İsteksizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İsteksizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ocak 2022 Pazar

Ruhsuzluk

Günaydın Dostlar,

Ruhsuzluk ve mutsuzluk kol kola gezerler. O yüzden bu yazının başlığı "mutsuzluk" da olabilirdi. Hangisinin hangisini doğurduğu tavuk ile yumurta ilişkisi gibi bir şeydir.



Bütün şirketlerin en büyük hedefi (doğal olarak) para kazanmaktır. Yatırım yapan insanlar, yatırdıkları paranın karşılığını almak isterler. Para kazanamamak da olabilecek en kötü sonuç olarak görülür. Kimsenin anlamadığı veya anlamak istemediği daha büyük sorun ise “mutsuzluk kültürü” oluşmasıdır. Finansal veya işletmeye yönelik sorunları alacağın önlemlerle kısa süre içinde çözebilirsin ama mutsuz ve ruhsuz bir kültürü yıllarca değiştiremezsin.

Neden değiştiremezsin? Ruhsuzluk kültürü, yıllarca minik mutsuzluk parçalarının üst üste konulmasıyla oluşur. Bilerek veya bilmeyerek yaratılan bu dağı, bir gecede aşamazsın. Oluşması nasıl yıllar sürdüyse ortadan yok olması da yıllar sürer. Herkesin maaşını ikiye katlasan yine bir yere varamazsın. Maaş arttırmanın yaratacağı mutluluk en fazla bir iki ay sürer.

Çeşitli şirketlere gittiğim zaman, üst düzey yöneticiler “Bu mutsuzluk kültürü nasıl oluştu, bilmiyoruz.” diyorlar. Ben size anlatayım. Yıllarca yapılan adaletsiz davranışlar ve işlerin adaletsiz yapıldığı yönünde verilen izlenimler yüzünden oluştu. Günü kurtarmak için verilen sözlerin bir daha hiç gündeme gelmemesi yüzünden oluştu. İş yapanların değil de laf yapanların yol alması yüzünden oluştu. Tembellerin işi halledemeyeceği bilindiği için bütün işlerin işi sonlandırabileceklere verilmesi yüzünden oluştu. Maaş ve seviye adaletsizlikleri yüzünden oluştu. Birileri aralıksız çalışırken sigara odalarındakilerin çevre yapması yüzünden oluştu. İnsanların kendilerini benzer şirketlerdeki çalışanların haklarıyla ve kültürleriyle mukayese etmesi yüzünden oluştu. Aralıksız çalışan ama kendini satma yönü güçlü olmayan insanların yok sayılması yüzünden oluştu.


Böyle bir kültür yerleştiği zaman, bunun aşılmasının çok zor olduğunun en güzel örneğini futbol takımlarında görüyoruz. Hocalar gelip gidiyor, futbolcular transfer ediliyor ama bir türlü netice değişmiyor. Neden? Ruhsuzluk ve mutsuzluk kültürü yerleşti de ondan. Yıllardır da devam ediyor. Teknik analizlerle veya oyun sistemleriyle çözülemiyor.

Yeni gelenin mutsuzluk kültürüyle ne alakası var? Bu ortamda bir geçmişi olmadığına göre son derece mutlu ve enerjik geliyor olması gerekmez mi? Gerekir tabii. Zaten öyle de geliyorlar ama havadaki mutsuzluk ve ruhsuzluk baloncuklarının onları da etkilemesi çok uzun sürmüyor. En fazla iki ay içinde sanki yıllardır orada çalışıyormuş gibi davranmaya başlıyorlar.

Fenerbahçe örneğine baktığımızda bu kültürün sadece futbol takımında değil, diğer branşlarda da yerleştiğini görüyoruz. En başarılı olarak gördüğümüz basketbol ve voleybol takımlarında bile eski hırs ve enerji yok. Ruhsuzluk kültürü onları da etkiledi.

Mutsuz insanlarla hiçbir yere varamazsınız. Bütün ortamlar için çok geçerli olan bir parametreden söz ediyoruz. Bir ailede bütün bireylerin sürekli olarak mutsuz olduğunu düşünebiliyor musunuz? İlk fırsat doğduğunda insanlar kendi yollarını çizip o aileden ayrılmak isterler. İşyerlerindeki ailelerde de durum birebir aynı. Kimse yıllarca mutsuz bir şekilde oturmaz. Fırsatını bulan gider. Tabii burada hiçbir neden yokken kendini mutsuz etmek için elinden geleni yapan insanlardan söz etmiyorum. O başka bir sabahın konusu.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

18 Ekim 2016 Salı

Özel Değil Genel...

Günaydın dostlar…

“Her şeyi ben bilirim. Her konuda, her zaman benim dediğim olacak.” tavrı son yılların moda yöneticilik şekli oldu. Sandalyeden kalkıp da koltuğa oturunca,  koltuğun sıcaklığı ve derinin cazibesi insanları bambaşka bir ruh haline sürüklüyor.
Öyle bir devirde yaşıyoruz ki, bir soru sorduğunuz zaman, kimse “Ben bilmiyorum.” demiyor. O kadar çok yönlü bir toplumuz ki, herkes her konuda, her şeyi biliyor. Sorduğunuz soruya da, karşınızdakinin sokakta duydukları ve inandıkları yönünde bir cevap alıyorsunuz.


İşin daha da ilginç yanı; okumayı ve araştırmayı hiç sevmeyen bir toplumun, her konuda bu kadar bilgili olmasıdır. Hepimizin o konu üzerinde uzman olan ya bir arkadaşı, ya da bir akrabası vardır ve “Bizim amcaoğlu dedi ki” diye lafa girmekten hiç çekinmeyiz.

Sabah yazılarıma gelen istatistiklerden biliyorum, benim yazılarımı görenlerin sadece %4’ü açıp okuyor. Anlayacağınız, yazıyı gören her 100 kişiden 96'sı, “Yahu bir bakayım, nasıl bir şey yazmış bu sabah.” diye merak bile etmiyor. Bu %4 oranı sadece benim yazılarım için geçerli değil, bu rakam ülkenin genel okuma averajı ile de paralel bir rakam.

