Yarışma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yarışma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Temmuz 2022 Pazar

Nisa

Günaydın Dostlar,

Akşamları izlememiş olsam da öğlen yemeği saatime denk gelen özet programı izleyerek Survivor’ın bütün detaylarına hâkim oldum. Altı ay boyunca ne didişmeler bitti ne de oy kazanma çabaları.

Bütün bu sürenin sonunda da sevgili Nisa halk oylamasıyla birinci oldu. Bu yarışmanın tarihindeki en düşük parkur başarısı yüzdesine sahip olan şampiyon olarak da tarihe geçti.



Nisa’nın kazanması tartışmaları da beraberinde getirdi. Halen bu konuda birçok yorum yapılıyor. Bu kadar çok yorum yapılan bir konuda ben de iki satır yazmazsam çatlarım.

En son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim, ben hak etmediğini düşünmüyorum. Öyle bir ortamda altı ay kalabilen herkes bu yarışmayı kazanmayı hak ediyordur. Allah düşürmesin, ben altı gün bile kaldığımı düşünemiyorum. O kadar sefillik ve pislik içinde herkesin becerebileceği bir iş değil.

Bırakın açlığı, yokluğu ve zor şartları “Gel buranın en güzel otelinde altı ay kal.” deseler, vallahi ona bile tahammül edemem. En fazla kalacağım süre bir haftadır. Ben böyle bir yarışmaya katılan ve aylarca orada özlemle ve ıssız ada şartlarıyla mücadele edebilen bütün yarışmacıları çok takdir ediyorum. Bırakın yarışmacıları orada bu programın yapımında çalışanlar için bile çok kolay bir durum değil. Onların arasında da aylardır yakınlarından uzak olanlar vardır.

Bütün yarışmacılar yarışma formatını ve oylama şeklini biliyorlar. İlk yıldan beri bu iş böyle yapılıyor. Şampiyon her sene halk oylamasıyla belirleniyor. Bu kadar yaygara koparacak beklenmedik hiçbir gelişme yok. Halk öyle takdir etti, oyunu Nisa’ya attı. Demek ki samimiyetiyle veya samimi görüntüsüyle algıyı iyi yönetti. Bu devirde algı yönetimi her şeydir.

Peki, sorun nereden kaynaklanıyor? Yukarıda da belirttiğim gibi geçmişte bu kadar düşük parkur başarısıyla hiç kimse şampiyon olmamıştı. Diğer yarışmacılar da “Madem parkur hiçbir şey ifade etmeyecekti, biz neden bu kadar kıçımızı yırttık?” sitemi içindeler. Sakatlanıp aylarca o sakatlıklarla uğraşanlar var.

Parkurun etkisi sıfır olmasa da çok az. Kazananlar dokunulmaz oluyor ve o hafta elenemiyor ama sonunda şampiyonu yine halk belirliyor. Her ne kadar sabahtan akşama kadar parkur izlettirseler de bu yarışmada tek kriter parkur değil. Hiçbir zaman da olmadı. Algıyı yönetebilmek belki de parkurdan daha önemli.

Bu seneki yarışma geçmişte bu yarışmaya katılmış, hatta kazanmış yarışmacılarla doluydu. Bazısı üç dört kere katılmış. O yüzden de oy atacak seyircilere nasıl oynamaları gerektiğini çok iyi biliyorlardı. Sürekli olarak didişmelerinin bir nedeni de “oy kapmaca” köşe kapmacalarıydı. Hele bir de mağduriyet veya bir hikâye yaratabilirsen en az on hafta elenmezsin.

Geçmiş senelere göre birinciliğe giden yolda parkurların ağırlığı bu sene çok azaldı. Elli derece sıcakta altı ay boyunca yarışan da, sevgili dayım gibi gece gündüz bu programı izleyenler de çok da ağırlığı olmayan bir şeyler izlemiş oldular.

