Gezmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gezmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mayıs 2022 Pazar

Münih

Günaydın Dostlar,

Salgın henüz başlıyorken en son gittiğim yer Münih’ti. Nitekim döndükten iki gün sonra da bütün uçuşlar durdurulmuştu. O günden bugüne kadar da bir daha hiç uçağa binmemiştim.

Gezmeyi çok seven kardeşlerimin ısrarına dayanamayarak kendimi bir kere daha Münih’te buldum. Kısacık bir gezi olsa da anıları canlandırmaya yetti. Benim için Münih demek anılar demektir. Bu yazının başlığını çok büyük bir rahatlıkla “Anılar” koyabilirdim.



Babamla ilk Münih seyahatimi yapalı kırk yıldan fazla bir süre geçmiş. Bu şehirle ilgili bildiğim çoğu şeyi de babamdan öğrenmişimdir. Kırk yıldır anıları biriktirerek bugüne kadar geldik. Kalbimdeki bütün anıları çıkarıp yan yana dizsem English Garden’a bile sığmaz.

İki yıldır hiçbir yere gitmediğim için giriş çıkışlarda ne sorabilecekleri konusunda çok rahat değildim. Avrupa Birliği uyumlu aşı sertifikam da telefonum da hazırdı. Hemen belirtmek isterim ki hiçbir şey soran olmadı. Dünyadan haberim olmadığı için THY’nin artık Sabiha Gökçen’den uçmadığını da yeni öğrendim. Yurtdışı ve yurtiçi her THY uçuşu Anadolu Jet tarafından yapılıyor.

Münih’te her zaman her yere toplu taşıma ile giden insanlar olarak metro biletimizi aldığımızda şehrin en yoğun ve en merkezi beş istasyonunun üç gün boyunca tadilat çalışmaları nedeniyle kapalı olacağını öğrendik. Kırk yıldır Almanya’ya giderim ama ilk defa böyle bir şey duydum.

Allah var, Alman her türlü önlemi almış; otobüsleri, tramvayları filan ayarlamış ama yine de bana bir garip geldi. Otobüse sadece bir kere bindik. Yürümeyi seven insanlar olarak her gün averajda on yedi bin adım atmışız.

Otobüslerden ve metrolardan bahsederken maske takma durumuna da değinelim. Almanya’da maske takma zorunluluğu toplu taşıma dışında her yerde kalkmış. Sadece taşıtlarda değil, havaalanı ve istasyon gibi yerlerde de maske şartı var. Yanılmıyorsam bizde de durum böyle ama bu topraklarda “Toplu taşıma hariç her yerde kalktı.” dersen pratikte her yerde kalkmış demektir. Almanya’da trenlerde bir tane maskesiz insan görmedik. Hatta çok zengin oldukları için hepsi N95 kullanıyor.

Tadilatta olan yerler sadece metro istasyonları değil. Birçok yerde irili ufaklı çalışmalar var. Sürekli olarak karşınıza tahta perdeler çıkıyor. Şehri yeniden yapmaya karar vermişler gibi görünüyor.

Beni en çok üzen de çuval dolusu anımın olduğu Maredo et lokantasının kapanmış olması oldu. Maredo yarım asırdır o köşede hep vardı ama görülüyor ki salgının yarattığı durgunluğu atlatamamış.

Hertie mağazaları da artık yok. Rakip mağazalardan birine satmışlar ve bütün çehresi değişmiş. İki üç tren parçası aldığım bölüm de kapanıp gitmiş. Konu ne olursa olsun, yıllar sonra bir yerlere gidip de defalarca gittiğiniz mekanları bulamayınca insanın içinde bir burukluk oluyor. Hep hayatımda olan bir parametre daha kapandı gibi hissetmeye başlıyorsunuz.

Tren garındaki metro istasyonu bile kapalıydı. Gara uğrayıp trenleri seyretmeden döner miyim? Mümkün değil. Bir şeyler eksik gibi olsa da yine de kahvemizi içtik, trenleri izledik. Etrafta bir durgunluk vardı. Peron sonundaki bekleme alanındaki bütün yiyecek içecek ünitelerini kaldırmışlar. Sadece bir tane kalmış. Glüten yemesem de oradaki dönerciden bir adet döner pide almak planlarım arasındaydı ama gerçekleştiremedim.

Başka bir Münih değişmezi de Starnberg Gölü kıyısında balık yemektir. Gölü doldurmaya yetecek kadar anıyı oranın sakin ortamıyla baş başa bırakıp Herrsching’e gitmeye karar verdik. Havaalanından S8 metrosuna binip sonuna kadar giderseniz kendinizi çok güzel bir göl kıyışı kasabasında bulabilirsiniz. Münih’in Çeşme’si gibi bir yer. Merkezden metro ile elli dakika kadar sürüyor. Hava çok sıcak, göl çok soğuk olsa da birçok insan göle giriyordu. Zatürre olmamak için biz denemedik bile. Bu kasabanın göl manzaralı butik otellerinde çok rahat iki üç gün geçebilir. Çok fazla restoran ve kafe de var. Kim bilir belki bir gün.

Kısacık Münih seyahati attığımız her adımda birazcık daha azaldı ve çabucak bitti. Yaşananları dağların yeşilliğine, göllerin maviliğine ve trenlerin yorgun yüzlerine bırakarak uçağa bindiğimizde kalbimiz tepesine kadar anılarla doluydu. Hostes bile “Bu kadar çok anıyla uçağa binemezsiniz, ağırlık limiti var.” dedi.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

18 Nisan 2021 Pazar

Israr Etmeme Zamanı...

Günaydın dostlar…

Çalıştığım yıllarda, ülkenin dört bir tarafındaki dostlarıma ziyaret sözleri verdim. Emekli olduktan sonra da bütün bu sözlerimi yerine getirmek üzere yollara düşüyordum ki, salgın başladı. Hatta 2020 hedeflerime bile yazmıştım. Yurtdışında ve yurtiçinde birçok ‘gezip görme, dostlarla zaman geçirme’ hedefim vardı. Urfa’dan Kırklareli’ne kadar her yere gidecektim.

Kul kurdu, kader güldü; Emin’in hedeflerinin hiçbiri gerçekleşmedi. Bandırma’da deniz kıyısında yiyeceğimiz yemek de yalan oldu. Bu dönem böyle olsa da, bunun bir sonu olacağını da unutmayalım. Sevgili babam “Başlamak bitirmenin yarısıdır” derdi, biz de başladığımıza göre yarıyı geçtik demektir. Sona doğru yol alıyoruz. Sevgili Bekir, kurtardım zannetme. Yemek sözünün halen geçerli olduğunu bir kere daha hatırlatmak istedim.