Bu kadar okumayı sevmeyen bir millet; evlenme programlarının ve ıssız ada yarışmalarının genel kültürlerine kattığı halkalarla, bir anda her konunun uzmanı oluveriyor. Koltuğa bir kere oturdunuz mu, koltuğu bile, yapan ustasından daha iyi bilir bir hale geliyorsunuz.
Her şeyi bilen ve 18 senedir “Hep benim dediğim olacak.” tarzıyla yöneticilik yapanların başında da bizim Aziz amca geliyor. Hoşlanmadığı insanları stada bile sokmuyor. Kimse de çıkıp da, “Ne hakla sokmuyorsun, Fenerbahçe babanın kulübü mü?” diyemiyor. Halka açık bir şirkette çalışıyorsun ve tribünlere sokmadığın insanlar yüzünden şirketin gelir kaybı yaşamasına neden oluyorsun. Ne hakla?
İşin enteresan yanı, camia içindeki hiçbir kimse de ağzını açıp tek laf edemiyor. Geçici olarak deri koltuğa oturan insanlar, bir anda kendilerini koltuğun sahibi zannetmeye başlıyorlar. Dostlar, koltuk geçicidir. Çok fazla oturursan sıcak yaz günlerinde alerji yapar Allah korusun.

İnsanlar korkunca ne oluyor? Kimse ağzını açmıyor, kimse fikir yürütmüyor, kimse öneri getirmiyor, kimse çalışacağım diye kıçını yırtmıyor ve bir boş vermişlik başlıyor. Fenerbahçe’nin şu anda yaşadığı sorun, bir “boş vermişlik” sendromudur. “Nasıl olsa onun dediği olacak, neden konuşayım da kötü olayım.” diye düşündüğünüz zaman, veriminiz düşer, işe karşı isteğiniz azalır. “Her şeyi ben bilirim.” yönetim şekli, konu ne olursa olsun müesseseleri eninde sonunda dibe vurdurur. Aynen Fenerbahçe örneğinde olduğu gibi saçma sapan parametrelerle oynar durursunuz. Koltuğa yapışmış olan ile ilgili ana sorunu çözemediğiniz için de, bir gram yol alamazsınız. İnsanlar gelir gider ama hiçbir şey değişmez.

Herkes pazar günü Fenerbahçe’nin kaybettiği 2 puandan söz ediyor ve “o oynasaydı, bu oynasaydı.” şeklinde yorumlar yapılıyor. Sorun bu değil ki. Sorun, yanlış yönetim şeklinin bütün camia üzerinde yarattığı, isteksizlik ve umutsuzluk. Çok şey beklenen erkek basketbol takımında da durum çok farklı değil. Dünyanın en iyi teknik adamlarından birinin takımın başında olmasına rağmen, bu sene takım çok isteksiz. Kulübün genel havası doğal olarak onlara da sirayet etti. Son yıllarda kulübün en başarılı dalı olan bayan voleybol takımında da, aynı düşüşü gözlemleyebilirsiniz. Onlarda da son iki yıldır çok ciddi bir düşüş var…

Dostlar bugün örneklerimizi (herkesin bildiği bir konu olduğu için) Fenerbahçe üzerinden verdik ama sorun Fenerbahçe’ye özel değil, sorun genel. Etrafınıza baktığınız zaman, aynı yönetim şeklinin birçok değişik platformda mevcut olduğunu göreceksiniz. Birçok ortamda herkes yöneticilerin ağzından çıkacak iki kelimeye bakıyor. İnsanlar sindirilmiş ve hiçbir şeyi umursamaz hale gelmişler. Herkes günü kurtarmak derdine düşmüş. Bu yol doğru bir yol değil.

Dünyanın en doğru, en başarılı adımını da atsanız, dünyanın en çalışkan insanı da olsanız; deri koltuktaki amca veya teyze ile iyi ilişkiler içinde değilseniz, hiçbir yere varamıyorsunuz. “Her şeyi ben bilirim.” tutumu, çeşitli platformlarda uzun vadeli zararlarını vermeye devam ediyor.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

17 Eylül 2015 Perşembe

Zaman Daralıyor...

Günaydın dostlar.

Hazır akşama Fener’in maçı varken, biraz dedikodu yapalım mı? Hürriyet Gazetesi, “Fener’e iyi haber, 'Sakatlığı geçen Nani bu akşam oynayabilecek’.” diye başlık atmış. Bu iyi habere nedense bir gram bile sevinemedim.
 
Zaten bu sene Fenerbahçe’nin en büyük şansızlığı, Nani ve Van Persie’nin çok kötü çıkmaları. Tabi ki Manchester United’da oynadıkları seviyeleri beklemiyorduk ama bu kadar kötü olacaklarını da tahmin etmiyorduk. Manchester seviyesinin yarısı bile gelse yeterdi fakat o bile gelmedi.
İkisi de çok büyük hayal kırıklığı. Bu dünya da bir gram adalet varsa bu akşam ikisinin de ilk 11’de başlamaması gerekiyor. Hele Van Persie ve Fernandao hiç olmuyor. Takım geçen seneki kadar kötü oynayacaksa bu kadar transfere ne gerek vardı?

Düşünün ki, 2 tane eski dünya yıldızı almışsınız, tonla para vermişsiniz ve vermeye de devam edeceksiniz ama ikisinin de kıçını kaldıracak halleri yok. Bu durum ister istemez diğer oyucuları da etkiliyor. Sen yırtınacaksın, adamlar hiçbir şey yapmayacak ama günün sonunda en yüksek parayı onlar alacaklar.

Bir şansızlık da Pereira. Oyuncuların kendi kendilerine çalışacaklarına filan inanıyor. Zannedersin ki adam Almanya’dan geldi. Sanki Portekizli futbolcular çalışmaya çok meraklı da aynı şeyi bizimkilerden bekliyor. Sevgili Pereira, “bunlar profesyonel her daim kendilerini hazır tutarlar” görüşü bu topraklarda hayatta yürümez.
Hazırlık maçları da dâhil olmak üzere neredeyse 15 tane maç izledik ama bana takımın koşacak hali yokmuş gibi geliyor. Henüz bir tane bile doğru dürüst top oynadığımız maç yok. Böyle deyince de birçok insan bana, “Öyle diyorsun da takım lider.” diye cevap veriyor. Doğru söylüyorsunuz, tesadüfi gollerle ve bireysel çabalarla gelmiş bir liderlik var. Takım oyunundan eser yok.

