İş Dünyası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İş Dünyası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Haziran 2021 Pazar

Karpuzcu

Günaydın Dostlar,

Sokaklarda yürürken sık sık bu büyük ve güzel manavın önünden geçerim. Çalışanlara baktığımda da bir aile işletmesi olduğunu düşünürüm. Belki de hiç alakası yok. Bırakın aile olmayı en ufak akrabalıkları bile olmayabilir.

Bu sabah da yine çok güzel bir ortam var. Ilık havada cam bardaktan çaylar içiliyor. Benim bile canımı istettiler. Güler yüzlü ve iyi niyetli insanlar. İstesem belki bana da bir bardak çay verirlerdi. Limonata gibi bir hava var. Saat çok erken, henüz içeride hiç müşteri yok. Hepimiz biliyoruz ki şu anda olmasalar da biraz sonra gelecekler.



Tam bu esnada devasa bir kamyon gelip manavın birazcık ilerisine park ediyor. Kamyonun içinden de bir aile iniyor. Emin; baba, amca ve iki oğulları olduklarına karar verdi. Taktım bu sabah, ille de herkes aile olacak.

Kamyonun arka kapağı açıldığında niyetlerinin karpuz satmak olduğunu görüyorum. Benim görmem hiç önemli değil, bizim manav amcalar da görüyor. Kamyonun içinde milyon tane karpuz var. Ok gibi yerlerinden fırlayıp soluğu kamyonun yanında aldılar. Baba olduğunu düşündüğüm şahıs, “Burada satış yapamazsınız.” diye kükredi. Sesi bütün mahalleden duyuldu. Duyulunca ne oldu? İlgili ilgisiz herkes kamyon ile manav arasındaki on metrelik berzahta toplanmaya başladı.

Bu işlere çok bulaşmam ama yanlış yerde yanlış bir zamanda bulunduğum için mecburen ben de durdum. Herkes aynı anda bağırmaya ve itişip kakışmaya başladı. Bu kavgaya karışmak için manavın altında bulunduğu apartmandan bile inenler oldu. Bence onlar da akrabaydı. Kendimi Burdur’da 58. Topçu Tugayı’ndaymışım gibi hissettim. Akrabası olmayan tek kişi bendim.

Manav bağırdıkça toplananların bir kısmı, “Adam haklı, burada yıllardır kira ödüyor, vergi ödüyor.” diye destek verdiler. Bir kısmı da karpuzcuya destek verip “Adam uğraşmış, yetiştirmiş satıp evine ekmek götürecek.” savıyla kaşı saldırıya geçtiler.

Manavın yeri çok güzel, iki tane çok işlek yolun köşesinde kurulmuş. Önünde çok fazla yaya ve araç trafiği olduğu için de yıllardır çok iyi iş yapıyor. Allah daha çok versin. Etraftaki esnafın önerisi karpuzcunun kamyonu yolun öbür tarafına park etmesi yönündeydi ama orada da trafik yok. Herkes bu taraftan yürüyüp geçiyor.

Karpuzcu amca, “Kimse karpuz almak için yolun karşısına geçmez, ben hayatta o tarafta iş yapamam.” diye diretti. Sokakların da kendine göre zorlukları var. Bizim gibi ofislerde çalışan apartman çocuklarının bu dinamikleri anlaması mümkün bile değil. Sıcacık çayını yudumlarken bir anda kendini bir meydan muhaberesinin içinde bulabiliyorsun. Ofis ortamında en fazla dedikodunu yapıp kuyunu kazmaya çalışırlar. O da zaten yarım saat olmadan senin de kulağına gelir.

Karpuzcu amcanın bir diğer konusu da “ürünlerini pazara getirdiği” mevzusuydu. Ben etrafta kurulmuş bir semt pazarı göremedim. Pazar yolunda kamyondan ürün satan insanlar olur ama pazar da oralarda bir yerlerde olur. Kamyonun oradan bakınca pazarı görürsün. Diğer mahalledeki bir pazar için bu mahallede park etmek biraz abartılı oluyor.

Böyle herkesin bağrıştığı, itişip kakıştığı ortamlarda ben hiçbir şey anlamıyorum. Ambale oluyorum. Birkaç kere “Arkadaşlar böyle bağrışarak, kavga ederek bir yere varamayız” desem de kimse beni kaile bile almadı. Bu gibi durumlar bir kere başlamaya görsün, dakikalarca bitmiyor. İşin ilginç yanı, çok sıkı kavgalar olmasa da kimse araya girip ayırmaya da çalışmadı.

Düşündüm kendi kendime. “Acaba bu kamyon bugün buraya ilk defa mı park etmeye çalışmıştır yoksa her hafta bu didişme yaşanıyor mudur?”. Ben bir cevap bulamadım. Belki de hepsi akrabadır.

Para kazanmak zor bir iş, her bir kuruş için mücadele etmeniz gerekiyor. Ekmeğin aslanın ağzında olduğunu çok iyi bilirim. Sonuçta, herkes evine ekmek götürmeye çalışıyor. Boş adımlarla ve boş bakışlarla yavaş yavaş oradan uzaklaşırken, kendi kendime “Ekmek de aslanın ağzında, karpuz da aslanın ağzında” diye mırıldandım.

