Kavga etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kavga etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Nisan 2015 Cumartesi

Ulusal Kavga Günleri...

Günaydın dostlar.

Çok güzel bir günde 23 Nisan 1920’yi ve atamızı bir kere daha sevgi ve saygıyla andık. O yürekli insanlar her zaman kalbimizin en müstesna köşesinde yaşayacaklar.
Çocuklardan, sevgiden, kardeşlikten, danslardan, oyunlardan bahsetmek çok güzel ama sokağın gerçekleri aslında hiç te öyle değil. Yaşadığımız günler, kardeşliğin değil de kutuplaşmanın, nefretin tavan yaptığı günler. İçinde kavga veya didişme olmayan konular ilgimizi bile çelmiyor.


Bu aralar çok fazla seyredemiyorum ama her sabah Hürriyet gazetesinin baş sayfasında sık sık Survivor ile ilgili kavga haberleri görüyorum. “Hasan ile Bozok arasındaki büyük kavga!” veya “Doğukan, Berna’nın üzerine yürüdü.” gibi haberler hiç manşetlerden eksik olmuyor.

İyi güzel de neden koskoca Hürriyet gazetesi bu gibi haberleri hemen baş sayfasına taşıyor? Didişme, kavga, dövüş para ediyor da ondan. Hasan ile Bozok cici cici oturup beraberce kahve içtiler diye bir haber yapılsa, kimse o haberin yüzüne bakmaz. Her zaman pislik konular para ediyor.

Dikkat ederseniz bir münakaşa çıktığında olay kopma noktasına gelene kadar Acun’da müdahale etmiyor. Neden? Pislik işlerin para ettiğini Acun’da biliyor da ondan.
Suvivor’da dâhil olmak üzere bütün programlar reklamlarını veya birkaç gün sonra ekrana gelecek bölümlerini hep didişme sahnelerini göstererek satıyorlar. Evlilik programı öncesi bile “Gelin adaylarını müthiş söz düellosu.” diye programın reklamı yapılıyor.
Tarz olmak ve şık olmak yarışmasına çıkmış, zarif olması gereken yarışmacılar bile en ağır sözlerle birbirlerini yiyorlar ve program da bu durumdan besleniyor.

Konu ne olursa olsun programı yönetenler işler kopma noktasına gelene kadar kavgalara müdahale etmiyorlar. Burada insanın aklına güzel bir soru gelebilir. O zaman hiç müdahale etmesinler ve izlenme oranları daha da artsın diye düşünebiliriz. Bir noktada devreye giriyorlar zira işler geri dönüşü olmayan noktaları geçerse bu sefer yarışmacıları veya programın konuklarını yok etmek zorunda kalırlar ki, bu da hiç işlerine gelmez.

Amerika’da 25-30 sene kadar önce gençler arasında “ölüme yaklaşma” oyunu diye sakat bir oyun çok moda olmuştu. Kafalarına torba geçirip, ölme noktasına kadar nefessiz kalıp son anda torbayı açıyorlardı ama zamanlamayı iyi ayarlayamadıkları için bu merak yüzünden birçok çocuk hayatını kaybetmişti.

Burada da durum çok farklı değil. Didişmeleri ölme noktasına kadar sabırla takip ediyorlar ama bazen ipin ucunu kaçırıp programın seyir zevkinin yok olmasına neden oluyorlar.

Bizim topraklarımızda “Halkımız böyle istiyor” söylemi çok yaygın bir durumdur. Halkımız gerçekten de didişmeyi, kavgayı, gürültüyü seviyor. Edepli, terbiyeli, sakin insanlar veya programlar bu devirde çok ta para etmiyor.
Dikkat edin bakın; göreceksiniz ki programların çoğu, “Nasıl bir didişme oldu, gördüklerinize inanamayacaksınız.” şeklinde cümlelerle seyirci toplamaya çalışıyorlar. Yarışma programları da, evlilik programları da, açık oturumlar da, haber programları da, magazin programları da hepsi aynı taktiği kullanıyor. Biz de hiç sektirmeden her akşam bu programları izlediğimize göre, taktikleri de işe yarıyor demektir.