Ne yapmalı? Bence sistem iyi ama birazcık dokunuşa ihtiyacı var. Puanlama için hem seyirci oylarını hem de parkur kazanma oranlarını içine alacak bir formül bulunmalı. Bunun ağırlığını da büyük amcalar düşünsünler. Bu şekilde parkurlar bu kadar etkisiz kalmamış olur. Bu sene görüldü ki seyirci artık atletik başarıya çok da bakmıyor.

Hep böyle olacaksa boşuna yırtınmasınlar. Bütün hafta didişip hafta sonunda da oylamaya çıksınlar. Eskiden aynı evde yaşayan insanlar olurdu ve her hafta bir tanesi elenirdi, şimdi de aynı konsepti adaya uygulasınlar.

Bu kadar laftan sonra kendi favorimi de söyleyeyim. Ben, Ogeday’ın kazanmasını isterdim.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

17 Mart 2015 Salı

Survivor İsteksizler...

Günaydın dostlar.

İnanmayacaksınız ama televizyonda yine bir Survivor var. Aylin’in de burada olması sebebiyle son 3 akşamdır epeyce bir Survivor seyrettik. Bu herhalde 1300’üncü program olsa gerek. Oturup saatlerce baştan sona seyretmesek te, kanallarla oynarken program hakkında epeyce bir bilgimiz oldu.
Yine her zamanki gibi iki takım var ve bu sefer ki programın adı, Survivor All Star. Her ne kadar adı yıldızlar yarışması olsa da, gerçek adı Survivor İsteksizler olmalıymış. Bilhassa ünlüler takımı nasıl isteksiz anlatamam. Pascal Nouma, Emenike’nin ikiz kardeşi ruh hali içine girmiş, geçen yılların şampiyonları da, elensem de bu dertten kurtulsam havasındalar.


Takım demişken, Survivor takımları da bizim Süper Lig takımları gibi. İçinde yabancılar var, Avrupa doğumlu gurbetçiler var ve de Anadolu çocukları var. Programda 13 çeşit Türkçe konuşuluyor. Bir birleriyle anlaşabiliyor olmaları büyük başarı.

Bilhassa ünlüler takımı, Fenerbahçe’nin forvet hattı gibi. Ne bir arzuları var, ne bir motivasyonları var, ne de enerjileri var. Adaya geldiğinden beri güneşlenmekten başka bir işe yaramayan eski futbolcu, haftanın şampiyonu oldu ve dokunulmazlık kazandı.

Ayrıca siz ünlüler takımı dediğime bakmayın. Bir iki futbolcu ve bir milli atlet dışında gerisinin ünlü olmasının nedeni daha önce Acun’un herhangi bir programına katılmış olmaları. Acun ile bir yerlerde dirsek teması kurabildiyseniz ünlü tarifesinden bu programa katılabilirsiniz.

Gönüllüler takımında durum biraz daha iyi ama orada da geçmiş yıllardaki hırsları yok. Aslında insanları çok ta kınamamak lazım, her şeye rağmen bu kolay bir yarışma değil. O şartlarda aylarca yaşayabilmek herkesin harcı değil. Öyle bir adada 5 yıldızlı otelde bile kalsanız bu kadar uzun süre kalamazsınız…

Açlık ve isteksizlik insanların sinir katsayısını hızla yükseltiyor. Aç oldukları için oyun kazanamıyorlar, oyun kazanamadıkları için de aç kalıyorlar. Ben daha önceki yıllarda da programı izlemiştim ama hiç bu kadar, bitse de gitsek havası görmemiştim. Elenip adadan giderlerse (birkaçı dışında) çok mutlu olacakları kesin…
Programın reytingleri nasıl bilmiyorum ama geçmiş yıllardaki seyir zevki ve mücadelenin olmadığı kesin. Bu seneye özgü gözlemlediğim bir diğer konu da takımların eşit kurulmamış olması. Takımlardan bir tanesi çok zayıf kalmış…

Bildiğiniz gibi bu yarışmacılar daha önce bu yarışmaya katılanlar arasından seçilen en iyiler. Madem bu kadar isteksizler neden o zaman bu yarışmaya tekrar katıldılar diye soracaksınız. Cevap veriyorum, tabi ki Acun ile kötü olmamak için.

