Amerikalılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Amerikalılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2016 Pazartesi

Amerikalının Sıkıntısı...

Günaydın dostlar…

Güzel ülkem derin bir uykuya daldıktan sonra otelin lobisine iniyorum. Lobinin sakin kafe ortamında, iki teyze ve bir amca oturmuş bağıra bağıra dertlerini ortaya döküyorlar. Yaşları muhtemelen benim yaşıma yakın olan bu insanların sıkıntıları çok büyük. Milletin ne konuştuğunu hiç dinlemem, hiç de merak etmem ama samimi bir ortamda, konuşmalar da yüksek sesle olunca ister istemez her söyleneni duyuyorsunuz. Önce sarışın teyze alıyor sazı eline.
 
Teyzemin derdi otoban bağlantı yolları ile alakalı. Birçok ülkede olduğu gibi Amerika’da da büyük otobanların, yoğun trafik olan bağlantı noktalarında otobana giriş ışığı var. Trafiğin yoğunluğu otomatik olarak ölçülüyor ve akışın hızına göre otobana girecek olanlara yol veriliyor.
Işık belirli aralıklarla yeşil yanıyor ve her yeşilde bir araç otobana dâhil oluyor. Bizde olsa kaç araç girebileceğini düşünebiliyor musunuz? Yoğunluk azaldıkça da yeşil ışık daha sık ve daha uzun yanmaya başlıyor. Doğal olarak bunun nedeni de, anayolu sürekli akar bir halde tutup, içinden çıkılmaz bir düğüm haline getirmemek.

Bizim teyzenin sıkıntısı da bu noktada başlıyor. Buraların göbeğinden geçen 495 numaralı otobanda, yeşil ışık yanma sürelerinin trafik yoğunluğu ile çok da uyumlu olmadığını düşünüyor. Kadının sıkıntısına bakın; oturmuş bunları düşünmüş. Allah başka dert vermesin. Masalarına gidip, “Bizde de her gün trafik kazalarında 20 kişi ölüyor” demek istiyorum.

Teyzem, iki bira içim süresi kadar bir zamanda bu konu ile ilgili bütün sorunlarını dile getirdikten sonra, söze öbür teyze giriyor. Onun derdi de itfaiye araçları. Amerika’da her şeye itfaiyeciler koşuyor. Günde 20 defa siren sesleri duyuyorsunuz. Bizden farklı olarak, buradaki itfaiyeciler can kurtarma işi de yapıyorlar. Biz de o işleri ambulans ile gelen sağlık personeli yapıyor.

İyi güzel de sıkıntı nerede? Durun bir dakika, hemen anlatacağım. Bu itfaiye araçları bütün ışıklarını ve sirenlerini açıp yollarda giderlerken, teyzemi ürkütüyorlarmış. Aynadan kocaman bir aracın bu şekilde üstüne geldiğini görünce, teyzem ne tarafa kaçacağını şaşırıp, bulunduğu şeridin ortasında duruyormuş. Aslında belki de en iyisini yapıyor.

Amerikalıların bir iyi tarafı vardır. Gidip de problemlerini başkalarının kucağına atmazlar. Muhakkak problemleri ile ilgili olarak bir de öneri getirirler. Teyzemin önerisi de, itfaiye araçlarının sadece yan taraflardaki ve arkadaki ışıklarını açarak hareket etmeleri yönünde. Allah başka dert vermesin. Masalarına gidip, “Bizde de geçen gün köprünün yüksekliğini hesap edemeyen itfaiye aracının merdiveni, köprüyü yıktı” demek istiyorum.
Biralar bitiyor, Amerikalının derdi bitmiyor. Kadınların 4 saatlik seansından sonra sıra zavallı amcama geliyor. Amcamın derdi saat 17.00 – 19.00 arası 5 Dolara satılan biraların neden daha sonraki saatlerde fiyatının arttığı konusu.

“Bence hiçbir mantığı yok” diye söze başlıyor sevgili amcam. Bira aynı bira, mekân aynı mekân; ne değişiyor da bira fiyatı artıyor? “Saat 19.00’dan sonra biraya zam mı geliyor, vergisi mi artıyor, ne oluyor?” diye soruyor bizim amca. Sorularına cevap bulabilir mi bilmiyorum ama beni çok güldürdüğü kesin.