Didişen politikacılardan tutun da, didişen gelinlere kadar, ekranlarda kavga gürültü hiç bitmiyor. Ondan sonra diyoruz ki, “Neden kutuplaştık?” Kutuplaşma işe yarıyor, kutuplaşma para ediyor da ondan.
Fakir ülkelerde en güzel işleyen ama zengin ülkelerde kimsenin takmayacağı taktik, insanları belli parametrelere göre kutuplaştırmaktır.

Kavgasız gürültüsüz güzel bir hafta sonu olsun…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

11 Temmuz 2014 Cuma

Madaba Ziyareti...

Günaydın dostlar…

Bu sabah hep beraber Madaba’ya gidiyoruz.  Türkiye’de hemen hemen her yere gittiğimize göre, artık yurtdışına açılma zamanımız geldi. Çalıştığımız şirketin sorumluluk alanının genişlemesi ile beraber, bizim de seyahatlerimizin şekli değişmeye başlamıştı.

Madaba, nerede diye merak ediyorsunuz değil mi? Söylemiyorum, arayın Google’da kendiniz bulun. Hem kendiniz bulursanız bir daha da hiç unutmazsınız. Genişlemiş coğrafyada benim ilk seyahatim Madaba’ya oldu. Buralara giden arkadaşların da çok iyi bildiği gibi, o yöne giden uçakların çoğu sabaha karşı 2.00’de, 3.00’te filan giderler. Herkes uyumaya hazırlanırken, gece yarısına doğru evden çıkıp havaalanına gitmek çok garip bir histir.



Tam da yukarıda tarif ettiğim şekilde,  bir pazar akşamının geç saatlerinde evden çıkıp Madaba yollarına düştük. Şehrin sessizliği ilk defa gidecek olmanın yarattığı belirsizliğe karışıyordu. Her ayrılışta zaten az da olsa bir burukluk vardır. Gecenin o saatinde ayakların geri geri gider. Birçok yere gittim ama daha önce hiçbir Ortadoğu ülkesine gitmemiştim. Nasıl bir ortamın beni beklediği hakkında da hiçbir fikrim yoktu.

Merak edip de baktınız mı? Neredeymiş Madaba? Bakmadıysanız ben de söylemiyorum.

Tek bildiğim uçaktan indikten sonra havaalanında vize almam gerektiğiydi. Allah devletimize zeval vermesin, anladığım kadarıyla bu vize işi artık ortadan kalkmış. Güzel de olmuş, zira (kuyruklar çok uzun olmasa da) sabahın köründe vize kuyruklarında beklemek hiç hoş olmuyordu.

Vize alacağız ama vize kuyruğuna girmeden evvel başka bir kuyruğa girip dolar bozdurman gerekiyor. Girdik kuyruğa, bozdurduk dolarları, geldik vize kuyruğuna. Vizemizi de aldıktan sonra, pasaport kuyruğuna girip sonunda içeri girebildik. İlk bakışta etraf beklediğimden daha iyi gözüküyordu.

Kalacağım otel beni karşılamak için bir araç yollamıştı. Yarım saat kadar süren bir yolculuktan sonra otele vardım. Aracı kullanan çocukla beraber lobiye girdiğimizde, bir sürü insanı yerlerde kavga ederken gördük. İnsanlar, askerler, polisler, takım elbiseli bir takım tipler ne arasanız vardı. Yerlerde, masalarda, koltuklarda büyük bir kavga dönüyordu ve kimin kiminle kavga ettiği de belli değildi.