Allah herkesin yardımcısı olsun, kimseyi aç veya açıkta bırakmasın.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın… 

21 Mart 2021 Pazar

Kimse Çok Sevmiyor

Günaydın Dostlar,

İş hayatımız boyunca hepimiz sevmediğimiz birçok işi yapmak zorunda kalıyoruz. Makamınız ne olursa olsun herkes bu durumdan payını alıyor. Şirketin birinde CEO veya yönetim kurulu başkanı olan bir kişi, hiç mi sevmediği işleri yapmıyor? İnanın yapıyorlar.

Devlet başkanları bile bu durumdan muaf değiller. Onlar da çok sevmeseler de birçok iş yapıyorlar. Belki de hepimizden çok. Yaptıkları binlerce işin ve verdikleri kararların hepsi çok mu keyifli zannediyorsunuz.



Çarşamba sabahı sevgili kardeşlerim Olcay ve Şükrü ile bu tip konulardan konuşurken söz döndü dolaştı Fenerbahçeli Palkas’a geldi. Pelkas ortada oynamayı çok seviyor ve en başarılı olduğu yer de orası ama taktik gereği veya ihtiyaçlar gereği bazen sol tarafa da konabiliyor.

Ben de sol tarafta çok başarılı olamadığını düşünüyorum ama oraya konduğu zaman elinden geleni de yapmıyor. Hemen keyfi kaçıyor. Çok beğenmediğin bir iş olabilir ama en azından bir çaba göster. İş hayatında hangimize soruyorlar “Bu işi sever misin?” diye.

Ben bütün iş hayatım boyunca verimsiz işleri yapmayı çok sevemedim. Yılda iki tane sunum hazırlayıp beş tane toplantı yapan şirketler var, diğer yanda da sunum ve toplantı için yaşayan şirketler de var. Hepsine bir şekilde ayak uydurup istenenleri yapmanız gerekiyor. Kimseye “Ben bu işi çok da sevmiyorum.” diyemezsiniz.

Çok sevmeyebilirsiniz ama bu devirde yaptığınız iş değil, o işi nasıl sattığınız daha önemli. Yerleri süpürüp pırıl pırıl yapsanız da “Ben yerleri tertemiz yaptım.” diye her ortamda yaygara yapmazsanız çoğu kişinin haberi bile olmaz.

Yerinde oynatılmayan futbolcunun hemen tadı kaçıyor. Ofislerde, fabrikalarda, oralarda, buralarda çalışan bizler ne yapalım. Her çalışanın gününün bir bölümü çok da sevmediği işleri yaparak geçiyordur. Üstelik sporcuların aldığı paranın binde birini de almadan yapıyorlar bu işleri. İşyerlerinde tek dert işlerin yapılmasıdır. İşleri yaparken mutlu olup olmadığınız genellikle ikinci planda kalır, hatta üçüncü planda kalır.

Profesör doktorların ihtiyaç anında hastaların altını temizlediğini gördüm. Eminim onlar da çok mutlu olmuyorlardır. İhtiyaç anında masanızın büyüklüğünün çok bir anlamı kalmıyor.

Amerika’da ilk işe başladığımda çalıştığım şirket, bizi ‘Gerektiğinde herkes her işi yapabilir.’ kültürüyle yetiştirdi. Müşterilerin araçlarına mobilya yüklemekten tutun da bitmek bilmez depo satışlarına kadar her işi yaptık. Böyle bir kültürle büyüdüğüm için bana hiçbir iş zor gelmez. Masam ne kadar büyük olursa olsun; gerektiğinde Excell tablolarını da hazırlarım, gece yarılarına kadar sevkiyatları da organize edebilirim. Sistemdeki on binlerce kodu düzelttiğim de vardır.

Kimsenin çok fazla iş seçme şansı yok. Hepimiz sokaktaki gerçeklerin karşımıza çıkarttığı işleri yapmak zorundayız. ‘Bu benim işim değil.’ düşünce tarzı kendinizi mutsuz etmekten başka bir işe yaramaz. Zaten çalıştığı şirketi kendi şirketi gibi gören bir kişi bu tip düşünceler içine girmez. Kendi şirketiniz olsa hiç çekinmeden hepsini yapacaktınız.

Tabii bu durumların ille de iş yerlerinde olması gerekmiyor. Evde yaptığımız işleri düşünün. Evdeki işlerin hepsini çok severek mi yapıyoruz? Ben süper ev temizlerim ama ütü yapmaktan nefret ederim. Sürekli evde çalışan insanlar da sevmeseler de yaptıkları her işin hakkını vermeye çalışıyor. Herkes elinden gelen en iyi yemeği yapmaya çalışır, kimse “Ben aşçı değilim, bu durumdan çok mutsuzum, bugün de yağını koymayayım.” demez.

