Survivor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Survivor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Temmuz 2022 Pazar

Nisa

Günaydın Dostlar,

Akşamları izlememiş olsam da öğlen yemeği saatime denk gelen özet programı izleyerek Survivor’ın bütün detaylarına hâkim oldum. Altı ay boyunca ne didişmeler bitti ne de oy kazanma çabaları.

Bütün bu sürenin sonunda da sevgili Nisa halk oylamasıyla birinci oldu. Bu yarışmanın tarihindeki en düşük parkur başarısı yüzdesine sahip olan şampiyon olarak da tarihe geçti.



Nisa’nın kazanması tartışmaları da beraberinde getirdi. Halen bu konuda birçok yorum yapılıyor. Bu kadar çok yorum yapılan bir konuda ben de iki satır yazmazsam çatlarım.

En son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim, ben hak etmediğini düşünmüyorum. Öyle bir ortamda altı ay kalabilen herkes bu yarışmayı kazanmayı hak ediyordur. Allah düşürmesin, ben altı gün bile kaldığımı düşünemiyorum. O kadar sefillik ve pislik içinde herkesin becerebileceği bir iş değil.

Bırakın açlığı, yokluğu ve zor şartları “Gel buranın en güzel otelinde altı ay kal.” deseler, vallahi ona bile tahammül edemem. En fazla kalacağım süre bir haftadır. Ben böyle bir yarışmaya katılan ve aylarca orada özlemle ve ıssız ada şartlarıyla mücadele edebilen bütün yarışmacıları çok takdir ediyorum. Bırakın yarışmacıları orada bu programın yapımında çalışanlar için bile çok kolay bir durum değil. Onların arasında da aylardır yakınlarından uzak olanlar vardır.

Bütün yarışmacılar yarışma formatını ve oylama şeklini biliyorlar. İlk yıldan beri bu iş böyle yapılıyor. Şampiyon her sene halk oylamasıyla belirleniyor. Bu kadar yaygara koparacak beklenmedik hiçbir gelişme yok. Halk öyle takdir etti, oyunu Nisa’ya attı. Demek ki samimiyetiyle veya samimi görüntüsüyle algıyı iyi yönetti. Bu devirde algı yönetimi her şeydir.

Peki, sorun nereden kaynaklanıyor? Yukarıda da belirttiğim gibi geçmişte bu kadar düşük parkur başarısıyla hiç kimse şampiyon olmamıştı. Diğer yarışmacılar da “Madem parkur hiçbir şey ifade etmeyecekti, biz neden bu kadar kıçımızı yırttık?” sitemi içindeler. Sakatlanıp aylarca o sakatlıklarla uğraşanlar var.

Parkurun etkisi sıfır olmasa da çok az. Kazananlar dokunulmaz oluyor ve o hafta elenemiyor ama sonunda şampiyonu yine halk belirliyor. Her ne kadar sabahtan akşama kadar parkur izlettirseler de bu yarışmada tek kriter parkur değil. Hiçbir zaman da olmadı. Algıyı yönetebilmek belki de parkurdan daha önemli.

Bu seneki yarışma geçmişte bu yarışmaya katılmış, hatta kazanmış yarışmacılarla doluydu. Bazısı üç dört kere katılmış. O yüzden de oy atacak seyircilere nasıl oynamaları gerektiğini çok iyi biliyorlardı. Sürekli olarak didişmelerinin bir nedeni de “oy kapmaca” köşe kapmacalarıydı. Hele bir de mağduriyet veya bir hikâye yaratabilirsen en az on hafta elenmezsin.

Geçmiş senelere göre birinciliğe giden yolda parkurların ağırlığı bu sene çok azaldı. Elli derece sıcakta altı ay boyunca yarışan da, sevgili dayım gibi gece gündüz bu programı izleyenler de çok da ağırlığı olmayan bir şeyler izlemiş oldular.

Ne yapmalı? Bence sistem iyi ama birazcık dokunuşa ihtiyacı var. Puanlama için hem seyirci oylarını hem de parkur kazanma oranlarını içine alacak bir formül bulunmalı. Bunun ağırlığını da büyük amcalar düşünsünler. Bu şekilde parkurlar bu kadar etkisiz kalmamış olur. Bu sene görüldü ki seyirci artık atletik başarıya çok da bakmıyor.

Hep böyle olacaksa boşuna yırtınmasınlar. Bütün hafta didişip hafta sonunda da oylamaya çıksınlar. Eskiden aynı evde yaşayan insanlar olurdu ve her hafta bir tanesi elenirdi, şimdi de aynı konsepti adaya uygulasınlar.

Bu kadar laftan sonra kendi favorimi de söyleyeyim. Ben, Ogeday’ın kazanmasını isterdim.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

4 Nisan 2019 Perşembe

Hayatta Kalma Mevsimi...

Günaydın dostlar…

Kış mevsimi bitti, ilkbahar da başlamadı, bu başka bir mevsim. Bunun adı “Survivor Mevsimi”. Her yıl olduğu gibi bu yıl da Survivor mevsiminin tam ortasındayız. Her gece Dalaka’nın Atakan’a olan aşkını ve Melisa'nın Yusuf’a yakınlaşmasını takip etmekten ülkece yorgun düştük.
Bunu böyle yazıyorum diye, oturup saatlerce televizyon izliyorum da zannetmeyin. Kanallarla oynarken bu kadar bilgiye sahip olabiliyorsam, bir de oturup her gün takip etsem yün don ölçülerine kadar öğrenebilirim.