Bir deniz kıyısı yemek sözüm de Sevgili Fatih’e vardı. Karadeniz’den ılık ılık rüzgâr eserken minicik sarılmış karalahana sarmalarına kim hayır diyebilir ki? Bunu konuşmadık ama herhalde gitmişken bana bir pide de yedirir diye düşünüyorum.

İzmir’deki dostlarımı hiç yazmayayım, günlerce bitiremem. Hepsine ayrı ayrı sözüm var. İlk fırsatta Allah’ın izniyle hepsini yerine getireceğim. Eskişehir, Ankara, Antalya, Adana gibi şehirler için de durum çok farklı değil. Tarsus’ta Şelale’ye gitme sözüm bile var. Eskişehir’e gitmeyeli 1,5 yıl olmuş, ara hiç bu kadar çok açılmamıştı.

Sözler çoktu, davetler de çoktu ama şu anda hiç kimse “Hadi gel” demiyor. Hemen hemen bir yıldır bütün davetler durdu. “Yıllardır çağırıyordunuz, şimdi ne oldu?” diye sorup, hepsine küssem mi acaba?

Hiçbirine küsemem; zira çağırmayarak, ısrar etmeyerek gerçek dost olduklarını gösteriyorlar. Bu zamanda kimse kimseye bir yere gitmek konusunda ısrar etmemeli. Sokağın durumu ortada, ısrar edilecek bir ortam yok. Israrla bir yerlere sürüklediğiniz insanlar iki gün sonra hasta olursa veya daha kötü şeyler başlarına gelirse bunun vebalini nasıl taşıyacaksınız?

Bu günlerde, ısrarlarımız bir yerlere gitmek isteyenleri vazgeçirmek yönünde olmalı. Birbirini düşünen insanların yapması gereken budur. Ben “Hadi gidelim” desem, karşımdakinin “Salgın bu kadar yayılmışken kafayı mı üşüttün?” demesi lazım. Unutmayın ki, illa da her şeyi idarenin yasaklaması gerekmiyor. Allah hepimize akıl vermiş. “Evde çok sıkıldım” ruh hali bizi kısa sürede dünya liderliğine taşıdı.

Salgın her yerde, Allah korusun hepimizin başına gelebilir ama herkesin vücut yapısı farklı. Birimizin çok hafif geçirdiği bir hastalığı bir başkası çok ağır geçirebilir, hatta hayatını kaybedebilir. Ucunda ölüm olan bir konu da insanların birbirlerini ısrarla kalabalık ortamlara çağırmasını şaşkınlıkla izliyorum.

Hem de “Gelir misin?” diye sormaktan söz etmiyorum. Genelde işin içinde büyük bir ısrar var. Gitmek istemeyeni zorla riskli bir ortama çekme var. Hatta bu ısrarlar sokağa çıkma yasaklarının başladığı saatler sonrası için de geçerli. Tipik cevabımız nedir? “Bir şey olmaz” . Zaten bu ülkenin başına ne geliyorsa, ‘bir şey olmaz’ ruh halimiz yüzünden geliyor. Trafik kazalarında dünya birincisi olmamızın da,  salgında rekor kırmamızın da en büyük temeli; doğuştan kazanılmış ‘bir şey olmaz’ genlerimizdir.

Bir şey olur ve oluyor da. Her gün yüzlerce insan boşuna ölmüyor. Onlar da zamanında bir şey olmayacağını düşündüler. Kimse bile bile gidip de salgına yakalanmaz. Unutmayın ki, dün kaybettiğimiz insanlar 15 aydır bu salgından yakalarını kurtarmayı başarmış insanlardı. Hepsinin mekânı cennet olsun.

Dostlar her şey ortada. Herkes durumu benden daha iyi süzebilir. Israr etmek yerine “Evde kal dostum” denilmesi gereken günlerden geçiyoruz. Bir gün bu işler bittiğinde hep beraber sokaklara dökülür, hatta hiç içeri girmeyiz ama henüz o noktadan çok uzağız. Bu işin sonunda hastalık var, sıkıntı var, ölüm var.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

28 Mart 2021 Pazar

Hiç Fotoğrafım Yok...

Günaydın Dostlar,

“Daha geçen gün binlerce fotoğrafı düzenledim diyordun, ne demek hiç fotoğrafım yok?” dediğinizi çok net olarak duyabiliyorum. Allah’a şükür fotoğraf çok da iş seyahati için gittiğim yerlerde hiç çekmemişim.

Görevli olarak dünyanın birçok yerine gittiğim halde, oralarda çekilmiş bir tane bile fotoğrafımın olmadığını fark ettim. Sohbetler sırasında öğrendim ki, arkadaşlarımın çoğu için de durum çok farklı değil. Hepimiz işleri bitirip dönmeye odaklanmışız ve “Şurada iki saniye duralım da birazcık poz verelim.” dememişiz.



Bütün gün süren toplantılar, akşam grupça yenilen yemekler ve yemek sonrası otel odasında Türkiye’deki işlerimizi takip etmeler. Bütün seyahatlerimiz böyle geçmiş. Sonuçta siz seyahattesiniz diye Türkiye’deki işler durmuyor. Cevap yazılması gereken e-mailler, onaylanması gereken siparişler hepsi sizi bekliyor.

O zamanlar resim çekmek bu kadar kolay olmasa da yine de mümkündü. Niepce öncesi günlerden bahsetmediğimize göre bizim içimizde yokmuş. Çalışmaktan başka hiçbir şey düşünememişiz.

En az 15 kere Viyana’ya gitmiş olsam da, Viyana sokaklarında bir tane bile fotoğrafım yok. İnsan otelin kapısının önüne çıkar da orada çektirir bari. Hiçbir şeye kafamız çalışmamış. Sürekli olarak, ‘sonra gezmek için geldiğimizde çektiririz’ gibi bir hisse kapılmışız ama ‘sonra’ hiç gelmemiş.

Viyana böyle de, Brüksel daha mı farklı? Orada da durum çok farklı değil. Grupça yediğimiz akşam yemeklerinde bile bir tane fotoğraf çektirmek hiç aklımıza gelmemiş. En az 15-20 kere de Brüksel’e gitmişimdir ama bırakın bir taneyi yarım tane bile fotoğrafımız yok. Bir yere gidemesek de Grand Place’de yemek yemişliğimiz vardır. İnsan iki fotoğraf çekmez mi?