Böyle giderse 1-2 ay sonra, “Emenike iyiydi ya, en azından sürati vardı.” filan diye konuşmaya başlayacağız. Hazırlık maçlarında iyi gibi görünen Fernandao, lig başlayınca balon gibi söndü. Takım her zamanki gibi ileride çoğalamıyor ve bir tane bile gol pozisyonuna giremiyor. Bu gidişat gerçekten çok kötü ve birkaç hafta içinde de düzelecekmiş gibi durmuyor.
Geçmişi bilen insanlar, teknik heyete ve oyunculara bu ülkede Alex’in bile yuhalandığını hatırlatmalı. Geldiğinde stadın yarısını doldurarak seni bağrına basan taraftarlar, bir anda sana bağırıp çağırmaya başlarlar. “2 hareket yapar idare ederim” düşüncesiyle geldiyseniz; bu durumu burada kimseye yediremeyeceğinizi sizlere şimdiden belirtmek isterim.
Fener çok kötü de diğerleri çok mu iyi? Tabi ki iyi değiller.

Geçen akşam Galatasaray’ın da halini gördük. Her zaman söylediğim gibi, “yazık bu ülkenin paralarına”. Bu tip maçlarda oynasınlar diye alınan Podolski ve Sneidjer gibi adamlar saha da hiç yoktu. Babacığım sen bu maçta oynamayacaksan ne zaman oynayacaksın? Son vuruşları her zaman bir hayal kırıklığı olmuş olan Umut Bulut, kurtarıcı olarak sahaya sürülüyor. Tabi ki bir de Burak Efendi var. Onun hakkında da birkaç cümle yazmam gerekiyor. Lütfen maçları dikkatli izleyin. İster milli maç olsun, ister Galatasaray’ın maçı, Burak her maçı sanki birileri rica etmiş de ayıp olmasın diye gelmiş oynuyormuş gibi oynuyor. Bir takım garip havalar, bakışlar, pozlar ama icraat sıfır.

Ne Fener’in, ne de Galatasaray’ın taraftarları mutlu. Takımlardan biri servet harcadı, diğeri sanki bir sportif başarı hedefi yokmuş gibi davrandı ama sonuçta ikisi de aynı noktaya vardı. İki takım da son derece kötü futbol oynuyor. İşin kötü tarafı haftalar geçtikçe bir iyiye gidiş de görmüyoruz.
Alarm zilleri çalıyor, zaman daralıyor. Bu taraftar, bu isteksiz ve enerjisiz kötü oyuna en fazla birkaç hafta daha tahammül eder. Bu akşam ki maç mı? Bir şey olmaz. Futbol biraz da tesadüfler oyunudur. Maç 5-0 bile bitebilir ama bu hiçbir şeyi değiştirmez. Fener her zamanki kısır ve beceriksiz oyunuyla hepimizi deli eder.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

16 Haziran 2015 Salı

Kim Gitsin?

Günaydın dostlar.

Yok, yok Turabi değil, tabi ki Volkan Demirel gitsin.
Zaten futbolculuk dışındaki bütün yönleri çok tartışamaya açıkken, bu sene kaleciliğinin de dibe vurması bardağı taşıran son damla oldu. Durum bu haldeyken, Fenerbahçe’nin bu seneki başarısızlığında büyük pay sahibi iken, Volkan Demirel’i tutup, gelecek vaat eden Mert Günok’u göndermek nasıl bir düşüncedir ben anlayamıyorum.


Fenerbahçe’nin iki kalecisi de bu sene iyi bir sezon geçirmedi. Volkan gelmiş 35 yaşına ve halen 40 yaşına kadar oynayacağım diyor. Kimse oynamana mani değil ama lütfen artık Fenerbahçe’de oynama. Git bahçende çimde kendini sağa sola atma çalışmaları yap.

Yedek beklemekten körelen Mert’e artık bir şans verilmesi gerektiğini düşünürken, kulüpten yapılan açıklamada Volkan’ın kalacağı, Mert’in gideceği yönünde bir bilgi paylaşılmış. Çok doğru bir karar olmuş! 26 yaşındaki bir kaleciyi gönder, her sene yaşanan uyurgezerlikleri iyice artmış olan Volkan’ı takımda tut.

Neden? Başkan, Volkan’ı manevi oğlu ilan etmiş de ondan. Tek adam yönetimlerinde bu gibi durumların sık sık karşımıza çıkıyor olması artık hiçbirimizi şaşırtmıyor.
Ülkedeki büyük Fenerbahçe nefretinin en büyük parametrelerinden biri de Volkan’dır. Bu kadar nefreti üzerine çeken bir oyuncunun takımı da negatif bir şekilde etkilediğini düşünüyorum.
Galatasaray’ın bu sene şampiyon olmasının en büyük nedeni neydi? Muslera. Hem de açık ara en büyük faktör. Oturun ve bu iki kalecinin saha içi ve saha dışı bütün parametrelerini birbirine mukayese edin. Çıkaracağınız sonuçların çok net olacağından eminim.

Başka kim gitsin?

Tabi ki Emre Belezoğlu. Yaşı 35 olmuş bir futbolcuya artık bugüne kadarki bütün hizmetleri ve yarattığı nefret için teşekkür edip, yolları ayırma zamanıdır. Senede 3 tane 90 dakika maç çıkaramayan, sık sık sakatlanan bir oyuncu takımın da dengesini bozuyor.
Emre olmazsa takım ileri gidemiyormuş. 25 milyonluk bir camianın takımı, 35 yaşındaki Emre olmadan ileri gidemiyorsa, ileride çoğalamıyorsa, gitmeyelim o zaman ileriye kardeşim. Hep kendi yarı sahamızda oynayalım. Zaten ileri gidince de sanki gol atma rekorlarını altüst ediyoruz.

Top oynuyorsun ve yanında bütün stadın yuhaladığı bir arkadaşın var. Her pas attığında statta bir uğultu başlıyor. İnsanoğlu ister istemez etkilenir ve maçın doğal akışından kopar. Emre, bu durumdan besleniyor olabilir ama başkaları da farklı etkilenebilir.

Etrafı kutuplaştıran ve nefreti körükleyen insanları tutmuyorum. Bunların Fenerbahçeli olmaları hiç fark etmez. Artık bu iki oyucunun hırçın tavırlarını ve diğer kışkırtıcı hareketlerini alıp gitme zamanın geldiğine inanıyorum.