Survivor kaç yıldır televizyonlarda bilmiyorum ama en azından 130 yıl kadar oldu diye düşünüyorum. Bu programda her yıl yarışmacıların birbirlerine söyledikleri en büyük laf da, “Sen samimi değilsin, tribünlere oynuyorsun”. İşin komik tarafı, hepsi tribünlere oynamak için orada. Yarışmanın formatı böyle yazılmış.

Bu program ne zaman karşıma çıksa, “Ulan ben bu adada olsam, bu yarışmaya katılsam ne yapardım?” diye kendi kendime soruyorum. En başta sıkılırdım. Bırakın böyle bir ortamı 5 yıldızlı bir otelde olsam yine sıkılırdım. Yağ, bal olsa yenmez.

Bindik uçağa Dominik Adası’na gittik, sonra ne yapacağız? Hemen söyleyeyim, saatlere alışabilmek için benim 3-4 gün dinlenmem gerekir. Bizimkiler adaya varıyorlar, sonra da bunlara diyorlar ki, “Erzak oyunu oynayacaksınız yoksa aç kalırsınız”. Durun bir kardeşim yol yorgunuyuz. Türkiye’de saat sabahın 3’ü olmuş, gözlerimi açamıyorum, onlar bana “Erzak oyunu” diyorlar.

Geceleri bazen soğuk olduğunu görüyorum ama yine de yün don götürmezdim diye düşünüyorum. Onun yerine 50 tane mayo götürürdüm. Islak mayoyla oturmayı hiç sevmem, programda sık sık beni mayo değiştirirken görürdünüz. Çocuklar sürekli ıslak ıslak oturuyorlar, hava sıcak da olsa ben rahatsız oluyorum.

Survivor sıkıcı bir ortam olurdu diye düşünüyorum. Yarışma olmadığı günlerde muhtemelen onlar da sıkıntıdan patlıyordur. İnsan evde oturunca sıkılıyor, bir de o ortamı düşünemiyorum. Üstelik evde Teknoloji 4.0’ın bütün imkânları elimizin altında olduğu halde sıkılıyoruz, ıssız bir adada kafayı üşütürüz.
Yiyecek konusu zaten başlı başına bir problem. Sıkılan insan ne yapar? Bu topraklarda yaşıyorsa, bir şeyler yer. Bir gün evden çıkmasam, “Acaba ne yesem?” diye sorgulamaya başlıyorum. Öyle bir adada; gelen giden yok, yiyecek bir şey yok, kuruyemiş çeşitleri yok, alkol zaten yok, meşrubat yok, çikolata yok, dondurma yok, o yok, bu yok geçmez o günler.

Bir de, Türkiye’de ve dünyanın diğer yerlerinde neler olduğunu merak etmek var. Bence ada yaşamının en zor tarafı da budur. Amerika’ya ilk gittiğimiz yıllarda, mektuplaşma dışında bir iletişim imkânımız yoktu. Mektuplar averaj 15 günde gelir giderdi ve senin sorduğun bir soruya cevap alman bir ayı bulurdu. Çoğu zaman da verilen cevabın bir anlamı kalmazdı.

Yazmışsın kızın birine “Sana karşı hislerim var” diye, kız sana cevap yazana kadar hislerin kaybolur. “Gözden ırak, gönülden ırak” diye boşuna dememişler.

Hindistancevizi ile akraba olarak o adada aylarını geçirmeye çalışanların Allah yardımcıları olsun. Ben 5 dakika izliyorum, durumlarını görünce sıkıntıdan patlıyorum, onların halini düşünemiyorum. Orada kaldıkları her hafta için yüklü miktarda para aldıkları söyleniyor ama yine de zor bir ortam. Burada çektiğim sıkıntılar bir gün bana yol, su, elektrik olarak geri döner umuduyla çileli haftalara tahammül ediyorlar.
Biraz aç kalınca, yürüyecek halimiz kalmıyor. Onlar bir yengeç yakalayıp, 16 kişiye bölüyorlar ve o sıcakta zorlu parkurlarda yarışıyorlar.

Düşündüm de, tahtada yatmak da çok zor, vallahi belim ağrır.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

30 Haziran 2015 Salı

Adamına Göre Muamele...

Günaydın dostlar.

Neredeyse senenin ortasına geldik ama halen Survivor bitmedi. Daha doğrusu bitemedi. Dün akşam yine ekranlarda saatler boyunca Survivor vardı. Bu sabah yine Survivor üzerinden bir şeyler yazacağım ama konumuzun asıl amacı ıssız ada da yaşam değil.
Her oyunun kendine göre bir kuralı var. Futbol maçlarının da bir kuralı var, iş hayatının da kuralları var. Siz de bu kurallara uyduğunuz müddetçe ve de oyunun ortasında kurallar değişmediği ve adamına göre muamele yapılmadığı sürece hiçbir sorun yok.

Peki, sorun ne zaman başlıyor? Sorun Ahmet’e, Mehmet’e göre oyunun ortasında kuralları değiştirmeye başladığınız zaman başlıyor.