Beni getiren çocuk, “Siz karışmayın sakın, biz burada duralım” dedi. İyi ki söyledin, ben de tam kavgaya karışmak üzereydim! Bence artık nerede olduğumu söyleyeyim. Amman’da 5 yıldızlı bir otelin lobisindeyim. Sonunda kavga bitti ve anlaşıldı ki, her meslekten 20 kadar Ürdünlü iki tane İngiliz’le kavga ediyordu. 20 kişinin yarısı polis ve asker olmasına rağmen, iki tane İngiliz’i kontrol edemediler. Kelepçe takıp götürebilmek için hepsi 20 dakika yerlerde süründü.

Kavganın nedeni mi? Tam da tahmin ettiğiniz gibi. İngilizler çok içmiş (unutmayın saat sabahın 4.30’u filan ve kış gecesi) ve etrafa küfür etmeye başlamışlar. Bizimkiler de bunları götürmeye kalkmış ama gördüğüm kadarıyla, bu iş çok da kolay olmamış.

Biraz önce yerde sürünen takım elbiseli adamlardan biri, kavga bitince masasına oturdu ve bana “Yardım edebilir miyim?” dedi. Yanımdaki çocuk da “Tamam ağabey masaya gidebilirsin artık” dedi ve aldı benim çantamı masanın yanına götürdü. Tam masaya oturdum, bu sefer de yerde kavga edenlerden başka bir tanesi bana portakal suyu getirdi. Ulan saat olmuş sabahın beşi, lobide bir meydan savaşının içine yürümüşüm, herif bana “Yolculuğunuz nasıl geçti, Ürdün’e ilk gelişiniz mi?” filan gibi sorular soruyor.

Zaten saat 9.00 da gelip alacaklar, bırakın da azıcık uyumaya çalışayım.

Daha sonraki yıllarda Ürdün’e defalarca gittim ve birçok yerini de gördüm. Ben ortamını beğeniyorum. Çok güzel mahalleri var. Ürdün’ün en belirgin özelliklerinden biri de, bütün binaların dış kaplamalarının açık kahverengi olması. Ürdün’de çıkan ve 'Ürdün taşı' dedikleri bir taş var ve anladığım kadarıyla en ucuz evin de, en pahalı evin de dış cephesinin bu taşla kaplanmış olması şartı var. Bu nedenle de ne yöne baksanız aynı rengi görüyorsunuz.

Ürdünlüler, iyi niyetli asil insanlar. “Biz kraliyet ailesinden geliyoruz” diyerek, çok da gururlular. Her yerde olduğu gibi; Amman’da, Madaba’da ve diğer şehirlerde çok güzel vakit geçirdik, dostluklar kurduk.

Madaba’da ne işim mi vardı? Madaba, Amman’a 45 dakikalık bir mesafede ve bizim şirketin fabrikası Madaba’daydı. Madaba, bazı yarışma programlarında kazık soru olarak zaman zaman çıkıyor. Artık hepiniz Madaba’yı, öğrendiniz, bir daha da asla unutmazsınız.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu...

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu, bizim her gün duyduğumuz adı ile DİSK. Birçok sendikanın üyeliği ile kurulmuş olan bu grup, sokaktaki adam gözüyle, mevcut gruplar arasında en militan olanı ve de amca, her sene "Taksim’e çıkartmam kardeşim" dediğinde, ille de çıkacağız diyenlerin başında geliyor.

Acısıyla, tatlısıyla, bir, 1 Mayıs daha geride kaldı. Pardon, sehven yazdım, acısıyla, acısıyla demek istemiştim. Senaryo bu senede değişmedi “çıkartmam” diyenler ve “ başta DİSK olmak üzere, biz çıkarız” diyenler son yıllarda olduğu gibi bu yılda 1 Mayıs sabahı karşı karşıya geldiler.
 