Neden gidemiyorlar? Gidemiyorlar, çünkü sevgili başkanımız ülkenin en çok nefret ettiği 2 ismi, manevi evlatları ilan etmiş. Takımda o kadar isim varken, sen en çok bunlara sahip çıkarsan, onlarda her zaman yaptıklarını yapmaya devam ederler…
Aziz Yıldırım, Volkan ve Emre, bu 3 isim gitse, ülkedeki Fenerbahçe nefreti de en az %80 azalır.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…


23 Mart 2015 Pazartesi

Şımarıklığın da Bir Sonu Olmalı...

Günaydın dostlar.

Emenike’nin o golü atamaması bir sürpriz değil. Öyle bir becerisi olmadığını bütün dünya âlem biliyor. Ona kızan Fenerbahçeliler de bunu biliyor. Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük golcüsü olan Hakan Şükür’de atamazdı. Onun da böyle bir becerisi yoktu.
Diyeceksiniz ki, o zaman Fenerlilerin derdi ne kardeşim? Onların derdi oyuncuların artık tavan yapan şımarıklıkları, umursamaz tavırları ve seyirciyle didişmeleri. Senin maaş almanın tek nedeni bu seyircilerse, o zaman onlarla didişmeyeceksin kardeşim. Seyirciyle kavga etmeye başladığın gün bittin sen. Bu kavgayı kazanamazsın…


Emenike’de sezon başında seyirciyi karşısına aldığı gün bitti.

Durum böyle iken, Emenike dünkü maçta neden oynadı? İlk nedeni, İsmail Kartal’ın Aziz Yıldırım karşısında dik duracak cesareti olmamasıdır. İkinci ve daha önemli nedeni de, Emenike bu kadar kötüyken, yerine oynatacağın oyuncuların daha kötü olmasıdır. Buna inanmak zor ama gerçekler ne yazık ki böyle…

Sow, gol attı ama oynadığı süre içinde Emenike’den daha kötüydü. Skora bakıp aldanmayalım, dün akşam takım yine çok kötü oynadı. Aylardır 3-4 oyuncu takımı sırtladı taşıyor. İleri uçta oynayan Sow, Kuyt, Webo, Diego hepsi birbirinden formsuz.
Bir tane adam eksiltemiyorlar, koşarken bir tane adamı geçemiyorlar. Son anlarda gelen tesadüfi bir gol olmasaydı, bu sabah bambaşka şeyler konuşuyor olurduk. 5 gol attıkları Gaziantep maçı da dâhil olmak üzere, Fenerbahçe, Trabzon maçından beri çok kötü oynuyor.
Oyuncuların üzerinde garip bir isteksizlik ve umursamazlık var. Bunun nedenlerinden bir tanesi de ileri uçtaki oyuncuların geçen yaz dünya kupasında oynamış olmaları. Hiç şaşmıyor, dünya kupasından sonra futbolcular genelde iyi bir sezon geçirmiyorlar. Bu durumu zaten bekliyorduk ama bu kadarını beklemiyorduk.

İkinci ve daha önemli nedeni de, yılsonunda sözleşmesi bitecek olan Webo, Kuyt gibi oyuncularla yeniden sözleşme imzalanmayacak olmasıdır. Şurada kalmış 2-3 ayım ne diye kıçımı yırtayım ruh hali hepsine yerleşmiş.

Yukarıda da söylediğim gibi kimse galibiyete aldanmasın, takım çok kötü. Dün akşam da kötü bir şeyler olacağını düşünen futbolcular sakatlanıp, sakatlanıp tüydüler. Bu hafta Fenerbahçe, Rize deplasmanına gidecek. Orada kazanabilir mi? Çok zor…
Ben olsam Emenike’ye bir daha Fenerbahçe forması giydirmem ama takımlar o kadar muhtaç durumdalar ki, aylardır bütün bu şımarıklıkları yapan oyuncuyu yalvarıp, yakarıp yeniden sahaya sürmeleri çok yüksek bir ihtimal. Hiç hak etmediğin, hayatında göremeyeceğin paraları alacaksın, her türlü şımarıklığı yapacaksın, umursamaz tavırlarınla 2 santimden topu kaleye yuvarlayamayacaksın, sonrada en ufak bir eleştiri kaldıramayacaksın. Böyle bir dünya yok.
Emenike amca, bu ülke ayda 900 TL maaş alabilmek için işitmediği laf kalmayan insanlarla dolu. Şımarıklığın da bir üst sınırı olmalı.

Emre’nin insanları usandıran küçük dev adam tavırları, Biliç’in sinsice ortalığı germeleri derken insanlarda futbol zevki bırakmadınız. Bir de üstüne kibirli başkanları ekledin mi, ortada futbol diye bir şey kalmadı…

Dikkatimi çeken bir diğer konuda artık insanların hiçbir şeyi umursamıyor olması. Eskiden olsa böyle bir maçtan sonra insanlar birbirlerini kızdırmak için 500 tane şey yazarlardı. Herkes o kadar mutsuz ki kimse artık yazı bile yazmıyor. Ülkenin genel mutsuzluğu ve futbolun çirkinlikleri bu sektörü bitme noktasına getirdi.
Fenerbahçe kazandı. İyi güzel mutlu olduk ama futbola karşı 3-5 yıl önceki hevesin, arzun var mı derseniz, kesinlikle yok… Saha içinde ve dışında bu kadar kalitesiz işlerin görüntülendiği, bir gram seyir zevki kalmamış bir futbol maçını seyretmek inanın artık çok zor geliyor. Maçı seyrederken 50 kere kanallarla oynuyorum…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

17 Mart 2015 Salı

Survivor İsteksizler...

Günaydın dostlar.

İnanmayacaksınız ama televizyonda yine bir Survivor var. Aylin’in de burada olması sebebiyle son 3 akşamdır epeyce bir Survivor seyrettik. Bu herhalde 1300’üncü program olsa gerek. Oturup saatlerce baştan sona seyretmesek te, kanallarla oynarken program hakkında epeyce bir bilgimiz oldu.
Yine her zamanki gibi iki takım var ve bu sefer ki programın adı, Survivor All Star. Her ne kadar adı yıldızlar yarışması olsa da, gerçek adı Survivor İsteksizler olmalıymış. Bilhassa ünlüler takımı nasıl isteksiz anlatamam. Pascal Nouma, Emenike’nin ikiz kardeşi ruh hali içine girmiş, geçen yılların şampiyonları da, elensem de bu dertten kurtulsam havasındalar.