Bunların birçoğu Acun sayesinde meşhur olmuş ve para kazanmış insanlar. Siz olsanız bu ilişkiyi bozmak ister misiniz? Yolda bakkala giderken Acun ile selamlaşsan köşeyi dönüyorsun. Ben de bir yerlerde rastlayayım diye uğraşıyorum ama hiç karşıma çıkmıyor.

Bir yarışmaya katılan, bir bakıyorsun iki hafta sonra şampuan reklamına çıkıyor veya dizinin birinde Hürrem Sultan’ın saçlarını yıkıyor. Bir sonraki aşamada da kendi programlarını sunmaya başlıyorlar. Böyle bir olanak varken sen olsan bu insanla kötü olmak ister misin?
Hepsi, giderim biraz takılırım, Acun’u da kızdırmadan idare etmeye çalışırım havasında.

Bilmiyorum kaç yıldır bu program var ama katılanlara da, izleyenlere de kabak tadı verdiği kesin. Önceden çekilen bir programda, daha sonra izleyenlerin verdiği oylar nasıl devreye girebiliyor, onu da anlamış değilim…
Ben bu sabah kısıtlar teorisi üzerine çalışıyorum, işin o kısmını da Acun düşünsün…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Nisan 2014 Pazartesi

Survivor Gerçeği

Günaydın Dostlar,

Kimse kıvırmasın. Son zamanların popüler lafıyla “Hepiniz oradaydınız.” Hepinizin ne olup bittiğinden haberi var. Benim bile (bu programı pek de izlemediğini söyleyen biri olarak) her şeyden haberim var.

Her zaman başbakanın bu halkı iyi tanıdığı söyleniyor ama bence bizleri en az başbakan kadar iyi tanıyan bir diğer isim de Acun Ilıcalı. Bu halka neyi, nasıl satacağını çok iyi biliyor. Bizim halkımız meraklıdır ve televizyon seyretmeye de bayılır. Amerikalılar izleyebilir ama bir Alman aile oturup da haftada üç gece, arka arkaya üçer saatten böyle bir programı izler mi acaba diye de merak ediyorum.
 
Acun artık takım şablonlarını da oturttu. Nasıl bir kombinasyon kurarsa hem yarışmalarda başarılı olurlar hem de birbirlerini yerler balansını çok iyi çözdü. Malum biraz didişme, biraz pislik, biraz laf sokma filan olmazsa program reytinglerde sonuncu olur. İki üç hafta kadar önce gördüm, “Acun ağabey ben bunların hepsini gömerim.” deyip duran adam halk oylamasında birinci oldu.


Takımları oluştururken ilk önce bir tane yeni emekli olmuş futbolcu şart. Ahmet Dursun, Ümit Karan, Pascal Nouma gibi insanlar bu kategoriye giriyorlar. Modası geçmek üzere olan bir iki tane dizi oyuncusu veya şarkıcı da fena olmaz. Daha önce de yazmıştım, her zaman bizim başımızda bir büyük şart. 45-50 yaşlarında, Mustafa Topaloğlu gibi şimdiki Ertunga Gemuhoğlu gibi birileri de olmadan olmaz. Bunlar grubun “baba” figürleri oluyorlar.


Gönüllülere Müge gibi geçen seneki Fatmagül gibi toplumun beğeneceği iki güzel kız koyup karşı tarafa da Özge Ulusoy, Eda Özerkan gibi iki tane bir türlü tutturamamış manken attın mı işler iyi gidiyor demektir. Herkese nasip olmuyor ama Özge Ulusoy’un Survivor’dan sonra işlerinin çok açıldığı da bir gerçek. Bazı insanlar Acun’un yanında yürüdükleri zaman çok ciddi bir şekilde yol alabiliyorlar. Acun’la takılırsan reklamlardan tut da Kanuni’nin özel şoförü olmaya kadar her işi yapıyor olabilirsin.