Bugün iş yerlerinde ki mutsuzluğun en büyük nedenlerinden biri, adamına göre değişen kurallardır.
Aynı şeyi Acun amca da yapıyor. Kalan yarışmacılara göre ve reyting kaygısına göre her hafta yeni kurallar icat ediyor. Bir takımın daha hızlı, öbür takımın daha güçlü olduğunu biliyor ona göre haftalık oyunları ayarlıyor. Hızlı olan takımın kazanmasını istiyorsa o hafta hıza dayalı bir oyun açıklıyor.

Her hafta konsey kuralları da değişiyor. Bir gün birden çıkıyor ortaya, “Bu gün kazanan oyuncu doğrudan Kıbrıs’a gidecek” diyor veya “Halk oylamasının şeklini değiştirdik” diye bir açıklama yapıyor.
Hiçbir şaibeye yer vermemek için daha Survivor başlamadan ilk günden itibaren son güne kadar oynanacak bütün oyunlar belirlenmeli ve herkese açıklanmalıdır. Ondan sonra da kim giderse gitsin oyun programı hiç değiştirilmeden uygulanmalıdır. Hıza dayalı, güce dayalı, hafızaya dayalı, soğukkanlılığa dayalı, bunların beraberliğine dayalı çeşit çeşit oyun var ve bu durum gayet normal ama bunların sırası baştan belirlenmeli.  Her hafta kalan insanlara veya azalan takımlara göre açıklanan oyunlar adalet duygusu getirmez. Tamam sen reyting derdindesin ama orada da aylarca çok zor şartlarda bir şeyler yapmaya çalışan insanlar ve bunların aileleri, dostları, arkadaşları var.
Televizyon programlarında böyle de iş yerlerinde durum farklı mı? Hiç değil. Aynı sorunlar orada da mevcut. İnsanları en çok mutsuz eden şeylerin başında, “yapılan işlerin adil olmadığı” duygusu geliyor. Bunun bir kısmı dedikoduya dayalı gerçeklik payı olmayan mutsuzluklar olsa da, çok büyük bir kısmı gerçek durumlardan ve adamına göre yapılan muamelelerden ortaya çıkıyor.

İster iş yeri ortamı olsun, ister aile ortamı, ister arkadaşlık ortamı, isterseniz de ülke ortamı. Adalet hissinin toplumların ortak yaşamındaki en önemli parametrelerden biri olduğunu düşünüyorum. Bugün ülkemizdeki mutsuzluğun en büyük nedenlerinden biri adalet hissinin kaybolmasıdır. Ayrıca sadece hukuksal parametrelerden bahsetmiyorum. “Adalet” kelimesinin gelir dağılımından tutun da, insan ilişkilerine kadar çok çeşitli boyutları var.

Yaptığınız iş veya taşıdığınız sorumluluk ne olursa olsun, adaletli davranmak herkes için bir yaşam şekli olmalıdır. İş yerinde biri bir şey ister yapılmaz ama iki gün sonra bir bakarsınız ki, “hayatta yapılamaz” denilen şey, yeterlilikleri ilk geri çevrilen insan kadar bile olmayan başka bir insan için yapılmış. Buyurun cenaze namazına. Böyle bir durumdan sonra kaybolan adalet duygusunu 10 sene uğraşsanız yerine geri koyamazsınız.
Yapılan her iş, sorgulandığında mantıklı ve adil bir şekilde açıklanabilir durum da olmalı. “Ben yaptım oldu” zihniyeti her ne kadar kısa vade de bir takım yararlar sağlıyor gibi görünse de, uzun vade de büyük zararlar getirir.

İster Survivor ortamı, ister şirket ortamı, ister ülke ortamı olsun, adalet duygusunun kaybolmamasını sağlamak en büyük hedeflerimizden biri olmalıdır.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

28 Mayıs 2015 Perşembe

Doğu...

Günaydın dostlar.

Survivor’dan kurtuluş yok. Salı akşamı kanallarla oynarken yine karşıma Survivor çıktı. Haftanın her akşamı 4-5 saat yayında olan bir program olabilir mi?
Tam ben kanalı çevirdiğimde yarışmacılar Doğukan Manço’ya kızıyorlardı. Bir oyun kaybedilmiş ve sebebi de Doğukan’ın top atmaktaki beceriksizliğiymiş. O yüzden de “Senin bu yarışmada ne işin var?” diyerek çocuğa söylemediklerini bırakmadılar. Düzgün yetiştirilmiş ve terbiyeli bir çocuk olan Doğukan, söylenenlerin hiçbirine cevap vermedi.


Kimse alınmasın ama Bahçelievler’de sokaklarda büyürken top atmayı beceremeyen çocuklara, “Kız gibi atma ulan” diye bağırırdık. Tamam, Doğukan çok iyi bir çocuk ama top atabilme becerisi de tam bir kız çocuğu gibi. Yarışmadaki kızlar onun yanında hepsi ayrı birer canavar.

2 sene evvel katıldığı yarışmada da durum Doğukan için daha farklı değildi. O zaman da topları atamıyordu, bu sene de atamıyor. Bu yarışmada bu tip durumlarla karşılaşacağını bile bile kendini bir gram geliştirmeden aynı beceriksizlikle gelmiş adaya. Kardeşim, insan bu duruma biraz çalışır da gelir.