Her şeyi bilen teyzeler, “Belli saatlerde müşteriyi buraya çekmek için fiyatları ucuzlatıyorlar” diyerek izah etmeye çalışıyorlar ama bizim amca oralı bile olmuyor. “Ucuzlattıkları saatlerde zararına mı satıyorlar?” diye sorunca beni bitirdi. Allah başka dert vermesin. Masalarına gidip, “Bizde de zaten üzerinde 70 çeşit vergi olan biranın vergi oranları arttırıldı” demek istiyorum.

Gördüğünüz gibi dostlar, Amerika’nın (ve Amerikalının) her şeyi farklı olduğu gibi, sıkıntıları da farklı. Görülüyor ki, sıkıntılar büyük olmayınca, küçükler hemen onların yerini dolduruveriyor. Allah, bize de itfaiye araçlarının hangi ışıklarını yakacakları konusundan başka hiçbir derdimizin kalmadığı günler göstersin.
Hepimizin sıkıntısız günler görmesi dileği ile ilk defa Türkiye dışında bir yerlerde yazdığım sabah yazımı noktalıyorum.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

12 Ocak 2016 Salı

Hiç Kimseye Güvenmiyorum

Günaydın Dostlar,

Zaten birbirimize çok fazla güvenmezdik ama artık hiç güvenmez olduğumuzun farkında mısınız? Karşımızdaki insan, iyi bir şeyler söylese de, kötü de söylese; hep bir şüpheyle ve güvensizlikle yaklaşıyoruz. Güvenmiyorum kardeşim…
“Balık baştan kokar,” demişler. En başta devletimiz vatandaşına güvenmiyor. Böyle bir güven oluşmuş olsaydı, noterlik diye bir birim belki de hiç olmazdı. Amerika’da yaşadığımız günlerde, bizim konsolosluk “noter tasdikli olması gerekiyor,” diye tutturduğunda, 80 yaşlarında ve mutfağından noterlik yapan bir kadıncağızı bulup, zar zor işimizi halletmiştik. Kadın, “ben en son noterlik yapalı, 30 sene filan oldu,” demişti. Bizim birbirimize olan güvensizliğimiz, kadının anılarını canlandırdı.


“Üniversiteden kâğıt al, konsolosluğa yolla”. Tamam yollayayım. “Ama ilk önce noterden tasdik ettir”. Neden? “Çünkü sana güvenmiyorum. Kâğıdı kendin de hazırlamış olabilirsin. Güvenmiyorum kardeşim.

Devlet vatandaşına güvenmiyor da, vatandaş devletine güveniyor mu? O da güvenmiyor. Ne vergi ödemek konusunda güveniyor, ne de adaletli davranacağı konusunda güveniyor. Herkes, sistemin “adamını bulma, adam kayırma ve torpil” parametreleri üzerine kurulu olduğunu düşünüyor.

Ben, gündüzleri televizyon seyretmem. Evde olduğum günlerde bile televizyonu 17.00 – 18.00 gibi açarım ve karşıma açar açmaz evlenme programları çıkar. Bizim, en son bildiğimizden beri bu programlar karıncalar gibi üremişler. Aynı anda yayında en az 10 tane bu programlardan var. Dün kızın biri, çocuğa “seni çok seviyorum,” diyor ama çocuk ne yapıyor; “sana güvenmiyorum,” diye cevap veriyor. Güvenmiyorum kardeşim, zorla mı?
Sınavlarda kopya çekme işinin, bizim zamanımıza göre çok azaldığını düşünüyorum ama yine de bu konuda da bir güven yok. Öğretmen, hiçbir öğrencinin kopya çekmeyeceğine güvenemiyor ve sınav zamanlarında dünyanın en güçlü radarı haline dönüşüyor.
A partisini veya A takımını seven bir insan, diğer takımlarla veya partilerle ilgili hiçbir şeye güvenmiyor. Sabit fikirlilik ve kutuplaşmalar, bütün güveni alıp götürüyor. Tamam, görüşleriniz ayrı ama belki de bu konuda doğru bir şeyler söylüyorlardır. Olmaz, güvenmiyorum kardeşim.