Bu devirde her şey gittikçe zorlaşıyor. Para kazanma rekabeti her gün artıyor. Ancak minik farklılıkları yaratabilen ve değişimlere ayak uydurabilen şirketler ayakta kalabilecek. İş seçerek değil, bu minik farklılıkları yaratarak çalıştığımız işyerlerinin para kazanabilmesini sağlamalıyız. Son elli yılda yaptıklarımızla önümüzdeki elli yılda yol alamayız.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

20 Ocak 2018 Cumartesi

Bekir

Günaydın Dostlar,

Anadolu çocukları olarak herkese akıl sormayı çok severiz. İlgili, ilgisiz, konuyu bilen, bilmeyen herkesten akıl alırız. Akıl sorarız ama milleti konuşturup, bütün bildiklerini anlattırıp sonra da kendi bildiğimizi yapmak gibi bir özelliğimiz de vardır.
Bazı insanlar sadece aktif dinlemezler, aynı zamanda akıllı da dinlerler. Ne yazık ki aramızda bu tip arkadaşlardan çok fazla yoktur. Sevgili Bekir, bu konuda bir istisnadır. Akıllı dinleme yapan bir insan olarak Bekir’in en özel yönlerinden biri, dinlediklerini süzgeçten geçirip doğru ve uygun olduğuna inandıklarını, hayatına ekleyebilme yeteneğidir. Bekir, her zaman diğer insanların tecrübelerinden faydalanan ve öğrendiklerini günlük yaşamına katmayı başarabilen bir arkadaşımızdır.


En iyi bildiği konuya bile “Bir dinleyeyim, karşıdakinin ne söylediğine bir bakayım, belki bir şeyler öğrenebilirim.” tavrıyla yaklaşıyor. Birçoğumuzda olmayan bu özellik, Bekir’in herkes tarafından çok sevilmesinin en büyük nedenlerinden biridir.

Böyle bir şeyi yazması kolay ama uygulaması gerçekten de çok kolay değil. Her şeyi bilen insanlar olarak, başkalarının fikrine saygı göstermeyi çok da sevmeyiz. Bir de dedikoduya bilimsel gerçeklerden daha fazla değer verme yönümüz vardır ama o konuya bu sabah girmeyelim. Bir kere girersek bir daha çıkamayız.

Bütün yazılarımda, aynen yüce dinimizde olduğu gibi başlangıç noktasının “niyet” olması gerektiğini vurgulamışımdır. Bizim burada sözünü ettiğimiz “niyet” çeşidi de “iyi niyet”. İyi niyetli başlangıç noktası bizim Bekir’de fazlasıyla var. “İnsan karşısındakini kendisi gibi görürmüş.” derler ya Bekir de aynen öyle. Aksi ispat edilene kadar herkese iyi niyetiyle, güler yüzüyle yaklaşır.

Şimdi bunları yazdım diye gözünüzün önüne iyi niyetli saf bir insan gelmesin, doğumundan ODTÜ günlerine kadar hangi sokakların tozunu yutarak büyüdüğünü de unutmayalım.

Bazı insanlar güler yüzleriyle etrafa olumlu elektrik yaymak için doğmuşlardır. Bu insanların varlığı bulundukları ortama da değer katar. Yakınları, uzakları herkes sever. Hiç tanımadıkları bile sever. Bunu rol yaparak yaşayamazsınız. Allah vergisi bir karakterdir ve doğal yaşandığı zaman güzeldir. Herkes onlar gibi olmak ister ve örnek alınan bir insan olurlar.
Birçok konuşmalar yapıldı, söylenebilecek her şey söylendi. Ne zaman bir yerlerde Bekir lafı açılsa insanlar arka arkaya aklınıza gelebilecek bütün güzel sıfatları sıralıyorlar. Aynı listeyi bir kere de ben yazmak istemiyorum. Benim için en önemli olanı karşısındakine verdiği değer ve iyi niyeti. Kimseyi kırmayan ve herkese olduğu gibi değer veren fabrika ayarları, Bekir’in en büyük zenginliği.
Birçok çok sevdiğimiz arkadaşımız gibi sevgili Bekir de dün itibarı ile binamızdan ayrıldı (malum kalplerden ayrılmak yasak) yeni ufuklara doğru yola çıktı. Biz her gittiği noktada çok başarılı olacağına kalpten inanıyoruz ve her zaman yanındayız. Çalışkandır, zekidir, akıllıdır, iyi niyetlidir ama bunların hepsinden önemlisi; bizim için sadece bir iş arkadaşı değil bütün yolu beraber yürüyeceğimiz bir dosttur.

Hiç üşenmedim, “Bekir” ne demek diye İnternette araştırdım. Şöyle yazıyor; düzgün yetiştirilmiş, içi sevgi dolu, saygılı, dürüst, iyi niyetli insan. Bence birebir uydu. Eksiği var, fazlası yok…

Sevgili dostum, senin için her şey çok güzel olsun. Biz seni gözlerimizle arayıp başarılarında kalplerimizle mutlu olacağız. Kafanı azıcık arkaya çevir bak, her zaman dibinde olduğumuzu göreceksin.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

18 Ekim 2016 Salı

Özel Değil Genel...

Günaydın dostlar…

“Her şeyi ben bilirim. Her konuda, her zaman benim dediğim olacak.” tavrı son yılların moda yöneticilik şekli oldu. Sandalyeden kalkıp da koltuğa oturunca,  koltuğun sıcaklığı ve derinin cazibesi insanları bambaşka bir ruh haline sürüklüyor.
Öyle bir devirde yaşıyoruz ki, bir soru sorduğunuz zaman, kimse “Ben bilmiyorum.” demiyor. O kadar çok yönlü bir toplumuz ki, herkes her konuda, her şeyi biliyor. Sorduğunuz soruya da, karşınızdakinin sokakta duydukları ve inandıkları yönünde bir cevap alıyorsunuz.