İşin kolayını da bulmuş, daha parkuru görür görmez hemen “Bu yarışma da top atma işi var, ben başarılı olamam” deyip çıkıyor işin içinden. Doğukan kardeşim, orası herkese göre bir yer değil. Bu yarışma zor bir yarışma. Kendine bu kadar güvenmiyorsan ve hiçbir hırsın yoksa orada ne işin var. Her gün marangozculuk oynayacağına iki top atmaya çalış.
“Biraz çalıştım başarılı olamıyorum” diye bir yorum yaptı. Başarılı olamadıysan çalışmayı bırakman mı gerekiyor, yoksa daha çok çalışman mı gerekiyor? Hayatta hiçbir şey o kadar kolay değil. Elde edilen her şey uzun çalışmalar ve uzun uğraşlar sonunda elde ediliyor.
“Doğukan ister çalışsın, ister çalışmasın” diyebiliriz ama ne yazık ki hayat öyle dönmüyor. Kendini geliştirmek için uğraşmayan insanlar takımlarını da aşağıya çekiyor. Canavar gibi koşuyor, herkesten önce geliyor ama top atma yönünü bir gram geliştirmediği için sürekli olarak takımının oyunları kaybetmesine ve aç kalmasına neden oluyor.

Bu kadar yazdıktan sonra, bu sabahki amacımın Doğukan’ın beceriksizliğini irdelemek olmadığını söylersem, bana çok kızar mısınız? Doğukan ne yaparsa yapsın hiç fark etmez. 4-5 hafta sonra normal hayatına geri dönecek.

Onun adadaki yaşamını ve kendini geliştirmeyerek nasıl kendine ve takımına zarar verdiğini görerek hepimiz bu yaşananlardan bir ders çıkarmalıyız.
Hayatın içinde veya iş dünyasında kendi parametrelerini kendin belirleyemiyorsun.  “Ben çok iyi koşarım, top atmayı beceremesem de olur” demekle bu işler olmuyor. "Top atma" konusu her dakika senin karşına çıkıyor.

“Benim insan ilişkilerim çok iyi, çok da çalışkanım, o yüzden İngilizce öğrenmesem de olur” dediğin zaman her yarışmada İngilizce konusu karşına çıkıyor. Birini müdür yapacakları zaman seni değil, topu daha iyi atabileni yapıyorlar.
Çalışma arkadaşlarıma sık sık söylediğim bir söz vardı. “Kendinizi geliştirmek için hiçbir zaman geç kaldığınızı düşünmeyin”. Bugün başla ve bir milim yol al ama başla. Yarın bugünkü durumundan bir milim daha ileride ol.

Günümüzde artık hayatın her parametresi ayrı bir yarış. Her yarışın da kendine özgü kuralları ve gereklilikleri var. Bu parametrelerin hepsinde her fırsatta kendimizi geliştirmemiz gerekiyor. Evde patates gibi koltukta yatarak bir yere varamayız. Kıçınızı kaldırın, eksiklerinizi giderin.
Diplomanız mı yok, sunum mu hazırlayamıyorsunuz, İngilizceniz mi yetersiz eksikleriniz her ne yönde ise o yöne doğru gitmeniz şart. Başka bir yöne doğru giderseniz eksikler çuvalınızı da bir ömür boyu sırtınızda taşırsınız.

Şans bugün kapıyı çalar ama gittiği zaman bir daha ne zaman geleceği hiç belli olmaz.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

25 Nisan 2015 Cumartesi

Ulusal Kavga Günleri...

Günaydın dostlar.

Çok güzel bir günde 23 Nisan 1920’yi ve atamızı bir kere daha sevgi ve saygıyla andık. O yürekli insanlar her zaman kalbimizin en müstesna köşesinde yaşayacaklar.
Çocuklardan, sevgiden, kardeşlikten, danslardan, oyunlardan bahsetmek çok güzel ama sokağın gerçekleri aslında hiç te öyle değil. Yaşadığımız günler, kardeşliğin değil de kutuplaşmanın, nefretin tavan yaptığı günler. İçinde kavga veya didişme olmayan konular ilgimizi bile çelmiyor.


Bu aralar çok fazla seyredemiyorum ama her sabah Hürriyet gazetesinin baş sayfasında sık sık Survivor ile ilgili kavga haberleri görüyorum. “Hasan ile Bozok arasındaki büyük kavga!” veya “Doğukan, Berna’nın üzerine yürüdü.” gibi haberler hiç manşetlerden eksik olmuyor.

İyi güzel de neden koskoca Hürriyet gazetesi bu gibi haberleri hemen baş sayfasına taşıyor? Didişme, kavga, dövüş para ediyor da ondan. Hasan ile Bozok cici cici oturup beraberce kahve içtiler diye bir haber yapılsa, kimse o haberin yüzüne bakmaz. Her zaman pislik konular para ediyor.