İş dünyasını zaten hiç konuşmayalım. Orada güven hiç kalmadı. Adam, parasının olmadığını, senin 200 TL’lik faturanı ödemesinin mümkün olmadığını sabahtan akşama kadar anlatıyor, sonra da aynı adamı akşam 500 TL’lik yemek yerken görüyorsun. Sen şimdi gel de bu adama güven. Güvenmiyorum kardeşim.

İş ortamında yazılan ve bana bir şeyler girmesin diye yüzlerce kişiye kopyalanan e-mailler de, insanların birbirine güvenmemesinin eseridir. Güvensizlik, gereksiz bir e-mail trafiği ve iş yükü yaratır. Ben, yan masadaki insanlara e-mail atanları bilirim. Neden? Güvenmiyor da ondan.
Bugünlerde kentsel dönüşüm çok moda. Eski evler yıkılıyor, yerine yenileri yapılıyor. Camdan baktığım zaman, en az 25-30 tane inşaat görebiliyorum. İnsanlar, bu işleri yapan inşaat müteahhitlerine güvenmekte çok zorlanıyorlar. Etrafımızda birçok yarım kalmış inşaat var.

Her zaman Amerika, Türkiye mukayeseleri yapar dururum ve genel de bu iki ülke hiçbir konuda örtüşmez. Hiçbir konuda örtüşmeyen iki ülkenin birindeki başkanlık sisteminin öbür ülkeye cuk diye oturacağına güvenmek de ayrı bir konu ama ben o konulardan pek anlamam.

Tek anladığım konu, iki zincir birbirleriyle her yönden tıpatıp aynı ise bir zincirden halka çıkarıp öbürüne takabilirsin. Değilse, ekli zincirin de diğeri kadar sağlam olduğuna kimse inanmaz.

Bu iki ülke arasındaki en büyük farklılıklardan biri de, Amerikalıların her işe güvenle başlamalarıdır. Amerikalı, iyi niyetlidir ve uzlaşmacı bir tavırları vardır. Bizde ise, biz her yeni ilişkiye güvenmeyerek başlarız. Karşımızdakinin, bizim güvenimizi kazanması gerekir. Sonra da alır güvenimizi, götürür pazarda satar ama o ayrı bir konu.
Kimseye, Amerikalılar gibi her ilişkiye güvenle başlayın diyemem. Suyundan mıdır, havasından mıdır bilemem ama bu topraklarda iyi niyet tohumları ile ekilen bitkiler, güven ağaçlarına dönüşmüyor.

Her önünüze gelene güvenmeyin ama düşman da olmayın. Sadece akıllı ve temkinli olun…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

9 Şubat 2015 Pazartesi

Ankara'da Soğuk Bir Hafta Sonu...

Günaydın dostlar.

Bu sabah Ankara’dayız…
Gençlik Parkı, bizim çocukluğumuzda Ankara’da gezmeye gidebileceğiniz üç-dört mekândan bir tanesiydi. Bir de zavallı Hayvanat Bahçesi ve Çubuk Barajı vardı. Çubuk Barajı’na da, “Gelin burası gezme yeridir” diyen yoktu. Millet gidip suyun etrafına yayılıyordu. Bir, iki tane de çay bahçesi vardı.


Gençlik Parkı’nda kocaman bir havuz vardı. Etrafında da çay bahçeleri ve birkaç tane restoran bulunuyordu. Şimdiki gibi değil, o zamanlar hepsi gayet aile yerleriydi. Gidip çay bahçesinde oturup havuzdaki sandalları seyredebilirsin, ya da (hele de bir sevgilin varsa) sandal kiralayıp havuza açılabilirsin. Kızı sandalla havuza çıkarmak gayet havalı bir davranıştı. Sandaldakiler orada gözlerden uzak baş başa olduklarını zannederlerdi ama aslında çay bahçelerindeki binlerce göz onları izlerdi. Herkes sandaldaki çiftlerin davranışlarını en ince ayrıntısına kadar takip ederdi.