Takım demişken, Survivor takımları da bizim Süper Lig takımları gibi. İçinde yabancılar var, Avrupa doğumlu gurbetçiler var ve de Anadolu çocukları var. Programda 13 çeşit Türkçe konuşuluyor. Bir birleriyle anlaşabiliyor olmaları büyük başarı.

Bilhassa ünlüler takımı, Fenerbahçe’nin forvet hattı gibi. Ne bir arzuları var, ne bir motivasyonları var, ne de enerjileri var. Adaya geldiğinden beri güneşlenmekten başka bir işe yaramayan eski futbolcu, haftanın şampiyonu oldu ve dokunulmazlık kazandı.

Ayrıca siz ünlüler takımı dediğime bakmayın. Bir iki futbolcu ve bir milli atlet dışında gerisinin ünlü olmasının nedeni daha önce Acun’un herhangi bir programına katılmış olmaları. Acun ile bir yerlerde dirsek teması kurabildiyseniz ünlü tarifesinden bu programa katılabilirsiniz.

Gönüllüler takımında durum biraz daha iyi ama orada da geçmiş yıllardaki hırsları yok. Aslında insanları çok ta kınamamak lazım, her şeye rağmen bu kolay bir yarışma değil. O şartlarda aylarca yaşayabilmek herkesin harcı değil. Öyle bir adada 5 yıldızlı otelde bile kalsanız bu kadar uzun süre kalamazsınız…

Açlık ve isteksizlik insanların sinir katsayısını hızla yükseltiyor. Aç oldukları için oyun kazanamıyorlar, oyun kazanamadıkları için de aç kalıyorlar. Ben daha önceki yıllarda da programı izlemiştim ama hiç bu kadar, bitse de gitsek havası görmemiştim. Elenip adadan giderlerse (birkaçı dışında) çok mutlu olacakları kesin…
Programın reytingleri nasıl bilmiyorum ama geçmiş yıllardaki seyir zevki ve mücadelenin olmadığı kesin. Bu seneye özgü gözlemlediğim bir diğer konu da takımların eşit kurulmamış olması. Takımlardan bir tanesi çok zayıf kalmış…

Bildiğiniz gibi bu yarışmacılar daha önce bu yarışmaya katılanlar arasından seçilen en iyiler. Madem bu kadar isteksizler neden o zaman bu yarışmaya tekrar katıldılar diye soracaksınız. Cevap veriyorum, tabi ki Acun ile kötü olmamak için.

Bunların birçoğu Acun sayesinde meşhur olmuş ve para kazanmış insanlar. Siz olsanız bu ilişkiyi bozmak ister misiniz? Yolda bakkala giderken Acun ile selamlaşsan köşeyi dönüyorsun. Ben de bir yerlerde rastlayayım diye uğraşıyorum ama hiç karşıma çıkmıyor.

Bir yarışmaya katılan, bir bakıyorsun iki hafta sonra şampuan reklamına çıkıyor veya dizinin birinde Hürrem Sultan’ın saçlarını yıkıyor. Bir sonraki aşamada da kendi programlarını sunmaya başlıyorlar. Böyle bir olanak varken sen olsan bu insanla kötü olmak ister misin?
Hepsi, giderim biraz takılırım, Acun’u da kızdırmadan idare etmeye çalışırım havasında.

Bilmiyorum kaç yıldır bu program var ama katılanlara da, izleyenlere de kabak tadı verdiği kesin. Önceden çekilen bir programda, daha sonra izleyenlerin verdiği oylar nasıl devreye girebiliyor, onu da anlamış değilim…
Ben bu sabah kısıtlar teorisi üzerine çalışıyorum, işin o kısmını da Acun düşünsün…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

2 Mart 2015 Pazartesi

İsteksiz Yaklaşımlar

Günaydın Dostlar,

Her zaman söylediğim bir lafım vardır. “Konu her ne olursa olsun, doğal geliştiği ve doğal yaşandığı zaman güzeldir.” derim. Kalbin içinde olmadan yaşanan zorlama süreçler hiçbir zaman bir yere varamaz.
İsteksizlik önemli bir parametredir. İçinden gelmediği zaman becerin de düşer, şansın da azalır. Evrenden gelecek katkılar da gelmez.


Umursamaz ve isteksiz yaklaşımlar her sahada çok başarısız olmamıza neden olur. Kalbini koyamadığın sözler rüzgârda uçup giderler. Kalbini koyamadığın şut da kalenin yanından uçup gider.

Bu durum yaşamımızdaki her konu için de geçerlidir. İster iş hayatı olsun, ister ev hayatı kalpten yapılmayan bir işten hiçbir yarar gelmeyeceği gibi ortaya kaliteli bir iş de çıkmaz. Siz hiç söylene söylene yapılan kaliteli bir iş gördünüz mü? Konumuz aşk olduğu zaman kalbini koymak da yetmez, yüreğini ortaya koyman gerekir.

İnternette yıllardır dolaşan, benim de çok sevdiğim bir laf var. “Ağaç değilsin, mutsuzsan yerini değiştir.” diyor. Hem orada ağaç gibi durmaya devam edeceksin, yerini değiştirmek için hiçbir çaba sarf etmeyeceksin hem de aralıksız söylenip etrafına negatif enerji yayacaksın. Böyle bir dünya yok.

Mutsuzum. Git. Gidemiyorum. O zaman her dakika söylenme.

Tabii bu durum sadece spor kulüpleri veya iş hayatı  için geçerli değil. İsteksizce birisiyle yemeğe gittiğinizi düşünün. Geçmez o dakikalar. Konuşacak konu bulamazsınız. Diğer taraftan istekli olduğunuz zaman, doğal geliştiği zaman tadından yenmez. Gece yarısına kadar sohbet etseniz doyamazsınız. Bazen yedi dakika geçmez, bazen de yedi saat yetmez.
İster yeşil sahalar, ister iş ilişkisi, ister aşk ilişkisi konu ne olursa olsun isteksiz yaklaşımlar isteksiz sonuçlar doğururlar. Elde ettiğiniz sonucun içinde de bir isteksizlik vardır. Güzel bir sonuç olmak istemiyordur. Bu davranışlarınızla neticenin de arzusunu, isteğini kaçırdınız.
Futbol örneği üzerinde düşünürsek sizce on bir tane isteksiz oyuncunun harika bir futbol oynayıp harika bir sonuç elde etmesi mümkün mü? İsteksizlik insanın içindeki enerjiyi öldürür. Sadece kendi içini öldürse yine sorun yok, etrafındakilere de sirayet eder. Çok bulaşıcı bir hastalıktır.