Dikkat ederseniz bir münakaşa çıktığında olay kopma noktasına gelene kadar Acun’da müdahale etmiyor. Neden? Pislik işlerin para ettiğini Acun’da biliyor da ondan.
Suvivor’da dâhil olmak üzere bütün programlar reklamlarını veya birkaç gün sonra ekrana gelecek bölümlerini hep didişme sahnelerini göstererek satıyorlar. Evlilik programı öncesi bile “Gelin adaylarını müthiş söz düellosu.” diye programın reklamı yapılıyor.
Tarz olmak ve şık olmak yarışmasına çıkmış, zarif olması gereken yarışmacılar bile en ağır sözlerle birbirlerini yiyorlar ve program da bu durumdan besleniyor.

Konu ne olursa olsun programı yönetenler işler kopma noktasına gelene kadar kavgalara müdahale etmiyorlar. Burada insanın aklına güzel bir soru gelebilir. O zaman hiç müdahale etmesinler ve izlenme oranları daha da artsın diye düşünebiliriz. Bir noktada devreye giriyorlar zira işler geri dönüşü olmayan noktaları geçerse bu sefer yarışmacıları veya programın konuklarını yok etmek zorunda kalırlar ki, bu da hiç işlerine gelmez.

Amerika’da 25-30 sene kadar önce gençler arasında “ölüme yaklaşma” oyunu diye sakat bir oyun çok moda olmuştu. Kafalarına torba geçirip, ölme noktasına kadar nefessiz kalıp son anda torbayı açıyorlardı ama zamanlamayı iyi ayarlayamadıkları için bu merak yüzünden birçok çocuk hayatını kaybetmişti.

Burada da durum çok farklı değil. Didişmeleri ölme noktasına kadar sabırla takip ediyorlar ama bazen ipin ucunu kaçırıp programın seyir zevkinin yok olmasına neden oluyorlar.

Bizim topraklarımızda “Halkımız böyle istiyor” söylemi çok yaygın bir durumdur. Halkımız gerçekten de didişmeyi, kavgayı, gürültüyü seviyor. Edepli, terbiyeli, sakin insanlar veya programlar bu devirde çok ta para etmiyor.
Dikkat edin bakın; göreceksiniz ki programların çoğu, “Nasıl bir didişme oldu, gördüklerinize inanamayacaksınız.” şeklinde cümlelerle seyirci toplamaya çalışıyorlar. Yarışma programları da, evlilik programları da, açık oturumlar da, haber programları da, magazin programları da hepsi aynı taktiği kullanıyor. Biz de hiç sektirmeden her akşam bu programları izlediğimize göre, taktikleri de işe yarıyor demektir.

Didişen politikacılardan tutun da, didişen gelinlere kadar, ekranlarda kavga gürültü hiç bitmiyor. Ondan sonra diyoruz ki, “Neden kutuplaştık?” Kutuplaşma işe yarıyor, kutuplaşma para ediyor da ondan.
Fakir ülkelerde en güzel işleyen ama zengin ülkelerde kimsenin takmayacağı taktik, insanları belli parametrelere göre kutuplaştırmaktır.

Kavgasız gürültüsüz güzel bir hafta sonu olsun…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

19 Haziran 2014 Perşembe

Has Survivor...

Dün gece maçları seyrederken ve de kanallarla oynarken yine kanalların birinde Survivor vardı. Yanılmıyorsam, final akşamıymış. İnanmayacaksınız ama artık bitiyormuş. Okullar bitti, Survivor halen bitemedi.


Düşünüyorum da, bu oyun %99.9 zengin bir ülkede icat edilmiştir. Muhtemelen de Amerika’da ortaya çıkmıştır. Tam böyle, zenginlikten, rahatlıktan ne yapacağını şaşırmış insanların ortaya çıkarabileceği bir oyun gibi durmuyor mu? “Bir oyun yapalım, insanlar gönüllü olarak gidip orada aç susuz yaşamaya çalışsınlar, bizde, Kardashian’ların evi gibi bunları filme çekip her gün televizyonda yayınlayalım” fikri cazip gelmiştir

Fakir bir Orta Afrika ülkesinden Survivor fikri çıkmaz. Onlar en fazla, eski araba lastiklerini yollarda yuvarlayıp, patlak toplarla futbol oynarlar. Hayat, onlar için zaten her gün Survivor’dır.

Bugün, Survivor’ın hası, Dominik Cumhuriyetinde veya Panama’da değil, bu coğrafyada Irak’ta, Suriye’de yaşanıyor. Başta Türkmen kardeşlerimiz olmak üzere, herkes bir var olma mücadelesi veriyor. Devlet otoritesinin sıfır olduğu, 70 çeşit örgütün cirit attığı topraklarda gerçek bir yaşam savaşı var.
İnsanlar korumasız, gidecekleri bir yer yok, şikayet edebilecekleri bir merci yok. Ne ordu var, ne polis. Yanına bir bavulunu alan, çocuğunun eline en sevdiği oyuncağını tutuşturan kaçıyor. Üstelik de, çoğu nereye kaçtığını bilmeden kaçıyor. Gazeteci soruyor, nereye gidiyorsunuz diye, Erbil’e diyorlar. Erbil’de yakınlarınız mı var deyince, “yok” diye cevap veriyorlar.
Yaklaşan ve de ne yapacağı belli olmayan bir terör örgütünden kaçıyorlar, ölmemek için kaçıyorlar. Allah kimseye vermesin, evini barkını her şeyini bırakıp, bir iki günlük eşyayı bir bavula ve bir çamaşır sepetine koyarak kaçmak ne kadar korkunç bir durum. Döndüğünde, evin yerle bir olmuş da olabilir veya hiç de dönemeyebilirsin.