İşin daha da ilginç yanı; okumayı ve araştırmayı hiç sevmeyen bir toplumun, her konuda bu kadar bilgili olmasıdır. Hepimizin o konu üzerinde uzman olan ya bir arkadaşı, ya da bir akrabası vardır ve “Bizim amcaoğlu dedi ki” diye lafa girmekten hiç çekinmeyiz.

Sabah yazılarıma gelen istatistiklerden biliyorum, benim yazılarımı görenlerin sadece %4’ü açıp okuyor. Anlayacağınız, yazıyı gören her 100 kişiden 96'sı, “Yahu bir bakayım, nasıl bir şey yazmış bu sabah.” diye merak bile etmiyor. Bu %4 oranı sadece benim yazılarım için geçerli değil, bu rakam ülkenin genel okuma averajı ile de paralel bir rakam.

Bu kadar okumayı sevmeyen bir millet; evlenme programlarının ve ıssız ada yarışmalarının genel kültürlerine kattığı halkalarla, bir anda her konunun uzmanı oluveriyor. Koltuğa bir kere oturdunuz mu, koltuğu bile, yapan ustasından daha iyi bilir bir hale geliyorsunuz.
Her şeyi bilen ve 18 senedir “Hep benim dediğim olacak.” tarzıyla yöneticilik yapanların başında da bizim Aziz amca geliyor. Hoşlanmadığı insanları stada bile sokmuyor. Kimse de çıkıp da, “Ne hakla sokmuyorsun, Fenerbahçe babanın kulübü mü?” diyemiyor. Halka açık bir şirkette çalışıyorsun ve tribünlere sokmadığın insanlar yüzünden şirketin gelir kaybı yaşamasına neden oluyorsun. Ne hakla?
İşin enteresan yanı, camia içindeki hiçbir kimse de ağzını açıp tek laf edemiyor. Geçici olarak deri koltuğa oturan insanlar, bir anda kendilerini koltuğun sahibi zannetmeye başlıyorlar. Dostlar, koltuk geçicidir. Çok fazla oturursan sıcak yaz günlerinde alerji yapar Allah korusun.

İnsanlar korkunca ne oluyor? Kimse ağzını açmıyor, kimse fikir yürütmüyor, kimse öneri getirmiyor, kimse çalışacağım diye kıçını yırtmıyor ve bir boş vermişlik başlıyor. Fenerbahçe’nin şu anda yaşadığı sorun, bir “boş vermişlik” sendromudur. “Nasıl olsa onun dediği olacak, neden konuşayım da kötü olayım.” diye düşündüğünüz zaman, veriminiz düşer, işe karşı isteğiniz azalır. “Her şeyi ben bilirim.” yönetim şekli, konu ne olursa olsun müesseseleri eninde sonunda dibe vurdurur. Aynen Fenerbahçe örneğinde olduğu gibi saçma sapan parametrelerle oynar durursunuz. Koltuğa yapışmış olan ile ilgili ana sorunu çözemediğiniz için de, bir gram yol alamazsınız. İnsanlar gelir gider ama hiçbir şey değişmez.

Herkes pazar günü Fenerbahçe’nin kaybettiği 2 puandan söz ediyor ve “o oynasaydı, bu oynasaydı.” şeklinde yorumlar yapılıyor. Sorun bu değil ki. Sorun, yanlış yönetim şeklinin bütün camia üzerinde yarattığı, isteksizlik ve umutsuzluk. Çok şey beklenen erkek basketbol takımında da durum çok farklı değil. Dünyanın en iyi teknik adamlarından birinin takımın başında olmasına rağmen, bu sene takım çok isteksiz. Kulübün genel havası doğal olarak onlara da sirayet etti. Son yıllarda kulübün en başarılı dalı olan bayan voleybol takımında da, aynı düşüşü gözlemleyebilirsiniz. Onlarda da son iki yıldır çok ciddi bir düşüş var…

Dostlar bugün örneklerimizi (herkesin bildiği bir konu olduğu için) Fenerbahçe üzerinden verdik ama sorun Fenerbahçe’ye özel değil, sorun genel. Etrafınıza baktığınız zaman, aynı yönetim şeklinin birçok değişik platformda mevcut olduğunu göreceksiniz. Birçok ortamda herkes yöneticilerin ağzından çıkacak iki kelimeye bakıyor. İnsanlar sindirilmiş ve hiçbir şeyi umursamaz hale gelmişler. Herkes günü kurtarmak derdine düşmüş. Bu yol doğru bir yol değil.