Eski şirketimde çalıştığım günlerde en hoşuma gitmeyen şeylerden biri isteksiz ve ağzını açmaya mecali olmayan satıcılarla toplantı yapmaktı. Adamın konuşacak enerjisi yok, bana mal satmaya gelmiş.

Her zaman söylerim. Bir konuyu kalpten yapmıyorsanız, içinizden gelmiyorsa hiç yapmayın daha iyi. Söyledikleriniz, yazdıklarınız, çizdiklerinizle kalbinizin frekansı ve yaptıklarınız aynı ayarda olmalı.
Diyeceksiniz ki "Öyle diyorsun ama finansal gerçekleri ne yapacağız?" Doğru söylüyorsunuz ama finansal ihtiyaçlardan dolayı yapılan isteksiz, kalitesiz işlerin doğurduğu neticeler de ortada.

Bu diyardan gidemiyorsanız, bu deveye çok iyi bakın.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

2 Ocak 2015 Cuma

Yılın İlk Çalışma Günü...

Günaydın dostlar.

“Yılın ilk çalışma günü” diye yazdığıma bakmayın, aslında 2 Ocak günü işyerlerinde hiçbir çalışma olmaz. Zavallı muhasebeciler yılı kapatmakla ve son kalan faturaları girmekle uğraşırlar, onların dışında da kimseden verimli bir çalışma alamazsınız.
Koskoca bir yıl geride kalmıştır. Şimdi bir-iki-üç diyerek yeniden başlamak hiç de kolay bir iş değildir. 365 gün satış yapmışsınız veya 365 gün satınalma yapmışsınız ve sonunda yıl bitmiş. Milyonlarca ambalaj satmışsınız veya almışsınız ama artık hepsi geçen yılın raporlarında kalmış. Bu sabah sıfırdan tekrar başlama zamanı.


2 Ocak sabahı, o beklediğiniz sıfırdan başlama motivasyonu, kimsede yoktur. Herkes işe ilk defa başlamış gibi bir ruh hali içindedir. Geçen iki gün ve yapılan yılbaşı kutlamaları insanlara çıkış kapısının yerini bile unutturmuştur.

Futbolcular üç gün ara ile iki tane maç oynasalar, hemen “Konsantre olamadık” diye yaygaraya başlıyorlar. Bir de kendi halini düşün. 365 gün arka arkaya maç yapmışsın, şimdi iki gün sonra tekrar sahaya çıkıp aynı motivasyonla yeni bir maça başlaman gerekiyor. Senin üç gün dinlenme şansın bile olmadı.

Bu arada tabii şöyle de bir gerçek var, 2 Ocak günü binanın yarısına yakını izinlidir. Hele şirketinizde çalışan yabancılar varsa, onlar o kadar zaman önce ülkelerine giderler ki, döndüklerinde suratlarını bile hatırlayamazsınız. Şimdi binanın yarısı da yokken, sizin de oturup kendinizi parçalamanızın bir âlemi yok.

Birçok insan zaten ofisinde değildir. Bazı alanlarda büyük bir sessizlik hâkimdir. Tatil süresince ısıtıcıları da kapattıkları için binalarda soğuk ve sessiz bir görüntü vardır. Gelenler de sessizce çay içiyor veya boş gözlerle bilgisayara bakıyorlardır. Herkes işle ilgili bir konuya girmemek için azami önem gösterir.

İnsanlar biraz kendilerini topladıktan sonra yılbaşı gecesi dedikoduları başlar. Emin’in sabah yazısı da bu arada okunur. Çayımızı içtik, poğaçamızı yedik artık sohbete başlayabiliriz. Kim evde kutlamış, kim dışarı gitmiş gibi her türlü konunun irdelenme vakti gelmiştir.

Bence insan kaynakları bölümleri, her yılbaşında kimin yılbaşını nerede kutladığına dair bir tablo hazırlayıp herkese yollasın da çalışanlar da çeşit çeşit dedikodu yapmaktan kurtulmuş olsunlar.
Öğretmenlerin böyle bir şansı yok, her zamanki gibi sınıfın önüne çıkıp ders anlatmak zorundalar. Böyle yazınca da hemen “Onlar da üç ay tatil yapıyorlar” diye yorumlar yapılıyor. Yapsınlar vallahi, dokuz ay boyunca çocuklara bir şeyler öğretmeye çalışmak hiç de kolay bir iş değil. Bu sabahın konusu değil ama artık üç ay tatil de kalmadı. Okullar çok daha önceden öğretmenlerin dönmesini istiyorlar.

Bu gibi durumlarda genelde yırtamayan ofis ortamında çalışmayanlardır. Onların işleri sonuç odaklı ve bireysel işler olduğu için ofis ortamı gibi dalga geçmeleri çok kolay olmaz. Hava ne kadar soğuk ve karanlık olursa olsun işlerin de devam etmesi gerekiyor. Ofistekiler yılbaşını kimin kiminle kutladığının dedikodusunu yaparken, onlar soğuk havada yol yapıyorlar.

Yılbaşı tatilinden döndüğünüz zaman gerçekçi ilk çalışma günü 5 Ocak günüdür. Artık tatil iyice bitmiştir ve insanlar daha bir çalışma niyetiyle işe gelirler. Bırakın tatili, yeni yılın bile beş günü geçmiş oluyor. Zaman hızla akıp gider, bir bakarsınız yeni yıl da eskimiş.
İlk birkaç gün sağa, sola yanlışlıkla geçen yılın tarihini yazarız ama sonra ona da alışırız. Bu çift taraflı bir yol. Yeni gelen yıl da bize alışır. Yeni yılda yapacağımız hataların yanlış tarih atmakla sınırlı kalmasını diler, hepinize güzel bir yıl dilerim.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

7 Aralık 2014 Pazar

Amcama Mektup ...