Ellerdeki, kucaklardaki minik çocukların üzgün, durgun, yaşlı gözleri,, bütün bilmek istediklerinizi size anlatıyor. Annesi iki bebeğini birden almasına müsaade etmediği için, bebeklerinden birini garip bir belirsizliğe bırakmak zorunda kalan minik Ayşe’nin gözyaşlarını kim silecek? Çıktığı bu belirsizlik yolculuğunda, bir elinde sarı saçlı bebeği, diğer elini annesi çekiştirirken, onun aklı, üşümesin diye kendi yatağına yatırıp, üstünü örterek, geride bırakmak zorunda kaldığı siyah saçlı bebeğinde kaldı. Gözyaşları minicik yanaklarından aşağılara süzülürken, içinden kendi kendine söz veriyor minik Ayşe ve “üzülme siyah saçlım benim, bir gün mutlaka geri gelip seni alacağım” diyor.

İnsanlar korkuyor, kaçıyor, 50 derece sıcaklıkta, aç, susuz yollara dökülüyor. Yarını belli olmayan yolda, takım oyunları yok, oylamalar yok, iletişim oyunu hiç yok, hediye yiyeceklerde yok. Belirsizlik var, korku var, ölüm var. Dokunulmazlık da kazanamıyorlar. Gelenler, kim dokunulur, kim dokunulmaz, dinlemiyor. Burası Dominik Adası değil, hayatın ta kendisi.

Ne yazık ki, minik Ayşe’nin Survivor’ı, Acun’un Survivor’ı kadar ilgi çekmiyor. Irak’ta yaşanan insanlık dramına ilgi çekebilmek için, Acun’un, Survivor’ı Irak’tan mı yapması gerekiyor? Yüce rabbim, kimseyi evini, barkını bırakıp, belirsizliklere kaçmaya mecbur etmesin. Böyle bir acıyı ve korkuyu ancak yaşayan bilir, başkalarının tahmin bile edemeyeceği bir hayattır bu.

Kimse evini, son defa toplayıp, yatakları yapıp, bulaşıkları yıkayıp, kapı önündeki ayakkabıları dizip bırakıp gitmek zorunda kalmasın. Son defa sokak kapısını kilitleyip, elindeki anahtarın, bir daha gerekli olup, olmayacağını bilmeden giderken, yatak odasının penceresinden size “beni bırakmayın” gözlerle bakan, siyah saçlı bebekler üzülmesin.
Bundan sonra minik Ayşe’ye bin tane de bebek alsanız, Telafer’in dar sokaklarındaki, minik evdeki, minicik yatağında, üzerinde yemek lekeleri olan, minik pembe battaniye ile üzerini örtüp, bıraktığı, siyah saçlı bebeğini unutabilir mi?

28 Mayıs 2014 Çarşamba

Tribünlere Oynama Çağı...

Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki, artık öyle eskisi gibi çalışmana, iş yapmana, dürüst olmana, başarılı olmana, iyi bir insan olmana, hiç birine ama hiç birine gerek yok. Tribünlerdeki insanları, bütün bunları yaptığına ikna edebiliyorsan, sorun kalmamıştır.

Tribünleri ikna ederek her türlü ayıbın kapanabileceği günlerden geçiyoruz. Pazar ve Pazartesi gecelerinde de, bu taktiğin, bu topraklarda ne kadar güzel işlediğinin canlı bir örneğini bir kere daha gördük.
 
Bu hafta sonu (utanarak mı söylesem, sevinerek mi söylesem bilmiyorum ama) epeyce bir Survivor seyrettim. Verimsiz tartışma programlarından sıkılınca (futbol ligleri de bittiği için) sık, sık Survivor’a döndüm.
Pazar akşamı sonunda, ünlüler ekibi yarışmayı kaybetti ve oyun kuralları gereği, bir arkadaşlarını adadan göndermek için aralarında oylama yaptılar. Ekip 5 kişi kalmış ve Tolga Karel dışında, kalan 4 kişinin, 4’ü de gitmesi için Tolga’nın ismini yazdı. Bu sonuç zaten bekleniyordu. Ada yaşamına yardımcı olmayan, zorla mırın kırın ederek iş yapan, her daim ben sakatım deyip yarışmalara katılmayan, elim uf oldu, kolum uf oldu diye sürekli mızmızlanan vs. Tolga’nın isminin çıkmasından daha doğal bir şey olamazdı.

Ertesi gün birde halk oylaması olacağını ve de Pazartesi gecesi karşısına çıkarılacak olan rakiple beraber, halk oylamasında en düşük oy alan ikisinden birinin gideceğini iyi bilen Tolga başladı tribünlere oynamaya.

Acun’un “ne düşünüyorsun” sorusu üzerine de, yüzünde mağdur ve ağlamaklı bir ifadeyle, “Acun ağabey, halkım bana dön artık Türkiye’ye derse ben hemen onların arzularına uyar ülkeme dönerim.  Tolga, kal orada, terinin son damlasına kadar, kemiklerin acıyıncaya kadar savaş derlerse de, o zamanda elimden gelen, gelmeyen her şeyi yaparım” gibi halkın hoşuna gidecek birçok cümleyi arka, arkaya sıraladı. Bütün bu cümleleri söyleyen insanda, 50 çeşit bahane bulup yarışmalara katılmayan insan.  Emin’de televizyon başında, “ne biçim tribünlere oynuyor, yarın halk oylamasında birinci olur” dedi.
İnsan, bir an için oy verecekler bu sözleri yemesin istiyor ama her seferinde de yiyorlar. Bu yöntem yüzlerce defa denenmiş çok başarılı bir yöntem. Şarkı yarışmasında da, yarışmacının birinin adam öldürmekten dolayı hapiste yattığı ortaya çıkmış ve o hafta yarışmacı halk oylamasında birinci olmuştu.

Nitekim beklenen oldu ve Tolga halk oylamasında birinci olunca, karşısına çıkarılan Serenay adadan gitmek zorunda kaldı. Serenay her alanda çok daha başarılıyken, hiçbir iş yapmayan, hiçbir yarış kazanamayan, oradan oraya laf taşıyıp insanları birbirine düşüren Tolga (artist olmanın verdiği beceriyi de kullanarak) tribünleri kendi tarafına çekmeyi başarabildiği için adada kaldı. Kendi takımı da, rakip takımda gerçekleri görüyorlar ama ne işe yarar ki, tribünleri kandırdı bir kere.

İlginç bir dönemde yaşıyoruz. Gece, gündüz çalışmanın, uğraşmanın çok da bir anlamının olmadığı, bir şeyler yapanlardan ziyade, tribünleri bir şeyler yaptıklarına inandırmayı başarabilenlerin her zaman daha başarılı olduğu bir süreçten geçiyoruz.

İçimizdeki, “birileri bir gün hakikatleri görecektir” mumu da, yavaş, yavaş yanıp erimeye devam ediyor…

14 Nisan 2014 Pazartesi

Survivor Gerçeği

Günaydın Dostlar,

Kimse kıvırmasın. Son zamanların popüler lafıyla “Hepiniz oradaydınız.” Hepinizin ne olup bittiğinden haberi var. Benim bile (bu programı pek de izlemediğini söyleyen biri olarak) her şeyden haberim var.

Her zaman başbakanın bu halkı iyi tanıdığı söyleniyor ama bence bizleri en az başbakan kadar iyi tanıyan bir diğer isim de Acun Ilıcalı. Bu halka neyi, nasıl satacağını çok iyi biliyor. Bizim halkımız meraklıdır ve televizyon seyretmeye de bayılır. Amerikalılar izleyebilir ama bir Alman aile oturup da haftada üç gece, arka arkaya üçer saatten böyle bir programı izler mi acaba diye de merak ediyorum.
 
Acun artık takım şablonlarını da oturttu. Nasıl bir kombinasyon kurarsa hem yarışmalarda başarılı olurlar hem de birbirlerini yerler balansını çok iyi çözdü. Malum biraz didişme, biraz pislik, biraz laf sokma filan olmazsa program reytinglerde sonuncu olur. İki üç hafta kadar önce gördüm, “Acun ağabey ben bunların hepsini gömerim.” deyip duran adam halk oylamasında birinci oldu.


Takımları oluştururken ilk önce bir tane yeni emekli olmuş futbolcu şart. Ahmet Dursun, Ümit Karan, Pascal Nouma gibi insanlar bu kategoriye giriyorlar. Modası geçmek üzere olan bir iki tane dizi oyuncusu veya şarkıcı da fena olmaz. Daha önce de yazmıştım, her zaman bizim başımızda bir büyük şart. 45-50 yaşlarında, Mustafa Topaloğlu gibi şimdiki Ertunga Gemuhoğlu gibi birileri de olmadan olmaz. Bunlar grubun “baba” figürleri oluyorlar.


Gönüllülere Müge gibi geçen seneki Fatmagül gibi toplumun beğeneceği iki güzel kız koyup karşı tarafa da Özge Ulusoy, Eda Özerkan gibi iki tane bir türlü tutturamamış manken attın mı işler iyi gidiyor demektir. Herkese nasip olmuyor ama Özge Ulusoy’un Survivor’dan sonra işlerinin çok açıldığı da bir gerçek. Bazı insanlar Acun’un yanında yürüdükleri zaman çok ciddi bir şekilde yol alabiliyorlar. Acun’la takılırsan reklamlardan tut da Kanuni’nin özel şoförü olmaya kadar her işi yapıyor olabilirsin.

Son yıllarda, Arnavut güzeli Almeda Abazi veya Ganalı Samantha gibi yabancı kökenli ama Türkiye’de yerleşik insanları da gruplara eklemek adetten olmaya başladı. Pascal Nouma, bu gruba da giriyor. Adam çok fonksiyonlu, her gruba uyuyor. Tabii burada şöyle de bir durum var. Acun’un kafası devamlı çalıştığı için bir yarışma yaparken hemen “Ben bu insanı başka hangi yarışmada kullanabilirim?” diye düşünmeye başlıyor. Bence "O Ses Türkiye" şampiyonu Hasan Doğru’nun da Survivor’a gitmesi an meselesidir. Oturup sessiz sessiz etrafa bakar.
Daha önce de belirttiğim gibi bu takımlardaki en önemli profiller ortalığı birbirine katacak olanlar. Herkes oturup gül gibi geçinse kimse izlemez programı. Acun da bunu çok iyi biliyor ve muhakkak ve muhakkak ortalığı karıştıracak, sesi çok çıkan, edepsizlikte ve agresiflikte sınır tanımayacak bir iki kişiyi de aralara serpiştiriyor. Bu tiplere bayıldığımız ve de ne dobra ne mert insanlar diye düşündüğümüz için de bunlar genellikle halk oylamalarında en yüksek puanları alıyorlar.
 
