Soğuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Soğuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2017 Pazartesi

Güler Yüzlü İnsanlar...

Günaydın dostlar…

1 Ocak akşamı Eskişehir Tren İstasyonu'na elimde bavulumla, Şener Şen’in Haydarpaşa’ya inişi gibi indiğimde, aklımda tek bir hedef vardı; Sarar Butik Otel’e ulaşabilmek. Otele ulaşmak istiyordum ama içim de biraz buruktu.  
Tamam, Eskişehir’e aşinaydım ama yine de yepyeni bir hayata başlayacak olmanın heyecanı vardı içimde. Trenden iner inmez, içimdeki heyecan bir anda taksi bulma çabasına dönüştü. Çok soğuk bir havada, -16 derecede, tipi şeklinde yağan karın altında elinde bavulu ile bekleyen adam; bekledi de bekledi. Ne bir taksi geldi, ne de bir Allah’ın kulu.


Hemen araya sıkıştırayım, daha sonraki günlerde Eskişehir’de taksi bulmanın çok da kolay olmadığını öğrendim. Koca şehirde sadece 500 taksi var. Onlar da İstanbul’daki veya Ankara’daki gibi sokaklarda dolaşmıyorlar. Belli yerlerde beklersen geliyorlar, ya da telefonla veya zille çağırman gerekiyor. Evet, zil sistemi Eskişehir’de halen işe yarıyor.

Benim önümde sadece iki kişi vardı ama taksiye binebilmem tam 25 dakika sürdü. Bu arada da kardan adam oldum. Artık hem tek başıma, hem de kardan adamdım. Kar, buz, çamur karışımı yollarda kısa bir yolculuk yaptıktan sonra Sarar Butik Otel’e ulaştım. Bahçe kapısındaki güvenlikçinin sıcacık gülümseyen yüzü içimi ısıtsa da, otelin çam ağaçlarıyla dolu, geniş bahçesi de buzla kaplıydı.

Bahçe buz kaplı, resepsiyon bahçenin 500 metre öbür tarafında. Taksiciye “Resepsiyona gidelim, anahtarı alayım sonra da beni kalacağım binaya geri getir” dedim. Zaten azıcık bir giyim, kuşam alıp geldim, onları da bu bahçede ziyan etmeyeyim. Sonuçta trenle geliyorsun, bütün yün donlarını alıp gelemezsin ki!
 
Resepsiyondaki genç arkadaş da son derece güler yüzlüydü. Karanlık ve soğuk bir kış akşamında, samimi, güler yüzlü, iyi niyetli insanlarla tanışmak; moralimi düzeltti. -16 derece bile artık çok rahatsız etmiyordu ama kalacağım yere girince ısıtıcıların haftalardır yanmadığını gördüm. İçerisi gayet serindi. Tabii ısıtıcıyı açtım ama yorganın üzerine dolaptaki öküz gibi kalın battaniyeyi de sererek yattığımı hatırlıyorum.

Saat olmuş akşamın bilmem kaçı, karnım da aç ama o buz, tuz, çamur, kar karışımı yoldan bir daha çıkılmaz. Ayrıca, yanımda çamurda yürüme ayakkabısı da yok. Her şey çok kısıtlı, ancak beş gün idare edebilecek kadar giyeceğim var. Allah bilir Şener Şen’in tahta bavulunda bile daha çok şey vardı.
1 Ocak günü, çok zor şartlarda girdiğim Sarar Otel’den 3.5 ay sonra ayrıldım. Son parçayı da arabaya koyup, anahtarı teslim ettiğimde içimde bir burukluk vardı. İçimdeki boşluk dört bir köşenin resimlerini çekmeme neden oldu. Dünyanın her yerinde yaşadım, kalmadığım otel kalmadı, peki neydi Sarar’dan ayrılırken içime dolan?

Çamların altında yürürken, dibimden geçen trenler miydi? Trenleri çok severim. Penceremin sadece 20 metre ötesinden sık sık trenlerin geçiyor olması da beni çok mutlu etmişti ama neden onlar değildi. Belki de çamların altındaki yürüyüşlerimi özleyecektim. Sebep, Sarar’ın sessizliğiydi belki de!

Eskişehir’de popüler mekânlara ve/veya sokaklara giderseniz, genelde çok büyük kalabalıklarla karşılaşıyorsunuz. Sarar’ın sessiz, sakin ortamını seviyordum ama ayrılırken içimi burkan sessizlik değildi.

Sonunda buldum. 3,5 aydır alıştığım ve ayrılması zor gelen; oradaki güler yüzlü, samimi, iyi niyetli insanlardı. Onlardan ayrılmak zor geliyordu. Sarar’ın binaları çok lüks değil, eşyaları da birinci sınıf değil ama çalışanları birinci sınıf. Bu kadar süre içinde her derdime güler yüzle koştular. İster gecenin geç saatlerinde olsun, ister sabahın köründe hiç fark etmedi.
Her zaman söylerim. Farkı yaratan hizmetin kalitesi, samimiyetidir. Herkes bir yatak, bir masa, iki sandalye alıp bir odaya koyabilir ama herkes güler yüzlü olamaz. Herkes şevkle, iyi niyetle, heyecanla işine bağlanamaz.

Artık güler yüzlü insan bulmak çok zorlaştı. Kışın en soğuk, en karanlık gününde bile insanları bekçi kulübesinde sıcacık bir gülümseme ile karşılayabiliyorsan, sen olmuşsun kardeşim. Allah gülümsemeni daim etsin…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

24 Ocak 2016 Pazar

Avrupa Yakası Asya Yakası...

Günaydın dostlar…

“Karşıdan mı yoksa buradan mı?” derdi ben doğduğumdan beri hiç çözülemedi.

“Sabah sabah ne diyorsun?” kardeşim dediğinizi duyuyorum. Hemen açıklama yapayım. Sizlerin de bildiği gibi; İstanbul’dan Anadolu’ya giden yolcu otobüslerinin birçoğu, Avrupa Yakası’ndan kalkarlar, Anadolu Yakası’na gelirler, buradan da yolcu aldıktan sonra yollarına devam ederler.
 
Bu iş her zaman böyle olmuştur ve buna bağlı problemler de hiçbir zaman çözülememiştir. Problem, insanların bir türlü otobüslerin hangi yakadan saat kaçta hareket edeceğini anlayamamasından kaynaklanıyor. “Karşıdan mı 11.00’de yoksa buradan mı 11.00’de?” soruları hiç bitmiyor. İnsanların rahat ve dikkatsiz yapıları sorunların artmasında büyük rol oynuyor. İnternetten bilet alma dönemi başladığından beri de bu sorunlar iyice arttı. Neden mi? Söyledim ya, insanlar çok dikkatsiz de ondan.
Adam oraya yazmış. Karşıdan 11.00’de kalkan otobüsün, saat 12.15’de Asya Yakası’nda olacağı çok net olarak belirtilmiş. Kalkış saati Asya’dan 11.00 olan otobüs, senin otobüsün değil. Gelip de bu otobüse yerleşirsen, sorun çıkar.