Sevgili Aziz amca, ne habersin?
Ben çok iyi değilim bu aralar.  Zaten etrafımızda bir sürü sıkıntı varken, bir de üzerine tuttuğum takım beni deli ediyor. Ligin 12. Haftasına geldik daha bir tane doğru dürüst maç oynamadılar.
Malum, bizim takım Anadolu yakasında olanı. Dün akşam yine maçları vardı ve yine bir tane bile gol pozisyonuna giremediler. Sen maçı kazandıklarına bakma, yine korkunç kötüydüler. Gol pozisyonuna girmeden maç kazandılar. Aziz amca, bir takım düşün ki, şampiyonluğa oynuyor ve lig sonuncusuna karşı oynadığı maçta bir tane bile gol pozisyonu yok. Oynadığın takım ligin en çok gol yiyen takımı ve sen bu takıma karşı kaleye şut çekecek bir pozisyona dahi giremiyorsun…


Gerçi kimle oynadıkları da çok fark etmiyor. Salı akşamı (biz kupayı önemsemiyoruz diye bir karar aldıkları için) kupa maçına gençlerden ve yedeklerden oluşan bir kadro ile çıktılar. Tahmin et ne oldu? O takım da bir tane bile gol pozisyonuna giremedi. Anlayacağın, A takımı, B takımı, C takımı hiç fark etmiyor. Hiçbiri gol atamıyor.

Aziz amca, takım dökülüyor. Zar zor aldığımız maçları da ayakta kalmayı başarabilen 3-4 oyuncunun çabasıyla alıyoruz. Bizim oyuncuların yıldızlıkları kâğıt üzerinden öteye gidemiyor. Sana biraz oyunculardan da söz etmek istiyorum ama hangi birinden başlayayım bilemiyorum.

Kaleci Volkan’dan başlayalım o zaman. Hani Volkan’ın zaman zaman gelen topu seyretme hastalığı vardır ya, bu sene o hastalık çok sık olmaya başladı. Topu, vurulduğu andan, ağlarla kucaklaştığı ana kadar seyrediyor. Allah'tan ki agresif tavırlarından bir şey kaybetmedi. O açıdan maşallahı var.
Geçen sene bu takımın başarısının en büyük nedenlerinden biri neydi? Sürekli ileri çıkan bekler. Aziz amca, bu sene o beklerden eser yok. Caner, sürekli bir şeylere kızgın ama bence neye kızgın olduğunu kendi de bilmiyor. Adeta çatacak yer arıyor. İsmail Kartal, 2-3 maçta, kırmızı kart görecek korkusuyla onu maçtan almak zorunda kaldı. Rıdvan Dilmen’in bir lafı var, “Top oynayamayınca futbolcu agresifleşir, faul yapar, hakemle didişir.” der. Acaba Caner’de de böyle bir durum mu var.
Gökhan mı? Eski Gökhan’dan eser yok. En son ne zaman ileriye çıkıp orta yaptı bilen yok. Defansı hiçbir zaman çok harika değildi ama hücum yönü iyi olan bir futbolcuydu. Hepsi bitti. Bu sene, birileri rica etmiş de onun için oynuyormuş gibi oynuyor.

Aslında Emre hakkında bir şey yazmak istemiyorum ama yine de 2 satır yazmadan edemeyeceğim. Emre, için 3 ihtimal var. Ya sakattır oynamaz, ya kırmızı kart görür, ya da oyunun ikince devresinde oyundan çıkar. En son ne zaman 90 dakika oynadığını hatırlayan yok. Hele gençler hiç bilmiyor. Benim görüşüm, takıma yarardan çok zarar veriyor. Oyun hırsı ile, agresif hareketleri bir birine karıştırmamak lazım. Ne zaman Emre’yi maçta görsem, “Kontrolsüz güç, güç değildir.” lafı aklıma geliyor. Etrafta Fenerbahçe nefreti oluşmasına katkı verenler listesinde ikinci sırada yer alıyor.

Bir de büyük çaba gösteren, gösteremediği zamanda sanki gösteriyormuş gibi yapmayı çok iyi bilen Kuyt’ımız var. Sempatik tavırları ve çabaları ile bizi kandırıyor. Aslında inan bir şey oynadığı yok. Bu sezon 12 maç oynadık, daha 12 gram yararını göremedik. Bu tipler, (Kuyt gibi, Roberto Carlos gibi tipler) kendilerini satmayı ve oynuyormuş gibi görünmenin inceliklerini iyi biliyorlar ve başarıyla uyguluyorlar.

Malum bir de Webo’muz var. Oyuna sonradan girince kurtarmadığı maç kalmıyor ama hata yapıp ilk 11’de başlatmayacaksın. Maçın tamamını oynamak bu arkadaşa uğursuz geliyor.

Sow ve Emenike’mi dedin? Onlar bırak futbol oynamayı nerede olduklarının bile farkında değiller. İkisinin de suratından mutsuzluk akıyor. Mutsuz ve isteksiz tavırları, benim bile yaşama sevincimi öldürüyor. Yarım metreden topu içeri atamıyorlar.

Transferin yıldızı ve tek transfer ettiğimiz oyuncu olan Diego, Anadolu havasına uyum sağlayamadı. Bu ülkede oynanan sert futbol ve rakiplerin sürekli formasından çekmesi küçük beyi etkiliyormuş. Bir tane oyuncu aldık, o da ayakta duramıyor. Bu arada hemen belirteyim, geldiğinden beri bir tane maç oynadı, onda da sakatlandı.
Geçen sene büyük umutlarla transfer ettiğimiz Alper de Diego’nun ikiz kardeşi gibi. Üflesen yere düşüyor. Bu çocuklara biraz ağırlık çalıştırmak gerekiyor. Çok çelimsizler. Aslında bunlar gibi bir tane daha vardı da, İtalya gezisine yollayarak şimdilik ondan kurtuldular.

Kibirli başkanın, “Her şeyin iyisini ben bilirim, bu takımın teknik adama bile ihtiyacı yok.” diyerek başa getirdiği İsmail hocayı da unutmamak lazım. Yüzündeki korku ifadesi, takımın yarısının her an kırmızı kart görecek futbolculardan kurulu olmasından mıdır yoksa kimsenin onu takmamasından mıdır bilinmez ama bu seviye de hiçbir tecrübesi olmadığı kesin. Çok iyi ikinci adam veya üçüncü adam olanlar, çok iyi birinci adam olacaklar diye bir kaide yok. Birçoğu da olamıyor.
Aziz amca, başkanımızdan hiç bahsetmeyeceğim. O konuya girersem bu yazı pazartesi sabahına kadar bitmez. Tek belirtmek istediğim konu, onun da her başkan gibi kibir katsayısının tavan yaptığıdır.