Malum bu yarışmada en büyük sorun açlık. Acun, ilk yıllarda düzenli erzak verildiğini çok dillendirmese de son yıllarda bunu zaman, zaman söylüyor. İki üç sene önce “Bize erzak veriliyordu.” diye yaygara yapan manken kızın bence bu açıklamalarda büyük bir rolü oldu. Millet çok da merak sarmasın diye acilen konu kapatıldı gitti.

Şartların zor olduğunu kesinlikle kabul ediyorum. Üç öğün yemek firmasından yemek gelse yine de çekilmez orası. Bırakın sahilde yatmayı, böyle bir adada beş yıldızlı bir otelde bile bir müddet sonra insan sıkıntıdan patlar. Her akşam karanlığın yokluğunda yatıp ertesi sabah pırıl pırıl bir güneşin hiçliğine uyanmak herkesin harcı değil. Yokluk ve boşluk bir müddet sonra insanı kemirmeye başlar.

Bütün bu bilinen, bilinmeyen erzak yardımları ve de yiyecek ödüllerine rağmen ben aç olduklarına, yeteri kadar yemek yiyemediklerine bütün kalbimle inanıyorum. Babam, “Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin.” derdi; cidden açlık zor bir iş; Allah kimseye vermesin.
 
Yeteri kadar yemek yiyemedikleri kesin ama ilk günden beri de aç insanların bu kadar enerji ve güç gerektiren oyunlarda hem de çok sıcak bir havada nasıl yarışabildiklerini de merak etmiyorum dersem yalan olur. Ben öğlende yemek yemesem akşama konuşacak enerjim kalmıyor. Bunlar beş cm balığı on kişi paylaşıyorlar, sonra da aç ve bitkin halleriyle yapmadıkları kalmıyor.

Kimseye nazar değdirmeyeyim ama adada ilk yıldan beri kimsenin hastalanmaması da dikkatimi çekiyor. Motorlarda rüzgârda gidip geliyorlar, ıslak kumların üzerinde yatıyorlar, üstelik de yeteri kadar beslenemiyorlar ama kimse hasta olmuyor. Oyunlarda yaralanıp doktor ihtiyacı olan oldu ama soğuk algınlığı vs. gibi hastalığı olan hiç görmedik. Adanın havasının temiz olması ve etrafta hasta edecek bir şeylerin olmaması bunun nedeni herhalde diye düşünüyorum. Demek ki “Terli terli rüzgâra çıkma.” gibi lafların da hasta olmakla çok bir alakası yokmuş. Etrafta mikrop, bakteri, virüs yoksa hasta olmuyorsun. Adamlar yarışmadan sonra sürat motoruna binip gidiyorlar ve Allaha şükür hiçbir sorunları yok.

İnsanlar, Survivor’a neden gidiyor? Kazanana 500 bin TL ödül var  deniliyor ve az bir para değil ama ondan da önemlisi gündeme gelmek, tanınmak, tekrar popüler olmak vs. gibi nedenlerle gidiyorlar. Burada çekilen çilelerin dönüşte onlar için birçok kapıyı açabileceğini düşünüyorlar ama hepsi için de öyle olmuyor. Kapıyı Survivor değil, Acun açıyor. Acun kapıdan girerken sen de yanında girdin, girdin yoksa sen de birçoğu gibi kalırsın dışarıda. Ünlülerin adada kaldıkları her hafta için belli bir miktarda para aldıklarına dair rivayetler de var ama doğru mu değil mi bilmiyorum.

Diğerlerini bilmem ama bu işin Acun’a yaradığı kesin. Programı izlerken de yarışmacılar sürünürken Acun'un da (doğal olarak) oralarda bir yerde beş yüz metre ileride lüks bir otelde  kaldığı düşüncesi bana büyük bir haksızlıkmış gibi geliyor. Şimdi, bir de haftada beş gece, adada yaşananların tartışıldığı yeni bir program daha ortaya çıkmış. Yaşanan şeylerin ardından yorum yapma merakımız var ya Survivor’da o durumdan payına düşeni almış.
 
Geri kalmış, kitap okuma oranı düşük ve araştırmacı ruhu olmayan ülkelerde bu tip programlar hayatın bir gerçeği. Kimse inkâr etmesin hepimiz de ama az ama çok seyrediyoruz. İnsanlar Turabi’nin ne diyeceğini takip etsin, başka işlerle uğraşmasın senaryosunun perdeleri bunlar. Kitap okumak için ayrılan zamanın diziler için ayrılan zamandan daha çok olduğu gün, bu ülke çok daha farklı bir yerde olacak.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...