Son yıllarda, Arnavut güzeli Almeda Abazi veya Ganalı Samantha gibi yabancı kökenli ama Türkiye’de yerleşik insanları da gruplara eklemek adetten olmaya başladı. Pascal Nouma, bu gruba da giriyor. Adam çok fonksiyonlu, her gruba uyuyor. Tabii burada şöyle de bir durum var. Acun’un kafası devamlı çalıştığı için bir yarışma yaparken hemen “Ben bu insanı başka hangi yarışmada kullanabilirim?” diye düşünmeye başlıyor. Bence "O Ses Türkiye" şampiyonu Hasan Doğru’nun da Survivor’a gitmesi an meselesidir. Oturup sessiz sessiz etrafa bakar.
Daha önce de belirttiğim gibi bu takımlardaki en önemli profiller ortalığı birbirine katacak olanlar. Herkes oturup gül gibi geçinse kimse izlemez programı. Acun da bunu çok iyi biliyor ve muhakkak ve muhakkak ortalığı karıştıracak, sesi çok çıkan, edepsizlikte ve agresiflikte sınır tanımayacak bir iki kişiyi de aralara serpiştiriyor. Bu tiplere bayıldığımız ve de ne dobra ne mert insanlar diye düşündüğümüz için de bunlar genellikle halk oylamalarında en yüksek puanları alıyorlar.
 
Malum bu yarışmada en büyük sorun açlık. Acun, ilk yıllarda düzenli erzak verildiğini çok dillendirmese de son yıllarda bunu zaman, zaman söylüyor. İki üç sene önce “Bize erzak veriliyordu.” diye yaygara yapan manken kızın bence bu açıklamalarda büyük bir rolü oldu. Millet çok da merak sarmasın diye acilen konu kapatıldı gitti.

Şartların zor olduğunu kesinlikle kabul ediyorum. Üç öğün yemek firmasından yemek gelse yine de çekilmez orası. Bırakın sahilde yatmayı, böyle bir adada beş yıldızlı bir otelde bile bir müddet sonra insan sıkıntıdan patlar. Her akşam karanlığın yokluğunda yatıp ertesi sabah pırıl pırıl bir güneşin hiçliğine uyanmak herkesin harcı değil. Yokluk ve boşluk bir müddet sonra insanı kemirmeye başlar.

Bütün bu bilinen, bilinmeyen erzak yardımları ve de yiyecek ödüllerine rağmen ben aç olduklarına, yeteri kadar yemek yiyemediklerine bütün kalbimle inanıyorum. Babam, “Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin.” derdi; cidden açlık zor bir iş; Allah kimseye vermesin.
 
Yeteri kadar yemek yiyemedikleri kesin ama ilk günden beri de aç insanların bu kadar enerji ve güç gerektiren oyunlarda hem de çok sıcak bir havada nasıl yarışabildiklerini de merak etmiyorum dersem yalan olur. Ben öğlende yemek yemesem akşama konuşacak enerjim kalmıyor. Bunlar beş cm balığı on kişi paylaşıyorlar, sonra da aç ve bitkin halleriyle yapmadıkları kalmıyor.

Kimseye nazar değdirmeyeyim ama adada ilk yıldan beri kimsenin hastalanmaması da dikkatimi çekiyor. Motorlarda rüzgârda gidip geliyorlar, ıslak kumların üzerinde yatıyorlar, üstelik de yeteri kadar beslenemiyorlar ama kimse hasta olmuyor. Oyunlarda yaralanıp doktor ihtiyacı olan oldu ama soğuk algınlığı vs. gibi hastalığı olan hiç görmedik. Adanın havasının temiz olması ve etrafta hasta edecek bir şeylerin olmaması bunun nedeni herhalde diye düşünüyorum. Demek ki “Terli terli rüzgâra çıkma.” gibi lafların da hasta olmakla çok bir alakası yokmuş. Etrafta mikrop, bakteri, virüs yoksa hasta olmuyorsun. Adamlar yarışmadan sonra sürat motoruna binip gidiyorlar ve Allaha şükür hiçbir sorunları yok.

