebilirim. Genelde amfi tiyatro gösterilerini pek izlememe rağmen, Ukraynalıları hiç sıkılmadan 1 saat boyunca izledim. Müzikleriyle, hareketleriyle, danslarıyla, kostümleriyle mükemmel bir şovdu.
Bu gibi anlarda benim aklıma hemen, “Bizde niye böyle gruplar yok?” sorusu gelir. Bence, ilk nedeni bu gibi gösteriler için yıllarca çalışmak lazım olması. Bizler sonuç odaklı insanlarız. Yıllar sonra ulaşılması mümkün olacak bir hedef için gece gündüz çalışmak bizi bozar. Bir şey yaptık mı hemen kısa süre içerisinde onun neticesini almak isteriz.

Tabi ki bizim için bu durumun tersi de geçerlidir. Bugün içilen sigaranın, yıllar sonra bizi hasta etme ihtimalini de çok takmayız. Her işimiz anı kurtarmaya yöneliktir.

İkinci bir neden de, vücut yapımızın bu işlere çok uygun olmaması olabilir. Hamurlu ve ağır yapımız parende atmak için çok uygun olmayabilir. Zaten etrafımıza baktığımızda da bu tip ekiplerin ya Uzak Doğu’dan ya da Rusya, Ukrayna gibi ülkelerden çıktığını görüyoruz.
Bugün futbol piyasasında yaşadığımız durum da aynı tip bir ruh halinin eseridir. Yolun yarısına merdiven dayamış eski şöhretleri, Avrupa’da alamayacakları paraları vererek Türkiye’ye getirmeyi bir başarı olarak görüyoruz. Ramazan günü, öğlen sıcağında bu adamları karşılamak için de çoluk çocuk yollara dökülüyoruz.

Başarı konuşmalarımız hep transfer edilen oyuncularla ilgili. Siz hiçbir kulüp başkanın çıkıp da, “Şu anda genç takımlarımızdan yetiştirdiğimiz ve Avrupa’da oynayan 10 tane oyuncumuz var.” gibi bir açıklama yaptığını duydunuz mu? Duyamazsınız çünkü genç oyuncular yetiştirmek emek işi, sabır işi. Bizim o kadar sabrımız da yok, zamanımız da yok. Adam yıldız bir oyucuysa (gençlik filan anlamayız) hemen çıkıp Messi gibi oynamalı.
Konu ne olursa olsun, her şey bir emek istiyor. Tatil beldelerinde seyrettiğimiz 1 saatlik gösterileri hazırlayabilmek için insanlar yıllarca çalışıyorlar. Meyveleri toplama aşamasına gelene kadar da birçoğu maddi, manevi çeşit çeşit zorluklar çekiyorlar.
Michigan’da yaşadığım dönemlerde Amerika atletizm milli takımında yarışan bir atlet benle aynı sitede oturuyordu. Çocuk, o zamanlar (mesafesini hatırlamıyorum) dünya rekortmeniydi ve gayet de mütevazı bir hayatı vardı. Ben sabahın beşinde araba ile işe giderken, çocuk da Michigan’ın buz gibi (-25,-30 derece) havasında sokaklarda antrenman yapardı. İstisnasız her sabah koşardı.

Bu atletin Amerikan devletinin bütün imkânlarından yararlandığından ve olimpiyat köyünde kampa girip hazırlandığından eminim ama her nerede çalışırsanız çalışın iş yine sonunda dönüp dolaşıp sokaklarda koşmaya kalıyor. Bir gün bana, “Ben koşarken sen de bisikletle benle gelsene, yolda sohbet ederiz” deyince ben de salak salak kabul ettim. Bisiklette olmama rağmen canım çıktı. Oğlan koştu da koştu. Bir şey de diyemedim ama resmen geberdim. Tabi ki o günden sonra aynı turu bir daha yapmamak için her türlü bahaneyi buldum.

İster atletizm, ister tatil köyü gösterileri, ister iş dünyası, ister ilişkiler; konu her ne olursa olsun her şey bir emek istiyor. Büyük başarılar, Piramitler gibi her gün bir taşı diğer bir taşın üzerine koyarak elde ediliyor. Robin Sharma’nın da her zaman söylediği gibi, “Minicik bile olsa her sabah 5 minik taşı (hayatınızdaki iyileştirmeler) üst üste koymayı ihmal etmeyin.”
Çok çalışmaktan daha önemli olan bir diğer konu da, doğru çalışmaktır. Taşı doğru yere koymuyorsanız sabahlara kadar da çalışsanız yolun sonunu göremezsiniz. Çok çalışın, bilgili çalışın, piramidin tepesini muhakkak görün.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…