Tamamen gezmeye ve oradaki arkadaşlarımızı görmeye yönelik olarak Bakü’ye gitmiştik. O yüzden Bakü’de çekilmiş çok güzel fotoğraflarımız ve anılarımız var. Keşke Kazakistan, Kırgızistan gibi diğer ülkelerde de çekilmiş bir sürü fotoğrafımız olsaymış. Bakü’ye de kendimiz kalkıp gitmeseydik muhtemelen orada da olmazdı.

En üzüldüğüm yerlerden bir tanesi de Ürdün. Ürdün’e defalarca gittim ama bir tane bile fotoğrafım yok. Bir tane bile fotoğrafımı çekmediği için ben Firas’ı suçlarım. Ürdün’de o kadar çok fotoğraf çekilecek yer var ki, insan birinde bile mi çektirmez. Keşke dünyanın en tuzlu sularında nasıl batmadığımın bir fotoğrafı olsa, ne güzel olurdu. Madaba’daki çok sevdiğim bahçe restoranı da olurdu. Bir gün Firas’ın beni yeniden gezdirmesi gerekecek.

Ne Irak’ta, ne de Suriye’de; hiçbir yerde çekilmiş tek bir fotoğrafım yok. Piramitleri de Kahire’de bir toplantı sırasında öğle yemeği arasında görmüştük. Bizi koştur koştur götürüp getirmişlerdi. İyi ki de yapmışız yoksa onları da göremeyecektik. Şehirden uzak daha mistik bir yer bekliyordum ama olsun yine de çok güzeldi. Paraya kıyıp develerle resim çektirmediğime şimdi pişman oldum.

Cape Town’da dönüş gününde uçak saatine kadar epeyce vaktimiz vardı. Genelde uçaklar akşama doğru veya sabaha karşı kalkıyorlar. Tecrübeli arkadaşlarım taksi tutmuş kısa bir tura çıkıyorlardı. Son anda ben de onlara katıldım da epeyce bir yer gördüm. Masa Dağı’ndan en güney noktaya kadar birçok yere gitmiştik.

Udapiur’da bir yanlışlık olmuş ve birçok çekim yapmışız. Çok güzel bir yer olmasının bizi etkilediğini düşünüyorum. İyi ki de yapmışız, zira gitmesi oldukça zor ve sapa bir yer. Her nedense Udapiur’da gösterdiğimiz başarıyı Hong Kong ve Macau’da gösterememişiz. Sonuçta, onlar da çok uzak noktalar ve her zaman gidilemeyecek yerler.

Moskova’da otele çok yakın olduğu için toplantılardan sonra yemeğe kadar olan arada Kızıl Meydan’a yürüdüğümüzü hatırlıyorum. Hava korkunç soğuk olsa da birkaç fotoğraf çekmeyi başarabilmişiz.

Her yıl en az bir kere gittiğim Atlanta’dan da hiçbir şey yok. Son sabah her yer kapalıyken sevgili dostum Gülgün’le boş sokaklarda çektiğimiz fotoğraflar da olmasa sıfıra sıfır elde var sıfır durumu olacakmış.

En başarısız olduğum noktalardan biri de Londra. İş için de, gezmek içinde defalarca gittiğim bir yer olmasına rağmen tek bir fotoğrafım yok. Hadi benim içimde yok, demek ki yanımdakilerin de yokmuş. Sevgili dostum Selim olsa yüzlerce çekerdi.

Son olarak da Rio’dan bahsetmek istiyorum. Rio’ya üç kere gittim ve epeyce resmim var. Cape Town’da öğrendiğimiz yöntemi Rio’da da uyguladık. Yarım günlük taksi turuyla bütün turistik yerleri gezdik. Gençlik yıllarımda gittiğimde de birçok yeri zaten gezmiştim. Corcovado halen aynı.

Bu örnekleri çoğaltabilirim, Tokyo’dan tutun da Pakistan’a kadar çok geniş bir yelpaze var. Yelpaze var da fotoğraf yok. Sevgili dostlar, bir yere gittiğiniz zaman iki saatliğine de olsa bir yerleri görmeye çalışın. Havaalanı yolunda bile olur. “Nasıl olsa bir daha geliriz” diyoruz ama genelde de daha bol zamanlı bir imkân hiç olmuyor. Gerekirse cebinizden ödeyerek bir gece daha kalın.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

16 Temmuz 2020 Perşembe

Azerbaycan'ı Çok Seviyoruz...

Günaydın dostlar…

Bilgisayarımda ve telefonumda yıllardır biriktirdiğim resimleri düzenlemek gibi aslında hiç başlanılmaması gereken bir işe kalkıştım. Binlerce resimle uğraşmak tam bir deli işi. “İğneyle kuyu kazmak” tabirine tam da uyan bir durumun içindeyim.
 
Rahmetli babam: “Başlamak bitirmenin yarısıdır” derdi ama ben hiç yolun yarısına gelmiş gibi hissetmiyorum. İki aydır yapıyorum, daha mahalleden çıkamadım. Yay burcu olduğum için; sadece gruplamakla kalmıyorum, bir de altlarına tek tek ne olduklarını yazıyorum. Bulamadıklarımı günlerce araştırıyorum, soruyorum.
Çok sıkıcı bir iş olmakla beraber, bir yandan da çok güzel yanları var. Bir anda eskilere dönüyorsun. Aklın o günlere gidiyor. Şu anda düşündüm de işin yavaş yürümesinin bir nedeni de resimlerdeki anılar. İnsanı oyalıyorlar.

İş için veya gezmek için yaptığım bütün seyahat resimleri tek tek karşıma çıkıyor. Uzun uzun bakıyorum, “Ne güzel dostlar, anılar biriktirmişim” diyorum. Pakistan’dan Suriye’ye kadar her yerde çok güzel vakit geçirmişim. Bugün dahi hepsiyle irtibat halindeyim.