Dünyanın en doğru, en başarılı adımını da atsanız, dünyanın en çalışkan insanı da olsanız; deri koltuktaki amca veya teyze ile iyi ilişkiler içinde değilseniz, hiçbir yere varamıyorsunuz. “Her şeyi ben bilirim.” tutumu, çeşitli platformlarda uzun vadeli zararlarını vermeye devam ediyor.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

12 Ocak 2016 Salı

Hiç Kimseye Güvenmiyorum

Günaydın Dostlar,

Zaten birbirimize çok fazla güvenmezdik ama artık hiç güvenmez olduğumuzun farkında mısınız? Karşımızdaki insan, iyi bir şeyler söylese de, kötü de söylese; hep bir şüpheyle ve güvensizlikle yaklaşıyoruz. Güvenmiyorum kardeşim…
“Balık baştan kokar,” demişler. En başta devletimiz vatandaşına güvenmiyor. Böyle bir güven oluşmuş olsaydı, noterlik diye bir birim belki de hiç olmazdı. Amerika’da yaşadığımız günlerde, bizim konsolosluk “noter tasdikli olması gerekiyor,” diye tutturduğunda, 80 yaşlarında ve mutfağından noterlik yapan bir kadıncağızı bulup, zar zor işimizi halletmiştik. Kadın, “ben en son noterlik yapalı, 30 sene filan oldu,” demişti. Bizim birbirimize olan güvensizliğimiz, kadının anılarını canlandırdı.


“Üniversiteden kâğıt al, konsolosluğa yolla”. Tamam yollayayım. “Ama ilk önce noterden tasdik ettir”. Neden? “Çünkü sana güvenmiyorum. Kâğıdı kendin de hazırlamış olabilirsin. Güvenmiyorum kardeşim.

Devlet vatandaşına güvenmiyor da, vatandaş devletine güveniyor mu? O da güvenmiyor. Ne vergi ödemek konusunda güveniyor, ne de adaletli davranacağı konusunda güveniyor. Herkes, sistemin “adamını bulma, adam kayırma ve torpil” parametreleri üzerine kurulu olduğunu düşünüyor.

Ben, gündüzleri televizyon seyretmem. Evde olduğum günlerde bile televizyonu 17.00 – 18.00 gibi açarım ve karşıma açar açmaz evlenme programları çıkar. Bizim, en son bildiğimizden beri bu programlar karıncalar gibi üremişler. Aynı anda yayında en az 10 tane bu programlardan var. Dün kızın biri, çocuğa “seni çok seviyorum,” diyor ama çocuk ne yapıyor; “sana güvenmiyorum,” diye cevap veriyor. Güvenmiyorum kardeşim, zorla mı?
Sınavlarda kopya çekme işinin, bizim zamanımıza göre çok azaldığını düşünüyorum ama yine de bu konuda da bir güven yok. Öğretmen, hiçbir öğrencinin kopya çekmeyeceğine güvenemiyor ve sınav zamanlarında dünyanın en güçlü radarı haline dönüşüyor.
A partisini veya A takımını seven bir insan, diğer takımlarla veya partilerle ilgili hiçbir şeye güvenmiyor. Sabit fikirlilik ve kutuplaşmalar, bütün güveni alıp götürüyor. Tamam, görüşleriniz ayrı ama belki de bu konuda doğru bir şeyler söylüyorlardır. Olmaz, güvenmiyorum kardeşim.

İş dünyasını zaten hiç konuşmayalım. Orada güven hiç kalmadı. Adam, parasının olmadığını, senin 200 TL’lik faturanı ödemesinin mümkün olmadığını sabahtan akşama kadar anlatıyor, sonra da aynı adamı akşam 500 TL’lik yemek yerken görüyorsun. Sen şimdi gel de bu adama güven. Güvenmiyorum kardeşim.

İş ortamında yazılan ve bana bir şeyler girmesin diye yüzlerce kişiye kopyalanan e-mailler de, insanların birbirine güvenmemesinin eseridir. Güvensizlik, gereksiz bir e-mail trafiği ve iş yükü yaratır. Ben, yan masadaki insanlara e-mail atanları bilirim. Neden? Güvenmiyor da ondan.
Bugünlerde kentsel dönüşüm çok moda. Eski evler yıkılıyor, yerine yenileri yapılıyor. Camdan baktığım zaman, en az 25-30 tane inşaat görebiliyorum. İnsanlar, bu işleri yapan inşaat müteahhitlerine güvenmekte çok zorlanıyorlar. Etrafımızda birçok yarım kalmış inşaat var.

Her zaman Amerika, Türkiye mukayeseleri yapar dururum ve genel de bu iki ülke hiçbir konuda örtüşmez. Hiçbir konuda örtüşmeyen iki ülkenin birindeki başkanlık sisteminin öbür ülkeye cuk diye oturacağına güvenmek de ayrı bir konu ama ben o konulardan pek anlamam.

Tek anladığım konu, iki zincir birbirleriyle her yönden tıpatıp aynı ise bir zincirden halka çıkarıp öbürüne takabilirsin. Değilse, ekli zincirin de diğeri kadar sağlam olduğuna kimse inanmaz.

Bu iki ülke arasındaki en büyük farklılıklardan biri de, Amerikalıların her işe güvenle başlamalarıdır. Amerikalı, iyi niyetlidir ve uzlaşmacı bir tavırları vardır. Bizde ise, biz her yeni ilişkiye güvenmeyerek başlarız. Karşımızdakinin, bizim güvenimizi kazanması gerekir. Sonra da alır güvenimizi, götürür pazarda satar ama o ayrı bir konu.
Kimseye, Amerikalılar gibi her ilişkiye güvenle başlayın diyemem. Suyundan mıdır, havasından mıdır bilemem ama bu topraklarda iyi niyet tohumları ile ekilen bitkiler, güven ağaçlarına dönüşmüyor.

Her önünüze gelene güvenmeyin ama düşman da olmayın. Sadece akıllı ve temkinli olun…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

9 Kasım 2015 Pazartesi

Anadolu Çocukları Nerede?