Bu sene, 1 Mayıs sabahında, DİSK hiç olmadığı kadar yalnız kaldı. Başını Türk İş’in çektiği bir grup, kutlamaları Kadıköy’de yapmaya karar verince ve de DİSK üyelerinden de katılım az olunca Taksim ısrarı pek bir destek bulamadı. İşin ilginç tarafı, 2 Mayıs sabahı hem amca, hem de DİSK, biz kazandık diye beyanlar verdiler. Konuşmak serbest herkes istediğini söyleyebilir ama DİSK’in bir şey kazanmadığı kesin.
Üyeler, artık kazanılma ihtimali olmayan, kazanılsa da, ne kazandıracağı belli olmayan, bir savaş için dayak yemekten, gaz içinde boğulmaktan bıktılar. İnsanları otobüslere doldur, buralara getir, sonrada hiçbir şey elde edemeden, maddi ve manevi zarar görüp, geldikleri yerlere geri gitsinler. Bu durum daha kaç yıl sürdürülebilir. Ben, 1 Mayıs 2014 tarihinin Taksim savaşları için bir kırılma noktası olduğunu ve bir daha bu şekilde bir Taksim senaryosu yaşamayacağımızı düşünüyorum.

Avrupa’nın birçok ülkesinde bile bulunmayan büyüklükteki bir polis ordusu bölgeyi ablukaya almış ve 8 ayrı set yaratmışlar. Şehir gerçekten de, her zaman konuşulduğu gibi demir ağlarla örülmüş ve sen ille de bunları aşıp Taksim’e çıkacağım diyorsun.

İşin garip tarafı, diyelim ki bütün bunları bir şekilde geçip meydana çıktın ve bu uğurda yaralananlar, hatta ve hatta ölenler oldu. Ne kazandın? Ben cevap vereyim ne kazandığını, kocaman bir sıfır. Kimse, 1977 yılı edebiyatı yapmasın. 1977’de yaşananlar korkunçtu, Allah kimseye bir daha öyle günler göstermesin ama rahmetlileri anmanın tek yolu Taksim değil. DİSK başkanı diyor ki, “suçlular bulunana kadar biz her 1 Mayısta, Taksim ısrarımızı sürdüreceğiz”. Suçluların bulunması için çok çeşitli platformlarda çalışmalar, takipler, ısrarlar devam edebilir ama işçileri binlerce polisin önüne atarak, gaz altında boğulmalarına, dayak yemelerine neden olmanın, çok da etkili bir yol olmadığı görüşündeyim.

Bu gibi gösteri yürüyüşlerinin ve mitinglerin marjinal gruplar için de çok elverişli ortamlar yarattığını artık hepimiz çok iyi biliyoruz. Polisin de müdahalesiyle, bu gruplar etrafa ve insanlara zarar vermeye başladığı anda da konu bambaşka bir yere gidiyor. Haklı davalarını anlatabilmek için orada toplanan gruplar, bir anda kamu malına zarar veren, vatan hainleri konumuna düşüyorlar. İnsanoğlu akıllı olacak ve bir anda haklıyken haksız duruma düşmeyecek.

Bundan sonraki yıllarda da, ben DİSK yönetiminin bu Taksim ısrarının, onlara ne kazandırıp, ne kaybettirdiğini daha iyi tartacağını ve ona göre hareket edeceğini düşünüyorum. Ben, sendika uzmanı değilim ama sendika iradesinin gergin ortamlardan, yaralanan, gözaltına alınan, yerlerde sürüklenen insan görüntülerinden beslendiği gibi bir savı savunanların sayısı da hiç az değil. Biz nasıl olsa derdimizi anlatamıyoruz, hiç olmazsa mağduru oynayalım, insanların gözünde bu şekilde prim yapmaya çalışalım, taktiği bence yürümüyor.

Bizim insanımızın gözünde, mağduriyet parametresi, tek başına iş yapmaz. Halkın önemseyeceği, tamamlayıcı parametrelerle bu mağduriyet oyununun, destekleniyor olması şarttır.

İnsanlar, inandıkları şeyler için sonuna kadar mücadelelerini vermeli, bunun için kimsenin söyleyecek bir sözü olamaz ama ne için mücadele verdiğini de iyi anlamalı. Kavgaya giriyorsanız, başkasının kavgasında figüran olmayın, en azından ne için ve kimin için kavga ettiğinizden emin olun…

19 Mart 2014 Çarşamba

Bağdat Caddesi'nde Küçük Bir Büfe

Günaydın Dostlar,

Buralarda oturanlar veya buralara yolu düşenler, Bağdat Caddesi, Şaşkınbakkal’daki, döneri ile meşhur bu şirin büfeyi çok iyi bilirler. Bağdat Caddesi ve Noter Sokak’ın köşesindeki, 6,5 m2’lik, yılların eskitemediği bu büfe; her yıl binlerce döner pide satar.
Ben bildim bileli bu büfe vardır ve ben de dönerini çok severim. Yıllardır hiç yaşlanmayan, değişmeyen sahibi (Allah uzun ömürler versin), dünyanın en meşhur dönercileri arasındadır. Sahibi de hiç değişmedi, dönerlerin lezzeti, kalitesi de. Bu sabah da iki gram yürüyüş yaptım ya “Artık büfeye gidip bir döner pide yemeyi hak ettim.” diye düşündüm. Harcadığım kalorileri anında geri almam lazım.


Usul şöyledir, önce içeriye girer fişini alırsın, sonra da geri dışarı çıkar, sıraya girip dönerini alırsın. Kurallara uymayı seven bir insan olarak ben de aynısını yaptım, aldım fişimi, girdim sıraya. Önümde 18 yaşlarında bir çocuk vardı, onun önünde de iki kişi daha vardı. Durum fena değil yani, zira öğlen saatlerinde burada daha uzun kuyruklar görmüşlüğüm vardır.

Ben sıraya girer girmez yarım dakika içinde arkama yedi sekiz kişi daha geldi. “Ulan Emin tam zamanında gelmişsin.” dedim kendi kendime. Onların arkasından da binlerce vizon katledilerek yapılan kürküyle teyzem geldi. Teyzemin böyle bir büfede halka karışması, hepimiz için ayrı bir gurur kaynağı oldu. Kaç yaşında mı? Olsun da benden en fazla on ay büyük olsun.

Artık halk oldu ya herkes gibi teyzem de içeri girdi, fişini aldı ve dışarı çıkıp kuyruğun en önündeki adamın arkasında sıraya girdi. Herkes salak salak birbirine baktı ve önümdeki çocukcağız bana dönüp “Ağabey sıra bizde değil miydi?” dedi. Ben de “Bizdeydi ama ne yapalım girdi artık.” gibilerden bir şey söyledim. Bu güzel güneşli günde kadınla güreşmek istemiyorum, en başta kilolarımız tutmuyor. Bizim bu konuşmamızı teyzem duydu ve bizlere birer kara böcekmişiz gibi bakarak “Bana mı söylüyorsunuz?” dedi.

Ben daha ağzımı açamadan, benim arkamdaki 30 yaşlarındaki amca hemen atlayıp “Tabii ki size söylüyoruz, sıra yokmuş gibi hemen gittiniz en öne girdiniz.” şeklinde bir yorum yaptı. Teyzem de “İşiniz çok aceleyse buyurun siz alın o zaman.” dedi. Bayılırım bizim insanımıza, hem her haltı yerler hem de zeytinyağı gibi üste çıkmayı da hiç elden bırakmazlar. Haklı olarak sevgili amcam da “Konu acelem olup olmaması değil, sizin sırayı yok sayarak en öne geçmeniz.” şeklinde cevap verdi.