Bütün bu ülkeler çok güzeldi, çok da severdik ama bir ülke vardı ki orada kendimizi evimizin dışındaki evimizde hissederdik. Orası bizim de evimizdi, dostlar kardeşimizdi. Orayı çok sevmemizin nedeni Sulu Tepe’deki bina değildi. Başka bir bağımız vardı.
Lisanımızın çok yakın olmasından tutun; konuşma tarzımıza, espri anlayışımıza, vücut dilimize kadar her şeyimiz aynıydı. Bütün Orta Asya Cumhuriyetleri arasında dili bize en yakın olan Azerbaycan’dı. Hemen hemen hepsi bizim konuştuğumuz Türkçeyi bile gayet pekiştirmiş durumda.

Dizileri bizden iyi takip ediyorlar, gittiğiniz mekânlarda Tarkan’ın, Serdar Ortaç’ın şarkıları çalıyor (Otto’da Duman şarkıları çalıyordu ama o ayrı bir konu), Türkçe kitaplar her yerde, dostluk zirvede; daha ne olsun?
Azerbaycan bizim iş için gittiğimiz bir ülke olmasına rağmen; tamamen işten bağımsız olarak, sadece oradaki dostlarımızı görmek için bir seyahat organize etmiştik. Vardığımızda büyük bir kavuşma, ayrılırken de çok büyük bir burukluk vardı. Kimse beraberlik bitsin istemiyordu. Kahvaltı bittikten sonra havaalanına gitmek üzere yola çıkacağımızı bildiğimiz için, kalkmamaya yönelik çay sayısı arttıkça artıyordu. Bu ziyaretin üzerinden sekiz yıl geçmiş olmasına rağmen halen her ortamda konuşuyoruz.

Hazar Denizi’ne karşı balık yediğimiz yer de çok güzeldi, parkta dondurma yediğimiz yer de. Boşuna dememişler “Mekânlar çok önemli değil” diye. Sevdiğin insanlarla olunca her yer güzel geliyor.
Bizi o kadar güzel ağırladılar, o kadar güzel gezdirdiler ki hepsinin tadı damağımızda kaldı. Misafirperverlik zirvesi vardı. Bakü Havaalanı’na vardığımız andan ayrıldığımız ana kadar her detay düşünülmüştü. Üç gün kuş gibi uçup gitti. Zaten bir şey çok çabuk bitiyorsa anlayın ki çok güzeldir.

Düşünün ki, hiçbir işimiz gücümüz olmadığı halde sadece arkadaşlarımızı, kardeşlerimizi görmek için, cebimizden para harcayarak Bakü’ye gittik. Üstelik görmediğimiz bir yer de değildi. Resimlerden de gördüğünüz gibi sayımız da az değildi. Ayrılık çok zor oldu. Üç gün daha kalma imkânımız olsa hemen kalırdık.
“Azerbaycan bizim komşumuz, dostumuz” diyorlar. Komşularımızı severiz, yakın da oluruz ama Azerbaycan ile komşuluktan öte bir bağımız var. Biz kardeşiz. Kardeşin komşun olabilir ama her komşun kardeşin olamaz.

Efsane bir seyahatti ama bütün dünya bilir ki, bizim dostluğumuz, kardeşliğimiz birkaç günle veya bir seyahatle sınırlı değildir. Bu dünya durdukça bizim kardeşliğimiz de, beraberliğimiz de her zaman baki kalacaktır.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

10 Ağustos 2015 Pazartesi

Hafta Sonu Gezmeleri

Günaydın Dostlar,

Allah var, gezmeyi seven bir milletizdir. Bir yerlere gitmediğimiz zaman “bir şeyler kaçırıyorum” hissine kapılıp kendimizi kötü hissederiz.  Bu his bizim coğrafyamıza özgü bir durumdur. Örnek olarak bir Amerikalı bütün bir hafta sonu boyunca dışarı çıkmazsa kendini bir gram kötü hissetmez.
“Bu hafta sonu hiç dışarı çıkmayalım.” Böyle bir cümle kurulduğu zaman “Aman ne güzel fikirmiş.” diyecek bir tane eş, dost, akrabam yok. Bizim ülkede ev mutsuzluğu, sokaklar mutluluğu temsil eder. Kendimizi sokaklara atmadan da mutlu olabilme yetkinliğimiz çok gelişmemiştir.


Neden evimiz de mutlu olamıyoruz? Neden evimizde huzur içinde istediğimiz bir şeyi yapmak varken İstanbul trafiğinde çile çekmek bize daha cazip geliyor. Evde mutlu olamayışımızın en büyük nedenlerinden bir tanesi, “kitap okumak” gibi evde kendi başımıza yapabileceğimiz yönlerimizin gelişmemiş olmasıdır.

İstanbul trafiği demişken hemen belirtmek isterim ki Avrupa’nın birçok büyük şehrinde hafta sonları trafik rahatlarken İstanbul’da bu konuda en ufak bir iyileşme olmuyor. Bunun da en büyük nedeni evde oturamama hastalığımız. Bütün bir hafta sonunu evde geçirirsek sonra pazartesi günü insanlara ne deriz. İşyerlerinde pazartesi sabahlarının ilk saatleri hafta sonu yaptıklarımızı anlatmakla geçer. İki gün boyunca hiçbir şey yapmamış olan bir insan böyle bir sohbet ortamında ne anlatacak? Herkese rezil olur vallahi.

Her hafta sonu sosyal medyada birkaç tane yarım yenmiş yemek tabağı resmi paylaşmak her vatandaşımızın en asli görevidir. Bunu gerçekleştirmek için gerekli olan “kendimizi sokaklara atma” geni de zaten damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur.

“Hadi arabaya binelim de şöyle bir dolaşalım.” Bu ruh halinin de bu coğrafyaya özgü bir durum olduğunu düşünüyorum. Ben Almanya’da hiç yaşamadım ama bir Alman’ın böyle bir cümle kuracağını gözümün önüne bile getiremiyorum. Hiçbir iş güç olmadan yoğun trafikte sürünmek için yola çıkmak bize ne kadar mantıklı geliyorsa onlara da o kadar mantıksız geliyordur diye düşünüyorum.