Dün kuşumu yolcu ederken aynı senaryo bir kere daha yaşandı. Avrupa’dan kalkış saatini, Asya’dan kalkış saati zanneden yaşları benden bile büyük insanlar, girmişler otobüse kurulmuşlar. Koltukların gerçek sahipleri gelince de doğal olarak sorun çıktı.

Otobüs çalışanları müdahale edip, “Sizin otobüsünüz bir saat sonra gelecek” dediyseler de bir türlü yaşlarının toplamı 200’ü geçen 3 kişiyi otobüsten indiremediler. Ben dâhil, yolcu etmeye gelenler, buz gibi bir havada dışarıda bekliyoruz, otobüsün içinde de yavaş çekim bir tiyatro oynanıyor.

“Otobüsten inmeniz lazım,” diyorlar ama öyle bir tonda söylüyorlar ki, inmeseniz de olur gibi bir anlam çıkıyor. Adamların işi ağırdan alması, dikkatimi çekti ama bir müdahale de etmedim. Tam 40 dakika süren müzakerelerden sonra biletleri bir sonraki otobüs için olan yolcuları otobüsten indirmeyi başardılar.

Yolcuların inmesiyle iş bitti mi? Tabi ki, bitmedi. Bavullarının da geri çıkarılması gerekiyor. 10 dakika kadar da o işlem sürdü ve artık yola çıkmaya hazır bir hale geldik. Ben de kuşuma el sallamak için otobüsün öbür tarafına geçtim ama küçük bir sorun var, otobüs halen gitmiyor.
Otobüsün yanın da sigara içmekte olan şoförün yanına gidip, gür bir sesle, “Neden halen gitmiyorsunuz?” diye sordum. “Ağabey muavin halen gelmedi,” diye cevap verdi. Düşünün aradan 50 dakika geçmiş, bizim muavin halen ortada yok.

Meğerse adamların ağırdan almasının nedeni, muavini bekledikleri içinmiş. Ben de dışarıda kendi kendime, “bir türlü sorunu çözemediler,” diye dert anlatıyorum.

“Ne yapacağız peki?” diye sorduğumda, “Şimdi geliyor,” diye cevap verdiler ama ortalıkta ne gelen var ne giden var.

10 dakika sonra bizim muavin köşeden göründü fakat çocuğun hiçbir acelesi yok. Otobüste insanlar bekliyor, bizler buz gibi hava da otobüsün yanında bekliyoruz; bizim muavin orada bekçiyle sohbet ediyor.
O aşamada Emin’i görmeliydiniz. Gök gürültüsü gibi bağırmaya başlayınca, bizim muavin Kip Keino gibi koşmaya başladı. Sadece muavin mi? Herkes kaçacak bir delik aradı. Bir anda bütün otobüsler kapılarını kapatıp, yola çıkmaya başladılar.

Otobüsler gitti, sohbetler bitti; etrafa derin bir sessizlik çöktü. Millet yan gözle Emin’e bakıyordu ama en azından terminale bir hareketlilik getirdi. Bizim insanımız rahattır ve hiç acelesi yoktur. Bazen gür bir sesle net mesajlar vermek gerekir…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

18 Ocak 2016 Pazartesi

Ya Üşüyorsa

Günaydın Dostlar,

“O üşümez, bu üşümez.” laflarını hep duyarız. Bu lafları ne zaman duysam, ben de “Ya üşüyorsa.” diye düşünürüm. Gerçekten üşümediğini nereden biliyoruz?

Dışarıda hava buz gibi olur, “Kediler üşümez.” derler. Bir kedinin soğuğa karşı benden daha korunaklı olduğu kesin. Onlar yaz kış doğal yün donlarını giymiş olarak dolaşıyorlar ama yine de onların da bir limiti vardır, diye düşünüyorum. Belki -5 derecede üşümüyordur ama -25 derecede üşüyordur. Kimin ne çektiğini uzaktan bilemeyiz.



Kutup ayısı muhtemelen kediden daha dayanıklıdır ama belki onun da bir üşüme derecesi vardır. Kim olursa olsun, her canlının muhakkak bir üşüme derecesi vardır diye düşünüyorum.

“Üşümek” konusu, her zaman için bizim vicdanımızı “fazla sıcak” konusundan daha çok rahatsız eden bir parametredir. Birileri 60 derece sıcaklıktaki bir ortamda yaşamak veya çalışmak zorunda kalıyor diye pek üzülmeyiz ama üşüyen insanlar her zaman vicdanımızı titretir.

Allah var, ben üşüyen insanlar gördüğümde çok etkileniyorum. Hemen belirteyim, "üşüyen insanlar" derken şık görünmek için üşüyenleri kastetmiyorum. Benim üzüntüm soğuk havada yaşamak veya çalışmak zorunda olanlardan dolayı.

Ne kadar sıkı giyinirse giyinsin, sizce soğuk havada iki saat nöbet tutmak zorunda olan asker üşüyor mudur? Üzerine giydiği çelik yelek üşüme katsayısını daha da arttırıyor mudur? Bence kesin üşüyordur. Dağlarda, ovalarda, şehirlerde bu havada vatanı için savaşan bütün kardeşlerimize benden selam olsun. Allah hepinizi korusun.

Yersiz, yurtsuz sokakta kalmak ve uyumak zorunda kalan zavallı insanlar, çok üşüyorlardır. Ben yatağımda kıçım azıcık açılmasın diye uğraşırken belki de o zavallı da kartonlarını yayabileceği, çöpten çıkarttığı battaniyesini üzerine örtebileceği bir merdiven altı bulduğu için mutlu oluyordur. Üşüyordur zavallı; iliklerine, kemiklerine kadar üşüyordur. Çok üşüyordur.

Ya bozacı amca? Bu soğukta gece karanlığında yarım güğüm boza satacağım diye uğraşan amca. Bozacı amca da çok üşüyordur. Eldiven de giysen, kalın yün donun, fanilan da olsa hiç fark etmez. Gece ayazı hepsini jilet gibi keser geçer. Bütün gece sokaklarda dolaşıp bir eldiven bile alamayacak kadar para kazanan zavallı amca. Her gece elleri, ayakları donan bozacı. Her gece, bütün gün sobanın yanında kuruyan giysilerini tekrar giyip yollara düşen koca kalpli amca.

Bağdat Caddesi’nin en işlek yerinde simit satan, oldukça da iyi para kazanan simitçi amca da üşüyordur. Para tamam ama bütün gün soğukta ayakta durmak da kolay bir iş değil. Kesin üşüyordur. Üşümek garip bir konudur. Paralı da üşür, parasız da üşür.

Ayakları çıplak okula giden çocukları görünce dağılıyorum. İçimden hepsine çizme almak geliyor. Bir gün Allah bana öyle bir para verirse bu ülkede ayağı çıplak okula giden çocuk bırakmayacağım. En sinir olduğum laf da “Onlar alışık bu şartlara.” benzeri sözler oluyor. Alışık değiller kardeşim, inanın üşüyorlar. Hem de çok üşüyorlar. Ayakları da üşüyor, kalpleri de.

Herkes üşüyor. Bebek Sahili’nde yürüyüş yapanlar da üşüyor, sokaklarda çalışmak zorunda olanlar da. Çocukluğumuz da, Ankara 19 Mayıs Stadı’na maça gider, şeyimiz donana kadar oturup maç seyrederdik. Korkunç üşürdük vallahi. “Çikolata ye, iyi gelir.” derlerdi ama çikolata ile filan olacak bir iş değildi.

Hava soğuk, tedbiri elden bırakmayın. Kimse bu gibi günlerde yün donunu giymeden sokağa çıkmasın. Bağlantısı nedir bilmiyorum ama büyüklerimiz, “Çocuğun olmaz sonra.” derlerdi.

Her zaman söylediğim gibi “Allah bu soğukta dışarıda yaşamak veya çalışmak zorunda olanlara yardım etsin ve kimseyi üşümekle veya açlıkla terbiye etmesin.”

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…


20 Şubat 2015 Cuma

Biz Açığız...

Günaydın dostlar.

3 günlük kar esareti sonunda bitti gibi sanki. Zaten hayatın pamuk ipliğine bağlı olarak yaşandığı bir şehirde; normal sıkıntıların üzerine bir de ekstra sıkıntılar gelirse, yaşam iyice içinden çıkılmaz bir düğüme dönüşüyor.
Bu hafta da, İstanbul’u bir afet bölgesine dönüştüren görüntülerin hepsi yaşandı. Valiliğin okulları tatil etmesi epeyce bir katkı sağlasa da, bilhassa ilk gece insanların saatlerce yollarca sürünmesini önleyemedi. Birçok insan yürüme hızından daha düşük bir hızla evine gidebildi.



Her zaman olduğu gibi, insanlar canlarını kurtarabilmek için arabalarını rampalarda, yol kenarlarında, arsalarda, bulabildikleri her yere bırakıp evlerine gittiler.
Valilik okulları kapatıyor ama bir de işyerleri var. Buralarda çalışan milyonlarca insanın da bir şekilde evlerine ulaşabiliyor olması lazım. Böyle günlerde herkesi, acaba kaç saatte evime ulaşırım, korkusu sarar. Artık kimseden verimli bir iş beklemeyin, herkes eve nasıl giderimi düşünmeye başlar.

İnsanların geçmiş tecrübeleri, son derece haklı olarak onları endişeye sürükler. Ben kar yüzünden binadan ayrılamayarak bütün geceyi binada geçiren arkadaşlarımı bilirim. 6-7 yıl önce İstanbul’un göbeğinde, TEM otoyolunda donma tehlikesi geçirip askerler tarafından kurtarılanları da unutmadık.

Bu gibi durumlarda işyerlerinin bir kısmı bir gün önceden ertesi gün işyerinin kapalı olacağını ilan eder ve çalışanlarını riske atmaz ve yollarda eziyet çektirmez. Bu şirketlerin sayıları çok azdır ve hemen hemen hepsi yabancı menşeli şirketlerdir. Yerliler, sabah ola hayrola, diye düşünür.

Bir grup şirket te, elemanlarını erken saatlerde eve gönderir. Şirketi bir gün önceden kapatmamışlardır ama bakarlar ki hava kötüye gidiyor, öğlen gibi şirketi tatil ederler. Bu şekilde çalışanlarının bütün gece yollarda sürünmesini önlemiş olurlar. Ne yazık ki, yine bunların da çoğu yabancı menşeli şirketlerdir.
Bazı işler vardır ki, ne yağarsa yağsın işyerini kapatamazsın. Yerden göğe kadar haklılar. Bazı şirketler de vardır ki, değil bir gün, beş gün kapatsa hiçbir şey fark etmez. Düşüncesizlik midir, elemanına kıymet vermemek midir, nedendir bilmem ama bu gibi şirketler bir türlü kar tatili ilan etmezler.
Akşamleyin herkesin yollarda sürüneceğini bile bile insanları erken çıkarmazlar. Herkes oturup patronların veya üst yönetimin ağzından çıkacak olan iki kelimeyi bekler. Bazen de insanların 17.00’de değil de, 16.00’da çıkmasına müsaade ederler. Aman çok faydası oldu…

Her zaman inandığım ve birçok örneğini gördüğüm konu, çalışanlarına değer veren firmaların çok daha başarılı olduğudur. İnsanlara iki gram iyilik yapmaktan kimse korkmasın. Çalıştıkları firmanın kendilerini düşündüğünü, değer verdiğini hisseden insanlar, her zaman daha motive ve şirkete daha bağlı olurlar.

Böyle günlerde çalışanlarınızı gece yarılarına kadar yollarda süründürerek, şirketinize bir katkı sağlayamazsınız…

9 Şubat 2015 Pazartesi

Ankara'da Soğuk Bir Hafta Sonu...

Günaydın dostlar.

Bu sabah Ankara’dayız…
Gençlik Parkı, bizim çocukluğumuzda Ankara’da gezmeye gidebileceğiniz üç-dört mekândan bir tanesiydi. Bir de zavallı Hayvanat Bahçesi ve Çubuk Barajı vardı. Çubuk Barajı’na da, “Gelin burası gezme yeridir” diyen yoktu. Millet gidip suyun etrafına yayılıyordu. Bir, iki tane de çay bahçesi vardı.


Gençlik Parkı’nda kocaman bir havuz vardı. Etrafında da çay bahçeleri ve birkaç tane restoran bulunuyordu. Şimdiki gibi değil, o zamanlar hepsi gayet aile yerleriydi. Gidip çay bahçesinde oturup havuzdaki sandalları seyredebilirsin, ya da (hele de bir sevgilin varsa) sandal kiralayıp havuza açılabilirsin. Kızı sandalla havuza çıkarmak gayet havalı bir davranıştı. Sandaldakiler orada gözlerden uzak baş başa olduklarını zannederlerdi ama aslında çay bahçelerindeki binlerce göz onları izlerdi. Herkes sandaldaki çiftlerin davranışlarını en ince ayrıntısına kadar takip ederdi.

Kış gelince de havuzun suyu boşaltılır, Gençlik Parkı’nın tadı kaçardı. Çay bahçeleri kışın da açıktır ama eski ruh hali kalmamıştır. Kapalı kısımlarındaki üç-beş masada çay içip, tost yemek halen mümkündü. Havuzun dibindeki minik suda; üşüyerek birbirine bakan minicik yapraklar, bir de bütün yaz sezonu boyunca atılan taşlar kalırdı. Zavallı çalışanlar buz gibi havada o taşları temizlemeye çalışırlardı. Sanki havuz değil de, Atlas Okyanusu. Geri zekâlı mısınız kardeşim neden atıyorsunuz? Gerçekten de soğuk Ankara günlerinde bu hiç de kolay bir iş değildi.

Nasıl oldu bilmiyorum ama bir kış Gençlik Parkı’ndaki havuzun suyu boşaltılmadı. Bilinçli miydi yoksa fazla akıllının biri boşaltmayı mı unuttu bilmiyorum. O zamanlar, bu günlerdeki kadar mevsimlerin de içine edilmemiş olduğu için havuzdaki su dondu.

Aynı mahallede oturduğumuz sevgili arkadaşım, kardeşim Muhittin, cumartesi sabahı heyecanla kapıya geldi. “Oğlum, Gençlik Parkı’ndaki su donmuş, millet buz pateni yapıyormuş; babam bizi de götürecek şimdi, hadi sen de gel,” dedi. Doğuştan buz pateni yapmak için doğmuş olan ben, Eminowski “A tabi gelirim.” dedim. Yay burcu her şeyi deneyecek ya, giydim yün donumu katıldım Muhittinlere.

Gençlik Parkı’ndaki havuz cidden donmuştu. Havuzun bir köşesindeki buzu birazcık düzeltmişlerdi. Bir yandan da çok kötü bir sistemden de buzun üstündeki hoparlörlerden bangır bangır müzik çalıyordu. Adamın biri yirmi çift kadar eski, püskü buz patenini buzun üstüne dizmiş onları kiralıyordu. O zamanlar Ankara Amerikalı kaynıyor. Ankara’nın birçok yerinde Amerikalılar ve Amerikan evleri vardı. Dedikoduya göre de, bu adamcağız buz patenlerini Amerikalılardan bulmuştu. Biz büyürken; ne olduğunu, nereden geldiğini bilmediğimiz her şey için “Amerikalılarındır herhalde” derdik. Muhtemelen ilk bisikleti de Emek Mahallesi’nde büyürken oradaki Amerikalı çocuklarda görmüşüzdür.
Aldık patenleri çıktık buzun üstüne. Buz sağlam mıdır, değil midir diye düşünmedik bile. Şimdi olsa yüze kere düşünüp kesin çıkmazdık. Çıktık buzun üstüne ama yarım metre gidemiyoruz, durum kötü. Buzun üzerine çıkmış patenli deve yavruları gibiyiz. Düşmekten yün donuma kadar ıslandım. Bir de eve dönünce “Donuna kadar ne ıslandın?” diye, evdekiler kızacak. Uzun lafın kısası; çalan güzel müziğin ritmine de uyarak, daha az düşerek, çok da eğlenerek akşama doğru g.....z donmuş bir vaziyette eve döndük. “Annen kızdı mı?” diye mi sordunuz? Tabii ki kızdı. Düşünüyorum da, %90 ihtimalle haber vermeden gitmişimdir. Daha sonraki günlerde birkaç hafta sonu daha gittiğimizi de hatırlıyorum.
Çalan müzik mi neydi? Sistem çok iyi olmasa da müzik çok güzeldi. Defalarca çalan müzik “Sev Kardeşim’’ şarkısıydı. Nurlar içinde yat sevgili Şenay Yüzbaşıoğlu. Benim seni unutmam hiç mümkün değil.
Sevgili Şenay ve hayatımızın birçok dakikasını paylaştığımız birçok isim aramızdan ayrıldı. Hepsinin mekânı cennet olsun...

Sevmeyi unuttuğumuz bu günlerde; arkamıza yaslanıp, bir kere daha rahmetli Şenay’ın sözlerine kulak vermemizde, büyük yarar var diye düşünüyorum.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın...
 

5 Ocak 2015 Pazartesi

Her Türlü Önlemi Almak

Günaydın Dostlar,

Aklımın erdiği günden beri bu cümleyi bir türlü anlamadım. Bu cümlem şaka değil, gerçekten anlamazdım.

Biraz evvel de vatandaşın biri çıkmış, “Çok soğuk ve kar geliyor, herkes önlemini alsın.” diyor. Böyle bir cümle duyduğum zaman, tam olarak ne yapacağımı bilemiyorum. Soğuk ve kar geliyorsa Emin bu konuda ne yapabilir? En fazla yapabileceğim şey, dışarı çıkmamak olur. Onun da kimseye bir faydası olmaz.
 
“Yağmur yağacak, her türlü önlemi alın.” denildiği zaman, "Nasıl alacağız ki bir gecede şehrin bütün altyapısını mı düzelteceğiz?" diye düşünürdüm. Tabii bu olaya tersinden de bakabiliriz. Belediyeler çıkıp da “Kar yağışı için her türlü önlemi aldık.” dediklerinde tam olarak ne demek istiyorlar?
Ben söyleyeyim. “Bütün kamyonlarımızı yollara saldık, şoförlerini 24 saat uyumamaları konusunda uyardık.” demek oluyor. Zaten başka da yapacakları bir şey yok. Yetersiz yolları ve altyapıyı değiştiremeyeceklerine göre ancak bir şeyler yapıyormuş gibi görünme turları atabilirler.

Yetkililer çıkıp da “Her türlü önlemi aldık.” diye açıklama yaptıklarında içiniz rahat ediyor mu? “Tamam; devletimiz her türlü önlemi almış, artık korkusuzca sokağa çıkabilirim.” diyebiliyor musunuz? Vallahi, ben diyemiyorum. Son derece iyi niyetli de olsalar, ağır hava koşullarına karşı yapabilecekleri çok fazla bir şey olmadığını biliyorum.

Yıllarca Michigan’da metrelerce kar yağan bir ortamda yaşamış biri olarak, 5 cm kar yağdığı zaman İstanbul’un ne hale geldiğini görmek, ilk döndüğüm yıllarda beni çok şaşırtıyordu ama sonra alıştım. Bırakın kar yağmasını yağmur bile yağsa hayat düğüm oluyor.

Bunun nedeni de ne kar ne de yağmur. Zaten pamuk ipliğine bağlı olarak yaşayan bir şehir, en ufak bir sorun çıktığında anında yaşanmaz hale geliyor. Üç beş yıl önce, İstanbul il sınırları içinde insanların donmamak için arabalarını TEM Otoyolu'nda bırakıp kaçtığı günleri hepimiz hatırlarız.

Yine böyle 3 cm kar yağdığı bir akşamda, Dudullu’dan dört saatte çıktığımızı hatırlarım. (Bir başka gecede de hiç çıkamayan arkadaşlar olmuştu) Tamam, kar yağdı ama asıl neden kar yağışını görünce kendini kaybeden sürücülerdi. Kar yağıyor diye her yola ters, düz, her şekilde girerek ortalığı içinden çıkılmaz bir düğüm haline getirdiler. Herkes doğru dürüst araba kullanmaya devam etseydi, biraz gecikirdik ama böyle bir rezalet yaşanmazdı.
Benim evim Dudullu ofise 10,5 km. Dört saatte yürüsem giderdim. Hiçbir şekilde kış koşullarına hazır veya alışık olmayan sürücüler, en ufak bir yağışta etrafı panayır yerine çeviriyorlar. Kar yağmaya başlaması, senin bulduğun her yola girip etrafı felç etmen için bir neden teşkil etmez.

Sürücüler hazır değil de peki araçlar hazır mı? Onlar da değil. Genelde araçların lastikleri de kış şartlarına hazır değil. Bu ülkede, lastik değiştirmek için harcanacak para çok gereksizmiş gibi görünüyor. Her şey değişiyor, en son sıra lastiklere geliyor. Neyse ki son yıllarda bir kış lastiği zorunluluğu getirildi de bu durum biraz düzeldi.

Küçükken, radyodan veya televizyondan "Kar yağacak önlem alın." gibi bir söz duyduğum zaman, "Acaba benden şehrin üstüne tente gibi filan bir şey yapmamı mı bekliyorlar?" diye düşünürdüm. Sonra da “Ben nasıl yapayım ulan?” der vazgeçerdim. Zaten annem de o kadar büyük bir tente için para vermezdi herhalde.

Belki de yapılması gereken herkesin kendi evi için bir tente yapmasıydı ama küçük olduğum için ne o kadarını düşünebildim ne de bu konuda organize olabildik.
Düşündüğünüz zaman belki de işin büyüsü burada gizli. Herkes kendi bahçesi ve kendi kaldırımının sorumluluğunu alırsa epeyce bir yol alabiliriz. Sen bahçeni temizle, nereye kadar varabiliyoruz, bir bakalım. Amerika’da evinize gelen biri (hırsız dahi olsa) buzda düşüp kafasını kırarsa sizi mahkemeye verebiliyor.

Özet olarak, “Her türlü önlemi aldık.” veya “ “Siz her türlü önlemi alın.” sözlerinin karşılığı, “Mümkünse dışarı çıkıp başımıza dert olmayın.” demek oluyor.
Allah bu soğuklarla ve zor şartlarla baş etmek durumunda olan herkesin yardımcısı olsun.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

2 Ocak 2015 Cuma

Yılın İlk Çalışma Günü...

Günaydın dostlar.

“Yılın ilk çalışma günü” diye yazdığıma bakmayın, aslında 2 Ocak günü işyerlerinde hiçbir çalışma olmaz. Zavallı muhasebeciler yılı kapatmakla ve son kalan faturaları girmekle uğraşırlar, onların dışında da kimseden verimli bir çalışma alamazsınız.
Koskoca bir yıl geride kalmıştır. Şimdi bir-iki-üç diyerek yeniden başlamak hiç de kolay bir iş değildir. 365 gün satış yapmışsınız veya 365 gün satınalma yapmışsınız ve sonunda yıl bitmiş. Milyonlarca ambalaj satmışsınız veya almışsınız ama artık hepsi geçen yılın raporlarında kalmış. Bu sabah sıfırdan tekrar başlama zamanı.


2 Ocak sabahı, o beklediğiniz sıfırdan başlama motivasyonu, kimsede yoktur. Herkes işe ilk defa başlamış gibi bir ruh hali içindedir. Geçen iki gün ve yapılan yılbaşı kutlamaları insanlara çıkış kapısının yerini bile unutturmuştur.

Futbolcular üç gün ara ile iki tane maç oynasalar, hemen “Konsantre olamadık” diye yaygaraya başlıyorlar. Bir de kendi halini düşün. 365 gün arka arkaya maç yapmışsın, şimdi iki gün sonra tekrar sahaya çıkıp aynı motivasyonla yeni bir maça başlaman gerekiyor. Senin üç gün dinlenme şansın bile olmadı.

Bu arada tabii şöyle de bir gerçek var, 2 Ocak günü binanın yarısına yakını izinlidir. Hele şirketinizde çalışan yabancılar varsa, onlar o kadar zaman önce ülkelerine giderler ki, döndüklerinde suratlarını bile hatırlayamazsınız. Şimdi binanın yarısı da yokken, sizin de oturup kendinizi parçalamanızın bir âlemi yok.

Birçok insan zaten ofisinde değildir. Bazı alanlarda büyük bir sessizlik hâkimdir. Tatil süresince ısıtıcıları da kapattıkları için binalarda soğuk ve sessiz bir görüntü vardır. Gelenler de sessizce çay içiyor veya boş gözlerle bilgisayara bakıyorlardır. Herkes işle ilgili bir konuya girmemek için azami önem gösterir.

İnsanlar biraz kendilerini topladıktan sonra yılbaşı gecesi dedikoduları başlar. Emin’in sabah yazısı da bu arada okunur. Çayımızı içtik, poğaçamızı yedik artık sohbete başlayabiliriz. Kim evde kutlamış, kim dışarı gitmiş gibi her türlü konunun irdelenme vakti gelmiştir.

Bence insan kaynakları bölümleri, her yılbaşında kimin yılbaşını nerede kutladığına dair bir tablo hazırlayıp herkese yollasın da çalışanlar da çeşit çeşit dedikodu yapmaktan kurtulmuş olsunlar.
Öğretmenlerin böyle bir şansı yok, her zamanki gibi sınıfın önüne çıkıp ders anlatmak zorundalar. Böyle yazınca da hemen “Onlar da üç ay tatil yapıyorlar” diye yorumlar yapılıyor. Yapsınlar vallahi, dokuz ay boyunca çocuklara bir şeyler öğretmeye çalışmak hiç de kolay bir iş değil. Bu sabahın konusu değil ama artık üç ay tatil de kalmadı. Okullar çok daha önceden öğretmenlerin dönmesini istiyorlar.

Bu gibi durumlarda genelde yırtamayan ofis ortamında çalışmayanlardır. Onların işleri sonuç odaklı ve bireysel işler olduğu için ofis ortamı gibi dalga geçmeleri çok kolay olmaz. Hava ne kadar soğuk ve karanlık olursa olsun işlerin de devam etmesi gerekiyor. Ofistekiler yılbaşını kimin kiminle kutladığının dedikodusunu yaparken, onlar soğuk havada yol yapıyorlar.

Yılbaşı tatilinden döndüğünüz zaman gerçekçi ilk çalışma günü 5 Ocak günüdür. Artık tatil iyice bitmiştir ve insanlar daha bir çalışma niyetiyle işe gelirler. Bırakın tatili, yeni yılın bile beş günü geçmiş oluyor. Zaman hızla akıp gider, bir bakarsınız yeni yıl da eskimiş.
İlk birkaç gün sağa, sola yanlışlıkla geçen yılın tarihini yazarız ama sonra ona da alışırız. Bu çift taraflı bir yol. Yeni gelen yıl da bize alışır. Yeni yılda yapacağımız hataların yanlış tarih atmakla sınırlı kalmasını diler, hepinize güzel bir yıl dilerim.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

12 Aralık 2014 Cuma

Tren Garında Kahve Keyfi

Günaydın Dostlar,

Aslında kahve içmeyi çok da sevmem ama trenlere olan düşkünlüğümü herkes bilir. Babamın 1964 yılında Almanya’dan getirdiği oyuncak trenim halen durur. Artık o eski halinden eser olmasa da yine de ilk gün alınan parçalar da elli yıldır benimledir.

Ankara’da tren garına tek başıma gitmek zor işti ama İstanbul’a geldiğimizde, dayımların evinin istasyona çok yakın olmasından dolayı istasyona yürüyüp trenleri seyretmişliğim vardır.
 
Ne kadar büyüseniz de eski alışkanlıklar, eski tutkular kolay kolay değişmiyor. Halen trenleri çok severim ve tren deyince benim aklıma gelen ilk yer Almanya’dır. Almanya’nın birçok şehrini gördüm (Berlin’i, Düsseldorf’u, Sttutgart’ı da severim) ama benim için Münih’in yeri bambaşkadır.
Münih’te birçok yeri babamın sayesinde öğrenmiş olsam da bugün artık ben de sağını solunu iyi bilirim. Oradaki otelimizin tren istasyonunun dibinde olması da başka bir güzel tesadüftür. Babam da trenleri çok severdi. Hiç oyuncak treni olmamış, büyüdüğü şehirde hiç tren olmamış birinin trenleri sevmesi de ayrı bir ilginç konudur. Evet, kesinlikle soya çekim diye bir şey var.

Eskiden Münih’e gezmek ve arkadaşlarımı görmek için de giderdim ama son yıllardaki gidişlerimin hepsi iş için olmuştu. Bütün gün süren toplantılar akşamüstü saat 17.00 gibi biterdi ve ondan sonra yemek buluşmasına kadar bir iki saat ara verilirdi. Bazen de yemek filan yoktu ne isterseniz onu yapardınız. Bu saat diliminde gidip zaman geçirdiğim bana iyi gelen yer Münih Tren İstasyonu'dur. Aynı atasözünde de söylendiği gibi gidip yarım saat filan trenlere bakardım.

Aynı atasözünde de söylendiği gibi gidip yarım saat filan trenlere bakardım. Günün bütün yorgunluğu gider. Gelen giden trenler, koşuşan kalabalık her akşam aynı senaryolar tekrar tekrar oynanır. Peronları hafif yukarıdan gören bir noktadaki sadece üç tane masası bulunan kahve dükkânına oturup, sütlü kahvemi alıp trenleri seyretmeye bayılırım. Düşündüm de ben orada otururken hava genelde hep soğuktur. Demek ki ben Münih’e hep kışın gidiyorum. Çok sıcak bir havada orada oturduğumu hiç hatırlamıyorum.
Bazen de kalkan trenlerin nereye gittiklerini düşünürüm. Bilhassa uzak şehirlere giden trenler daha çok dikkatimi çeker. Geçeceği şehirleri, içlerinde kimlerin olduğunu ve kime gittiklerini düşünürüm. Gerçi Almanya yaşamının hiçbir heyecanlı tarafı yoktur ama ben yine de düşünürüm. Böyle bir ortamda da insan kendini birilerini yolcu etmeye gelmiş filan gibi hissediyor.
Nasıl heyecan olsun? Adam alıyor sezonluk biletini; her sabah her akşam aynı vagonda aynı koltuğa oturup, gidip geliyor. Akşam dönüşlerinde, koltuklarına oturup kırmızı şaraplarını içerken kitap okuyarak seyahat etmeleri her zaman benim de canımı istetmiştir. "Adamların keyfe bak, bir de bizdeki kapıların zor kapandığı trenlere bak." diye de sık sık düşünürdüm.

Başta da belirttiğim gibi çok fazla kahve sevmem ama soğuk havada tren garında o kahve süper gider. Metrodan inip trenlere koşanları, son anda binenleri veya binemeyenleri görmek çok keyiflidir. İş dağılımı yoğun bir kalabalık vardır ama bir saat sonra ortalarda kimse kalmaz ve istasyon tenhalaşır. Herkes evine gitmiştir. Benim de zaten her gittiğimde o küçücük üç masalı kahveci dükkânında yer bulabilmemin en büyük nedeni, o saatlerde ortalarda benden başka boş adam olmamasıdır.

Aynen havaalanları gibi tren istasyonlarının da kendine özgü bir havası vardır. Orası başka bir dünyadır. Orada her bir duygu trenlerle gelir, trenlerle gider. Giden belki sevgilidir, belki de bir fırsattır. Yıllar önce Münih’ten, İstanbul’a da tren vardı ve akşamları kalkardı. Kaç günde ülkeye ulaşırdı bilmiyorum ama İstanbul Treni'nin kalkışı ayrı bir görüntüydü. Bir anda etraf çakma Haydarpaşa’ya dönerdi.
Trenler gitti, etraf tenhalaştı, Emin’in de kahvesi bitti. Saatler ilerledikçe de trenler seyrekleşir. Artık kalkıp otele geri dönme zamanıdır. Allahtan yün donumu giymişim yoksa bu soğukta oturulmaz o demir sandalyelerin üzerinde.

Bir gün bizim de Almanya’daki gibi trenlerimiz olması umuduyla hepinize güzel bir gün diliyorum.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

10 Eylül 2014 Çarşamba

Şımarık Şımarık Şımarık...

Bir insanın her gün ruh hali aynı olmayabilir, bu durumda gayet doğaldır. Benimde işyerine gidip hiçbir iş yapmak istemediğim günler olmuştur. Her gün kendinizi güçlü ve enerji dolu da hissetmeyebilirsiniz, bu da gayet doğaldır ama bütün bir takım kendini böyle hissediyorsa burada bir şeyler yanlıştır.

14 oyuncunun hepsi de bu durumdaysa bir şeyler yanlış gidiyor demektir. Değil 14 oyuncu, 140 oyuncu maça girse hiçbir şey değişmeyecekti. Her şeyden vazgeçtim, yarın işe gideceği halde gecenin 12’sine kadar oturup bu rezil çabayı (futbol demeye dilim varmıyor) seyreden insanlara yazık.
 
Spor müsabakalarında yenmek de var, yenilmek de. Bunu hepimiz biliyoruz ve kabul de ediyoruz ama bir gram çabalamamayı kabul edemeyiz. Bu nasıl bir isteksizlik, bu nasıl bir enerjisizliktir. Sen mücadele et, elinden geleni yap, ondan sonra zaten kimse sana bir şey söyleyemez.
Fiziksel olarak İstanbul’a gelmiş olsalar bile ruhları halen Bodrum plajlarında kalmış oyuncuları sen bir de tutup soğuk bir ülkeye götürürsen olacağı budur. Adamlar dondu kaldı.

Benim çocukluğumdan beri hep bizim takımlarımızın kuzey Avrupa takımları karşısında başarısız olduğunu konuşur dururuz. Peki, nedendir bu durum? Çok basit, adamlarının fiziklerinin sağlam olması ve çok koşmalarıdır. Yürüyerek futbol oynamaya alışmış Anadolu yıldızları bu tip koşan takımlar karşısında her zaman zorlanıyorlar. Çok koşan, sert oynayan ve yere sağlam basan takımlar bizim çocukları her seferinde korkutuyorlar.

Adamlar yere sağlam basıyorlar. Her minik temasta kendilerini yere atmıyorlar, her düdükten sonra hakeme el kol hareketi yapmıyorlar. En ufak bir temasta faul çalınmasına alışmış, koşamadığı için sürekli formadan çekerek oynamayı bir tarz haline getirmiş Anadolu kaplanları, Avrupa arenasında bu fauller çalınmayınca psikolojik bunalıma giriyorlar.

Aslında bütün bunları söylüyorum ama dün akşamki sonuç bana bir gram sürpriz olmadı. Bu coğrafyada uzun zamandır oynanan futbola baktığınız zaman netice sürpriz değil. Hazırlık maçlarında ve ligin ilk haftasında oynanan maçlar zaten bu durumu gözler önüne sermişti.

Zaten insanların birbirini yemesi, sürekli verilen demeçler, internet sayfasından yapılan açıklamalar, saldırılar, küfürler, hakaretler de doğru dürüst futbol oynanamamasının ortaya çıkardığı sonuçlar. Futbol kötü olunca hemen bir yerlere saldırıp konuyu değiştirmeniz lazım. Bu günlerde, bu ülkede “saldır bir yerlere konu değişsin” taktiği çok başarılı bir şekilde uygulanıyor.
Bizim futbolumuzun seyir zevki hiçbir zaman çok fazla değildi. O yüzdendir ki hepimiz yıllardır hep başka ülkelerin liglerini izleriz. Siz bir Almanın, bir süper lig maçı izlediğini düşünebiliyor musunuz? Adamcağız sıkıntıdan kurdeşen döker her halde. Hele de bir İngiltere ligi maçı seyredip, üzerine bizim ligden bir maç seyrederseniz, insana eksik oyuncuyla yavaş çekimde oynuyorlarmış gibi geliyor.
Dün akşam basketbol takımı da yenildi ama onları ayrı bir kefeye koymak lazım. Onlar kısıtlı kadrolarıyla ellerinde geleni yaptılar. Basketbol takımında bir tane yıldız yok. En iyi oyuncumuz Emir, o da bu ülkeden değil. Ama futbol takımımız öylemi, her yer yıldız (!) dolu. Elini sallasan yıldıza çarpıyorsun. Mübarek takım değil Samanyolu.

Reykjavik’in soğuk havasında donup kalan oyuncularımız bizim de ekran başında donup kalmamıza neden oldu. Keşke her birine benim yün donlardan verseydim. Ellerini ısıtmışlar ama kıçları üşüdü yazık.

Sevgili futbolcu kardeşlerim acaba bundan sonraki maçlarda sizlerden laf yetiştirmekteki başarınızı futbol oynamakta da göstermenizi bekleyebilir miyiz, yoksa bu bizler için bir hayal mi artık…
Milli takım forması kutsaldır. Kulüp didişmelerine benzemez. 77 milyonun ruhunu taşıyorsunuz o formanın içinde. Bu ağırlığı taşıyamayacaksınız, Hıncal amcanın dediği gibi gidin anneannemizin liginde oynayın…

Siz sevgili Bodrum plajı gençleri soğuk havaya alışsın diye, Danimarka’da, İskoçya’da orada burada yapılan kamplara ve harcanan paralara yazık…

27 Haziran 2014 Cuma

CCI Ankara Depo Ziyareti...

Günaydın dostlar...

Son zamanlarda her Cuma sabahı bir yerlere gitmek adet oldu. Bu güzel Cuma sabahında da, bir Ankara Depoya uğrayalım ve bakalım herkesin keyfi yerinde mi?

Hatırlayacağınız gibi Ankara Fabrikaya ziyarete gitmiştim ama Ankara’da bir tek fabrika yok ki, bir de depo var. Oraya kadar gitmişken depoya uğramadan dönmek olmaz. Seyahatimi planlarken ertesi günü de Ankara depoya ayırmıştım. 
O zamanki depo, eski İstanbul yolu üzerinde, şehre oldukça yakın bir yerdeydi. Her sabah, şehir içi dağıtım yapan kamyonlar, bu depodan Ankara sokaklarına dağılırlardı. Ben her zamanki gibi erkenden damladığım için, henüz kamyonlar çıkmamıştı ama depodan sorumlu arkadaş oradaydı. Anlayacağınız fabrikadaki gibi tek başıma kalmamıştım.
Beraberce kamyonların çıkışını bekledikten sonra, ambarın köşesindeki mütevazı ofise girdik ve arkadaşın ilk sözü, “Çay içeriz değil mi ağabey?” oldu. Bir gün evvel fabrikada ne çay, ne kahve vermeyen bayanı düşündüğünüz zaman, bu teklif biraz sürpriz oldu. Hava soğuk, ambarın içi de soğuk, dolayısıyla ambarın içindeki ofis de soğuk. Uyduruk bir ısıtıcı var ama hiçbir işe yaramıyor. Bu kadar soğuk bir ortamda çay iyi gider vallahi.

Çaylar içildi ve ambarı dolaşmaya başladık. Ambar küçük, 25 dakikada minik ambar turumuz bitti. Küçük ama muntazam yerleşmiş, yerleri temiz, etrafı toplu güzel bir ambardı. Kim bilir, belki de ben gideceğim diye, birazcık ekstra bir temizlik de yapmış olabilirler.

Ambar turundan sonra odaya döner dönmez, yine çaylar geldi. Hava soğuk, Allah var, çay da iyi gidiyor. İkinci çaylar da içildi ve ambarcı arkadaşla beraber bahçeyi dolaşmaya başladık. Bahçe soğutucular ve diğer pazarlama malzemeleri ile doluydu. Hepsi güzel istiflenmiş ve üstleri brandalarla örtülmüştü. Bahçe turumuz, havanın soğuk olmasına rağmen, ambar turumuzdan daha uzun sürdü.
Bahçe dönüşü ne mi oldu? Tabi ki çaylar geldi. Hava soğuk, üşüdük bir çay içeriz artık. Çayları içtikten sonra kalan zamanımızı, ambarda kullandıkları formların ve oluşturdukları raporların üzerinden geçerek tamamladık ve ofislerin içindeki küçük kafeteryaya gittik. Dağıtım ambarlarında, kamyonlar gittikten sonra ofislerde pek kimse kalmıyor. Satış bölümünden birkaç kişi, bir iki finansçı ve ambarda kalanlar ve birkaç arkadaş daha. Hepsini toplasanız 30 etmez.

Yemekler yenildi, geri ofise gittiğimizde çaylar gelmişti bile. “Yemek üstüne çay iyi gider ağabey” dedi, ben de hafif bir sırıtmayla, “Tabi, tabi” dedim..

Ambar gezildi, bahçe gezildi, kâğıt kürek işlerine bakıldı ve işler bitti. Benim dönüş uçağım 7.00 de, bu da demek oluyor ki, en az saat 5.00’e kadar buradayım. Sabahtan beri benle ilgilenen arkadaş biraz da sıkılarak yanıma geldi ve “Ağabey ambarda işler bitti, kamyonlar da 3.00’e, 4.00’e kadar gelmez” dedi. Ben de “Eee” deyince, “Biz de aradaki bu boş zamanı her gün bahçede maç yaparak geçiriyoruz” dedi.

Biraz şaşırsam da bozuntuya vermedim. Hemen minyatür kaleler getirildi, takımlar belirlendi ve başlamak üzereyken aralarından biri elinde bir düdükle gelip, “Ağabey sen de hakem olur musun?” diye sordu. Aldım düdüğü, başlattım maçı. 1,5 saate yakın bir süre, soğuk havada kıran kırana maç yaptılar. Hangi takım kazandı hatırlamıyorum ama bana hiç itiraz eden olmadı.
Maç sonu bizimkiler soyunup döküldüler ve yeniden CCI’cı oldular. "Soğukta üşüdük artık bir çay içeriz değil mi ağabey?" deyince, "İçeriz vallahi gerçekten de üşüdük" diye cevap verdim.

Kamyonların dönüşü, geri gelen mallar, filan derken yavaş yavaş Emin’in dönme vakti geldi. Sevgili ambarcı kardeşim elinde çaylarla geldi. İyi oldu, bugün pek de çay içememiştik! Son çaylar da içildi, rahmetli Yaser Arafat gibi sarılmalar yapıldı ve depodan ayrıldım.
Bir gün önce fabrikada uykusunu alamamış bayandan bir gram çay alamazken ertesi gün depoda çaya boğulduk. Hayatta böyle bir filmdir işte, bugünkü karelerin yokluğu, sizi yarınki karelerin bolluğu için umutsuzluğa sürüklemesin…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

3 Haziran 2014 Salı

Ankara Fabrika Ziyareti

Günaydın dostlar...

Geçen sabah, CCI’daki ilk günümü anlatmıştım, bu sabah da CCI Ankara Fabrikasına ilk ziyaretimden söz etmek istiyorum.

Birçoğunuz bilmez belki ama ben CCI’da ilk olarak Ambarlar Koordinasyon Müdürü olarak işe başlamıştım. O da ne demek diye sormayın, zira ben de bilmiyorum.  İşin doğrusu o zamanlar şirketin ismi de daha CCI değildi, Maksan’dı.
 
O zamanki sevgili yöneticim sevgili Pat Paya dedi ki, "Sen ülkenin dört bir tarafındaki ambarlarımızı bir gez, incele ve bir rapor yaz". Doğal olarak ilk olarak Yenibosna’daki fabrikayı ve Ümraniye’deki depoyu gezdim. Sonra da doğup büyüdüğüm yer olan Ankara’ya gitmeye karar verdim.
Soğuk bir kış günü uçakla akşamdan Ankara’ya gittim ve akşam bizimkilerde kaldım. Ertesi sabah da her zamanki gibi daha sabah namazı okunmadan Ankara Fabrikaya doğru bir taksi ile yola çıktım. Hava soğuk ve Esenboğa yolunda sis var göz gözü görmüyor. Sevgili Pat Paya bana "Orada Ankara Fabrika Operasyon Müdürü Ali Bey var ve senin geleceğinden haberi var" dedi. Ben de giydim yün donumu, bindim taksiye çıktım yola. Fabrikaya Ali Beye gidiyorum.

Taksi yoğun sis nedeniyle fabrikaya doğru döneceği küçük sokağı bile göremiyor, hava o kadar kötü. Neyse bir şekilde döndü ve giriş kapısındaki güvenlikçinin yanına geldik. Dedim, “Ben Emin, Ali Bey için geldim”. Dedi, “Ali Bey yok şu anda burada”. Dedim, “Ben biraz erken geldim”. "O zaman ben sizi ofise alayım, siz orada bekleyin" dedi. Hay Allah razı olsun. Yün don var ama soğukta g…..m donar vallahi, Allah korusun.

Götürdü beni bir açık ofis ortamına oturtturdu. Uzun bir müddet tek başıma bekledim. Daha sonra üretim şefi sevgili Fevzi Bey geldi. Fevzi Bey bana şöyle bir baktı ve geçti yerine oturdu. Sanki ben hep orada otururmuşum gibi adamcağıza normal geldi. Sonra bir kişi daha geldi o da geçti yerine oturdu. Ben halen sığıntı tadında masanın birinin yanında oturuyorum. Hani bir yerde oturursun da senden başka herkes ne yaptığını biliyor da bir tek sen bilmiyorsun gibi bir his gelir ya insana. İşte o histen ben de epeyce var o sabah. 3. olarak sevgili Fulya Hanım geldi. Bu arada da ilk gelen iki kişi, çıktı üretime filan bir yerlere gitti.  O da geçti masasına oturdu ve 3 dakika sonra çay almaya gitti. Elinde bütün çay makinasını boşaltacak kadar büyük bir çay kabı vardı. Gitti aldı geldi. Ben de dedim ki nereden aldıysanız çayı, ben de alayım, (malum burada böyle şey çocuğu gibi kaldım da) dedi ki, "Ben çayımı evden getirdim". "Haaa çok iyi" dedim. (yalancı, bir yerden aldığını gözlerimle gördüm).
Fulya Hanım, meraklı ya, daha sonra döndü bana “Sen kime geldin?” dedi. Soruda bir de “Hem kime geldiğin belli değil hem de çay içmeye kalkıyorsun”  gibi kızgın da bir ton vardı. Ben de “Ali Beye gelmiştim ama” diyebildim. “Ali Bey İstanbul’da” dedi. Neredeyse dövecek.
"Aha sıçtık" dedim. Ali Bey de yok, bu ofistekiler doğrar beni vallahi. Tam ne halt edeceğim ulan ben diye düşünürken, ambarlardan sorumlu şef sevgili Teoman geldi. “Ali Bey İstanbul’a gitti, sizin geleceğinizi söyledi, siz gelin benle” dedi. Allah gönderdi. Yürürken, Teoman’a “İçerideki kadın bir yerlerden çay aldı ama bana vermiyor” dedim. “Ağabey kilitlidir onların çayı da, bardakları da, her şeyleri de” dedi. “Ben sana ambarda çay veririm sorun değil” dedi.

Sevgili Teoman’la güzel bir gün geçirip akşam İstanbul’a döndüm. Sık sık çay da içtik, kahve de içtik. Açık ofisin ortasında, küçük Emrah gibi, tek başınıza kaldığınız aç, susuz anlarda bile unutmayın ki, her an bir Teoman gelip sizi kurtarabilir.

Hiçbir zaman umudu kaybetmek yok…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...