Bu sefer sıranın arka tarafındaki mahalle fedaisi görünümlü amcam “Ne olur hanımefendi bir döner alıp da gitse öldünüz mü hemen?” diye ön tarafa doğru kükredi. Bu sefer de benim arkamdaki amca döndü, ona laf yetiştirmeye başladı. Döneri kesen adamcağız da “Tamam, sorun yok, şimdi herkesinkini veriyorum.” diye ortamı yumuşatma çabalarına başladı.
Teyze dönerini aldı gitti, diğer vizon kürklü arkadaşları ile buluştu bile ama bizim amcaların ağız dalaşı halen sürüyor. En sonunda Emin tuttu, arkasındaki adamı önüne geçirdi, “Hadi sen de al git dönerini, uzatma daha fazla.” dedi de konu da kapandı.
İlginçtir bizim coğrafyamız. Hiç alakan olmayan senaryoda kendini bir anda başrolde bulabilirsin. Ortalığı kışkırtan, tadını çıkararak, dönerini yerken sen kendini nedenini bilmediğin bir kavganın içinde bulursun. Burada makbul olan kendi duruşundan ödün vermeden ve kavga tahriklerine kapılmadan hedeflerine doğru yol almaktır.

Her gün, her ortamda sizleri tahrik edip birtakım kavgaların içine çekmek isteyenler olacaktır. Kavgaya giriyorsanız en azından ne için kavga ettiğinizden emin olun.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…
 

6 Mart 2014 Perşembe

Kaynana Gelin Seda'ya Gelin

Günaydın Dostlar,

Ben uydurmuyorum, programın adı gerçekten de böyle. Hatta göbek havası tadında bu sözleri içeren bir şarkısı bile var. Birçoğunuz öğlen saatlerinde çalışıyor olduğunuz için muhtemelen bu istisna programı hiç izleyememişsinizdir. Allah’tan programın yayınlandığı saat benim yemek saatime denk geliyor da ben izleyebiliyorum.
Bu program da Ümit Besen’in “I Love You” şarkısı gibi tarihteki yerini alacaktır.


Ülke mi çatırdamış, güvenilecek kurum kalmadı mı diye düşünüyorsunuz, artık ne yana döneceğinizi mi şaşırdınız, inanın hiçbiri önemli değil. Üzüntülerinizi, sıkıntılarınızı, dertlerinizi, sorunlarınızı, parasızlığınızı, çaresizliğinizi hepsini boş verin ve kaynana gelin Seda’ya gelin. Güveneceğiniz tek adres Seda ablanız.

Seda Sayan’ın şarkı söyleyerek ve göbek atarak başlattığı program tam üç saat sürüyor. Programın başında Bayan Sayan’ın kıvırtarak başvuru adresini vermesi zaten on dakika alıyor. Babam, ömrünün çoğunu Anadolu’nun birçok köşesine elektrik götürmek amacıyla çalışarak geçirdiğinden dolayı bu tip programları görünce “Bu fakir milletin olmayan elektriğini bu tip işler için harcamıyorlar mı çok sinirleniyorum.” derdi.

İlk önce kaynanalar (oğlanların anneleri) , sonra gelinler, sonra da damatlar çağrılıyor. Her birinden üçer tane var. Hepsi geliyorlar ama programın bir de şartı var. Gelen grup göbek atarak gelmek zorunda ve geldikten sonra da yerlerine oturmadan önce bir müddet ortada Asena gibi kıvırtmaları bekleniyor. Tabii onlarla beraber Seda Sayan da oynuyor. Göbek atmalar sürerken Sevgili Seda Sayan “Kız Nimet ne biçim oynuyorsun öyle?” veya “ Kız Ayşe kargaları kovalıyor gibi oynuyorsun.” gibi laflar da sokuşturuyor.

Sonunda göbek atmalar bitiyor, herkes yerine oturuyor ve işin yarışma kısmı başlıyor. Gelinler yan yana, kaynanalar yan yana, damatlar da kendi bölümlerine yerleşiyorlar. Seda teyze başlıyor soruları sormaya. Gelinler cevap veriyor, kaynanalar cevap veriyor, son cevabı da damatlar veriyor. Damadın cevabı hangi tarafla uyarsa o taraf puan alıyor.