“Sabah sabah milletin hafta sonu gezmelerine neden taktın?” diye siz sormadan ben söyleyeyim. Dün öğleden sonra kızımı karşılamak için gittiğim otobüs terminalinin simitçisinde gelen giden otobüs sayısıyla bağdaşmayacak kadar çok insan gördüm. Oturmuşlar çay içiyorlar ve bir şeyler yiyorlardı. Daha sonra içerideki çocuk ile konuştuğumda bunların yolcu veya yolcu karşılamaya gelenler olmadığını öğrendim. Meğerse çay bahçesine gider gibi oraya gezmeye geliyorlarmış. Vallahi pes diyorum. Gezmeye gitmediğimiz bir otobüs terminalinin çaycısı kalmıştı.
"Evde oturmayalım da nereye gidersek gidelim," zihniyeti simitçilere kadar uzanmış. İnsanları eleştiriyorum ama biz de küçükken Ankara Esenboğa Havalimanı'na pastaneye gider gibi giderdik. Ankara’nın en havalı gezme yerlerinden biriydi. Hadi o zamanlar çok fazla gidilecek bir yer yoktu. Bugün her yer bitti de bir tek otobüs parkının simitçisi mi kaldı?
Aslında düşündüğünüz zaman mekânın çok da fazla önemi yok. Önemli olan hafta sonu evde olmamamız. Dosta düşmana karşı hangimiz gidip de “Ben bu hafta sonu hiç evden dışarı çıkmadım.” diyebiliriz? Allah korusun “uyuz” diye yaftalarlar vallahi. Hayatındaki en büyük gurur kaynaklarından biri futbol takımları olan bir toplumda, hafta sonu (dışarlarda) önemli ve havalı bir şeyler yapmak da en az futbol kadar önemli bir konudur.

Arkadaşınızın birine, “Bu hafta sonu gel de bir iki opera dinleyelim, sonra da televizyonda Namibya’daki hayat ile ilgili bir belgesel izleriz.” deseniz, ne cevap alırsınız? Cevabını ben vereyim. Sizi yetkili mercilere şikâyet eder, bir müddet sonra da amcalar gelip sizi alıp götürürler.

Gezmek, dolaşmak hayatımızın olmazsa olmazı ama emin olun mutluluğun tek adresi sokaklar değil. Kendi evimizde kendi başımıza da mutlu olabilmeyi becerebilmemiz lazım.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…  

4 Ağustos 2015 Salı

Gezi Listem

Günaydın Dostlar,

Birçok arkadaşımın da bildiği gibi benim bir gezi listem vardır. Görmeyi istediğim yerlerin öncelik sırasına göre bir listesini yaparım. Bu liste bilgisayarda veya bir kâğıt parçasının üzerinde değil, beynimin minicik bir köşesindedir. Minicik bir köşe, diyorum zira bu listeye daha fazla yer ayırırsam bana günlük ihtiyaçlarımı yerine getirebilecek kadar akıl kalmaz.
Bizler meraklı insanlarız, o yüzden siz sormadan ben hemen söyleyeyim; bugün listemin ilk sırasında Norveç Fiyortlarına yapılacak bir gemi turu var. Alaska gemi turu, Avusturalya ziyareti, Kanada tren turu (snow train) ve Buenos Aires gibi yerler de yine listemin ilk sıralarında yer alıyorlar.


Yedi sekiz yıl kadar önce bu listenin en üst sıralarından birinde yer alan mekânlardan bir tanesi de Mısır Piramitleriydi. Özel olarak Piramitler için bir seyahat yapamadım ama bir Coca-Cola toplantısı sırasında öğlen yemeğinde iki saatlik bir kaçamak yaparak 60 derece güneşin altında görme şansım olmuştu.

Hemen belirteyim, gözümde çok daha farklı bir şekilde canlandırdığım için Piramitler benim için bir hayal kırıklığıydı. Açıkçası ben çok etkilenmemiştim. Daha farklı, daha mistik, daha çölün ortasında bir yerlerde olmalarını bekliyordum. En büyük piramidin yanından bakınca biraz ileride Pizza Hut görmek bütün tadımı kaçırdı.

Sabah yazılarımda da defalarca yazdığım gibi ben her şeyin doğal olanını ve doğal gelişenini seviyorum. Piramitlerin dibindeki fast food restoranları benim için o doğallığı bozdu. Daha korumalı bir alanda tutulup dibine kadar restoranlar ve oteller sokulmamalıydı diye düşünüyorum.

Sağ olsunlar, Coca-Cola Mısır bizleri orada gezdirsin diye bu işleri bilen bir kızcağız bulmuştu. Kızın söylediği ilk şey de “Yerel kıyafetlerle yanımıza gelip resim çektirmek isteyenlerden uzak durun.” olmuştu. Resmi çektirip sonra da para istiyorlarmış. “Hele hele deveye binmeye hiç yeltenmeyin, çok büyük para isterler.” diye de ayrıca uyarmıştı.

Her ne kadar uzak durmaya çalışsan da yerliler dibinden hiç ayrılmıyor. Bir tanesi bana “Herkes bu piramitleri bilir ama Mısır’ın her yeri piramit dolu, hatta bunlardan daha da büyükleri var.” demişti. Bu konulardan çok anlamadığım için söyledikleri doğru mudur yoksa bu coğrafyadaki inanların çok gelişmiş olan abartma parametrelerinin bir ürünü müdür o kısmını bilemiyorum.
Büyük piramitler demişken hemen şunu da belirteyim, piramitleri yaptıran amcalar kendi piramitlerini kocaman yaptırmışlar ama kadınlarınkini bit kadar yaptırmışlar. Aradaki farkı görmeniz lazım, komik boyutlarda. Tamam, kendine büyük bir tane yaptırırsın, karına da seninkinin yarısı kadar filan yaptırırsın ama bu amcalar kadınlara kendilerininkinin 1/50’si kadar yaptırmışlar. Amcanın biri kendi doktoruna bir tane yaptırmış, o bile kadınlarınkinin on katından daha büyük.

Piramitler, kesinlikle görülmesi gereken bir tarih ama ben her şeye başka bir gözle baktığım için benim için çok etkileyici değildi. Taşların yanında dururken sanki daha dün oraya konmuş gibi bir hisse kapıldım. Hatta daha da kötüsü istesem oradan bir tanesini çekebilirim, diye düşünmeye başladım. Çekebileceğimden değil ama insana öyle bir his veriyor. Yüksekliğinin 150 metre civarında olduğu söyleniyor ama o da bana çok doğru değilmiş gibi geldi. Piramitlerin şekli, büyüklüğü ve yüksekliği konusunda insanı aldatıyor.

Bugünün bakış açısıyla değil de o günün şartları ile düşündüğünüz zaman kendinizi daha iyi hissediyorsunuz. Kocaman taşların Nil Nehri'nden taşınarak oralara getirilip bu şekilde üst üste konulması hiç de kolay bir iş değil. Keops, denilen en büyük piramidi yapmak için yirmi sene uğraşmışlar. Bizim de Bolu Dağı Tüneli'ni hemen hemen aynı sürede yaptığımızı düşündüğümde acaba işi bunlara mı verseydik diye düşünmeden edemiyorum.