Özetleyecek olursak, taraftar mutsuz, takım mutsuz, herkes mutsuz. Maçlara giden sayısı inanılmaz derecede azaldı. Millet büyük paralar ödeyerek kör döğüşü seyretmekten usandı. Giriş kartı uygulaması, işsizlik, hepsi tamam ama millet şımarık futbolculardan, kibirli başkanlardan ve en önemlisi kötü ve isteksiz futboldan bıktı.
Averaj futbolculara veya modası geçmiş yabancılara ödenen astronomik rakamlar, takımları borca sokmaktan başka bir işe yaramıyor. Bütün kulüpler büyük borç altında.

Sevgili Aziz amca, bu konular yazmakla bitmez, sabah sabah başını ağrıttım ama herkes gibi bu konuda ben de çok mutsuzum. Hiç umudum yok ama belki birileri çıkar ve bu konuya bir çare bulur. Önlem alınmazsa çok yakında sokakta gazoz kapağı oynayan çocukları seyredeceğiz.
Saygılarımla yeğenin Emin…

10 Eylül 2014 Çarşamba

Şımarık Şımarık Şımarık...

Bir insanın her gün ruh hali aynı olmayabilir, bu durumda gayet doğaldır. Benimde işyerine gidip hiçbir iş yapmak istemediğim günler olmuştur. Her gün kendinizi güçlü ve enerji dolu da hissetmeyebilirsiniz, bu da gayet doğaldır ama bütün bir takım kendini böyle hissediyorsa burada bir şeyler yanlıştır.

14 oyuncunun hepsi de bu durumdaysa bir şeyler yanlış gidiyor demektir. Değil 14 oyuncu, 140 oyuncu maça girse hiçbir şey değişmeyecekti. Her şeyden vazgeçtim, yarın işe gideceği halde gecenin 12’sine kadar oturup bu rezil çabayı (futbol demeye dilim varmıyor) seyreden insanlara yazık.
 
Spor müsabakalarında yenmek de var, yenilmek de. Bunu hepimiz biliyoruz ve kabul de ediyoruz ama bir gram çabalamamayı kabul edemeyiz. Bu nasıl bir isteksizlik, bu nasıl bir enerjisizliktir. Sen mücadele et, elinden geleni yap, ondan sonra zaten kimse sana bir şey söyleyemez.
Fiziksel olarak İstanbul’a gelmiş olsalar bile ruhları halen Bodrum plajlarında kalmış oyuncuları sen bir de tutup soğuk bir ülkeye götürürsen olacağı budur. Adamlar dondu kaldı.

Benim çocukluğumdan beri hep bizim takımlarımızın kuzey Avrupa takımları karşısında başarısız olduğunu konuşur dururuz. Peki, nedendir bu durum? Çok basit, adamlarının fiziklerinin sağlam olması ve çok koşmalarıdır. Yürüyerek futbol oynamaya alışmış Anadolu yıldızları bu tip koşan takımlar karşısında her zaman zorlanıyorlar. Çok koşan, sert oynayan ve yere sağlam basan takımlar bizim çocukları her seferinde korkutuyorlar.

Adamlar yere sağlam basıyorlar. Her minik temasta kendilerini yere atmıyorlar, her düdükten sonra hakeme el kol hareketi yapmıyorlar. En ufak bir temasta faul çalınmasına alışmış, koşamadığı için sürekli formadan çekerek oynamayı bir tarz haline getirmiş Anadolu kaplanları, Avrupa arenasında bu fauller çalınmayınca psikolojik bunalıma giriyorlar.

Aslında bütün bunları söylüyorum ama dün akşamki sonuç bana bir gram sürpriz olmadı. Bu coğrafyada uzun zamandır oynanan futbola baktığınız zaman netice sürpriz değil. Hazırlık maçlarında ve ligin ilk haftasında oynanan maçlar zaten bu durumu gözler önüne sermişti.

Zaten insanların birbirini yemesi, sürekli verilen demeçler, internet sayfasından yapılan açıklamalar, saldırılar, küfürler, hakaretler de doğru dürüst futbol oynanamamasının ortaya çıkardığı sonuçlar. Futbol kötü olunca hemen bir yerlere saldırıp konuyu değiştirmeniz lazım. Bu günlerde, bu ülkede “saldır bir yerlere konu değişsin” taktiği çok başarılı bir şekilde uygulanıyor.
Bizim futbolumuzun seyir zevki hiçbir zaman çok fazla değildi. O yüzdendir ki hepimiz yıllardır hep başka ülkelerin liglerini izleriz. Siz bir Almanın, bir süper lig maçı izlediğini düşünebiliyor musunuz? Adamcağız sıkıntıdan kurdeşen döker her halde. Hele de bir İngiltere ligi maçı seyredip, üzerine bizim ligden bir maç seyrederseniz, insana eksik oyuncuyla yavaş çekimde oynuyorlarmış gibi geliyor.
Dün akşam basketbol takımı da yenildi ama onları ayrı bir kefeye koymak lazım. Onlar kısıtlı kadrolarıyla ellerinde geleni yaptılar. Basketbol takımında bir tane yıldız yok. En iyi oyuncumuz Emir, o da bu ülkeden değil. Ama futbol takımımız öylemi, her yer yıldız (!) dolu. Elini sallasan yıldıza çarpıyorsun. Mübarek takım değil Samanyolu.

Reykjavik’in soğuk havasında donup kalan oyuncularımız bizim de ekran başında donup kalmamıza neden oldu. Keşke her birine benim yün donlardan verseydim. Ellerini ısıtmışlar ama kıçları üşüdü yazık.

Sevgili futbolcu kardeşlerim acaba bundan sonraki maçlarda sizlerden laf yetiştirmekteki başarınızı futbol oynamakta da göstermenizi bekleyebilir miyiz, yoksa bu bizler için bir hayal mi artık…
Milli takım forması kutsaldır. Kulüp didişmelerine benzemez. 77 milyonun ruhunu taşıyorsunuz o formanın içinde. Bu ağırlığı taşıyamayacaksınız, Hıncal amcanın dediği gibi gidin anneannemizin liginde oynayın…

Siz sevgili Bodrum plajı gençleri soğuk havaya alışsın diye, Danimarka’da, İskoçya’da orada burada yapılan kamplara ve harcanan paralara yazık…