Sorular özenle seçilmiş, hepsi program çıkışı insanları doğrudan boşanmaya götürtecek cinsten. Seda teyze soruyor, “Eve geldin, evde yangın var ve ancak bir kişiyi kurtaracak kadar zamanın var, içeri girer anneni mi kurtarırsın yoksa karını mı?”. Gelin, “Doğal olarak beni kurtarır, annesi yaşamış yaşayacağı kadar.” diyor. Kaynana da “Tabii beni kurtarır, dokuz ay onu karnımda taşıdım, karı her zaman bulunur ama anne her zaman bulunmaz.” diyor. Zavallı oğlan “Annemi çıkarırım.” dese karısı yapmadığını bırakmıyor ve “Git annenle otur o zaman.” gibi laflar ediyor. “Karımı kurtarırım.” dese bu sefer de anne yapmadığını bırakmıyor. “Haram olsun sana emzirdiğim sütler” ile başlayan cümleler, “Bir daha hayatta senin evine adım atmam.” tehditlerine kadar uzanıyor. Bu arada Seda da (ortalığı karıştırıp reyting alacak ya) boş durmuyor;  gidip geline, “Kız duydun mu, ilk annemi çıkarırım.” dedi gibi laf taşıyarak ortalığı iyice kızıştırıyor.
Program bu tip sorularla üç saat boyunca sürüp gidiyor. Seda sık sık “Biliyorsunuz ben son derece dürüst bir insanımdır, siz de Seda ablanıza samimi ve dürüst cevaplar vereceksiniz” yorumlarıyla yarışmacıları manevi baskı altına alıyor. Gaza gelen yarışmacılar da evlerinin bütün sırlarını ortaya döküyorlar.
Şimdi diyeceksiniz ki “İnsanlar bu rezilliği neden yapıyor?” İlk nedeni; Seda’nın vereceği beyaz eşya, mutfak robotu, nevresim takımı, havlu seti gibi hediyeleri kazanmak, ikinci nedeni de üç saat boyunca televizyonda kalıp sık sık göbek atmak.

Göbek atma konusu sadece programın başlangıcı ile sınırlı değil. Her fırsatta orkestranın “A Be Kaynana” şarkısını çalmaya başlamasıyla; gelinler kaynanalar, Seda Sayan yine dökülüyorlar ortalığa. Ara sıra Asena gibi oynayan damatlar da çıkmıyor değil.

Birçok insan, bu programın reyting toplamak için kurgulanmış bir program olduğunu ve rol yaptıklarını düşünüyor. İşin o kısmını Emin bilemez. Rol mü yapıyorlar, fırın eldiveni için ailelerinin bütün sırlarını ortaya mı döküyorlar yoksa sevgili babamın dediği gibi elektriği mi bok ediyorlar, onu ben bilemem. Belki de her üç şık da doğrudur. Tek bildiğim; her ne yapıyorlarsa, bu ülkede bu tip programlar ve ortaya dökülen kirli çamaşırlar her zaman prim yapmıştır ve yapacaktır.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…
 

22 Şubat 2014 Cumartesi

Doksan Dakikada Bitmiyor

Günaydın Dostlar,

Bu akşam büyük derbi var. Türkiye’nin iki güzide kulübü karşı karşıya geliyor. Maç doksan dakika, hadi bilemediniz doksan beş dakika oynanacak ve bitecek.


Aslında işin doğrusu, maçlar artık doksan dakikada bitmiyor. Maç biter bitmez ikinci bir maç başlıyor. Gelişen teknoloji ve sosyal platformlar, maçların doksan dakikada bitmesine ve yaşanan her şeyin sahada kalmasına müsaade etmiyor. Adam giriyor soyunma odasına, daha formasını bile çıkarmadan karşı tarafı kızdıracak paylaşımlar yapmaya başlıyor.