Anladığım kadarıyla bu piramitlerin içine de girmek mümkün ama biz zaman darlığından o işi beceremedik. Bırakın içine girmeyi girilecek yeri bile bulamadık. İşin büyüsü ve mimarlık dehası da burada saklı diye düşünüyorum.
Uzun lafı kısası biraz etkilendim, biraz etkilenmedim. Tipik bir yay ve çok gerçekçi bir insan olarak bazen işin büyüsüyle düşüncelere daldım, bazen de “Yemekte hamburger mi yiyorlardı acaba?” diye düşündüm.

Kim bilir belki de 4 bin yıl önce de yemekte hamburger yiyorlardı.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

16 Mayıs 2015 Cumartesi

Denizkızının Düş Yolları...

Günaydın dostlar.

Bu sabah size çok sevdiğim iki dostumdan söz etmek istiyorum. CCI’da yıllarca beraber çalıştığım iki arkadaşım, Deniz ve Özden. İkisinin de ortak özellikleri dünyayı gezmeyi çok sevmeleri ve bu gezilerdeki anılarını ve resimlerini Facebook ortamında paylaşıyor olmaları.
 
Dünyada gitmedik yer bırakmadılar. Bu iki cesur yürek dünyanın en tehlikeli coğrafyalarını bile babalarının evi gibi geziyorlar. Genelde tek başlarına geziyorlar ama son yaptıkları Latin Amerika seyahatine birlikte gittiler. Bu seyahatin bir diğer ilginç yanı da seyahatin Rusya’dan başlıyor olmasıydı. Nedenini bana sormayın, o kısmını kendileri açıklasınlar. Rusya’dan Nikaragua’ya ucuz bilet vardı herhalde.
Benim için işin en ilginç yanı da, gittikleri yerleri sanki o ülkenin vatandaşıymış gibi geziyor olmaları. Hatta o ülkenin vatandaşının bile cesaret edemeyeceği işler yapıyorlar. Gayet ucuz ve cesur bir şekilde geziyorlar. Sonuçta paraları yok mu? Tabi ki var.  İkisinin de tonla parası var ama amaçları bir ülkeye gidip, 5 yıldızlı otellerde kalıp, 3-5 yere gidip dönmek değil. O topraklardaki yaşamın bir parçası olmak istiyorlar.

En son yaptıkları Orta ve Güney Amerika seyahati süresince paylaştıkları her şeyi ilgi ile takip ettim ve bazı bulundukları ortamlardaki cesaretlerini de gerçekten takdir ettim. Öyle ortamlarda öyle minibüslerle veya insandan çok tavuğun olduğu otobüslerle seyahat ettiler ki, ben bile buradan korktum.

Tamamen karayolu ile tek tek sınırları geçerek Latin Amerika’nın bütün ülkelerini gezdiler. Dediğim gibi takip ettim ama bir araya gelip hiç konuşamadık. Bir gün bir rakı ortamında hikâyelerini dinlemek isterim.
Bilmiyorum kitap yazmayı düşünüyorlar mı ama çok ilginç ortamlarda ilgiyle izlenecek birçok şey yaşadıkları da kesin.

Bu sabah bu iki dostumdan bahsediyorum ama “arkadaşlar böyle bir şeyler yazıyorum” diye izinlerini de almış değilim. İyi niyetlerine ve samimiyetlerine güvenerek bu satırları sizlerle paylaştım.
Facebook ortamında bu seyahatlerle ilgili resimlerin, videoların ve diğer bilgilerin paylaşıldığı iki değişik sayfa var. Belki başka platformlarda da paylaşımları oluyordur ama ben bir tek Facebook ortamını biliyorum.

“Gezgin Denizkızı” ve “Özden’in Düş Yolları” sayfalarını takip edip, incelemenizi şiddetle tavsiye ederim. Bu seyahatler birçoğumuzun imkân bulup da yapamayacağı, cesaret edemeyeceği seyahatler olduğu için merak edenler bu sayfalardan bu ülkeler hakkında bir fikir edinebilirler.

Ben sayfalarından bir iki örnek resim paylaştım ama sayfaya girdiğinizde çok daha fazlasının (binlerce) olduğunu göreceksiniz.

Yaşlarını bilmiyorum ama ikisinin de emekli olduğunu tahmin ediyorum. Böyle bir arzudan ve böyle bir cesaretten dolayı sizleri kutluyorum.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Mayıs 2015 Perşembe

Tek Başına

Günaydın Dostlar,

Sizlerin de bildiği gibi, sabah bilgisayarın başına oturduğumda aklıma ne konu gelirse o konuyu yazıyorum. Genelde durum böyle olmakla beraber,  bu sabah bir istisna oldu.
Sabah aklıma gelen konu, “Şarap Soğutucusu” idi ama daha sonra nasıl olduysa “Tek Başına” oluverdi. Tek başıma şarap içmeyi de sevmediğim düşünülürse nereden bu konuya döndüğümü ben de bilmiyorum. Bazı arkadaşlarım, oturup televizyonun karşısına tek başlarına içki içebilme işini çok güzel becerebiliyorlar ama ben de o kabiliyet yok.


Dün akşam televizyonda gördüğüm Soma’da tek başına kalmış 250 kadının ve 500 çocuğun bu durumda bir etkisi olduğu kesin. Böyle bir felaketten sonra deniz çekilip rüzgârlar dindiğinde gerçekten de tek başınasın.

Televizyon programında, “Çocuklar, tek başına yaşamak çok zor.” diye ağlayan yaşlı amca da beni etkilemiş olabilir.

Düşünüyorum da zaman zaman evde tek başıma kalmayı tercih etsem de genelde dışarılarda tek başıma bir şeyler yapmayı ben de çok sevmem. Mesela tek başıma bir restorana gidip, oturup yemek yediğimi düşünemiyorum. Babam tek başına dışarıya yemeğe gitmeye bayılırdı ama benim o yönüm hiç gelişmemiş.
Bazen restoranlarda tek başına yemek yiyen amcaları, teyzeleri görüyorum ve nasıl keyifle yediklerini görünce içimden “Aferin size.” diyorum. İçkisiyle, yemeğiyle, tatlısıyla o kadar güzel yiyorlar ki çok keyif aldıkları çok net olarak belli oluyor.
Tek başıma bir yerlerde yemek yemişsem ya iş seyahatindeyimdir ya da bir yerden bir yere giderken “Hemen şurada çabucak bir şeyler yiyeyim.” diye düşünerek restoranın birine girmişimdir. Onun dışında evimde yemeyi tercih ederim.

İş seyahati demişken seyahatlerde de tek başıma gezmeyi sevmiyorum. Birçok arkadaşım turlarla veya diğer yollarla bulundukları şehirleri geziyorlar ama böyle bir şey hiçbir zaman benim içimden gelmiyor. Tek başına resim bile çekemezsin. O zamanlar daha öz çekimler icat edilmemişti. O imkân olsaydı belki ben de denerdim.

Tek başıma sinemaya, tiyatroya da gitmem. Zaten çok fazla sinemaya gitmeyen bir insanım, bir de kalkıp tek başıma mı gideceğim? Tek başıma gitmememin nedeni dışarıya nasıl görüneceği konusu da değil. Yay burcu bir insan olarak (hatta yükselenim bile Yay) insanların ne düşündüğü konusuna çok fazla takılan bir insan değilim.
“Adama bak kıro gibi tek başına gelmiş.” diyecekler diye bir derdim olmasa da yine de bu tip yerlere tek başıma gitmek hayatta içimden gelmez.

Kendi kendine yetebilen ve tek başıma da gayet keyifli saatler geçirebilen bir insanım aslında ama tek başına yemeğe, tiyatroya, sinemaya vb. gitme alışkanlığım gelişmemiş. Belki de küçüklükten beri her zaman etrafımda çok fazla arkadaşım, dostum olduğu için “tek başına” durumuna fırsat kalmamış olabilir.

Bu durumun tek istisnası spor müsabakalarıdır. Küçüklüğümden beri futbol, basketbol, voleybol maçlarına sık sık tek başıma gitmişliğim vardır.

Geçmiş yıllarda tek başıma gidip birazcık kafamı dinlediğim bir diğer yer de tren istasyonlarıydı. Fırsat olunca halen de gidip, bir kahve içip yarım saat kadar trenlerin dünyasında günlük sorunlardan, streslerden uzaklaşmayı severim.
“Tek başına” bir ruh halidir ve kendini nasıl hissettiğin ile alakalı bir konudur. Bazen etrafındaki yüzlerce insana rağmen kendini yalnız hissedebilirsin. Bazen de herkes vardır ama o yoktur. Kimse onun yerini dolduramaz ve sen tek başınasındır.

İster sesiz parkta tek başına minik bir çiçek ol ister milyonların karşısında kürsüde, Allah kimsenin kalbine “tek başına” hissini doldurmasın ve sevdiklerinizi yanınızdan eksik etmesin.
Şarap soğutucusu mu? O başka bir sabaha kaldı.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

9 Mayıs 2015 Cumartesi

Gezmeye Gitmek...

Günaydın dostlar.

Küçüklüğümüzde ailece gezmeye gitmenin ne demek olduğunu pek bilmezdik. Hatta aileler çoluk çocuk bir yerlere gittiklerinde “Bunlar nereye gidiyor olabilir ki?” diye düşünerek arkalarından bakardık.

Alışık değiliz ki bir yerlere gitmeye. Götürmeyenler utansın. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi babam çok zeki, çok çalışkan, çok akıllı bir insandı. Bir yandan da Doğu Karadeniz’in dalgalarının bütün hırçınlığını ve inatçılığını da bünyesinde barındırırdı. Doğal olarak son derece de aksi bir insandı. Dik dik baktığı zaman küçük çocuklar anında ağlamaya başlardı.


Böyle bir mizaçta olan bir insanın da çoluk çocuk bir yerlere gitmeyi sevmemesi kadar doğal bir şey yoktur herhalde! Allahtan çok sık seyahatlere gidiyordu da biz de sokaklarda sürtebiliyorduk. Evde olsa, hemen “Gelin yukarı” diye söylenmeye başlardı.

“Her şeyin en iyisini ben bilirim” diye düşünen ve de kimsenin düşüncesine saygısı olmayan bir insan olarak, çocukların gezmeye gitmesini de çok doğru bir şey olarak görmüyordu. Derler ya çocukluğuna inmek lazım diye, belki de büyüdüğü evde onların da öyle bir yaşamı yoktu.

Kendi başına seyahat etmeyi, gezmeyi seven ve yanında kimsenin ayak bağı olmasını istemeyen babam, bir gün eve geldi ve cumartesi akşamı için tiyatro bileti aldığını söyledi. Büyük şok. Babam gidecek de tiyatro bileti alacak. Vay anasını be, demek ki bu dünyada hiçbir şey imkânsız değilmiş.

Almışsa almış bize ne. Biz çocuklar olarak hiç üstümüze alınmadık. Zaten böyle bir konunun detayını bizle konuşmak gibi bir âdeti de yoktu. En fazla yaveri anneme söylerdi, annem de bize söylerdi.

Ertesi sabah annem bizim için de bilet alındığını söyledi. Bu işte bir yanlışlık olmalıydı, babam ne yapmaya çalışıyordu, bu hareketinin arkasındaki gizli ajandası neydi acaba? Biz şimdi resmen gece gece evden çıkıp bütün aile çoluk çocuk tiyatroya mı gidecektik!

Akşam babam geldi ve “Çok güzel ve çok komik bir tiyatroymuş, siz de artık büyüdünüz, hep beraber gideceğiz” dedi. Vay anasını be…

Cumartesi akşamı geldi; tiyatroya gidildi ve gerçekten de çok gülündü, çok eğlenildi. Zeki Alasya, Metin Akpınar ve diğerlerinin oynadığı oyun tek kelimeyle muhteşemdi. Mahallede, sokakta günlerce onların esprilerini anlattık durduk. Bambaşka bir bakış açısı, bambaşka bir espri anlayışı ve bambaşka bir yetenek.

Neydi bu insanlar? Uzaydan mı gelmişlerdi? Halkın içinden sözlerle halkı güldürebilme ve her günkü olayları kendinle ilişkilendirme durumu ilk defa gördüğümüz bir durumdu. Bundan sonraki en büyük değişiklik Tolga Çevik ve diğerlerinin başlattığı interaktif tiyatro hareketi ile yaşanmıştır.