Günaydın dostlar…

Anadolu çocukları kayboldu. Evet dostlar, doğru okudunuz, gerçekten de Anadolu çocukları kaybolmuşlar. İşin acı tarafı, nerede olduklarını da kimse bilmiyor. Etrafımızda bizden başka herkesin olduğu günlerde, bizim çocuklar kalabalığın içinde kaybolup gitmişler.
Türkiye'de iş yapan yabancı şirketlerin bütün üst düzey yönetici pozisyonlarını yabancılarla doldurmasına alışmıştık ama görülüyor ki durum düşündüğümüzden de vahim. Bu topraklardan iyi bir üst düzey yönetici çıkmayacağına inanan şirketler büyük bir hızla ülkeyi ex-pat cenneti haline getirmeye devam ediyorlar.


Yöneticiler tamam. Bizim çocuklarla evlenen yabancıların özel okullarda yabancı dil öğretmeni olmalarını da kabul etmiştik ama yolcu uçaklarımızın yarısının yabancılar tarafından kullanıldığını bilmiyorduk. İşsizlikten kıvranan, 80 milyonluk bir ülkenin birkaç bin tane pilot yetiştirememesi ne kadar acı bir durum.

Doğduğumuzdan beri futbol takımlarımızda 3-4 tane yabancı oyuncu görmeye alışmıştık ama bugün bu sayının 14 olduğunu biliyor musunuz? 11 kişilik takımlarda, 14 tane yabanı oyuncu oynuyor. Anlayacağınız, yedekler bile yabancı. Bu arada hemen şunu da belirteyim, yerli diye oynayanların %75’i de gurbetçilerimiz.

Tabi ki, olay sadece futbolcularla sınırlı değil. Teknik direktörler, sportif direktörler, antrenörler, masörlerin de birçoğu yabancı.

Basketbolda da durum çok farklı değil. Dün akşam Fenerbahçe – Banvit maçını izliyordum, sahada bir tane yerli oyucu yoktu. 10 tane yabancı kendi aralarında maç yapıyor, bizler de eğleniyoruz. Tam petrol şeyhlerine döndük.

Sizlerin de bildiği gibi voleybolda da durum aynı. Takımlar baştan sona yabancı oyuncular ve teknik adamlarla dolu. Voleybolun tek farkı, kuvvetli altyapısı olan takımlar sayesinde yerli oyucuların da yetişiyor olması. Diğer iki branşta artık yerli oyuncu da yetişmiyor.
Hadi diyelim ki, spor ve iş dünyası ayrı bir konu ama şehirlerimizde de durum çok farklı değil. Ruslar Antalya’da yaşıyor, Almanlar Alanya’da, İngilizler Marmaris’te ve liste bunun gibi uzayıp gidiyor. Tatile gelmiş insanları kastetmiyorum, sözünü ettiklerim gerçekten de bu şehirlerde yaşıyorlar. Nasıl ve niye buralarda yaşama izni alabiliyorlar, onu da Allah bilir.

Ülkeyi dolduran yabacılardan söz ederken kesinlikle Suriyeli dostlarımızdan söz etmiyorum. Onlar, büyüklerin oluşturduğu rezilliğin bedelini ödeyen yersiz yurtsuz kalmış talihsiz insanlar. Allah kimseyi o duruma düşürmesin. İş dünyasına onların da etkisi olmuyor değil ama yapacak bir şey yok. Yanlış politikaların bedelini hep beraber ödüyoruz.

Saat 5.00 gibi televizyonu açıyorum, karşıma evlenme programları çıkıyor. Hem de öyle bir iki tane filan değil. İnanmayacaksınız ama o saatlerde en azından 7-8 tane evlenme programı var. Bu tip bir program sunmayan bir tek Emin kalmış. Bu programlarda kimler var? Orası da İran’dan ve Orta Asya Cumhuriyetleri’nden gelen dostlarımızla dolmuş. Evlenmek bahane birçoğunun tek bir amacı var, o da Türkiye’de yaşamak. İkinci amaçları da bu programlar sayesinde bir şekilde meşhur olmak.

Bizim ülkenin bir garip tarafı da, gelenin yerleşiyor olması. Adam futbol oynamaya geliyor, 6 ay futbol oynuyor; sonra da 60 sene burada yaşıyor. Boğaz’ın havasını teneffüs eden bir daha geri gidemiyor.
Danışmanlık şirketleri, eğitim verenler, iş bulanlar zaten hepsi tepesine kadar yabancılarla dolu. Hepimizin evlerinde kullandığı yardımcılar da ayrı bir konu. Bir ara bizim ülkede Moldovya’dan daha çok Moldovyalı vardı. Şimdi pek kalmadı. Neden mi? Zenginleştiler de ondan. Biz de her gün koyun sayar gibi artan işsizlik rakamlarını sayıyoruz.

Sevgili dostlar, bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Bu durumun bir kısmını kendimiz yarattık, bir kısmını da yanlış politikalar neticesinde büyüklerimiz yarattı. Her zaman söylediğim bir sözüm vardır; “Mızmızlanarak elinizdeki işleri kaybetmeyin, sonra aynı işi başkaları yapmaya başladığı zaman çok ağlarsınız”.
Konu her ne olursa olsun, yaptığınız işi iyi yapın, kaliteli yapın; kimse de daha iyi yapanını aramak zorunda kalmasın.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

28 Mayıs 2015 Perşembe

Doğu...

Günaydın dostlar.

Survivor’dan kurtuluş yok. Salı akşamı kanallarla oynarken yine karşıma Survivor çıktı. Haftanın her akşamı 4-5 saat yayında olan bir program olabilir mi?
Tam ben kanalı çevirdiğimde yarışmacılar Doğukan Manço’ya kızıyorlardı. Bir oyun kaybedilmiş ve sebebi de Doğukan’ın top atmaktaki beceriksizliğiymiş. O yüzden de “Senin bu yarışmada ne işin var?” diyerek çocuğa söylemediklerini bırakmadılar. Düzgün yetiştirilmiş ve terbiyeli bir çocuk olan Doğukan, söylenenlerin hiçbirine cevap vermedi.


Kimse alınmasın ama Bahçelievler’de sokaklarda büyürken top atmayı beceremeyen çocuklara, “Kız gibi atma ulan” diye bağırırdık. Tamam, Doğukan çok iyi bir çocuk ama top atabilme becerisi de tam bir kız çocuğu gibi. Yarışmadaki kızlar onun yanında hepsi ayrı birer canavar.

2 sene evvel katıldığı yarışmada da durum Doğukan için daha farklı değildi. O zaman da topları atamıyordu, bu sene de atamıyor. Bu yarışmada bu tip durumlarla karşılaşacağını bile bile kendini bir gram geliştirmeden aynı beceriksizlikle gelmiş adaya. Kardeşim, insan bu duruma biraz çalışır da gelir.

İşin kolayını da bulmuş, daha parkuru görür görmez hemen “Bu yarışma da top atma işi var, ben başarılı olamam” deyip çıkıyor işin içinden. Doğukan kardeşim, orası herkese göre bir yer değil. Bu yarışma zor bir yarışma. Kendine bu kadar güvenmiyorsan ve hiçbir hırsın yoksa orada ne işin var. Her gün marangozculuk oynayacağına iki top atmaya çalış.
“Biraz çalıştım başarılı olamıyorum” diye bir yorum yaptı. Başarılı olamadıysan çalışmayı bırakman mı gerekiyor, yoksa daha çok çalışman mı gerekiyor? Hayatta hiçbir şey o kadar kolay değil. Elde edilen her şey uzun çalışmalar ve uzun uğraşlar sonunda elde ediliyor.
“Doğukan ister çalışsın, ister çalışmasın” diyebiliriz ama ne yazık ki hayat öyle dönmüyor. Kendini geliştirmek için uğraşmayan insanlar takımlarını da aşağıya çekiyor. Canavar gibi koşuyor, herkesten önce geliyor ama top atma yönünü bir gram geliştirmediği için sürekli olarak takımının oyunları kaybetmesine ve aç kalmasına neden oluyor.

Bu kadar yazdıktan sonra, bu sabahki amacımın Doğukan’ın beceriksizliğini irdelemek olmadığını söylersem, bana çok kızar mısınız? Doğukan ne yaparsa yapsın hiç fark etmez. 4-5 hafta sonra normal hayatına geri dönecek.

Onun adadaki yaşamını ve kendini geliştirmeyerek nasıl kendine ve takımına zarar verdiğini görerek hepimiz bu yaşananlardan bir ders çıkarmalıyız.
Hayatın içinde veya iş dünyasında kendi parametrelerini kendin belirleyemiyorsun.  “Ben çok iyi koşarım, top atmayı beceremesem de olur” demekle bu işler olmuyor. "Top atma" konusu her dakika senin karşına çıkıyor.

“Benim insan ilişkilerim çok iyi, çok da çalışkanım, o yüzden İngilizce öğrenmesem de olur” dediğin zaman her yarışmada İngilizce konusu karşına çıkıyor. Birini müdür yapacakları zaman seni değil, topu daha iyi atabileni yapıyorlar.
Çalışma arkadaşlarıma sık sık söylediğim bir söz vardı. “Kendinizi geliştirmek için hiçbir zaman geç kaldığınızı düşünmeyin”. Bugün başla ve bir milim yol al ama başla. Yarın bugünkü durumundan bir milim daha ileride ol.

Günümüzde artık hayatın her parametresi ayrı bir yarış. Her yarışın da kendine özgü kuralları ve gereklilikleri var. Bu parametrelerin hepsinde her fırsatta kendimizi geliştirmemiz gerekiyor. Evde patates gibi koltukta yatarak bir yere varamayız. Kıçınızı kaldırın, eksiklerinizi giderin.
Diplomanız mı yok, sunum mu hazırlayamıyorsunuz, İngilizceniz mi yetersiz eksikleriniz her ne yönde ise o yöne doğru gitmeniz şart. Başka bir yöne doğru giderseniz eksikler çuvalınızı da bir ömür boyu sırtınızda taşırsınız.

Şans bugün kapıyı çalar ama gittiği zaman bir daha ne zaman geleceği hiç belli olmaz.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

11 Kasım 2014 Salı

Şans Kapıyı Yedi Kere Çalar

Günaydın Dostlar,

Doğru okudunuz, şans kapıyı yedi kere çalıyormuş.  "İki kere çalmıyor muydu yedi de nereden çıktı?" dediğinizi duyuyor gibiyim. Vallahi ben okuduklarımın yalancısıyım, öyle diyorlar. Ben de elimde daha iyi bir veri olmadığı için onlara inanıyorum.