Artık sadece gönül verdiğin renkleri efendice desteklemek ve birazcık da eğlenmek için maça gitme dönemi bitti. Olay bambaşka bir boyuta geldi. Kocaman bir tabletten bir parça çikolata satın alma günleri de çok gerilerde kaldı.

Bunun en büyük nedenlerinden biri, bu işin artık çok büyük bir endüstri olması ve çok büyük rakamların konuşuluyor olması. Para bu kadar büyük olunca ve kazanılan her maç milyonlarca lira olunca da maç kazanmak için yapılabilecek her şey de daha bir kabul görür hale geldi. Hakemi yanıltmak için üfleyince beş takla atan oyuncu belki de soyunma odasına girince etrafındakilerden takdir görüyordur. “Süperdin ulan harika yedirdin hakeme o düşmeyi.” filan gibi yorumlar muhakkak yapılıyordur. Zira kazanılacak bir penaltı, bir serbest vuruş o takım için milyonlarca lira demek olabiliyor.
 
Ülkemizde her alanda yaşanan kutuplaşmalar, doğal olarak futbol konusunda da yaşanıyor. Her zaman bir rekabet vardı ama işler hiçbir zaman bu boyuta gelmemişti. Nefret o kadar büyük ki, artık misafir takımların taraftarları, (ev sahibi takımın taraftarları onlara saldırmasın diye) deplasman maçlarına bile gidemiyorlar.

“Büyük para” dedik. Tabii para büyük olunca oyuncuların aldıkları ücretler de büyüdü ve aldıkları paralarla doğru orantılı olarak şımarıklıkları ve saldırganlıkları da arttı. Ortamı germekteki en büyük unsurlardan biri de sabah yataktan gergin bir ruh haliyle kalkıp saldıracak yer arayan futbolculardır.
Maçlarda birçok şey yaşanıyor. Kolay değil averaj bir futbolcu maçta ve maç öncesi yapılan ısınma süresince on iki on üç kilometre kadar bir mesafe koşuyor. Bunun yazı var, kışı var çok da kolay bir iş değil. Maçı kazanmak istiyor, hırslanıyor ve geriliyor. Renklerin aşkı tamam da unutmayın bu işte büyük para da var. Maç esnasında ve sonrasında, soyunma odalarına giderken birçok şey söyleniyor ve yaşanıyor. Birkaç saat sonra da maçın heyecanı geçince bunların hepsi unutuluyordu.

Gelin görün ki günümüzde futbol yorum programları, artık bu yaşananların unutulmasına müsaade etmiyor. Maçın heyecanıyla söylenmiş veya yapılmış işleri altını çizerek, defalarca göstererek veya karşı taraf duymadıysa muhakkak duymalarını sağlayarak ortamın gerilmesi için ellerinden gelen her şeyi yapıyor. Maçın hakeminin evine gidip eşini taciz etmekten tutun da oyuncuların eşlerini, kız arkadaşlarını taciz etmeye kadar her şeyi yapıyorlar.

İşin garip yanı, bu programlarda genelde konuşulan konuların futbolla uzaktan, yakından alakası yok. Seyreden de “Bakalım bu akşam ne pislik çıkacak?” diye düşünerek seyrediyor.
Sizi bilmiyorum ama ben Ankara 19 Mayıs Stadı’nda hep bir arada maç izlediğimiz günleri çok özledim. Prizma içinde meyve suyu ve sosisli açmadan başka hiçbir şey yoktu ama sanki soğuk tahtaların üzerinde otururken daha mutluyduk, daha huzurluyduk ve en önemlisi karşı takımdan bu kadar nefret etmiyorduk. Şimdiki üç yüz beş yüz liralık koltuklar, futbolcular gibi bizi de mi şımarttı; gerginleştirdi acaba?

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…