İnsanlar, Survivor’a neden gidiyor? Kazanana 500 bin TL ödül var  deniliyor ve az bir para değil ama ondan da önemlisi gündeme gelmek, tanınmak, tekrar popüler olmak vs. gibi nedenlerle gidiyorlar. Burada çekilen çilelerin dönüşte onlar için birçok kapıyı açabileceğini düşünüyorlar ama hepsi için de öyle olmuyor. Kapıyı Survivor değil, Acun açıyor. Acun kapıdan girerken sen de yanında girdin, girdin yoksa sen de birçoğu gibi kalırsın dışarıda. Ünlülerin adada kaldıkları her hafta için belli bir miktarda para aldıklarına dair rivayetler de var ama doğru mu değil mi bilmiyorum.

Diğerlerini bilmem ama bu işin Acun’a yaradığı kesin. Programı izlerken de yarışmacılar sürünürken Acun'un da (doğal olarak) oralarda bir yerde beş yüz metre ileride lüks bir otelde  kaldığı düşüncesi bana büyük bir haksızlıkmış gibi geliyor. Şimdi, bir de haftada beş gece, adada yaşananların tartışıldığı yeni bir program daha ortaya çıkmış. Yaşanan şeylerin ardından yorum yapma merakımız var ya Survivor’da o durumdan payına düşeni almış.
 
Geri kalmış, kitap okuma oranı düşük ve araştırmacı ruhu olmayan ülkelerde bu tip programlar hayatın bir gerçeği. Kimse inkâr etmesin hepimiz de ama az ama çok seyrediyoruz. İnsanlar Turabi’nin ne diyeceğini takip etsin, başka işlerle uğraşmasın senaryosunun perdeleri bunlar. Kitap okumak için ayrılan zamanın diziler için ayrılan zamandan daha çok olduğu gün, bu ülke çok daha farklı bir yerde olacak.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

6 Mart 2014 Perşembe

Kaynana Gelin Seda'ya Gelin

Günaydın Dostlar,

Ben uydurmuyorum, programın adı gerçekten de böyle. Hatta göbek havası tadında bu sözleri içeren bir şarkısı bile var. Birçoğunuz öğlen saatlerinde çalışıyor olduğunuz için muhtemelen bu istisna programı hiç izleyememişsinizdir. Allah’tan programın yayınlandığı saat benim yemek saatime denk geliyor da ben izleyebiliyorum.
Bu program da Ümit Besen’in “I Love You” şarkısı gibi tarihteki yerini alacaktır.


Ülke mi çatırdamış, güvenilecek kurum kalmadı mı diye düşünüyorsunuz, artık ne yana döneceğinizi mi şaşırdınız, inanın hiçbiri önemli değil. Üzüntülerinizi, sıkıntılarınızı, dertlerinizi, sorunlarınızı, parasızlığınızı, çaresizliğinizi hepsini boş verin ve kaynana gelin Seda’ya gelin. Güveneceğiniz tek adres Seda ablanız.

Seda Sayan’ın şarkı söyleyerek ve göbek atarak başlattığı program tam üç saat sürüyor. Programın başında Bayan Sayan’ın kıvırtarak başvuru adresini vermesi zaten on dakika alıyor. Babam, ömrünün çoğunu Anadolu’nun birçok köşesine elektrik götürmek amacıyla çalışarak geçirdiğinden dolayı bu tip programları görünce “Bu fakir milletin olmayan elektriğini bu tip işler için harcamıyorlar mı çok sinirleniyorum.” derdi.