Kış gelince de havuzun suyu boşaltılır, Gençlik Parkı’nın tadı kaçardı. Çay bahçeleri kışın da açıktır ama eski ruh hali kalmamıştır. Kapalı kısımlarındaki üç-beş masada çay içip, tost yemek halen mümkündü. Havuzun dibindeki minik suda; üşüyerek birbirine bakan minicik yapraklar, bir de bütün yaz sezonu boyunca atılan taşlar kalırdı. Zavallı çalışanlar buz gibi havada o taşları temizlemeye çalışırlardı. Sanki havuz değil de, Atlas Okyanusu. Geri zekâlı mısınız kardeşim neden atıyorsunuz? Gerçekten de soğuk Ankara günlerinde bu hiç de kolay bir iş değildi.

Nasıl oldu bilmiyorum ama bir kış Gençlik Parkı’ndaki havuzun suyu boşaltılmadı. Bilinçli miydi yoksa fazla akıllının biri boşaltmayı mı unuttu bilmiyorum. O zamanlar, bu günlerdeki kadar mevsimlerin de içine edilmemiş olduğu için havuzdaki su dondu.

Aynı mahallede oturduğumuz sevgili arkadaşım, kardeşim Muhittin, cumartesi sabahı heyecanla kapıya geldi. “Oğlum, Gençlik Parkı’ndaki su donmuş, millet buz pateni yapıyormuş; babam bizi de götürecek şimdi, hadi sen de gel,” dedi. Doğuştan buz pateni yapmak için doğmuş olan ben, Eminowski “A tabi gelirim.” dedim. Yay burcu her şeyi deneyecek ya, giydim yün donumu katıldım Muhittinlere.

Gençlik Parkı’ndaki havuz cidden donmuştu. Havuzun bir köşesindeki buzu birazcık düzeltmişlerdi. Bir yandan da çok kötü bir sistemden de buzun üstündeki hoparlörlerden bangır bangır müzik çalıyordu. Adamın biri yirmi çift kadar eski, püskü buz patenini buzun üstüne dizmiş onları kiralıyordu. O zamanlar Ankara Amerikalı kaynıyor. Ankara’nın birçok yerinde Amerikalılar ve Amerikan evleri vardı. Dedikoduya göre de, bu adamcağız buz patenlerini Amerikalılardan bulmuştu. Biz büyürken; ne olduğunu, nereden geldiğini bilmediğimiz her şey için “Amerikalılarındır herhalde” derdik. Muhtemelen ilk bisikleti de Emek Mahallesi’nde büyürken oradaki Amerikalı çocuklarda görmüşüzdür.
Aldık patenleri çıktık buzun üstüne. Buz sağlam mıdır, değil midir diye düşünmedik bile. Şimdi olsa yüze kere düşünüp kesin çıkmazdık. Çıktık buzun üstüne ama yarım metre gidemiyoruz, durum kötü. Buzun üzerine çıkmış patenli deve yavruları gibiyiz. Düşmekten yün donuma kadar ıslandım. Bir de eve dönünce “Donuna kadar ne ıslandın?” diye, evdekiler kızacak. Uzun lafın kısası; çalan güzel müziğin ritmine de uyarak, daha az düşerek, çok da eğlenerek akşama doğru g.....z donmuş bir vaziyette eve döndük. “Annen kızdı mı?” diye mi sordunuz? Tabii ki kızdı. Düşünüyorum da, %90 ihtimalle haber vermeden gitmişimdir. Daha sonraki günlerde birkaç hafta sonu daha gittiğimizi de hatırlıyorum.
Çalan müzik mi neydi? Sistem çok iyi olmasa da müzik çok güzeldi. Defalarca çalan müzik “Sev Kardeşim’’ şarkısıydı. Nurlar içinde yat sevgili Şenay Yüzbaşıoğlu. Benim seni unutmam hiç mümkün değil.
Sevgili Şenay ve hayatımızın birçok dakikasını paylaştığımız birçok isim aramızdan ayrıldı. Hepsinin mekânı cennet olsun...

Sevmeyi unuttuğumuz bu günlerde; arkamıza yaslanıp, bir kere daha rahmetli Şenay’ın sözlerine kulak vermemizde, büyük yarar var diye düşünüyorum.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın...