Üzüntü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Üzüntü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2019 Cumartesi

Dört Ayrı Senaryo...

Günaydın dostlar…

Milli takımımızın veya kulüp takımlarımızın Avrupa Kupaları’nda oynadığı maçlarda bizim 4 ayrı yenilme senaryomuz vardır. Bütün ömrümüz de bu 4 senaryoyu izlemekle geçti. Çok sık olmasa da kazandığımız maçlar da oluyor ama genelde karşılaştığımız durum, yenilme senaryolarını izlemek.
 
En çok karşılaştığımız durumlardan bir tanesi, dün akşam Fenerbahçe’nin bize yaşattığıdır. Dostlarla veya tek başına televizyonun karşısına sofranı kurarsın, ufak da olsa bir avantajın vardır, inşallah gol yemeden maçı tamamlar, turu geçeriz diye umut edersin; daha sen bir lokma yemek yemeden, bir yudum bir şey içmeden bizim takımlar ilk 5 dakika içinde bir gol yer ve her şeyi berbat eder. Heyecanlanmana bile fırsat kalmadan iş biter.
Ömrümüz boyunca çok fazla karşılaştığımız senaryolardan bir tanesi de, başında, sonunda, ortasında, her anında gol yeme durumudur. Allah var, bu durumu da çok sık yaşadık. Ömrümüz 5-0, 6-0’lık maçları seyretmekle geçti. Şanslı bir nesil olarak 8-0 bile gördük. Tarihimiz hezimete uğradığımız maçlarla dolu.

Duymaktan bıktığımız bir başka yenilgi türü de, “Kendi salak hatalarımızdan yenildik” türü. Maçlardan sonra, “Çok basit hatalar yaptık, bize yakışmadı” gibi açıklamaları duymaktan usandık. Tabi hatalar yaptığın için yenildin, hata yapmasaydın zaten yenilmezdin. Birileri hata yapacak ki, diğerleri maçı kazanacak. Can sıkıcı olan durum, bu basit hataları hep bizim yapıyor olmamız. Ayrıca yaptığınız bu basit hatalar, bence size çok yakışıyor.

Ben bu durumu rahat ve umursamaz tavırlarımızın, “Bir şey olmaz” ruh halimizle karıştırılarak sahaya yansıtılması olarak görüyorum. İşin garip tarafı, Avrupa’da sıfır hata oynayan adamlar, gelir gelmez hemen bizim şerbetten içip, hata rekortmeni oluyorlar.
Tabi bir de ülkeyi depresyona sokan, son dakika yenilgilerimiz vardır. Bunların sayısı epeyce fazladır. Öylece oturur kalır, boş boş sahaya bakarsın. İnsanın canı ne gitmek ister, ne de kalmak. Golü yersin, bir anda da maç biter ve senin 85-87 dakikalık çaban boşa gider.

Bu durum en acı olanıdır. Bir şeyler olsa da, bir şeyler değişse de, geri gelse gibi hissedersin. Arka direkte bomboş kafa vuran bir oyuncu, bir anda ülkenin bütün umutlarını söndürür. Bütün maç boyunca çektiğin sıkıntılar, ettiğin dualar da boşa gider.

Son dakikada hüsran senaryosunun, son dakikalarda 2-3 gol yiyip elenme gibi çeşitleri de vardır. Biz son 3 dakikada 3 gol yiyip elendiğimiz maçları da gördük. Zaten siyah beyaz olan yayın iyice karardı. Bir anda bütün ülke karanlıklara büründü.
Başta da belirttiğim gibi çok büyük galibiyetlerimiz de oldu ama genelde hüsran yaşadık. Galatasaray çekirdek kadrolu takımlar (Galatasaray ve Milli Takımımız) bize ömrümüzün en büyük başarılarını yaşattılar. Avrupa Kupası’ndaki mucizeleri de bir yana bırakırsak gülecek pek fazla bir şeyimiz olmadı.

Bazı arkadaşlarım diyorlar ki, “Bu yıllarda artık o günleri bile arar olduk”. Çok doğru, artık o dönemleri de arıyoruz. Paralı askerlerle, kiralık oyuncularla bu iş olmaz. Alt yapıdan yetişmiş bir tane oyuncunun olmadığı, yetişenin de reşit olmadan şımardığı bir ortamda, bundan daha iyisini beklemek büyük bir iyimserlik olur.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

5 Aralık 2016 Pazartesi

Amerikalının Sıkıntısı...

Günaydın dostlar…

Güzel ülkem derin bir uykuya daldıktan sonra otelin lobisine iniyorum. Lobinin sakin kafe ortamında, iki teyze ve bir amca oturmuş bağıra bağıra dertlerini ortaya döküyorlar. Yaşları muhtemelen benim yaşıma yakın olan bu insanların sıkıntıları çok büyük. Milletin ne konuştuğunu hiç dinlemem, hiç de merak etmem ama samimi bir ortamda, konuşmalar da yüksek sesle olunca ister istemez her söyleneni duyuyorsunuz. Önce sarışın teyze alıyor sazı eline.
 
Teyzemin derdi otoban bağlantı yolları ile alakalı. Birçok ülkede olduğu gibi Amerika’da da büyük otobanların, yoğun trafik olan bağlantı noktalarında otobana giriş ışığı var. Trafiğin yoğunluğu otomatik olarak ölçülüyor ve akışın hızına göre otobana girecek olanlara yol veriliyor.
Işık belirli aralıklarla yeşil yanıyor ve her yeşilde bir araç otobana dâhil oluyor. Bizde olsa kaç araç girebileceğini düşünebiliyor musunuz? Yoğunluk azaldıkça da yeşil ışık daha sık ve daha uzun yanmaya başlıyor. Doğal olarak bunun nedeni de, anayolu sürekli akar bir halde tutup, içinden çıkılmaz bir düğüm haline getirmemek.

Bizim teyzenin sıkıntısı da bu noktada başlıyor. Buraların göbeğinden geçen 495 numaralı otobanda, yeşil ışık yanma sürelerinin trafik yoğunluğu ile çok da uyumlu olmadığını düşünüyor. Kadının sıkıntısına bakın; oturmuş bunları düşünmüş. Allah başka dert vermesin. Masalarına gidip, “Bizde de her gün trafik kazalarında 20 kişi ölüyor” demek istiyorum.

Teyzem, iki bira içim süresi kadar bir zamanda bu konu ile ilgili bütün sorunlarını dile getirdikten sonra, söze öbür teyze giriyor. Onun derdi de itfaiye araçları. Amerika’da her şeye itfaiyeciler koşuyor. Günde 20 defa siren sesleri duyuyorsunuz. Bizden farklı olarak, buradaki itfaiyeciler can kurtarma işi de yapıyorlar. Biz de o işleri ambulans ile gelen sağlık personeli yapıyor.

İyi güzel de sıkıntı nerede? Durun bir dakika, hemen anlatacağım. Bu itfaiye araçları bütün ışıklarını ve sirenlerini açıp yollarda giderlerken, teyzemi ürkütüyorlarmış. Aynadan kocaman bir aracın bu şekilde üstüne geldiğini görünce, teyzem ne tarafa kaçacağını şaşırıp, bulunduğu şeridin ortasında duruyormuş. Aslında belki de en iyisini yapıyor.

Amerikalıların bir iyi tarafı vardır. Gidip de problemlerini başkalarının kucağına atmazlar. Muhakkak problemleri ile ilgili olarak bir de öneri getirirler. Teyzemin önerisi de, itfaiye araçlarının sadece yan taraflardaki ve arkadaki ışıklarını açarak hareket etmeleri yönünde. Allah başka dert vermesin. Masalarına gidip, “Bizde de geçen gün köprünün yüksekliğini hesap edemeyen itfaiye aracının merdiveni, köprüyü yıktı” demek istiyorum.
Biralar bitiyor, Amerikalının derdi bitmiyor. Kadınların 4 saatlik seansından sonra sıra zavallı amcama geliyor. Amcamın derdi saat 17.00 – 19.00 arası 5 Dolara satılan biraların neden daha sonraki saatlerde fiyatının arttığı konusu.

“Bence hiçbir mantığı yok” diye söze başlıyor sevgili amcam. Bira aynı bira, mekân aynı mekân; ne değişiyor da bira fiyatı artıyor? “Saat 19.00’dan sonra biraya zam mı geliyor, vergisi mi artıyor, ne oluyor?” diye soruyor bizim amca. Sorularına cevap bulabilir mi bilmiyorum ama beni çok güldürdüğü kesin.

Her şeyi bilen teyzeler, “Belli saatlerde müşteriyi buraya çekmek için fiyatları ucuzlatıyorlar” diyerek izah etmeye çalışıyorlar ama bizim amca oralı bile olmuyor. “Ucuzlattıkları saatlerde zararına mı satıyorlar?” diye sorunca beni bitirdi. Allah başka dert vermesin. Masalarına gidip, “Bizde de zaten üzerinde 70 çeşit vergi olan biranın vergi oranları arttırıldı” demek istiyorum.

Gördüğünüz gibi dostlar, Amerika’nın (ve Amerikalının) her şeyi farklı olduğu gibi, sıkıntıları da farklı. Görülüyor ki, sıkıntılar büyük olmayınca, küçükler hemen onların yerini dolduruveriyor. Allah, bize de itfaiye araçlarının hangi ışıklarını yakacakları konusundan başka hiçbir derdimizin kalmadığı günler göstersin.
Hepimizin sıkıntısız günler görmesi dileği ile ilk defa Türkiye dışında bir yerlerde yazdığım sabah yazımı noktalıyorum.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

6 Ekim 2016 Perşembe

Elektrikli Motosiklet...

Günaydın dostlar…

Son zamanlarda elektrikli motosikletlerin sayısı çok arttı. İstanbul trafiği için çok güzel bir çözüm olmakla beraber, sivrisinekler gibi her yöne uçuşmaları yüzünden çok fazla sorun yaratmaya başladılar.
Hangisinin sayısı daha fazla bilmiyorum ama bu araçların sivrisineklerden tek farkı, çok sessiz çalışıyor olmaları. Siz kendi halinizde kaldırımda yürürken bir anda dibinizde bitiveriyorlar. Bilmiyorum nasıl oldu ama bir yerlerde, bir toplantıda bütün elektrikli motosikletlerin kaldırımları kullanması hakkında bir karar alınmış herhalde.


Arkanızdan, sessizce bir anda o kadar hızlı bir şeyin geleceğini beklemediğiniz için de çok fazla kaza oluyor. Sabah yürüyüşlerim sırasında defalarca ufak tefek kazalar gördüm. Bu motosikletleri kullananların çarpmadıkları şey kalmadı. Yaşlı veya genç hiçbir ayrım yapmadan önlerine gelen her şeye çarpıyorlar. Bebek arabasından tutun da, çay taşıyan amcaya kadar her şeye çarptılar.

Dostlar, tahmin edemeyeceğiniz kadar çok kazaya sebebiyet veriyorlar. Yollarda yürürken, defalarca “Ben yarın sabah bu konuyu yazayım.” dedim ama ertesi sabah bilgisayar başına oturduğumda konu hiç aklıma gelmedi.

Bu sabah aklıma gelmesinin nedeni de, dün sabah bu tip bir öküzcüğün son hız benim yanımdan geçerek, caddedeki dükkânların birinden çıkan bir amcaya çarpması oldu. Kendi kendime, “Yuh; kaldırımda ne kadar da hızlı gidiyor.” dememe kalmadan olanca hızıyla amcama çarptı. 70 yaşlarındaki sevgili amcam bir anda kendini yerde buldu. Motosikleti kullanan çocuk da yarım yamalak kendisini yerde buldu.
Çarpışmanın şiddetinden ben amcanın çok zarar gördüğünü düşündüm ama yanına ulaştığımızda (Allah’a şükür) çok da bir şey olmadığını gördük. Bizim zarif amca gerçekten çok ucuz yırttı. Elindeki torbaları etrafa dağıldı, pantolonu yırtıldı, eli birazcık kesildi, kolunda ve dirseklerinde kanamalar vardı ama yaşananları gördüğümüz için, “Yine de ucuz atlattı.” diyoruz.
Amcamı kaldırmaya ve hasar tespit çalışmaları yapmaya çalışırken, benim kolumu tuttu ve gözlerimin içine bakarak, “Beyefendi memleket, memleket olmaktan çıktı.” dedi. Gözlerinin içindeki duyguyu anlatmam mümkün değil. O gözlerden istediğiniz her anlamı çıkarabilirdiniz. Ben, biraz yorgunluk, biraz hüzün, biraz umutsuzluk, biraz da çaresizlik gördüm. Sanki acıyan, kanayan dizi değil de, kalbiydi…

Bu olay sabah saat 10.30 civarı gerçekleşti. Düşünün ki, kahvaltınızı etmişiniz ve mağazalar açıldığında bir işinizi halletmek için sokağa çıkmışsınız. Daha 15 dakika geçmeden etrafta sivrisinekler gibi uçuşan motosikletler yüzünden başınıza gelmedik kalmıyor. Neden bana içini döktü onu da bilmiyorum ama herhalde kendi yaşına en yakın beni gördü.

Tabi ki öküzcüklerden bahsederken, etraftaki dükkânlardan koşuşup amcamla ilgilenen iyiliksever insanları da unutmamamız lazım. Hepsinden Allah razı olsun. Bu gibi durumlarda bizim ülkede ilk ne yapılır? Evet, doğru bildiniz; hemen koştu bir tanesi bir bardak su getirdi. Su her derde devadır. İnsanı bir tazeler, yeniden başlatır.

Bütün bu yaşananlara, elindeki çift kaşarlı tostu müşteriye yetiştirmeye çalışan çocuk ne dedi? Aslında soracaktık ama biz amcayı kaldıralım filan derken, bizim motorcu çekmiş gitmiş.

Bence bizim amcaya da en çok bu durum koydu. Son hız yaşlıca bir adama çarpıyorsun, sonra da ne olduğunu bile görmeye çalışmadan toz olup gidiyorsun. Kim bilir, belki de etrafta toplananlardan dayak yerim diye korkmuştur.
Arkadaşlar, böyle bir şehirde motosiklet çok iyi bir fikir ama üzülerek söylemek istiyorum ki, kaldırımlar sizler için değil. Sokakların, caddelerin durumunu hepimiz biliyoruz ama sizin motosiklet kullanmanız gereken yerler oralar. Son hız kaldırımlarda oraya, buraya giderek bu işi çözemezsiniz.

Motosiklet kullanan herkes araçların onlara dikkat etmediğinden, her an tehlike altında olduklarından şikâyet ediyor. Şimdi soruyorum. Yayalar için ayrılmış olan bölgelerde motosiklet kullanarak sizler de yayaların canını tehlikeye atmıyor musunuz?
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

4 Eylül 2015 Cuma

Yarın Sabah...

Günaydın dostlar.

Mutlu ama minicik bir hayatın var. Bolluk içinde yüzmüyorsun ama aç da değilsin. Bazıları orta sınıf diyor sana, bazıları da orta sınıfın biraz altı…
İşine gidip geliyorsun, çocuklarını okula yollayabiliyorsun, baba yadigârı evin de var; “Allaha şükür her şeyim var” diye her akşam yatarken şükredip, dualarını okuyup uyuyorsun. Her akşam ailece masanın etrafına oturup çorbanızı kaşıkladığınız anlar, ailenin en mutlu anları. Masa örtüsünün üzerindeki çiçekler bile ayrı bir canlanıyor sanki.


Minicik evinde mutlusun ama sokakta da garip bir huzursuzluk var. Etrafınızdaki ülkeler de “Arap Sonbaharı” denilen bir şeyler yaşanıyor. Korkuyorsun, tedirginsin. Mevsim değişir buraya da soğuklar, karanlıklar gelir mi acaba diye endişelisin. Yönetimden, baskılardan, yaşananlardan çok da mutlu değilsin ama en azından bir düzenin var, alışılmış bir hayatın var. Mükemmel bir hayatın olmasa da, ailenle, yavrularınla mutlusun.

İşler yavaş, yavaş karışmaya başlıyor. Ülke nereden geldiği belli olmayan Suriye âşıkları ile dolmaya başladı. Meğerse Suriye’nin menfaatlerini düşünen ve bu uğurda canını bile vermek isteyen ne çok insan varmış.

Yer, yer çatışmalar başlıyor. Suriyeliler değişiklik istiyor deniliyor ama etrafına bakınca bu kargaşanın içinde Suriyelilerden başka herkesin olduğunu görüyorsun. “Ne oldu bize böyle birden?” diye kendi kendine soruyorsun Nasıl böyle nefret kutuplarına ayrıldık?

Her yer karıştı. Kimin kiminle savaştığı belli değil. Bu coğrafyada yaşayan ne kadar çok örgüt varmış. Hepsinin ayrı hedefleri olan bir sürü örgüt ortalığı cehenneme çevirmeye başladı. Yan komşunun evinin üzerine düşen bomba için ne diyeyim bilemiyorum. Hepsinin mekânı cennet olsun. Yaşıyor musun öldün mü belli değil. Yaşadığına mı sevineceksin, 40 yıllık dostlarını kaybettiğine mi üzüleceksin? Kafan karmakarışık.

Yolun karşısındaki kuzenler, tehlikeyi görüp ülkeyi terk ederken sen uyanamadın. İşlerin bu boyuta geleceğini tahmin bile edemezdin. Millet evini, arsasını, bağını, bahçesini para ederken sattı gitti ama sen ülkenden kopamadın. Artık evin sağlam kalsa ne olacak? Bugün değilse yarın piyango sana da vuracak.
Herkes Türkiye sınırına yürüyor. Allah kahretsin. Siz ne yapacaksınız? Evinizi, barkınızı bırakıp siz de mi gideceksiniz? Gitmezseniz öleceksiniz. Giderseniz de oralarda ne yapacaksınız? Yollarda sıcaktan, açlıktan telef olursanız ne olacak?

Bilmiyorum doğru mu yaptınız ama aldınız bir bavul giyeceğinizi elinize, taktınız bileziklerinizi kolunuza geldiniz sınıra. Türkiye’nin sizi almaya niyeti var mı o da belli değil.
Çocuklar sakın yanımdan ayrılmayın. Ceketimi sıkı sıkı tutun sakın bırakmayın. Söyleyemedin çocuklara neden yollara düştüğünüzü. “Türkiye’ye akraba ziyaretine gidiyoruz.” demek zorunda kaldın. “Artık bizim ne evimiz var, ne de bir hayatımız; her şeyimiz bu bavulun içinde.” diye nasıl söyleyebilirdin ki?
Günlerdir aç, susuz sıcağın altında bekliyorsunuz ama üzülmeyin, Türkiye sizi mutlaka alacaktır. Bugüne kadar kimler geçmedi ki o tellerden. Türk insanı sizi orada bırakamaz. Yüreği elvermez. Belki yarın, belki yarından da yakın muhakkak o telleri geçeceksiniz.

Çıktınız tellerin arasından ama kız yok. Kucaklayıp telin öbür tarafına verdikten sonra yok oldu. Allah’ım kızım yok. Allah’ım kızım nerede? Oğlum ablan nerede? Dostlar, arkadaşlar, kardeşler yardım edin, kızım yok. Asker ağabey ne olur kızımı bul. Kızım nerede? Polis amca, kızımı gördün mü? Kalabalıkta bir yerdedir, şimdi çıkacak karşıma. Yüce rabbim kızımı sen koru.

Kızım nerede? Kargaşa esnasında muhtemelen yolun öbür tarafında ki kampa girdi. Çıkıp kızımı aramam lazım ama dışarı bırakmıyorlar. Allah’ım delireceğim kızım nerede? “Ne olur bırakın, öbür tarafa geçip kızımı aramam lazım.”
Akşam oldu, “Artık hiç çıkamazsın” diyorlar.

Gözlerim sonuna kadar açık. Bitmez bu gece. Allah’ım, bu akşam kızım sana emanet, ben koruyamadım ne olur sen kızımı koru. Hadi hava aydınlansın artık, yarın sabah ilk iş kızımı aramam lazım…
Allah kimseyi evini, yurdunu terk edip, tel örgülere, açlıklara, sefaletlere, cam silmelere, saldırılara, kaçırılmalara, tecavüzlere, cinayetlere, itilip, kakılmaya mecbur bırakmasın…

31 Mayıs 2015 Pazar

Mira Beylice...

Günaydın dostlar.

Birkaç gündür öküz gibi şişmiş bir boğaz ve öksürük krizleri ile evde olduğum için seyretmediğim dizi kalmadı. Baştan sona seyretmesem de birçoğu ile ilgili epeyce bir fikrim oluştu.
Bu sabahın konusu son zamanların güzel ve çekici kızı Serenay Sarıkaya’nın canlandırdığı Mira Beylice karakteri. Oturup da size diziyi anlatmayacağım. Hepiniz zaten biliyorsunuzdur, ya da duymuşsunuzdur.


Bu ülkede 50 senedir izlediğimiz zengin kız, fakir oğlan teması bu dizide de var. Bir de Mira’nın erkek arkadaşını oynayan Yaman var. Dar gelirli bir mahallede yaşayan Yaman, nasıl oluyorsa bir gün Mira’ların zenginler sitesinde, yan komşuda yaşamaya başlıyor ve bunların arasında bir aşk başlıyor.

Yaman’ın öküzcük halleri, her zengin kızı gibi Mira’ya da cazip geliyor ve paralı erkek arkadaşını sepetleyerek Yaman’la aşk yaşamaya başlıyor. Ailenin bütün itirazlarına rağmen bu aşk filizleniyor ve 29 Mayıs 2015 tarihinde, tam da gününde, İstanbul’un fetih yıldönümünde sahilde sade bir düğün töreni ile evleniyorlar.

Evleniyorlar evlenmesine ama Mira hasta. Beyninde bir takım sorunlar var ve ölüm tehlikesi olan bir ameliyat olması gerekiyor. Hatta evliliği de o yüzden öne alıyorlar. “Ameliyatta ölürüm kalırım, ne olacağı belli olmaz, ameliyat olmadan evvel evlenmek istiyorum” diye tutturunca aile de bir şey diyemiyor ve bizim Mira ameliyattan evvel Yaman’ın karısı oluyor.

Yapılan reklamlara göre, dizi 12 Haziran akşamı sona eriyor. Her türlü sakat konu aklına gelen Emin diyor ki, “Bu ülke Çakır’ın ölmesinden beri güzel bir dizi depresyonu yaşayamadı. Dizi de ölen biri için ülkenin yarısının günlerce ağladığı günler çok gerilerde kaldı. İster misiniz bunlar şimdi ameliyatta Mira’yı öldürsünler?”

Türkiye yıllarca, sabırla bunların evlenmesini bekledi. Şimdi tam evlenmişken tutar da Mira’yı öldürürlerse bütün ülke, hatta Orta Doğu ve Balkanlar üzüntüden yataklara düşer. Benim annem bile bir hafta ağlar. Bir anda 7 Haziran’daki seçim sonuçlarını bırakır Mira’nın acıklı ölümünü konuşmaya başlarız. "Keşke Emine Ülker Tarhan oyları bölmeseydi" sohbetlerinin yerini, Mira’nın hastalığı konusu alır. Hatta insanlar, “Keşke çok beklemeden geçen sene ameliyatını olsaydı, hastalık ilerledi tabii” gibi yorumlar bile yaparlar.
Biz salya sümük ağlarken, Mira da Kanarya Adaları'nda tatil yapıyor olur. Bir yandan da internetten bağlanıp banka hesaplarını kontrol eder.
Zamanlama çok uygun görünüyor. Hem trafolara giren kediler konusunu kapatmak, hem de ülkeye uzun zamandır yaşamadığı bir dizi üzüntüsü yaşatmak için Mira gidebilir. Zaten mutsuzlukta tavan yapmış bir ülke için, bir de Mira’nın ölümü eksikti. Vallahi yerlerde sürünürüz.

Naçizane benim tahminim bu yönde. Başına bir iş gelmezse mutlu oluruz ama son zamanlarda dizilerin hiçbirinden şöyle bütün ülkeyi yerlerde süründürecek kadar çok acıklı bir bitiş duymadığımız için, sanki artık zamanı geldi gibi hissediyorum.

Mira ölürse üzülmeyin. O sadece bir dizi.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

8 Haziran 2014 Pazar

Kalbimizin Soma'da Olması Kiraları Ödemiyor...

Günaydın dostlar. Bu güzel Pazar sabahında, hiç birimizin Soma’da ki kardeşlerimizi unutmadığından adım kadar eminim ama unutmamamız, hayatın gerçeklerini değiştirmiyor.

Bütün acılara rağmen, Soma’da devam etmesi gereken bir günlük yaşam var. Ödenecek kiralar, gidilecek okullar, yenilecek yemekler, ilaç alması gereken hastalar, ısınacak odalar, bir gram mutlu edilmesi gereken yürekler var.
 
21 gün önce yaptığımız yardımlar o günün acısına derman oldu ama bugüne kalmadı. Yaşam bir aylık olsaydı belki yeterdi ama yaşam devam ediyor, acılı kardeşlerimizin bizlere bıraktığı çocuklara bakmak artık bizim görevimiz.
Onlar, madenci Mehmet’in, Ahmet’in çocukları değil artık, onlar bizim, bütün Türkiye’nin çocukları. Bu ülkenin madenlerinde, hayatlarını kaybeden madenci kardeşlerimizin, ailelerine, çocuklarına, hasta annelerine, yatalak babalarına bakamayacaksak, biz ne için varız ki?

Onların, yerin dibinde, köle hayatı yaşayarak, 1200 TL maaşla baktıkları ailelerini, şimdi yoklar diye ortada mı bırakacağız. Soma, ayağa kalkar, yaralarını sarar ama bu bir zaman meselesidir. O güne kadarda, insanların, en azından yaşam ihtiyaçlarını karşılamadan, akşam başımızı yastığa koyamayız.

Bu konuda büyük çabalar harcayan ve birebir yardımları yerine uğraştıran arkadaşlarımızdan biri olan sevgili Banu Yüksel’in, Soma’dan hemen döndükten sonraki duygularını hiç dokunmadan kendi sözleriyle sizle paylaşıyorum.
 
Evet günlerdir çabaladığım yazdığım çizdiğim Soma Projesinin birinci etabını tamamladık. Para çok gelmiş ama devletten değil kişilerden ve stk lardan
Bize evlerin içi ve durumu çok kötü çocukların hiçbir şeyi yok dediler gittik bizzat gördük. Öncelikle hiçbir şeyden memnun olmayan gençliğimiz gidin de görün o içler acısı durumu. Belki biraz şükredersiniz halinize!!!

Evinde tv si olmayan aileler ve bilgisayarı olmadığı için dersini yapmakta zorlanan öğrenciler....

Üstüne kiralarını ödemekte zorluk çeken aileler.
Daha acısı yatağı bile olmayan yerde bir döşeğe kıvrılan çocuklar!!!!

Bir ailenin damı çökmek üzere evde rutubet had safhada ve 1,5 aylık bronşit hastası bir bebek....
Bir yola girdik artık bu iş bir kere ile kalmayacak. Gücümüz ne kadarına yeterse ( bir ay ayakkabı, bir ay elbise bir ay harçlık) verip bu çocuklara sahip çıkılmalı. Devlet yok millet olsun bari. Bugün tv ler ranzalar dolaplar ödediğimiz birkaç aylık kiralar ocaklı fırın bilgisayarlar printerler ve bazalar aldık. Bunları da Soma esnafından almayı tercih ettik ki esnaf kan ağlıyor cari hesaptan çalıştıkları Maden İşletmesinden alacaklarını tahsil edemedikleri için.

Evi çökmek üzere olan Havva Hanımı taşımamız ve 1 yıllık kirası için acil 5000 TL ye ihtiyacımız var!!!!!
Herkese katkıları için sonsuz teşekkürler. En çok da Şule Engin Özbek İbrahim Akkanat ve Leydi Güzellik Salonu ile Soma Tso Başkanı Hakan Işık ve tabi ki tüm işini bırakıp bize eşlik eden Kadın Girişimciler Komitesi Üyesi sevgili Sevil Önol'a .....


Arkadaşlar, başta da belirttiğim gibi, paylaştığımız acılar, kiraları, borçları, mutfak masraflarını ödemiyor. Zaman, Soma’yı yaşatma zamanı. Birçok evde, evin tek gelir getiren babası, evin direği öldü. Evet öldü… Kalanları yaşatmak da, bizim boynumuzun borcu.

Bu işlere emek harcayan ve yardımları birebir yerine ulaştıran sevgili Banu Yüksel ve Şule Engin Özbek’in hesap numaralarını bir kez daha sizlerle paylaşıyorum. 

Unutmayın 10 TL bile, 10 tane ekmek alır…
TR38 0013 4000 0018 9219 3000 18 DENİZBANK BANU YÜKSEL GİDER-SOMA YARDIM HESABI

TR38 0006 4000 0011 1993 2155 62 İŞ BANKASI ŞULE ÖZBEK - SOMA YARDIM
 

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Bu Seferki Bambaşka...

Bu milletin, görmediği, yaşamadığı üzüntü, sıkıntı, felaket kalmadı ama bu seferki gerçekten bambaşka…

Daha dün, on binlerce vatandaşımızı kaybettiğimiz depremler yaşadık. Trafik kazalarına ve iş kazalarına her yıl bir kasaba dolusu insanımızı kaybediyoruz. Hal böyleyken, Soma’da yaşanan faciayı neden bir türlü kabullenemiyoruz. Evler sağlam yapılmadığı için, on binlerce kardeşimizi kaybeden bizler, onu bile “kader” diyerek kabullenebilmişsek, bu faciayı neden kabullenemiyoruz?
 
Öyle bir ruh hali içindeyiz ki, şu anda her şey bize batıyor. İyi niyetle, yüzlerini kömürle boyayıp veya kafalarına madenci bareti giyip televizyona çıkan insanlar beni sinir ediyor. Rahmetli kardeşlerimizi anmak için, son derece iyi niyetle yaptıklarını biliyorum ama yine de, görünce bana samimiyetsiz reklam kokan bir davranış gibi geliyor.
Evet, evleri daha sağlam yapabilirdik ama yine de, depremin bile bizim kontrolümüzün dışında olan bir parametresi olduğuna inanmak bizi rahatlatırken, Soma madeninde ve diğer madenlerde kontrolümüzün dışında bir şeyler olduğuna, ne inanmak istiyoruz, ne de inandırılmak. Hepimiz, yeterli önlemler alınsaydı, bu facia olmazdı konusunda mutabıkız.

Daha öncede belirttiğim gibi, bu gibi yerlere ziyarete giden insanların, ayakaltında dolaşıp çalışmaları zorlaştırdıklarına inanıyorum ve gitmemeleri gerektiğini düşünüp onlara kızıyorum. Buralara gitmeyip, insanlarına acılarına destek olmaya çalışmayan insanlara da kızıyorum.

Politikacıların, bu işi siyasetin üstünde tutulması gereken bir iş olarak görmeyip, yaşananlardan kendilerine menfaat sağlayacak malzemeler çıkarmaya çalışmalarına da kızıyorum. Onca can kaybından sonra, birilerinin aman benim partim bu olaydan zarar görmesin veya bu olayı partimiz açısından lehimize çevirmeye çalışalım çabalarını, oradaki 970 gözü yaşlı çocuğa, anneye, babaya, kardeşe ihanet olarak görüyorum.

“Kaza olduktan sonra çalışmalarımızla harikalar yarattık” gibi sözlere de kızıyorum. Marifet her sabah o madene girenleri, akşam olduğunda oradan sağ çıkartmakta. Marifet her sabah o madene gidenlerin, helalleşmeden evden çıkabilmesini sağlamakta.

Kazazedeleri bir, bir televizyona çıkaranlara da kızıyorum, onlarla ilgilenmeyen televizyon kanallarına da. Bir yandan bırakın adamlar acılarını yaşasınlar diyorum, bir yandan da, evet, doğru yapıyorsunuz, konunun aydınlanması, gündemde kalması ve herkesin gerçekleri duyması gerekiyor diyorum.
Yüzlerce, binlerce eksikleri olduğunu tahmin ettiğim kömür madenlerinin ve diğer madenlerin, halen çalışıyor olmasına da kızıyorum. Kaza olan maden “iyi” olanlarından bir tanesiyse, diğerlerinde çalışanları Allah korusun. Ne iyileştirme yapıldı da, bu madenler tekrar çalışmaya başladı?
TIR’ların önüne, “Soma yardım aracı” diye afiş hazırlatıp asanlara da kızıyorum. Bu nasıl görgüsüz bir şark zihniyetidir. Afiş asmazsan gitmiyor mu TIR’lar, yoksa sen reklam derdinde misin? Birilerine bir yardım yapacaksanız veya acısını paylaşacaksanız, sessizce yapın kardeşim.

Bu kazayı, ömrümüzün sonuna kadar hiç birimizin unutması mümkün değil. Boşu boşuna bunların yaşandığı konusunda da, içimiz hiçbir zaman rahat etmeyecek. Görmediği acı kalmamış bir millet için bile,

bu seferki bambaşka…

19 Mayıs 2014 Pazartesi

Dertlerimle Baş Başayım

Günaydın Dostlar,

Madenin yanındaki tepede kamp kurmuş yüzlerce televizyon kamerası yok artık. Meşhur televizyoncular, gazeteciler de gitti. Kurtarma ekipleri evlerine döndüler, çay sohbetlerinde komşularına yaşananları anlatıyorlar. Kızılay çadırı bile yok artık.


Bir tek sen kaldın kardeşim; üzüntülerinle, dertlerinle, sorunlarınla baş başa.

Babasının seyahate gitmediğini daha kaç gün saklayabilirsin ki?

Çok yakında, kazadan sağ kurtulmuş madencileri televizyon programlarına çıkarma yarışı da bitecek; onlar da gidecek ve sen boş sokaklara boş gözlerle bakıp kalacaksın.
Evde oturmak istemiyorsun, dışarılara çıkıp bir şeyler bağırmak istiyorsun. Aslında, dışarı çıkmak da istemiyorsun. O zaman da kaybettiğin ağabeyinin anılarından uzaklaşıyormuşsun gibi geliyor. Dışarılar derdine çare olmuyor, belki de en iyisi evden hiç çıkmamak. Anlıyorum seni, duvarlar üzerine geliyor ve dışarı çıkmak istiyorsun.

Üzgünsün, boşluktasın, öfkelisin ama ne yapmak istediğinden de emin değilsin. Herkes kendi düşünceleri doğrultusunda bir şeyler söylüyor.  Seni bir yerlere çekmeye çalışıyor. Bir anda hepimiz bu maden işini senden daha iyi bilir olduk. Zannedersin ki ölüm tünellerinde yıllardır kader birliği yaptık. Kızıyorsun, şamata bitince yine çarşafın temiz kalmasının senin sağlığının önüne geçeceğini biliyorsun. Sen de yine eskisi gibi yüzü gözü, geleceği, umutları kapkara tozla kaplanmış; bizim hiç bilmediğimiz ve anlamadığımız bir dünyada çalışan; her an ölümle burun buruna olan hayatına geri döneceğinden adın kadar eminsin.

Beş altı hafta sonra, işin sorumluluğunu birkaç teknikerin, mühendisin sırtına yükleyip “Her türlü emniyet tedbirini aldık, madeni tekrar işletmeye açıyoruz.” dediklerinde ne yapacaksın? Ben vereyim cevabı senin yerine. Her türlü emniyet tedbirinin alınmadığını bile bile yine gidip gireceksin o ocağa. Gitmeme şansın yok ki başka bir yerde para kazanma şansın olmadığını sen de biliyorsun.

Biz mi ne yapacağız? Korkarım çok fazla bir şey yapamayacağız. Bir kaçımız "Bu maden daha hazır değil, hiçbir iyileştirme çalışması yapılmadı." diye bağıracağız, konuyu gündemde tutabilmek için elimizden geleni yapacağız ama zaten dinleyen de olmayacak. Hiç sesini çıkarmayanlar mı? Bir değişiklik yok. Onlar yine sesini çıkarmayacak. “Nasıl bu insanları bile bile böyle tehlikeli bir ocağa sokarsınız?” demeyecekler.

Bartın'da, Soma’da, Zonguldak’ta, orada, burada yerin altında çalışmayanların anlamasının mümkün olmadığı; sabahları evden helalleşerek ayrılarak işe gitme düzeni sürüp gidecek.

Bir tek sen kaldın kardeşim; üzüntülerinle, dertlerinle, sıkıntılarınla baş başa.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

7 Nisan 2014 Pazartesi

Minik Pamir Melek Oldu

Günaydın Dostlar,

“Arayın bulun da büyüdüğünde  Gezi Parkı'nda size taş atsın.”

“Kaybolduysa kayboldu, kaybolmasaydı, pis çapulcular ve ülkücüler sizin yatacak yeriniz yok.”
“Boş verin Pamir’i filan, %46'yı nasıl koyduk ama.”



“Çocuğu bilerek saklamışlar, sonradan 'Twitter sayesinde bulundu.' demek için.”
“Pamir’in kaybolmasını gazeteciler organize etmiş.”

“Ailesinin Alevi olduğu söyleniyor. Doğru mu acaba?”
"Babası güvenlik sistemleri satan bir şirketin sahibiymiş, çok zenginmiş.”

“Bizim çocuklar lağım çukurlarında ölürken zenginlerin çocukları havuzlarda ölüyor.”
“İlk önce ağaçların peşindeydiler, şimdi de Pamir derdine düştüler.”

“Her gün bu ülkede bir sürü çocuk kayboluyor, ölüyor, tek dert Pamir mi?”
“Madem çocuk bu kadar yaramaz, anası göz kulak olsaymış.”

“Annesi DHKP-C üyesiymiş.”
“Babası Gezici Zello tarikatı üyesiymiş.”

“Çocuğun üçüncü köprüye çok yakın bir yerde ölmesi çok manidar.”
“Çocuğu ormanda aramak, üçüncü köprü inşaatı için kesilen ağaçları göstermek için bir bahane. Aramayı yapan da yine tanıdık bir ekip.”

Bunlar benim gözüme ilişen yüzlerce mesajdan bazıları. Hiçbirini üzerinde yorum yapmaya değer bulmuyorum. Burada mesajların içeriğinden daha önemlisi, insanlara bu mesajları yazdıran ruh hali.
Yüzlerce, binlerce Anadolu insanına yakışan sözler de yazıldı ama ne yazık ki bu yukarıdakiler gibi de yüzlerce, binlerce sözler söylendi..

Biz bu kadar mı kötüyüz? Minik bir meleğin arkasından insanların Alevi olmasından, geziye katılmış olmasından veya zengin olmasından başka söyleyecek lafımız yok mu? Hayır, biz bu değiliz. Ben bu insanların çoğunlukta olduğuna inanmak istemiyorum. Öyle olsaydı tanıdık, tanımadık binlerce insan Pamir’i aramak için yollara düşmezdi. Sonuçta bu bir futbol maçı değil. Minicik bir yavru kaybedildi. Minik odası boş kaldı. Gözleri yaşlı anne ve baba, Pamir’in oyuncak ayısına sarılıp ağladığında hiç mi üzülmeyeceksiniz? Kalpleriniz bu kadar mı nasır tuttu? Tamam birileri kutuplaştırdı bizi ama maşallah biz de hazır bekliyormuşuz.
Biz nasıl bu duruma geldik?

Vefat eden bir insanın (hele hele bir çocuğun) arkasından nasıl böyle canavarca laflar yazabiliyoruz?
“Bizden olmayan ölsün.” zihniyeti bu kadar mı insanların içlerine işledi? Vicdanı ölmüş, insanlığı kaybolmuş insan en tehlikeli insan tipidir.

Anadolu çocuğu merttir, düzgündür. Düşmanı bile olsa asla ölen bir kişinin arkasından böyle şeyler söylemez. Söyleyecek fazla bir şey yok. Bu toplumu bu kadar gererek kendinden olmayanlar hakkında bu tip şeyler söyletenler, yazdıranlar utansınlar ve eserleriyle gurur duysunlar.
Sen üzülme minik Pamir. Rahat uyu, senin melek olman insanlara cennetin kapılarını açsın. Senin minik topunu, minicik uyku tulumunu görüp de ağlamayan bu insanlar aslında kötü insanlar değiller; sadece yanlış yönlendiriliyorlar. Bir gün onlar da muhakkak doğru yolu bulacaklardır.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...