İlk önce kaynanalar (oğlanların anneleri) , sonra gelinler, sonra da damatlar çağrılıyor. Her birinden üçer tane var. Hepsi geliyorlar ama programın bir de şartı var. Gelen grup göbek atarak gelmek zorunda ve geldikten sonra da yerlerine oturmadan önce bir müddet ortada Asena gibi kıvırtmaları bekleniyor. Tabii onlarla beraber Seda Sayan da oynuyor. Göbek atmalar sürerken Sevgili Seda Sayan “Kız Nimet ne biçim oynuyorsun öyle?” veya “ Kız Ayşe kargaları kovalıyor gibi oynuyorsun.” gibi laflar da sokuşturuyor.

Sonunda göbek atmalar bitiyor, herkes yerine oturuyor ve işin yarışma kısmı başlıyor. Gelinler yan yana, kaynanalar yan yana, damatlar da kendi bölümlerine yerleşiyorlar. Seda teyze başlıyor soruları sormaya. Gelinler cevap veriyor, kaynanalar cevap veriyor, son cevabı da damatlar veriyor. Damadın cevabı hangi tarafla uyarsa o taraf puan alıyor.

Sorular özenle seçilmiş, hepsi program çıkışı insanları doğrudan boşanmaya götürtecek cinsten. Seda teyze soruyor, “Eve geldin, evde yangın var ve ancak bir kişiyi kurtaracak kadar zamanın var, içeri girer anneni mi kurtarırsın yoksa karını mı?”. Gelin, “Doğal olarak beni kurtarır, annesi yaşamış yaşayacağı kadar.” diyor. Kaynana da “Tabii beni kurtarır, dokuz ay onu karnımda taşıdım, karı her zaman bulunur ama anne her zaman bulunmaz.” diyor. Zavallı oğlan “Annemi çıkarırım.” dese karısı yapmadığını bırakmıyor ve “Git annenle otur o zaman.” gibi laflar ediyor. “Karımı kurtarırım.” dese bu sefer de anne yapmadığını bırakmıyor. “Haram olsun sana emzirdiğim sütler” ile başlayan cümleler, “Bir daha hayatta senin evine adım atmam.” tehditlerine kadar uzanıyor. Bu arada Seda da (ortalığı karıştırıp reyting alacak ya) boş durmuyor;  gidip geline, “Kız duydun mu, ilk annemi çıkarırım.” dedi gibi laf taşıyarak ortalığı iyice kızıştırıyor.
Program bu tip sorularla üç saat boyunca sürüp gidiyor. Seda sık sık “Biliyorsunuz ben son derece dürüst bir insanımdır, siz de Seda ablanıza samimi ve dürüst cevaplar vereceksiniz” yorumlarıyla yarışmacıları manevi baskı altına alıyor. Gaza gelen yarışmacılar da evlerinin bütün sırlarını ortaya döküyorlar.
Şimdi diyeceksiniz ki “İnsanlar bu rezilliği neden yapıyor?” İlk nedeni; Seda’nın vereceği beyaz eşya, mutfak robotu, nevresim takımı, havlu seti gibi hediyeleri kazanmak, ikinci nedeni de üç saat boyunca televizyonda kalıp sık sık göbek atmak.

Göbek atma konusu sadece programın başlangıcı ile sınırlı değil. Her fırsatta orkestranın “A Be Kaynana” şarkısını çalmaya başlamasıyla; gelinler kaynanalar, Seda Sayan yine dökülüyorlar ortalığa. Ara sıra Asena gibi oynayan damatlar da çıkmıyor değil.

Birçok insan, bu programın reyting toplamak için kurgulanmış bir program olduğunu ve rol yaptıklarını düşünüyor. İşin o kısmını Emin bilemez. Rol mü yapıyorlar, fırın eldiveni için ailelerinin bütün sırlarını ortaya mı döküyorlar yoksa sevgili babamın dediği gibi elektriği mi bok ediyorlar, onu ben bilemem. Belki de her üç şık da doğrudur. Tek bildiğim; her ne yapıyorlarsa, bu ülkede bu tip programlar ve ortaya dökülen kirli çamaşırlar her zaman prim yapmıştır ve yapacaktır.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…