Daha sonraki yıllarda, Devekuşu Kabare Tiyatrosu Ankara’ya geldikçe üç dört defa daha oyunlarına gittiğimizi hatırlıyorum. Hatta bazılarında rahmetli Kemal Sunal da vardı diye aklımda kalmış. Hepsi ayrı güzeldi ve hepsini sonraki yıllarda defalarca izledik. Hatta Amerika’da yaşarken kasetten sözlerini bile dinlerdik.

Zeki Alasya yeri doldurulamayacak bir değerdir. Birçok değerli sanatçı gibi onun da gidişi biraz erken oldu. Nerede olduğu önemli değil ama bir gün bir arkadaş ortamında beş altı dakika kadar rahmetli Barış Manço ile beraber ayaküstü sohbet etme şansım olmuştu ve ne kadar ince zekâsı ve espri anlayışı olduğu görmek, beni çok etkilemişti. İmkân olsa insan hiç durmadan saatlerce sohbet edebilir.

Mekânınız cennet olsun sevgili Zeki Alasya, Kemal Sunal, Barış Manço; benim sizleri unutmam hiç ama hiç mümkün değil.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

20 Şubat 2014 Perşembe

Pan American Geliyor

Günaydın Dostlar,

Sabahın köründe artık faaliyette olmayan Pan American Havayolları ile ilgili bir yazı okudum. Yazıyı okurken de o zamanlar Türkiye’de çok az sayıda olan uçaklar ve uçuşlar aklıma geldi.
Ankara’nın sokaklarında iç içe geçirilmiş beş tane naylon topla daire oynarken en büyük gezme yerimiz Ankara Esenboğa Havaalanı’ydı. Hafta sonu geldiğinde bizi Havaalanı’na götürseler diye beklerdik. Havaalanı, yine bu yolun üzerindeki Çubuk Barajı, Gençlik Parkı, Atatürk Orman Çiftliği ve de Hayvanat Bahçesi en gidilecek yerlerdi. Zaten başka da gidilecek pek bir yer yoktu. Anıtkabir’e de gidilirdi ama oraya da kaç kere gidebilirsin ki? Her dakika Ata’mı rahatsız etmenin bir anlamı yok.


Havaalanı büyük gezmeydi. Havaalanına gidebilmek için epey bir uslu durmak gerekiyordu. Yol şimdiki gibi güzel olmadığı için havaalanına gitmek, şehirlerarası yolculuk gibiydi. Esenboğa'ya vardığınızda da en ufak bir güvenlik önlemi yoktu. Herkes elini kolunu sallaya sallaya terminale girerdi. O yıllarda, Türk Hava Yollarının 9 adet DC-9, dört beş tane de F-27/ F-28 uçağı vardı. Şimdiki gibi yüzlerce uçak yok ve başka bir yerli havayolu şirketi de zaten hiç yok.

Ankara Esenboğa Havaalanı pastane düzeninde kurulmuştu. Zaten asıl amacı da buydu. Terminale girip koltuklara oturduğunuzda "Ne alırsınız efendim?" diye gelip sorarlardı. O arada bir iki uçak gelirse onlarla da ilgileniyorlardı. Dedim ya uçak sayısı az, saatte bir uçak bile inmiyor. Ayrıca o inen uçak da rüzgâr durumundan dolayı Ankara tarafından inerse binanın arkasında kalır ve inişini göremezsin. Böyle bir durumda da pastanede çay içenlerin hepsi mutsuz olurdu. Beklemişiz saatlerce iki uçak göreceğiz diye onun da inişini göremedik mi yıkım olurdu.

Esenboğa’nın en yoğun günü, cumartesi günüydü. Yanlış anlamayın, yolcu sayısından bahsetmiyorum, pastane kalabalığından söz ediyorum. Cumartesi öğleden sonra herkes oradaydı. Bazen oturacak bir yer bulmak bile sorun olurdu. Her cumartesi aynı insanlarla karşılaşırdık. Sanki briç kulübü anasını satayım.

Cumartesi özel bir gündü. Cumartesi günleri öğleden sonra saat 17.00 gibi Pan American gelirdi. Herkes onu beklerdi. Sanki anam babam geliyor. PanAmerican geldikten sonra da kalkılırdı. Görevimiz bitti, artık gidebiliriz. Yıllarca, saatlerce cumartesi günleri Pan American’ı bekleyen insanlar, o uçaktan inen bir kişiyi bile karşılamamışlardır. Zaten uçak da Ankara’dan sonra Kahire’ye devam ederdi ve çok fazla Ankara yolcusu olmazdı.

Pan American’ı beklerken bazen bir tane de THY uçağı iniş yapardı. Ballı günündeysen, uçağın inişini de gördüysen artık kimse keyfini kaçıramazdı. O günkü balın, derede balık yakalama boyutundaysa o zaman aynı uçağın geri gidişini de izleme şansın vardı. Tabii, o uçak Pan American gelmeden kalktıysa zira Pan American geldikten sonra kimse THY uçağının kalkışını beklemez.
Uçağın inişini veya kalkışını görmekten sonraki en büyük zevkimiz de yolcuların uçağa gidişini izlemekti. En ufak bir güvenlik araması yoktu ve uçakta yerler numarasızdı. Kapı açılınca (otobüsle yolcuları götürmek veya körükten binmek gibi bir durum da olmadığı için) çoluk çocuk müthiş bir yarış başlardı. Kucağında çocuğuyla koşanlardan tutun da önden çocukları koşturup yer tutturanlara kadar her türlü insan vardı. Biz de koşuşturan insanlara bakar, eğlenirdik. Ne yapalım; bir naylon top, bir de bu başka eğlencemiz yoktu.
Uçakta güzel poğaçalar, kekler ikram edilirdi ama bunun yanında sigara içmek de serbestti. Herkes sigara içerdi. Kimi korkudan, kimi de  keyfinden içerdi. Bizim poğaçacı amcanın yaşı müsait; bence o zamanlar poğaçaları, kekleri THY'ye o veriyordu.

Zaman zaman da buradan askeri uçaklar iner, kalkardı. Cumartesi günü oraya gittiysen; Pan-American gelmiş, bir tane THY inmiş, bir de askeri uçak gördünse olay bitmiştir. Sen dünyanın en şanslı çocuğusundur. Artık mahallede bu durumla ilgili hava atabilirsin. O gün havalı takılır, daire filan da oynamazsın. Bu kadar büyük bir olaydan sonra sokakta daire oynayacak kadar küçülemezsin.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...