Kim diyor bunları? Tabii Amerikalılar.
Her şeyi araştıran Amerikalılar, oturmuşlar bunu da araştırmışlar ve diyorlar ki “Bütün bir çalışma hayatı boyunca, bir insanın karşısına averaj olarak yedi kere ilerleme şansı çıkarmış.” Bu averaj bir rakam; kimine on kere çıkar, kimine üç kere.


Bir insanın karşısına ilerleme şansı çıkması birçok parametreye bağlı. Önünün açılmasından tutun da şirketin satışlarının iyi olmasına kadar birçok parametre bu aşamada rol oynayabilir. Bu nedenden dolayı da kapının ne zaman çalınacağı hiç belli olmaz. Hiçbir umut yokmuş gibi görünürken bir anda önünüzdeki insan işten ayrılır, başka bir şirkete gider ve bir anda size şans doğar.

“Ben otuz sene çalıştım ve bir kere bile karşıma ilerleme şansı çıkmadı.” gibi bir durum hemen hemen hiç olmuyormuş. Muhakkak bir şeyler çıkıyormuş. Buradaki en kritik parametre şans kapıyı çaldığında hazır olmanız. Hazır değilseniz, şans gidiyor ve bir daha da ne zaman geleceği belli olmuyor.

Örnek olarak karşınıza müdür olma şansı çıktıysa ve o şirkette müdürlerin iyi düzeyde İngilizce bilmesi gerekiyorsa sizin İngilizceniz de beklenen seviyede değilse bu şansı kaçırıyorsunuz. Benim her zaman bütün çalışma arkadaşlarıma söylediğim bir söz vardır, “Muhakkak kendinizi geliştirin ve bu konuda elinizdeki bütün imkânlardan yararlanın.”

Birçok şirket elemanlarına kendilerini geliştirmek yönünde büyük imkânlar sunuyor ama genelde çalışanların çok küçük bir bölümü bu imkânlardan yararlanıyor. Şirket, yabancı dilini geliştirmen için hiçbir karşılık beklemeden senin bütün eğitim paranı ödemeye razıysa sen neden bu imkânı değerlendirmezsin; ben bunu hiçbir zaman anlamamışımdır.

Gerçi anlamıyorum dediğime bakmayın, aslında çok iyi anlıyorum. Neden değerlendirmiyorsun? Çünkü hafta sonlarında koltukta yayılmak daha cazip geliyor da ondan. Kendin lisanını geliştirmiyorsan, şirketin yarattığı imkânlardan yararlanmıyorsan tembellik daha cazip geliyorsa o zaman ilerleme imkânı kaçtığı zaman da ağlamayacaksın. İnsanların bu gibi nedenlerden dolayı ayaklarına kadar gelen ilerleme şansını kaçırdıklarına yüzlerce kere şahit olmuşumdur.
Arkadaşlar, konu ne olursa olsun; kendimizi geliştirmek için karşımıza çıkan her fırsatı değerlendirmeliyiz. Hiçbir şey için geç kalınmış değil. Ben 55 yaşından sonra üniversite bitirmiş veya yüksek lisans yapmış birçok insan tanıyorum ve bu azimlerini çok takdir ediyorum.

Kendi imkânlarınızla veya şirketlerin sağladığı imkânlarla muhakkak ve muhakkak kendinizi geliştirin. Birçok kişi, çalıştıkları şirketler bu gibi konularda ne gibi imkanlar sağlıyor; onu bile bilmiyor. Bizim ülkemizde herkes iki üç günlük sınıf eğitimlerine meraklıdır ve bunları özgeçmişine sayfa sayfa yazar.

Hemen belirteyim ki ben de bu eğitimlere en az yüz kere katıldım. Amerika’da ve Türkiye’de katılmadığım eğitim kalmadı ama bana gerçekten günlük iş yaşamımda yararı olan eğitimlerin sayısı iki elin parmaklarını geçmez.

Evet, bu eğitimleri almak güzel ama sizin ilerlemenizi sağlamaz. İlerlemek için MBA şartı varsa beş yüz tane de eğitim almış olsanız, her şeyi yalayıp yutmuş da olsanız; büyük bir ihtimalle sizi ilerletmezler. Diyeceksiniz ki “Bu şartları yerine getirmediği halde ilişkileri sayesinde ilerleyen insanlar yok mu?” Tabii istisnalar var. O da iş dünyasının bir gerçeği.
Çalışma hayatım boyunca birçok arkadaş bana gelip “Siz beni uyardınız ama ben kendimi geliştirmedim, tembellik cazip geldi, o yüzden de şans uçtu gitti, çok pişmanım.” gibi açıklamalarda bulunmuşlardır.

Şans muhakkak gelecektir ama sen hazır değilsen bir daha da ne zaman geleceğini Allah bilir. Emin der ki “Eksiklerin her ne ise kapı çalındığında hazır olmak için elindeki her imkanı kullan ve eksiklerini tamamla.”
Unutma, şans kapıyı sadece yedi kere çalıyor.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...